Ana Sayfa Blog Sayfa 2251

İdlib karıştı: Suriye ordusunun topçu atışında altı Türk askeri hayatını kaybetti

Suriye ordusunun, muhaliflerin son kalesi olan İdlib vilayetindeki operasyonu devam ederken Türkiye’nin bölgeye gönderdiği takviye unsurlara açılan topçu ateşinde askerin hayatını kaybettiği, biri ağır olmak üzere dokuz askerin yaralandığı açıklandı. Yetkililer daha sonra yeni bir açıklamayla, hayatını kaybeden kişi sayısının altıya çıktığını bildirdi. Hayatını kaybedenlerden birinin sivil personel olduