Ana Sayfa Blog Sayfa 2275

A Milli Kadın Voleybol Takımı olimpiyatlarda

A Milli Kadın Voleybol Takımı, 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları Avrupa Elemeleri finalinde Almanya’yı 3-0 yenerek, olimpiyatlara katılma hakkı elde etti.

Hollanda’nın ev sahipliğinde Apeldoorn kentinde düzenlenen turnuvanın final müsabakasında A Milli Kadın Volebol Takımı etkili bir mücadele yürüttü. İlk seti 25-17, ikinci seti 25-19 kazanan takım, üçüncü seti de 25-22 alarak 3 seti de kazanmış oldu.

İkinci kez olimpiyat yolu

Bu galibiyet ile A Milli Kadın Voleybol Takımı, tarihinde ikinci kez olimpiyat vizesi almış oldu. Oyuncular daha önce 2012 Londra Olimpiyat Oyunları‘nda mücadele etmişlerdi.

Kutlama mesajları

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımında “2020 CEV Tokyo Olimpiyat Oyunları Avrupa Kıta Elemeleri finalinde Almanya’yı mağlup eden A Milli Kadın Voleybol Takımımızı tebrik ediyorum” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise Twitter’daki paylaşımında, “2020 CEV Tokyo Olimpiyat Oyunları Avrupa Kıta Elemeleri final maçında Almanya’yı yenerek olimpiyatlara katılma hakkını elde eden ve bizlere büyük bir gurur yaşatan A Milli Kadın Voleybol Takımımızı yürekten kutluyorum. Tebrikler Filenin Sultanları” ifadelerini kullandı.

Sydney Opera Binası itfaiyeciler için ışıklandırıldı

Avustralya’daki Sydney Opera Binası hafta sonu boyunca ülkede aylardır devam eden yangınlarla mücadele eden itfaiyeciler için ışıklandırıldı. Binanın üzerinde yangınlarla mücadele anlarına dair fotoğraflar gösterildi.

Sydney Opera Binası Twitter hesabından yaptığı duyuruda “Bu gece, Avustralya orman yangınlarından etkilenen herkese desteğimizi göstermek için Sydney Opera Binası yelkenlerini aydınlatıyoruz. Bir umut ve güç mesajı göndermek ve en önemlisi acil servislere ve gönüllülere inanılmaz çabaları ve cesaretleri için teşekkür etmek istiyoruz” dedi.

Ülke aylardır alevler içinde

Yaz mevsimine yeni giren Avustralya, iklim krizine bağlı rekor sıcaklıklar yaşarken bir yandan da aylardır ülkeyi saran orman yangınlarıyla mücadele ediyor.  Eylül ayından bu yana süren yangınlar sonucunda yaklaşık  1,25 milyar canlının öldüğüne dair tahminlerde bulunuluyor.

 

İstanbullulardan Kanal İstanbul’a karşı insan zinciri

Haber: Elif Ünal

Kanal İstanbul projesine karşı çıkan İstanbullular Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu ve Avcılar Kent Konseyi’nin çağrısı ile Küçükçekmece Gölü olarak da bilinen Küçükçekmece Lagünü etrafında kilometrelerce uzanan insan zinciri oluşturdu.  Binin üzerinde kişinin katıldığı eylemde hep birlikte “Kanal İstanbul’a geçit yok” denildi.

Kanal İstanbul projesinin gerçekleşmesi halinde İstanbul’un doğası, kenti ve kültürü açısından büyük bir yıkıma sebep olacağını söyleyen İstanbullular Küçükçekmece Lagünü’nün iki yakasında bir araya geldi. El ele tutuşarak insan zinciri oluşturan eylemciler, “Katıl durduralım, İstanbul’u kurtaralım” sloganları attı.

Eş zamanlı Avcılar halkından ‘deprem’ hatırlatması

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu destekçi kurumlarından Avcılar Kent Konseyi ve bileşenleri de Avcılar Paşaeli piknik alanında bir araya ayrı bir insan zinciri oluşturdular. Dün yaşanan 4,7 büyüklüğündeki depremi hatırlatan Avcılar halkı burada bir açıklama yaparak ‘Kanala değil, depreme bütçe istiyoruz!’ diye seslendi.

Elhan: Küçükçekmece’yi, Avcılar’ı kurtaralım

Eylem sonunda bir araya gelen topluluk Küçükçekmece ve Avcılar’da eş zamanlı olarak basın açıklaması gerçekleştirdi. Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu olarak basın açıklamasını Seda Elhan okudu.  Projenin özellikle Küçükçekmece Lagünü ve çevresi için yıkıcı etkileri olduğunu söyleyen Elhan,  “Küçükçekmece’de, Avcılar’da, Başakşehir’dei Firuzköyde, Kayabaşı’nda ve kanalın yapılacağı bölgede yaşayan yurttaşların Kanal İstanbul’a itiraz etmek, yapamazsınız, durun demek için herkesten çok daha fazla sebepleri var” dedi.

‘Halk, deprem riski ile karşılaşacak’

Elhan basın açıklamasının devamında projenin bölgede yaratacağı sorunlara değindi ve şu ifadeleri kullandı:

Küçükçekmece, Avcılar ve kanalın çevresinde kalacak diğer yerlerde yaşayanlar; her an deprem riski ile yeraltına karışacak denizsuyunun kayganlaştıracağı zeminde yıkım riski ile yaşamaya mahkum olacak.

İstanbul’da beklenen büyük deprem her an gerçekleşebilir. Bilim insanlarına göre olası depremde Kanal’ın Marmara ağzı 9-10 şiddetinde etkilenecek ve ciddi hasar görecek. Marmara Ağzı denilen yer Avcılar ve Küçükçekmece’dir. 17 Ağustos depreminde İstanbul’un en çok zarar gören bu ilçeleri için Kanal Projesi, yaşanacak yeni depremlerle haritadan tamamen silinmek, binlerce insanın yaşamını yitirmesi demektir.”

 ‘Tarım arazilerine ve evlere el konulacak’

ÇED raporuna göre Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) kullanılarak uygulama yapılacak. Halkın elinden, arazilerinin yüzde 45’i hukuksuzca alınacak. Şimdiden acele kamulaştırma bedeli için rayiç bedel ödenmeyecektir kararını çıkaranların niyeti açıktır; bölge halkının ev ve arazilerine acele kamulaştırma ile el konacaktır.

‘İnsanlar susuz kalacak’

Proje ile birlikte istanbul’un su ihtiyacının yüzde 28.89’unu karşılayan Sazlıdere Barajı ve Durusu (Terkos Gölü), Küçükçekmece Lagünü ve yeraltı suları ile birlikte tuzlanacak, ekolojik yapıları tamamen değişecek. Başta Küçükçekmece, Avcılar, Firüzköy, Kayabaşı halkı olmak üzere İstanbul ve Trakya’da yaşayan halklar susuz kalacak . Küçükçekmece Lagün havzasında yaşayan tüm canlılar için yaşam, yaşam alanları ile birlikte yok olacak.

‘Çocuklarımız güvende olmayacak’

Üçüncü Havalimanı inşaatının en yoğun olduğu 2018 yılında hafriyat kamyonlarının çarpması ile 253 kişi hayatını kaybetti. Proje hayata geçerse 7 yıl boyunca İstanbul trafiğine günlük 10 bin dev hafriyat kamyonu katılacak. Bu kamyonlar Küçükçekmece, Avcılar, Başakşehir, Arnavutköy hattında yol alacaklar. Yollarda güvenle yürünemeyecek, çocuklar oynayamayacak. Okula, bakkala, gitmek kaza ile yüz yüze yaşamak haline dönüşecek.

‘Her gün her saat zehir soluyacağız’

Kazılar, patlatmalar başlar başlamaz en az  7 yıl boyunca bütün bölge inşaat alanı haline gelecek. Hepimiz  içinde asbestten, kadmiyum a kadar barındıran partikülleri soluyacağız.  Yakınlarımızı,  arkadaşımızı, çocuğumuzu kaybetmenin bedelini yaşamak zorunda değiliz. Hastalıklara mahkum olmak zorunda değiliz. Zehir solumaya, zehirlenmeye razı olmayacağız.

‘Hayvanların idam emri’

Bizler bu topraklarda yaşayanlar; ekoloji mücadelesi verenler, İstanbul’lular hayvanları, canlıları, ağaçları kendimizden daha fazla severiz, koruruz. Gezi’de ağacına dokundurmayan, Hevsel’de binlerce yıl biriken ekoloji belleğini korumak için sokaklara dökülen, yaz kış sokaklara kediler, köpekler için su koyan insandır İstanbullu.

Küçükçekmece Lagünü, onu besleyen orman ekosistemi bu proje ile yok olurken, oradan beslenen, orada barınan, orada üreyen  en az 124 kuş türünün, su samurlarının yok olacağı, yüzlerce balığın üreyemeyeceği söyleniyor. Buna göz yumacak mıyız?

‘Anılarımız, İstanbul kentinin belleği yok olacak’

Proje ile birlikte Küçükçekmece Lagün havzasında olan Bathenoa Antik Kenti, İstanbul’daki ilk yerleşmelerden biri olan Yarımburgaz Mağaraları  ve henüz gün yüzüne çıkarılmayan yüzlerce uygarlık izi, kültürel varlıklar proje tarafından yutulacak. Kentin belleği  ile birlikte büyüdüğümüz sokaklar, evler, parklar yok olacak. Dün bizim yaşadığımız Küçükçekmece, Avcılar yarın parayı bastıranının keyif yaptığı Katar İstanbul’a dönüşecek.

‘Kanal’a geçit yok’

Basın açıklaması  “Vazgeçmeyeceğiz; bu projeyi durduracağız. İstanbullular birleşecek ve bunu başaracağız.  Yaşama, doğaya, çocuklarına sahip çıkan bütün İstanbullulara sesleniyoruz. Katıl durduralım İstanbul’u birlikte kurtaralım!” çağrısı ile sonlandı.

Açıklama sonrasında Prof. Dr. Beyza Üstün, HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker, HDK eş sözcüleri, Küçükçekemece halkı ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri de söz alarak birlikte bu mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi. Eylem “Kanala, yalana, talana Katar’a geçit yok” sloganları eşliğinde sona erdi.

 

 

Marmara Denizi’nde bir deprem daha: 4.8

Marmara Denizi, Silivri açıklarında, İstanbul’da ve Marmara bölgesindeki diğer illerde hissedilen 4.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Kandilli Rasathanesi ve AFAD, Marmara Denizi merkezli depremin büyüklüğünü önce 4.7 olarak açıkladı, daha sonra bir revize yapılarak büyüklük 4.8 olarak duyuruldu.

İstanbul’da depremin en çok hissedildiği Küçükçekmece ve Avcılar gibi ilçelerde panik yaşandı, vatandaşlar evlerinden ve işyerlerinden çıkarak bir süre sokaklarda bekledi.

AFAD yaptığı açıklamada, “Meydana gelen deprem sonrası an itibarıyla olumsuz bir ihbarın bulunmadığı bilgisi alınmıştır. Gelişmeleri takip ediyoruz. Marmara Denizi’nde, Silivri açıklarında meydana gelen 4,7 büyüklüğündeki deprem ile bu sabah Şarköy yakınlarında oluşan depremler farklı fay segmentleri üzerinde meydana gelmiştir” dedi.

İstanbul Valiliği: Can ve mal kaybı yok

İstanbul Valiliği’nden de bir yazılı açıklama yapıldı; “Merkezimize ihbar hatlarından gelen herhangi bir can, yaralama ve mal kaybı ihbarında bulunulmamıştır” denildi.

Açıklama şöyle:

“Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığımızdan alınan bilgilere göre bugün saat 16.37’de Marmara Denizi Silivri açıklarında 4.7 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.  Meydana gelen deprem sonrasında Valiliğimiz koordinasyonunda AFAD’a bağlı 26 çalışma grubumuzun bütün yetkilileri AFAD Hasdal Merkezi’mizde acil bir şekilde toplanmış ve değerlendirmelerde bulunmuştur.

Başta AFAD Koordinasyon Merkezimiz olmak üzere 155 Polis İmdat, 156 Jandarma, 112 Acil Çağrı Merkezi, 110 İtfaiye ve diğer çağrı merkezlerimize deprem sonrası şu ana kadar depremle ilgili herhangi bir çağrı gelmemiştir. Merkezimize ihbar hatlarından gelen herhangi bir can, yaralama ve mal kaybı ihbarında bulunulmamıştır. Bütün birimlerimiz depremin ilimizdeki etkilerini yakından takip etmektedir. İstanbulumuza geçmiş olsun”

İmamoğlu: “Ekiplerimiz görev başında”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ekrem İmamoğlu da Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Marmara Denizi Silivri Açıklarında 16 km derinlikte, 4.8 büyüklüğünde meydana gelen deprem sonrası AKOM koordinasyonunda tüm ekiplerimiz görev başında, şu ana kadar ekiplerimize iletilen olumsuz bir durum söz konusu değil. İstanbul’umuza geçmiş olsun” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu depremin hemen ardından AKOM’a geçerek süreci izleyip yönetmeye başladı. Burada gazetecilere konuşan İmamoğlu, deprem gerçeğinin İstanbul’un en önemli sorunu olduğunu belirtti. Başka hiçbir konuyu öncelemeden, deprem ile ilgili adım atılması gerektiğini belirten İmamoğlu, bunun hem İstanbul hem tüm Türkiye için önem taşıdığını belirtti.

Sağlık Bakanı: Ekiplerimiz acil durumlar için hazır

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da meydana gelen depreme ilişkin açıklama yaptı:  ”İstanbul’da meydana gelen deprem sonrası sağlık ekiplerimiz acil durumlar için hazır haldedir. Hepimiz için en büyük teselli herhangi bir can kaybının yaşanmamış olmasıdır. İstanbullulara geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.”

Okan Tüysüz: Bu tür depremler önemli

İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, Marmara Denizi içindeki ana fay olan Kuzey Anadolu fay hattında gerçekleştiğini belirttiği 4.8 büyüklüğündeki depremi şöyle değerlendirdi:

“Geçenlerde de yine böyle bir deprem olmuş ve oldukça fazla bizi telaşlandırmıştı. Bu tür depremler önemli, dikkatle takip etmek gerekiyor. Biraz daha bilgilerin netleşmesi gerekiyor.

Büyük deprem beklediğimiz bir kolda, bu fayın deprem üretme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan önemli. Ama bugün yarın deprem olacak gibi bir anlam da çıkarılmamalı. Şu anda olan depremin biraz daha zaman geçtikten sonra ne anlama geldikten sonra yeni bazı şeyler söylemek mümkün olacak”

“5.7’lik depremin artçısı gibi duruyor”

Kocaeli Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Şerif Barış ise, “Artçı ve normal bir deprem olduğunu düşünüyorum. Daha önceki 5.7’lik depremin artçısı gibi duruyor” diye konuştu.

Aynı bölgede 26 Eylül 2019’da meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki depremde  sekiz kişi yaralanmış ve pek çok ev ve kamu binası hasar görmüştü. Silivri açıklarında meydana gelen deprem yüzünden İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Yalova’da okullar tatil edilmişti. Bu depremden birkaç gün önce de yine Silivri açıklarında 4.6 büyüklüğünde bir deprem olmuştu.

Sabah başlayan ‘deprem fırtınası’

Saat 16. 37’de meydana gelen 4.8 büyüklüğündeki depremden önce Marmara Denizi, Tekirdağ Güzelköy açıklarında sabah saatlerinde art arda depremler yaşandı. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırmaları Enstitüsü’ne göre; ilki saat 06.26’da, sonuncusu ise 07.42’de gerçekleşen depremlerin en büyüğü Richer Ölçeği’ne göre 3.1 olarak tespit edildi.

Toplam 18 deprem, Marmara Denizi’nde Tekirdağ’a bağlı Güzelköy açıklarında arka arkaya yaşandı.

 

Konuyla ilgili konuşan İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Haluk Eyidoğan şunları söyledi:

“Bugün bir deprem fırtınası başladı. Hemen Kuzey Marmara fayının, Şarköy‘e doğru uzandığı, kıyıya yakın ana Marmara fayından uzakta bir yerde. Sabah baktığımda 50’ye yakın ufak deprem vardı. Seri halde arka arkaya ufacık, çoğu hissedilmeyen depremler oluyor.

Onunla ilgili bakayım dedim, nasıl bir gelişme var… Hatta sosyal medyaya da yazdım. “AFAD ve Kandil dikkatle izlesin” diye. Oraya da deprem fırtınasının resmini koydum. Biraz önce onunla uğraşırken, masa başında sallandık. İlk aklıma gelen deprem fırtınasının içinde daha büyük bir deprem mi oldu şeklindeydi… Baktım ki bu 26 Eylül 2019’da 5.7’lik depremin hemen olduğu yerde. Ve orada hala bir hareket eğilimi var. Orası aynı zamanda geçen seneki yayınlarda da belirtildiği gibi, Orta Marmara fayının adalarla Silivri arasında kalan yerin tam ucunda oluyor.

İklim politikaları açısından Kanal İstanbul: Yangına körükle gitmek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 Ocak 2020’de düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz.

***

Kanal İstanbul’un neden yanlış ve mutlaka vazgeçilmesi gereken bir proje olduğu uzmanlar tarafından farklı yönlerden ele alınıyor. En önemli sakıncaların genel anlamda çevreye vereceği zarar olduğuna, İstanbul’un kalan son tarım alanlarının ortadan kalkacağına, su kaynaklarının tahrip edileceğine, orman ve doğa tahribatına, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağına, hafriyatın ve yapılaşmanın risklerine dikkat çekiliyor. Kanal İstanbul gibi doğaya büyük çaplı müdahalelerin iklim değişikliğinin etkileri açısından ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. Ben konuşmamda konuyu iklim politikaları yönünden ele almak istiyorum.

Bilindiği gibi bütün dünya ülkeleri, hükümetler ve yerel yönetimler giderek daha tehlikeli ve acil bir hal alan iklim krizini durdurmak için etkili politikalar yürütmekle yükümlüdür. Bunun bir yükümlülük olması, sadece bilimsel, vicdani veya etik bir zorunluluktan kaynaklanmıyor. Bu aynı zamanda uluslararası hukukun devletlere yüklediği bir görev. Zira dünyadaki bütün ülkeler 2015 yılında bir araya gelerek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Paris Anlaşması’nı kabul ettiler. Şu an 196 ülke ve Avrupa Birliği Paris Anlaşması’nı imzalamış durumda. Türkiye de bu ülkelerin arasında. Türkiye henüz anlaşmayı TBMM’den geçirip taraf olmamış olsa bile Çerçeve Sözleşme’nin 2004’ten bu yana tarafı ve Paris Anlaşması’nı da 22 Nisan 2016’da anlaşmayı ilk imzaya açıldığı gün imzalayan ülkelerden biri. Dolayısıyla Türkiye ve bütün diğer ülkeler Sözleşme’nin ve Paris Anlaşması’nın temel amacını ve hedeflerini kabul etmiş durumdalar. Bu da ülkelerin aktif ve yapıcı iklim politikalarını takip etmesini gerektiriyor.

İklim politikası ne anlama geliyor?

Paris Anlaşması iklim değişikliğini geri dönülmez ve çok tehlikeli küresel ısınma düzeyi olan 1,5 dereceye gelmeden veya o mümkün olmazsa 2 derecenin çok altında durdurmayı hedefliyor. 1,5-2 derece hedefine ulaşmak için de bütün ülkelerin sera gazı salımlarını hızla azaltmaları ve 2050’de net sıfır düzeyine çekmeleri (sera gazı salımını durdurmaları), yani fosil yakıt kullanmaktan tamamen vazgeçerek ekonomilerini karbonsuzlaştırmaları gerekiyor. Sera gazlarının salımı ne kadar hızlı ve erken başlayarak azaltılırsa hedefe ulaşma şansı da o kadar artıyor. Bunun için yapılması gereken her şeye, tabii ek olarak iklim değişikliğinin etkilerine karşı alınması gereken uyum tedbirlerine ve bunlar için gerekli teknoloji, finansman ve yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesine iklim politikası deniyor. Bütün ülkeler Çerçeve Sözleşme’yi ve Paris Anlaşması’nı imzalayarak iklim değişikliğini durdurma ve etkilerini azaltma, yani iklim politikası uygulama sözü vermiş durumdalar.

Ancak bu noktada iklim politikası denen şeyin belirli bir konuda yapılacak sınırlı işler demek olmadığını biraz daha açarak söylemek gerekiyor. Yani iklim politikası diğer bildiğimiz çevre politikalarının çoğundan veya sınırlı alanları ilgilendiren kimi politika alanlarından ayrılıyor. İklim politikaları bütünüyle bir ekonomik dönüşümü hedeflediği için ekonomi, enerji, ulaşım, kentleşme, altyapı, tarım, sanayi gibi her biri kendi başına devasa birer politika alanı olan konuları birebir ilgilendiriyor ve sera gazlarını azaltmak ve ekonomiyi karbonsuzlaştırmak için bütün bu politikaların da değişmesi ve uyumlaştırılması gerekiyor. Bu da ekonominin yönelimini değiştirecek, bütün yatırım kararlarını etkileyecek kadar önemli bir dönüşümü gerekli kılıyor. Doğanın korunması ve bugüne kadar verdiğimiz zararların mümkün olduğu ölçüde onarılması da iklim politikalarını tamamlamak açısından çok önemli. Bütün bunlar Paris Anlaşması’nda toprak ananın haklarından, iklim adaletinden ve insan haklarından söz edilerek vurgulanıyor. Paris Anlaşması sadece bu dönüşümün nasıl uygulanacağına dair değil, uygulamadan da önce ilkelere dair bir metin. Söylediğim gibi Türkiye de bu ilkelerin altına imza atmış durumda.

Neden iklim acil durumu?

Bu noktada gerekli dönüşümün hızıyla ilgili bir saptama yapmakta fayda var. Neden bir iklim acil durumundan söz ediyoruz? Yaşananlara neden iklim krizi diyoruz? Bildiğimiz ya da kafamıza uyduğu, canımız istediği gibi yaşamaya, eski tarz politika tercihleri yapmaya devam etsek ve bu konuyla ilgilenmeyi sonraki yıllara bıraksak ne olur?

Avustralya’da haftalardır süren yangınlar neler olacağının bir ön gösterimi gibi. Avustralya’nın 2019-2020 yangın sezonunda şu ana kadar 10,7 milyon hektar orman ve bununla birlikte 1600 ev yandı, 28 insan ve en az 1 milyar hayvan öldü, yangınlardan atmosfere en az 350 milyon ton karbon dioksit salındı. Geçen yıllarda yanan orman alanı ise en fazla 280 bin hektar civarındaydı. Yani şimdilik yangınlarda 40 kat artış olmuş durumda ve yangın sezonu daha en az iki ay devam edecek. Geçen birkaç yılda sadece Avustralya’da değil Amazonlar’da, Kaliforniya’da, Afrika’da, Endonezya’da ve Akdeniz ülkelerinde, hatta Sibirya’da, yanan milyonlarca hektar orman alanı da iklim krizinin neye benzediğini gösteren en yakıcı belirtilerden biri oldu. Günümüzde iklim felaketlerinin şiddeti ve yoğunluğu giderek artıyor. Orman yangınları zaten aşırı sıcakların ve kuraklığın doğrudan ve en çarpıcı sonucu. Ancak yangınlar gibi dünyanın dört bir yanında seller, kasırga ve tayfunlar, kuraklık ve sıcak dalgaları da giderek artıyor. Bir yandan da su krizi büyüyor.

Son durumun en kısa özeti şöyle: Yüz yıl öncesine göre küresel sıcaklık artışı 2019 itibariyle ortalama 1,2 dereceye ulaştı. Kuzey kutup buzulları her on yılda ortalama yüzde 3,5 küçülüyor ve eski buzulların yüzde 95’i eridi. Çünkü atmosferdeki karbondioksit seviyesi sanayi devrimi öncesine göre %50 artarak 415 ppm’e ulaştı ve bu en az 3,5 milyar yıldır görülmedik yükseklikte bir seviye. Eğer çok hızlı hareket etmez ve fosil yakıtlara dayalı ekonomi anlayışını bugünkü gibi sürdürürsek sıcaklık artışı 2030’da 1,5 dereceyi, 2050’den çok önce de 2 dereceyi geçecek. 2050’ye kadar Kuzey Kutbu açık deniz olacak ve deniz seviyeleri en az yarım metre yükselecek. Bu da önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyanın üzerinde yaşamanın iyice zorlaştığı, şu anda Avustralya’da yaşanana benzer yangınların, kasırga, sel ve tayfunların sürekli hale geldiği, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ılıman bölgelerin giderek kurak ve çorak hale geldiği, hızla çölleştiği, okyanusların asitlendiği ve kıyıların sular altında kaldığı bir gezegen haline geleceğini gösteriyor. İnsanlık, tarih boyunca hiç bu kadar yüksek karbondioksit seviyeleriyle karşılaşmadı ve hiç bu kadar sıcak bir iklimde yaşamadı. Bu nedenle başımıza tam olarak neler geleceğini tahmin edemiyoruz. Olacak şeyler hayal gücümüzü aşabilir. Bu felaket senaryosunun kader olmamasının tek yolu ise bütün ülkelerin saldıkları karbondioksit ve diğer sera gazı miktarını hızla azaltarak 2050’ye kadar sıfırlamaları. Bu azaltımın hemen başlaması, hızının dünya ortalamasının yılda yüzde 7,6 civarında olması gerekiyor. Oysa dünya sera gazı salımını hala artırmaya devam ediyor. Aynı şekilde Türkiye de.

İklim kriziyle bu hızda ve bu kadar radikal bir mücadele daha önce de söylediğim gibi bütün politik kararların iklim politikalarıyla bütünleşmesini, özellikle de enerji, ulaşım, konut, sanayi, tarım gibi sera gazı salımı en fazla olan ve su, gıda, doğa koruma gibi uyumun en önemli olduğu sektör ve alanlarla ilgili politikaların, hedeflerin ve planlamaların iklim krizini durdurma hedefiyle uyumlu hale getirilmesini gerektiriyor. Oysa Kanal İstanbul bir mega proje olarak, doğaya yapılan sert ve büyük çaplı bir müdahale olarak ne iklim politikalarıyla ne doğanın korunması ve ekolojik yıkımın onarılması hedefleriyle ne de geliştirmek zorunda olduğumuz karbonsuz, doğa ve iklim dostu gelecek perspektifiyle uyuşuyor.

Üç ilkeyle, neden Kanal İstanbul iklim politikalarına aykırı?

Kanal İstanbul projesinin bütün dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin de izlemesi gereken iklim politikalarıyla neden taban tabana zıt olduğunu üç kavram veya ilke üzerinden açıklamak istiyorum. Bunlar iklim politikalarını geliştirirken kılavuz olarak kullandığımız kavramlar arasında: Ekosistem bütünlüğü, kilitlenme ve (mal)adaptasyon.

1- Ekosistem bütünlüğü (ecosystem integrity) ekosistemlerin değişen çevresel şartlar altında canlılığını ve işleyişini sürdürebilmesi, bu anlamda dirençli ve sürdürülebilir olması anlamına gelir. Bütün ekosistemlerin bütünlüğünü korumak çevre ve doğa koruma politikalarının temel ilkesidir. Kanal İstanbul projesinde olduğu gibi bir coğrafya üzerinde, ekosistemlere yönelik yapılan büyük çaplı müdahaleler ekosistemlerin bütünlüğünü bozar, tahrip eder ve giderek ortadan kalkmasına neden olur. Çünkü normalde deniz, göl, nehir, orman, çayır, mera ve benzeri bütün ekosistemler dirençlidir ve dış etkilere uyum sağlama kapasiteleri yüksektir. Ancak Kanal İstanbul gibi devasa müdahaleler ekosistemlerin esneklik sınırını aşar ve tahrip olmalarına neden olur.

İklim politikaları alanında ekosistem bütünlüğü özel bir önem taşır. Paris Anlaşması ekosistem bütünlüğünü, iklim değişikliğine karşı alınacak her önlemde, izlenecek bütün iklim politikalarında gözetilmesi gereken temel ilkelerden biri olarak kabul eder. Buna göre izlenecek bir politikanın iklim politikası olması ya da iklim değişikliğiyle mücadele hedefiyle uyumlu olması için ekosistemlerin bütünlüğünü de koruması gerekir. Eğer iklim koruma amacıyla yapılan bir iş bir başka boyutuyla veya ‘yan etki’ olarak ekosistemleri yıkıma uğratıyorsa o iş uygun bir iklim politikası değildir. Buna iyi bilinen bir örnek olarak Türkiye’de yapılan küçük HES’leri verebiliriz. Küçük HES’ler fosil yakıt yakmadığı için iklim dostu bir enerji üretimi gibi sunulsa da çoğu HES projesinin uygulanmasında dereler kurutulduğu ve doğaya ciddi zararlar verildiği için bunları ekosistem bütünlüğüne aykırı projeler olarak iklim politikalarına uygun kabul etmiyoruz. Tabii HES’ler konusunda su hakkının ihlali, insanların tepkilerinin dikkate alınmaması gibi sorunları da ayrıca anabiliriz. Demek ki, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırı iseler ister yenilenebilir enerji projesi olsun ister tarımsal uyum veya sel kontrol projesi, yapılan işler iklim politikasına uygun sayılmaz.

 

İşte Kanal İstanbul, su kaynaklarını kurutacak, devasa bir hafriyata ve hafriyat atıklarıyla 38 kilometrelik bir kıyı alanının doldurulmasına neden olacak, Küçükçekmece Gölü’nü ortadan kaldıracak, Sazlıdere Barajı’nı ve her iki sulak alanın çevresindeki sazlıkları yok edecek, hayvanların, kuşların yaşama ve konaklama alanlarını tahrip edecek, çayır ve meraları imara açacak, denizlerdeki canlı yaşamı bitirecek bir proje olarak, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu anlamda iklim politikasına da aykırıdır. Ekosistem bütünlüğü ilkesinin Paris Anlaşması’ndaki bir anlamı da yapılacak işlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye bir katkısının olmasıdır. Bu anlamda da Kanal İstanbul’un hiçbir katkısı olmayacak, hatta ikinci kavram altında açıklayacağım gibi zararı olacaktır.

2- Kilitlenme (lock-in) bir yatırımın ekonomik ömrü ile ilgili bir kavramdır. Buna karbon kilitlenmesi, karbon tuzağı veya yüksek emisyon tuzağı da diyebiliriz. Bir yatırım yapılırken, mesela bir enerji santrali, fabrika, işyeri vb. kurulurken ya da bir araç üretilirken (otomobil, çamaşır makinesi vb.) işin en başında onun ekonomik ömrünü biliriz. Bir araç için kaç sene sonra yenilenmesi gerektiği, bir yatırımın kaç sene sonra kendini amorti edeceği ve yeterince kârlı olması için ne kadar süreyle üretim yapması gerektiği hesaplanır. Bu nedenle her yatırım ilgili sektörü veya alanı ekonomik ömrü kadar bir süre değişiklik olmadan aynı şekilde devam etmeye, yani kilitlenmeye zorlar. Bu kilitlenme olumlu veya olumsuz olabilir. Olumsuz kilitlenmeye tipik örnek kömürlü termik santrallerdir. Bir kömürlü termik santralin ekonomik ömrü yaklaşık 40-60 yıl kadardır. Ortalama 50 yıl diyebiliriz. Yani yeni bir termik santral yaptığınız zaman bunu 5-10 yıl elektrik üretsin diye yapmazsınız, 50 yıl üretsin diye yaparsınız ve enerji üretimi için çok sayıda yeni termik santral yaptığınızda önümüzdeki 50 yıl bu santrallerin çalışması gerekeceği için ülkenin enerji sektörünü 50 yıl kömüre kilitlemiş olursunuz. Bu süre içinde değişiklik maliyetli ve zor olur, sistem kilitli hale gelir. Karbondioksit salımını en geç 30 yıl içinde sıfırlamak gerekirken sistemi 50 yıl daha kömüre kilitlemek iklim değişikliğini durdurmayı imkansız hale getirir. Olumlu kilitlenme örneği olarak ormanlaştırmayı verebiliriz. Eski (mesela yanmış) bir orman alanını yeniden orman alanına çevirecek bir ağaçlandırma ve restorasyon yaptığınız zaman artık yok etmek zor (ve yasaya aykırı) hale geleceği için o alanın artık orman olarak kalmasını sağlamış, yani kilitlemiş olursunuz.

Kanal İstanbul ise doğayı sonsuza kadar değiştirecek devasa bir proje. Yani geri dönüşü yok. Bir enerji santralini nihayetinde bir maliyet de getirse kapatabilirsiniz. Ama Kanal İstanbul’u sonradan yanlış bir proje olduğuna karar da verseniz kapatamazsınız, kanalı dolduramazsınız. Yanlış bir karar kalıcı bir zarar yaratmış olacaktır. Ancak Kanal İstanbul sadece bu açıdan değil, ekonomik açıdan da bir kilitlenme yaratacaktır. İklim açısından bu da çok önemli. Herkes bu projenin asıl amacının yeni konut ve ticaret alanları açmak, bölgede yolları, köprüleri, limanlarıyla yeni bir kent kurmak olduğunu biliyor. Yani amaç gemilerin geçeceği bir kanal yapmak değil, yeni bir kent kurmaya daha uygun (ve çekici) bir şekilde coğrafyayı değiştirerek inşaat ekonomisini devam ettirmek. Kanal İstanbul yapılırsa bölge on yıllar boyunca bir hafriyat ve inşaat alanı olacak, bu da daha fazla demir çelik, daha fazla çimento, beton ve asfalt, bunlar da daha fazla iş makinası ve hafriyat kamyonu, daha fazla fosil yakıt ve sera gazı salımı anlamına gelecek. Kanal İstanbul’un bir savunma metni gibi yazılmış Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu kanal inşaatının yılda 1,7 milyon ton ek karbondioksit salımına neden olacağını belirtiyor. Bu hiç az bir salım değil ve farklı hesaplama yöntemleriyle daha da fazla çıkabilir. Ayrıca kanal bittikten sonra kurulacak kentin inşası sırasında yapılacak emisyon ve tabii oraya taşınacak nüfusun ek karbon ayak izi belli değil.

İklim değişikliğiyle ilgili son Birleşmiş Milletler raporlarından biri olan Emisyon Açığı Raporu 2019, inşaat sektörünün imalat alanında en fazla sera gazı salımına neden olan sektör olduğunu ortaya koyuyordu. İktisatçılar, Türkiye ekonomisinin inşaat gibi üretken olmayan, düşük teknolojili bir sektörle gelişme stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu senelerdir anlatıyor. Bu politikanın ne kadar yüksek emisyonlu olduğunu ve Türkiye’nin sera gazı salımını ne kadar artırdığını da biz anlatmaya çalışıyoruz. Son veriler Türkiye’nin yıllık sera gazı salımının hâlâ yılda yüzde 6 arttığını gösteriyor ve bunda inşaat ekonomisinin payı büyük. Kanal İstanbul projesi Türkiye ekonomisini daha on yıllar boyunca inşaat ekonomisine kilitleyecektir. Bu iş kazma aşamasından kent inşasına kadar hafriyat, iş makineleri, kamyonlar vb. ile betonlaşmaya dayalı yüksek emisyonlu bir altyapı yatırımıdır. İnşaata Kanal İstanbul çevresine yeni kurulacak kentin yaratacağı ulaşım ihtiyacını da ekleyebilirsiniz. Bu projenin yapılacak köprü ve yollarla yeni getireceği 2 milyona yakın nüfusu tamamen karayolu ulaşımına bağımlı kılacağı ve motorlu araç ulaşımını yani otomobil bağımlılığını daha da artıracağı anlaşılıyor. Kanal İstanbul’un yaratacağı yeni inşaat ve ulaşım emisyonları daha yıllarca Türkiye’nin sera gazı salımının artmaya devam etmesine neden olacak ve bu anlamda da Türkiye ekonomisini yüksek emisyonlu bir patikaya kilitleyecek, yüksek karbon tuzağından çıkamamasına neden olacaktır.

3- (Mal)adaptasyon ise iklim krizine uyum için yapıl(ma)ması gereken şeyleri özetleyen bir kavramdır. Bildiğiniz gibi bir yandan küresel ısınmayı durdurmaya çalışırken, bir yandan da iklim değişikliği nedeniyle zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan etkilere, örneğin kuraklığa, deniz seviyelerinin yükselmesine vb. uyum sağlamaya çalışmamız gerekiyor. Bütün ülkeler iklim politikalarını geliştirirken hem kasırga, sel, orman yangını gibi iklim felaketlerine karşı hazırlık ve direnç kapasitelerini artırmak, hem de su ve tarım politikaları başta olmak üzere her alanda, yeni ortaya çıkan duruma uygun politikalar geliştirmek zorundalar. Buna iklim değişikliğine adaptasyon deniyor. Tabii adaptasyonun mutlaka küresel ısınmayı durdurmaya çalışmakla aynı anda olması gerektiğini vurgulamalıyız. Çünkü 2-3 derece ısınmış bir dünyada adaptasyon mümkün değildir.

İstanbul iklim değişikliğinden, Akdeniz havzasındaki diğer büyük şehirler gibi en çok kuraklık, deniz seviyelerinin yükselmesi ve sıcak dalgaları nedeniyle etkilenecek. Buna aşırı hava olaylarını, aşırı yağışları, selleri, beklenmedik fırtına ve doluları, deniz seviyeleriyle birlikte yükselecek fırtına dalgalarını ve orman yangınlarını da ekleyebiliriz. Demek ki İstanbul için gereken en önemli adaptasyon politikası kuraklık nedeniyle sıklaşacak su krizlerine karşı su kaynaklarının korunması; deniz seviyelerinin yükselmesine karşı kıyıların korunması ve restorasyonu; sıcak dalgalarına karşı ise kentsel ısı adası yaratan beton ve asfalt yükünün azaltılması ile mevcut ormanların ve yeşil alanların korunması, yeşil alanların daha da artırılmasıdır. Tabii sel ve taşkın kontrolü ile fırtınalara ve orman yangınlarına karşı hazırlıklı olmak için yapılması gerekenler de önemlidir. Ayrıca iklim krizinin önemli sonuçlarından biri olan gıda kıtlığı ve gıda fiyatlarının yükselmesine karşı yerel tarımsal üretimin korunması ve geliştirilmesi de önemli bir adaptasyon politikasıdır. Böylece kentler gıda ihtiyacının birazını olsun kent içindeki tarım alanlarından karşılayabilir.

Kanal İstanbul ise adaptasyon için yapılması gerekenlerin tam tersine hizmet edecektir. Su kaynaklarının korunması gerekirken en önemli iki içme suyu kaynağı olan Terkos Gölü tuzlanacak ve Sazlıdere barajı ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca su toplama havzaları daha da betonlaştırılacaktır. Deniz seviyelerinin yükselmesi Karadeniz ve Marmara kıyısında Kanal İstanbul nedeniyle olacak kıyı erozyonunu daha da artıracak, yeni yaratılacak dolgu alanları da aşınacaktır. (ÇED raporu deniz seviyelerinde 2071’de ortalama 45 cm yükselme ve yılda bir kez bu yüksekliğin 1,65 metreye çıkmasını öngörüyor.) Betonlaşma ve yüksek binalar nedeniyle bölge yeni bir kentsel ısı adası yaratacak, mevcut orman alanları yok edilecek ve İstanbul önümüzdeki yıllarda giderek artacak olan sıcak dalgalarından daha da fazla etkilenecektir. Korunması ve geliştirilmesi gereken İstanbul’un son kalan tarım arazilerinin önemli bir bölümü ise yok edilecektir. Kalan tarım alanları ve yeraltı suları da tuzlanacaktır. İşte buna maladaptasyon denir. Bu yapılması gerekenin tam tersinin yapılmasıdır. Adaptasyon yerine iklim değişikliğinin etkilerinin daha da şiddetli hissedilmesine neden olacak yanlış politikaların uygulanmasıdır. Yangına körükle gitmektir. Zaten üçüncü köprü ve yeni havaalanı projeleri kuzey ormanlarını tahrip ederek İstanbul’un kuzeyini yerleşimlere açarak ve betonlaştırarak iklim değişikliği maladaptasyonunun kötü bir örneğini oluşturmuştu. Buna kronikleşmiş bir maladaptasyon örneği olarak deniz seviyeleri yükselirken ve İstanbul dünyanın deniz seviyelerinin yükselmesinden en çok etkilenecek metropollerinden biriyken doldurulmadık kıyı bırakılmamış olmasını da ekleyebiliriz. Yükselen denizler ve fırtına dalgaları bu dolgu alanlarını da tahrip edecektir. İşte Kanal İstanbul kentin zaten devam eden maladaptasyonunu iyice artıracaktır.

İklim değişikliğinin etkilerine dirençsiz bir İstanbul

Sonuç olarak, bütün bu üç kavramı, ekosistem bütünlüğünü, kilitlenmeyi ve (mal)adaptasyonu hepsini ortak kesen bir dördüncüyle bağlayabiliriz. Bu da dirençlilik (resilience) kavramıdır. Kentleri, ülkeleri, sektörleri iklim değişikliğinin etkisine dirençli, yani uyum sağlayabilir ve cevap verebilir yapmak zorundayız. Bunu yapmazsak iklim krizi nedeniyle çok daha şiddetli bir yıkım yaşarız. Aynı şekilde ekonomik aktivitelerin de önümüzdeki yıllarda karbonsuzlaşması giderek hızlanacak dünya ekonomisine uyum sağlayacak bir dirençliliğe kavuşması gerekiyor. Türkiye’nin genel olarak da iklim politikalarının gereklerine uygun, iklim değişikliğine dirençli bir gelişme patikası izlemesi gerekiyor. Yoksa yüksek karbonlu gelişme patikasına kilitlenmiş, iyice karbon tuzağına düşmüş bir ülke ekonomisi önümüzdeki yıllarda büyük krizler yaşayabilir. Ekosistemlerin dirençli olması da zaten ancak bütünlüğünü koruduğu takdirde mümkündür.

Kanal İstanbul ise iklim krizine karşı dirençli ve esnek değil, tam tersine zayıf, kırılgan, uyum sağlayamayan, doğası yıkıma uğramış bir İstanbul yaratacaktır. Bu nedenle bütün diğer çevre ve ekoloji kaygılarıyla birlikte iklim politikaları açısından da Kanal İstanbul yanlış bir projedir ve tamamen vazgeçilmesi gerekir.

Dağ fare doğurdu, çöp tüccarları kazandı

Çöp ticaretinin bir kamu sağlığı problemi olduğunu ve derhal yasaklanması gerektiğini buradan sürekli olarak tekrarladık.  Gelişmiş ülkelerin baş etmek yerine az gelişmiş ülkelere gönderdiği çöplerin “değer” muamelesi altında güzellenmesinin, uzun vadede az gelişmiş ülkeleri çöplükleşmeye doğru götüreceğini Çin, Malezya, Endonezya, Bangladeş ve Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştık. Bu konuda meydana gelebilecek gerek sağlık gerekse de güvenlik problemlerinin göz ardı edilemeyecek ya da önemsiz görülemeyecek kadar hayati olduğunu anlatmaktan dilimizde tüy bitti. Nitekim benzer tehditleri algılayan bazı ülkeler çöp ithalatını durdurdu (Çin gibi), bazıları da imkansız hale getirmeye başladı. (Filipinler gibi).

Ancak henüz çöpün ticaretini yasal düzenleme ile düzenli hale getiren bir ülkeye rastlamadık. Bu nedenle çöp ticaretinin genellikle yasa dışı ve usulsüz olarak gerçekleştiğine dair haberler ve yayınlarla karşılaşıyoruz. Bu, çöp tüccarlarının da işine gelmiyor denilebilir. Neticede çöp tüccarı da olsanız bir itibarınızın olması gerekiyor. Ancak buradaki ‘itibar’ çöpün meşru bir ticari değer haline getirilerek satılması. Çünkü bu ticareti “meşru” yollarla yapmak birçok sorumluluktan da kurtulmak anlamına geliyor. “Daha vandal” tüccarların üç kuruş daha fazla kâr için ülkeye usulüne uygun olmayan yollarla zehirli çöp sokmaları sonucu oluşacak itibar kaybı daha sert önlemlerin de alınmasını beraberinde getirebilme potansiyeli taşıdığı için elde edilecek yasal zırhlarla beraber söz konusu uygulamaların önünün alınmasına da neden olacaktır. Yani ne kadar erken o kadar iyi onlar için.  İşte geçen hafta yayımlanan çöp ithalatı genelgesiyle birlikte Türkiye artık çöp tüccarlarının bu kirli ticareti rahatça ve yasal yollarla yapabilmelerinin de taşlarını döşemiş oldu diyebiliriz. Böylelikle hem daha sert önlemlerin önü alındı, hem de ortaya çıkacak daha büyük kamuoyu tepkisi için “ama biz yasal bir iş yapıyoruz” ön savunması oluşturulmuş oldu. Artık başkasının çöpünü yasal olarak düzenli ve sürekli ithal eden bir ülke konumuna yükseldik diyebiliriz.

Atık toplayıcılarının işi de tehdit altında

Türkiye kirli bir ülke! Maalesef çöp yönetiminin sıfır denecek düzeyde olmasının en belirgin sonucu da gözle görülür kirlilik.  Bu kirliliğin para eden kısmını düzensiz atık toplayıcıları kısmen gideriyordu. Sayıları yüzbinleri bulan bu atık toplayıcıları bir bakıma devletin düzenli olarak yapması gereken bir işi daha düzensiz ama etkili bir şekilde yapıyorlardı ve hala da yapmaya devam ediyorlar. Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde sayıları milyonu bulabilen bir kitlenin doğrudan etkilendiği bir sektör oluşmuş durumda. Geçtiğimiz yıl “off the record” görüştüğümüz, bir Büyükşehir çöp bertaraf işletmesi sorumlusu; alanlarına gelen çöplerdeki plastik, karton vb. “kıymetli” çöplerin oranının bu toplayıcılar nedeniyle %1 civarında olduğunu belirtmişti. Yani üretilen çöpün ayrıştırılmasında sahada yetişmiş ve tecrübe kazanmış oldukça etkili ve ciddi bir iş gücünden bahsediyoruz. İşte bu toplayıcıların var olan düzensizliği düzenlemek amacıyla gerçekleştirdikleri iş kolu da bu çöp ithalatı garabeti yüzünden tehdit altında. Çünkü geri dönüşüm firmaları bu toplayıcıların topladıkları atıklara, çöp ithalatı başladığından beri daha düşük fiyatlar vermeye başladı. Önceleri tonuna 1000 TL ödenen toplayıcılara artık kimi yerlerde 300 TL ancak ödeniyor. Yani bir yerde milyonlarca ekmek kazanan atık toplama emekçisi, diğer tarafta da başka ülkelerin çöpüne meraklı atık tüccarları; hem de bir avuç.

Atık ithal etme sevdasının altında yatan yegâne faktör küresel eşdeğerleriyle birlikte plastik üreten sektörün kar hırsı. Bu hırs, plastiğin sanki hiç zararı olmayan bir maddeymiş gibi sunulması manipülasyonunu da doğuruyor. Üreticiler bunun için vakıflar ve çalışma grupları oluşturup bu algıyı sürekli olarak pompalıyorlar. Bu esnada yanlarına aldıkları ve konu hakkında ayakları yere basan doğru düzgün fikirleri olmayan kimileriyle birlikte, aslında plastik çöpün bir ham madde olduğunu ve bu ham maddenin de boşa harcanmaması gerektiği gibi bir algıyı yaratıyorlar. Neden mi? Çünkü çöpü aslında azaltılması ve minimum düzeyde üretilmesi gereken bir zararlı madde değil de pazarlanabilir bir madenmiş gibi sunabilirlerse, ticaretini de daha sorunsuz yapabilecekler. Böylelikle üretip pazarladıkları üründen kazandıkları paraya ek olarak bir de tüketilip çöp haline gelmesi sonucu para kazanabilecekler. Tabii bunu yaparken de konunun halk sağlığı ile olan ilişkisinin gizlenmesi gerekiyor. Bunun da en kolay  plastiğin toksik kokteyl tarafını değil de hayatımızın her alanına girmiş halini sunarak yapabilirler. Nitekim çıkar çevrelerinin oluşturdukları çalışma gruplarının sloganlarından ve reklam filmlerinin içeriklerinden bunu açık ve net bir şekilde anlayabiliyoruz. Gelişmiş devletler de bu algıyı, çöplerini daha az gelişmiş ülkelere daha rahat gönderebilmek için destekliyorlar. Böylelikle çöpün bertaraf sürecinde oluşacak toksik zararı da ötelemiş oluyorlar. Ayrıca tabii bu toksik zararı bertaraf etmek için yapmaları gereken harcamadan da kaçıyorlar. Yoksa bu kadar değerli olan bir şeyi neden kendileri değil de başkaları değerlendirsin diye göndersinler ki? Size de mantıksız gelmiyor mu?

Üste para ödeme iddiaları

Çöpün ticaretinde bir para alış verişinden ziyade üste bir de ödeme yapıldığı iddiaları var ki durumu daha da kirli ve pis hale getiren bir olgu. İşte tüm bu kötü kokular yayan ticaretin artık yasal bir kılıfı var. Bundan böyle yurt dışından çöp getirme yeterliliğine sahip şirketler, ilk yıl sahip oldukları kapasite üzerinden hesaplanan miktarın %80’ini yurt dışından ithal edebilecekler. Daha sonraki yıllarda da elde edilecek atık istatistikleri üzerinden kota tekrar belirlenecek ve atık getirmeye devam edebilecekler. Denetimin nasıl olacağını ise az çok tahmin edebiliyoruz.

Geçen yıl çöp ithalatı, başka bir düzenleme girişimi ile kontrol edilmeye çalışılmış ancak görünmeyen bir el nasıl olduysa bu girişimi bertaraf etmişti. Önceki düzenleme şimdikinden çok daha anlamlı ve faydalıydı. Zira çöp getirmek isteyenlere ağır vergi yaptırımı getiriyordu. Yeni düzenlemede vergi yok, sadece kota var, o da %20. Örneğin bir işletmenin yıllık tüketim kapasitesi 100 bin ton civarında ise bunun 80 bin tonunu yurt dışından getirebilecek (genelgeden anlaşılan bu). Diğer 20 bin tonu ise iç piyasadan almak zorunda olup olmadığının garantisi mevcut değil. Böylelikle eskiden tonuna 1000 TL civarı ödediği yerli çöpü artık daha ucuza kapatabilecek. Çünkü genelge kota belirliyor ancak kotanın %20’lik kısmının iç piyasadan alınmasının zorunlu olduğuna dair bir yaptırımdan bahsetmiyor. Bu durum da tüccarların keyfiyetinin belirleyici olacağı ihtimalini doğuruyor. En azından genelgenin bu kısımları hiç ama hiç açık değil. Ancak yoruma oldukça açık. Bu saatten sonra bu genelgenin üstünde bir başka düzenlemenin yapılması pek mümkün görünmüyor. Olsa bile bu pis/kirli işi engelleyecek yeterlilikte olmayacaktır. Temennimiz çöp ticaretinin gelişmiş ülkeler tarafından yasaklanması ki bu da ancak kamuoyu baskısıyla mümkün. 2020 yılı içinde plastik çöplerin atık ticareti kapsamından çıkartılıp yasaklı maddeler listesine alınması konusunda Avrupa nezdinde bazı girişimlerin olacağını biliyoruz. Ancak işin içinde milyonlarca dolarlar olduğu için başarı şansının ne olduğunu kestiremiyoruz. Nasıl ki Basel Konvansiyonu zehirli atıkların ticaretini ya da transferini engelleyemediyse yapılacak yeni düzenlemelerin de çöp ticaretini engelleyemeyeceğini az çok tahmin edebiliyoruz. Ancak her şeye rağmen azaltacağından şüphe yok.

Önümüzdeki yıllar, çevre açısından oldukça sancılı yıllar olacak. Yeni çöp dağları ya da usulüne uygun olmayan bertaraf haberlerini çok duyacağımızdan şüpheniz olmasın.

Doğayla kalın.

Orman diye diye (11): Ormanın örgütleri-1

Ormanı ne korur?

Sevgi mi? Elbette. Korumak için sevgi olmazsa olmaz. Peki! Sevgi tek başına yeterli mi? Hayır.

Ne gerekir başka, ormanı korumak için?

Bilgi ve emek.

Yirmi birinci yüzyılın neredeyse ilk çeyreğini bitiriyoruz. Gerek dünyada gerekse Türkiye’de bazı disiplinler henüz emekleme aşamasında. Böbürlenmek babından değil de daha çok zemin hazırlayıcı bir gerçeğe vurgu yapmak amacıyla sık sık tekrarlıyorum, Türkiye’de ormancılık disiplininin oldukça eski ve sağlam temelleri var. Mensubu olmaktan hep gurur duyduğum fakültemin rozetinde yazan yıl 1857. Aradan geçen 163 yılda ne hocalara kucak açmış, ne mühendisler yetiştirmiş… Bugün ülkede nefes almamızı sağlayan ne kadar orman varsa, bilin ki o ormanların bugünlere gelmesinde en büyük pay bu fakülteye aittir.

İyi de, fakültenin yahut genel olarak akademinin misyonu belli. Ya sonrası? Sonrası meslek mensuplarına kalır büyük ölçüde. Yapılan bir işin meslek sayılabilmesi için taşıması gereken en önemli özelliklerden birisi, kuşku yok, o işin bilimsel ve etik ilkelere uygun olarak yapıldığını denetleyecek meslek örgütlerinin bulunmasıdır. Örneğin baro olmadan hukuk olur mu? Ya da tabipler odası olmadan tıp mesleğinden ne derece söz edilebilir? Edilse bile o mesleğin düzgün icra edildiğini kim, nasıl denetler? İşte, ormancılığın bir meslek olabilmesi için de baro gibi, tabipler odası gibi örgütlere ihtiyacı var. Var mı peki ormancılığın böyle örgütleri? Haydi, birlikte arayalım sorunun yanıtını!

Türkiye Ormancılar Derneği

Sadece ormancılığın değil bütün ülkenin en köklü kurumlarından birisidir TOD. Cumhuriyet’in kurulmasından çok kısa bir süre sonra, 26 Aralık 1924 tarihinde Orman Yüksek Mühendisi ve Eczacı Abdülkadir Sorkun, Orman Yüksek Mühendisi Dr. Tevfik Ali Çınar ve Orman Yüksek Mühendisi Dr. Asaf Irmak tarafından Orman Mekteb-i Alisi Mezunları Mezunları Cemiyeti adıyla kurulmuş; daha sonra adı önce Türkiye Ormancılar Cemiyeti (1930) ve ardından Türkiye Ormancılar Derneği (1972) olarak değişmiş ve 1951 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmıştır. Kuruculardan Dr. Tevfik Ali Çınar’ın 1940-1942 yıllarında Galatasaray Spor Kulübü başkanlığı  yaptığını, Asaf Irmak’ın ise orman fakültesinin tarihine geçen hocalardan biri olup Irmak soyadının fakültenin binalarından birine isim olarak verildiğini hatırlatmakta fayda var.

TOD 1954 yılında Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin kuruluşuna öncülük eden kurumlardan biri. Aynı zamanda bugün ODTÜ Ormanı olarak da bilinen Atatürk Ormanı’nın kurulması fikrini ortaya atan ve bu ormanın kuruluşunda ODTÜ Rektörlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü ile işbirliği yapan, ülkeye çok değerli hizmetleri olan bir kurum.

TOD Tüzüğü’nün[1] 5’inci maddesinde derneğin ilkeleri olarak “Bağımsızlık, demokratiklik, katılımcılık, dayanışma, gönüllülük, bilimsellik ve şeffaflık” sıralanmakta. Derneğin amaçlarının açıklandığı 6’ıncı maddenin (a) bendi ise şu şekilde:

“Orman alanlarının daralmasına ve ormanların ormancılık bilim ve tekniğine aykırı yönetilmesine neden olacak her türlü girişim ile mücadele edilmesi”

Belki de temel neden bu olmalı ki genel olarak iktidarlar TOD’u pek sevmeseler de son 10-15 yıla kadar dernekle iletişim içinde olmayı bir şekilde sürdürdüler. Ne var ki, son dönem derneğin bunca yıllık birikim ve emeğinin hiçe sayıldığı, dışlandığı bir dönem olarak kayda geçti. Öyle ki, kamu ormancılık örgütlerinde görev yapan bir orman mühendisinin ya da teknik elemanın dernek üyesi olması başlı başına o kişinin önemli pozisyon ve görevlerden uzak tutulmasının fiili gerekçesi haline geldi.[2] Bu nedenle genç orman mühendisleri TOD’a üye olmaktan istemelerine karşın çekinir, uzak durur hale geldiler.

Sanılmasın ki TOD’un kusursuz çalıştığını düşünüyorum. Tam tersine üyesi olduğum bu kurumun potansiyelini yeterince ortaya koyamadığını düşünenlerdenim. Fakat uzaktan eleştirmekle, elini taşın altına koymadan yalnızca tenkitle de sonuca ulaşılamayacağını biliyorum. Derneğin güçlü bir şekilde sesinin çıkmasının gerektiğini düşündüğüm bazı konularda geri planda kaldığını gördüğüm gibi önemli başarılara imza attığını da görmezden gelmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Daha önceki yılları bir kenara bıraksak bile yalnızca 2019 yılında yapılanlar dahi derneğin yüksek potansiyelini anlamamıza yetiyor; tarihte ilk kez olmak üzere Türkiye Ormancılığı[3] adlı kapsamlı bir bilimsel raporun yayımlanmasının, yine ilk kez Uluslararası İklim Değişikliği ve Ormancılık Konferansı’nın düzenlenmesinin, Yenice Şeker Kanyonu’nda yapılacak olan HES’in iptali için hukuki ve mali destek verilmesinin, ODTÜ Ormanı’ndan hukuka aykırı bir şekilde yol geçirilmesine izin verdiği için adı geçen üniversitenin rektörünün yargılanabilmesi amacıyla verilen ve sonuç alınan hukuki mücadelenin hem bugün hem de geleceğimiz açısından ne derece önemli olduğunun farkında olmak gerekiyor.

Dernek merkezinin çalışmalarına ek olarak İstanbul ve Antalya şubeleri ile 21 temsilciliğin de kendi olanakları ölçüsünde küçümsenmemesi gereken çalışmalara imza attığını, yurdun ziyaret ettiğim her köşesinde görüyorum.

“Ormanı ne korur?” sorusu ile yazıya başlamıştım. İşin felsefesi bir yana, ormanı tabii ki yasal olarak yetkili kamu kurumları korur. Bu açıdan, şimdilik Tarım ve Orman Bakanlığı çatısı altında görev yapan Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü temel güvencemizdir. Bazı dönemlerde bu kurumlar ormanı koruma temel görevinden uzaklaşarak siyaset ve ekonomi üstü bir değer olan ormanın siyasi ve ekonomik çıkarların hizmetine girmesine engel olamayabilirler. Siyaset ve ekonomi, adını verdiğim kamu kurumlarından sonra yasal olarak en güçlü organizasyon olan Orman Mühendisleri Odası’nı[4] da güdümü altına almış olabilir. İşte, tam da böyle durumlarda TOD gibi hangi yönden, hangi ideolojiden, hangi iktidardan gelirse gelsin ormana verilecek zararların karşısında, ormanın yanında saf tutmayı şiar edinmiş  “Sivil Toplum Kuruluşları”na daima ihtiyaç duyulacaktır. Bu nedenle ülkesini, ormanını, toprağını, suyunu, böceğini ve kuşunu seven bütün ormancıları, ama özellikle genç meslektaşlarımı ormanın yanında, ormancının cemiyeti çatısı altında toplanmaya davet etmeyi tarihi bir görev kabul ediyorum.

Demokrasinin ve toplumsal gelişimin ancak sivil toplumun desteği ve katkısıyla ilerleyebileceği bir dönemi yaşıyoruz. İklim krizi çağında ormanların taşıdığı önem ve üstlendiği işlevler kat be kat arttı. Dünyada ormanlar zor durumda. Türkiye’de ormanlara yönelik saldırılar çok yönlü olarak artıyor. Kabul, ormanı seviyoruz. Ama sevgi tek başına yetmiyor. Bilgi ve emek de gerekiyor. Bilgi ve emek ise omuz omuza verildiğinde ayrıların toplamından çok daha fazla ışıldıyor. O halde, orman için, doğa için, çocuklarımızın, tüm canlıların ve gezegenimizin geleceği için sivil toplum sizi bekliyor. Haydi! Şimdi 1’den fazla olma zamanı.

***

[1] Tüzüğün tam metnine https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/files/tuzuk8.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

[2] Yeri gelmişken, bazı sendikalara üye olmanın da benzer sonuçları olurken iktidar tarafından belirlenen sendikaya üye olmadan görevde yükselmenin neredeyse imkansız olduğu gerçeği sanırım kimseyi şaşırtmayacaktır.

[3] https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/files/revize_rapor7%20web.pdf  adresinden tam metin olarak ulaşılabilir.

[4] Bir sonraki yazımda bu konuya değineceğim.

Şehir-sonrası dönem ya da sokakların moloza dönüşmesi

Burada ele alacağım konuyu şehrin önemli konuları yanında önemsemeyebilirsiniz, hatta ciddiye bile almayabilirsiniz. Ama harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına, arkasında bıraktığı karbon ayak izine bakıldığında, şehrin bina-dışı alanlarında gerçekleştirilen dönüşümlerin “çılgın” adı verilen israf projeleri kadar önemli olduğu anlaşılır. Gazete Duvar’daki yazısında araştırmacı-aktivist Önder Algedik beton ve asfaltın belediyelerin bütçesinde ne kadar yer tuttuğunu gayet ayrıntılı açıklıyor.

Modern şehircilik pratikleri, ki burada antik şehirlere kadar uzanmak bile mümkün, bütünsel tasarım temsilleri üzerine kurulmuş olsa da, arkasında zanaatkarane denebilecek tekniklerle işleyen muazzam bir deneyim bulunuyordu. Bu deneyim örneğin Tarihi Yarımada adı verilen İstanbul’un sur içi bölgesinde neredeyse bütün sokakların “arnavutkaldırımı” adı verilen birbirine benzemeyen taşların yan yana konularak ve ortasında yağmur sularını toplayan geniş yüzeyli taşların dizilerek yapılmasını getirmişti. Bunlar sürekli bakımlı tutuluyordu.

Ana caddeler ve ilk belediyenin kurulduğu yeni yerleşim alanı Beyoğlu ise parke taşları ile kaplıydı. Bu örnekler Boğaziçi, Kadıköy’e kadar uzanıyordu. Menderes yıkımları ve açılan yeni bulvarlar ile bugünkü E-5 (Ankara Asfaltı) güzergahı dışında asfalt yola rastlamak neredeyse imkansızdı. İstanbul Belediyesi, elindeki deneyimli kadrolarla bu sokakları her kazıdan sonra aynı malzemelerle yeniden onarabiliyordu. Böylece çevre kirliliği, israf, moloz üretimi, nakliye gerçekleşmiyordu. Otomobillerin hızlı hareket ettiği caddelere de küçük parke taşlarından kaplamalar yapılması söz konusuydu. Yakın tarihlere kadar, Beyoğlu gibi semtlerde, bazı eski sokaklar hariç, parke taşı yer kaplamalarını görmek mümkündü. Bunlar endüstriyel sayılabilecek kırma teknikleri ile üretilmişti.

Belediyeler 90’lardan sonra başlayan asfalt ve beton kilitli döşeme uygulamaları furyasından sonra, günümüzde sokakları taşlardan alınan silikon kalıplarla eski taş kaplama dokusu verilmiş betonla kaplıyorlar. Bu, defalarca asfaltlanarak ve betonlanarak yarım metre yükselmiş olan sokaklara ve kimi yerlerde su baskınlarına başka çare üretilemeyince alınmış bir önlem olmalı. Gene binlerce ton moloz üretiliyor, gene sonuç alınamıyor ve üstelik çok kısa ömürlü oluyor.

Beyoğlu, Fatih, Boğaziçi’ndeki semtlerin son yirmi senede geçirdiği değişme bakılarak, meselenin kendiliğinden anlaşılabileceği düşünülebilir.

‘Şu hale bir bakın, sokaklar ne hale geldi!’

Görülen, yapılan işin üzerinin örtülmesine dönük. Böylece öyle bir döngü içine girilir ki, sokağınız taşındığınız süre içinde en az dört kere asfaltlanır, sonra iki kere beton kilit taş kaplanır, bu da yetmez, şimdi de betonlanmaktadır. Artık sokağınız çaresiz sürekli değiştirilecektir. Bundan kaçış yoktur. Sokağınızın yüz yıldır granit parke taşı kaplı olduğunu ve yakın tarihe kadar yerinde durduğunu hatırlatmanın imkanı kalmaz.  Artık yapabileceğiniz tek iş sokağınızın tıpkı kirlenmiş bir kağıt mendil gibi değiştirilmesini istemektir. Sokak sakinleri buna mecbur bırakılır: “Bizim sokağımızı da yeniden yapsınlar, hiç olmazsa biraz temiz olsun…”  Sıranın size gelmesini beklemeye başlarsınız. Sokağınızın da bir an önce değişmesini istersiniz. Tıpkı çöplerinizin toplanmasını beklemek gibi. Sanki bu paralar başkasının cebinden çıkıyormuş, ortaya çıkan tonlarca moloz kendiliğinden buharlaşıyormuş gibi….

İşlemin mantığı budur.  Bu yüzden sokaklar kimsenin ilgi alanına girmez, sahipsizdir.  Özel mülk olmamaları nedeniyle sokaklarda “çivi bile çakamazsın” diyerek vatandaşın ensesinde boza pişiren koruma kurulları falan da yoktur.  Onların kuralları, tehditleri, yasakları hep özel alana dönüktür. Bu yüzden sokaklara istediklerini yapabilirler.

Fotoğrafta gördüğünüz Beyoğlu Faik Paşa yokuşu. Fotoğrafı çektiğim sırada taşların üzerine silikon kalıpla betondan taklidini yapılıyordu. “Niye betondan taşların taklidini yapıyorsunuz?” soruma aldığım cevap şöyle: “Elbette ki biz de taşları, asıllarını koymak isteriz. Ama çok pahalı.”  Oysa dokunulmasa zaten taşlar yerinde duruyordu. Beton kaplamanın en fazla birkaç ay sonra kırılacağını tahmin etmek zor değil. Taşlarsa her zaman yerine tekrar konabilir, geri kazanılabilir.

Bu yüzden hatırlamak önemli. Hatırlamıyorsanız da eski fotoğrafları bulabilir ya da benim burada yaptığım gibi defalarca kazıldığı halde hala yerinde duran taşları fotoğraflayabilir, paylaşabilirsiniz.  Bu, zaten bir müdahalede rutin olarak yapılması gereken bir şey. Örneğin koruma kuruluna başvurulduğunda, sizden mevcut halinin fotoğrafları, rölöveleriyle yapılacak müdahalenin temsili istenir.  Peki, siz bunu yapmadan evinizin kiremitlerini bile değiştiremezken neden sokaklar koruma kurullarının ilgi alanı dışındadır?  Gördüğünüz gibi “koruma” adı verilen kamu işlevi yalnızca laftadır. Bu yüzden bu rutinden çıkmak gerekir.

Süs malzemesi gibi görülen taşlar yeniden keşfedilebilir mi?

Taşların üretimi, zor ve masraflı bir teknikle kesilmek yerine nasıl kaygan olmayan yüzeylere sahip kırma tekniği ile üretildiklerini anlamaya çalışmakla başlamak bir ilk adım olabilir. Çünkü bugün kesme tekniği ile üretilen kaplamaların ince olduğu ve taşın dokusunu zedelediği için daha zayıf oldukları biliniyor. Kaygan olmamaları için ayrıca üzerlerine darbe tekniği ile doku kazandırılmaya çalışıldığını da teşhis etmek mümkün.  Bu, hem daha çok maliyet hem daha çok enerji gerekiyor, ayrıca dayanıklı da olmuyor. Alın size bir araştırma alanı. Demek ki uygulama ile ilgili bir zihinsel çabaya da ihtiyaç olabilir. Rahmetli Turgut Cansever Beyazıt meydanı için büyük ihtimalle taş ocaklarına gitmiş ve şahmerdan ile uygulanan kırma teknikleri ile taşları nasıl daha büyük boyutlu üretilebileceğini araştırmış olmalı.

Burada ele aldığımız konu ise asfaltın altında mevcut olan taşlar. Ama onların yerinde durmaları yetmiyor, onları yeniden keşfetmek gerekli. Beyoğlu’nun, Boğaziçi’nin parke taşları 90’lı yıllara kadar yerlerinde duruyorlardı. Onların yağmur suyunu toprağa nasıl geçirdiğini ve su birikintilerini, taşkınlarını nasıl engellediğini de araştırabilirsiniz, örneğin.  Sonra bunların üzerinin asfaltlanmasının ne kadar aptalca bir iş olduğunu ispatlayabilirsiniz. Sıklıkla kazılan sokakların her boru değiştirildiğinde 40 cm yükseldiğini ya da muazzam bir moloz üretildiğini göstererek…

Sorun onları durdukları yerde keşfedecek bir zihinsel çabanın yokluğu. Burada taşların sözü yok. Bu taşları kıran, taşıyan, yerine yerleştiren ustaların burada sözleri yok…

Parke taşları binlerce yıl dayanacak malzemelerdir. Sokakların kazılması gerektiğinde sökülüp kolayca tekrar yerlerine konabilirler. Üstelik yağmur suyunu da geçirirler, sokakları seller basmaz. Ayrıca binalar bir kere yapılır, tescilli falan iseler asırlarca kalır, ancak sokaklar neredeyse her yıl yeniden yapılır. Harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına bakıldığında, şehrin binaları kadar bina-dışı alanlarında, sokaklarında nasıl büyük bir israf olduğu anlaşılır.

Piyasa mimarları, binalarla uğraşırlar. Eğer birazcık ilgilenirlerse, o da kendi tasarladıkları binaların önünü farklı malzemelerle kaplamakla yetinirler. Sokaklar genellikle ilgi alanlarının dışındadır. Onlarla müteahhitler ilgilenir. Bu yüzden zihinlerin bağımsızlığı önemlidir. Nesneleştirici şiddete karşı taşları konuşturmak ve onların katılım hakkını savunmak gerekir. İnsanların ve insan-olmayanların yaşam haklarını savunmak için. O zaman taşların keşfinin bu zıvanadan çıkan sistemi değiştirebileceği anlaşılır.

 

 

 

 

 

 

[Cadı Kazanı] En iyi hükümet en az hükmedendir – Nuran Bayer

Yıl artık 2020 …İklim değişikliği kapımıza dayanmakla kalmayıp salonumuza kadar girdi ve çoğumuz salonumuzdaki koca filin farkında bile değiliz. Farkında olanlar da sadece sosyal medyada ya imza kampanyalarına katılıyorlar ( ki bu bazı kazanımları getirdi) ya da farkındalığı artırmak için paylaşımlar yapıyorlar. Çok az kişi yaşam biçimini değiştirdi, geri kalanlar lükslerinden, rahatlarından ödün vermek istemiyor. İsrafın her türlüsü özellikle gıdadaki israf yıllardır karar vericiler tarafından dile getiriliyor ama sadece kağıt üzerinde, raporlarda, araştırmalarda. Alınan herhangi bir somut önlem, yaptırımlı bir yasa yok.

2019 yılında ülke olarak şampiyon olduğumuz tek şey ‘sosyal medya’ kullanımında Avrupa’da birincisi olmamız. Tabii bu kullanım bilgi almak ya da dünyamız için yapılması gerekenleri öğrenmek adına değil ne yazık ki. Kıskanılası bir şampiyonluk ise Danimarka’ya ait: Fosil yakıttan yenilenebilir enerjiye geçiş şampiyonu. 50 yıl önce enerjisinin %90’ını fosil yakıttan karşılayan Danimarka 70’lerdeki petrol krizinde endüstrisi çökünce halk evlerinde ısınamaz oldu ve hükümet radikal bir değişim için karar verip rüzgar enerjisini önceleyerek bu teknolojiyi destekledi. İlk tribünü 1979’da , dünyanın ilk açık deniz rüzgar çiftliğini de 1991’de kurdu. Şimdi elektriğinin %40’ını rüzgar enerjisiyle karşılıyor. Açık denizde inşa edilen bugüne kadarki en büyük rüzgar tarlasından…

Kendi bindiğin dalı kesmek

Bu kadarla da kalmadı Danimarka. Çiftlik atıklarını, gübre, saman, hayvan yağı gibi, bioyakıt olarak kullanıyor. Böylece de enerjisinin 2/3’sinden fazlasını yenilenebilir enerjiden karşılıyor. Evlerin 2/3’si merkezi sistem atık enerjisiyle ısınıyor. Bu durum karbon emisyonunu da %36 düşürmüş. 2050 de ‘karbon nötr’ olmayı hedefliyor. Biliyorum bir çoğunuz “ama Danimarka küçük bir ülke” diyeceksiniz, ama bu bir gerekçe değil. Keşke Danimarka büyüklüğünde bir bölgede biz de bunu güneş ,rüzgar ve bioenerjiyle başarabilsek.

Toprağı, dağları kazmadan, doğal dengeyi bozmadan kullanabileceğimiz ve hiç bitmeyecek rüzgar ve güneş varken en verimli Aydın ovasından da çığlıklar yükseliyor artık. Karar vericiler bu çığlıkları duymuyorsa duyurmanın da yollarını bulmak zorundayız. Kendi bindiğimiz dalı kesmekten vazgeçmeliyiz.

Bunun için toplumsal taleple hemen başlanabilecek ve değiştirebileceğimiz iki şeyden biri gıda israfı diğeri de yenilenebilir enerji. Yıl 2020 ve biz hala termik santrallerin bacasına filtre takılması tartışmasının içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Danimarka’nın güneşi yok, ama bizim var. Kanal İstanbul yerine güneş enerjisi üretmek için tarlalar kurup evlerin çatısında güneş enerjisi üretimi yapması için imar yasasında değişiklik yapılsaydı, 2020’ye umutla başlayabilirdik. “İsteseniz de istemeseniz de yapacağız” dayatmasının her gün kabaran elektrik, doğalgaz faturaları için bir çözüm olmayacağı kesin. Bu fatura şüphesiz sadece maddi değil. Fosil yakıt kullanmanın faturası iklim değişikliği. Bu faturayı, paramız olsa da ödememiz mümkün olmayacak.

Pozitif geri besleme

“En iyi hükümet en az hükmedendir” şiarını hatırlayıp benimsenmesi için toplumun talepkar olması ilk şarttır. Tabi bunun bilimsel bir dayanağı da var ve yukarıdaki şekilde görüleceği gibi; toplumun temiz teknolojiyi talep ederek politikacıların üzerindeki baskıyı arttırmasının; hükümetlerin buna kayıtsız kalamaması, bunun doğrudan finans sektörüne yansıyarak kapitalin yeni teknolojilere yönelmesi ve girişimcilerin yeni teknoloji için üstün icatlar üretmesiyle sonuçlanmasına dayanıyor. Bu birbirini iten bir döngü. World Economic Forum kaynaklı bu saptama  “POZİTİF GERİ BESLEME DÖNGÜSÜ” olarak adlandırılıyor. Yani, aslında güç toplumun elinde. Ülkemizde bile sadece imza kampanyalarıyla elde edilen kazanımlar bunun en güzel örneği. ”ZEHİRSİZ SOFRALAR“ kampanyalarının zirai ilaçlar ve temiz tarım konusundaki farkındalığı  ne kadar arttırdığına bir bakın. Toplum olarak gücümüzün farkına vardığımızda, değişimin ayak seslerini duyacağımız kuşkusuz.

Birçok ülke iklim krizini hafifletmek için hedefler koydu. Bazıları 2030 bazıları da 2050 için. Bunlar arasında başı fosil yakıtlardan kurtulmak için benzinli ve dizel araba kullanımının yasaklanması var. Ülkemizde henüz böyle bir hedef konmadı. Elektrikli otomobil üretmek iyi bir başlangıç gibi görünse de bir yandan denizlerde petrol arama için yapılan yatırım ve maliyet bu üretimi gölgede bırakıyor. Dünya düzeninde söz sahibi ülkeler arasına girme çabasının bir sonucu olan Arktik’e kadar uzanan deniz talanını, savaşlar pahasına sürdürmenin bir parçası olmak niye? O zaman petrole bağımlı olmamızı isteyen kartellere boyun eğmiş olmayacak mıyız? Sorun kaynak değil, tercih. Övünmemiz gereken, ilk milli arabamızı üretmek olmamalı, bu yarım yüzyıl önce kaçırılan bir fırsattı zaten. O otomobilin elektrikli olması ve petrole ve dolayısıyla dışa bağımlı olmayan bir ülkeye dönüşmemiz asıl övünülecek, ‘milli’ bir atılım olur.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma  yetimizdir.”

Hannah  ARENDT

Ulaştırma Bakanı: Evet, Kanal İstanbul bir rant projesidir

 

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, Kanal İstanbul projesiyle ilgili AKP’li Mevlüt Uysal döneminde imzalanan protokolden çekildiklerini açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun buna yetkisi olmadığını savundu. Bakan Turhan Kanal İstanbul için yapılan “rant projesi” eleştirilerine de “Evet, yaptığımız bütün projeler rant projesidir” diyerek cevap verdi.

Turhan, bir televizyon kanalında proje hakkındaki soruları cevapladı. İlk kazmanın bu yıl vurulacağını söyleyen Bakan, projenin AKP döneminde İBB Meclisi’nden geçirilmesini hatırlatarak, itiraz eden İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu için şu ifadeleri kullandı:

“Buna tek başına karar veremez ve yargıdan döndü. Senin bu protokolden geriye çekme yetkin yok. Belediye Meclisi kararı çıkarman lazım. Çoğunluğu yok. Biz devletiz. İstanbul’daki bir belediye başkanının bir devlet projesini durdurmak gibi bir hakkı yetkisi yoktur. Buna devletin, hükümetin yetkili organları karar verir. Faturasını da belediyeye göndeririz. Hukuk ölçüsü içerisinde öder ödemez ona da hukuk kararını verir. Hedefimiz 2026’da hayata geçirmek.”

Kanal İstanbul projesinin bir rant projesi olduğunu belirtenlerin, projenin rantından kendilerinin faydalanacağını iddia eden Turhan, “Evet yaptığımız bütün yatırımlar rant projesidir. Bu ülkeye gelir getirici amaçlı. Rant ne demektir, kar demektir. Biz projelerimizin fizibilitesinde rantabilitesine bakıyoruz. Karlı olmayan bir projeyi niye yapalım” diye konuştu.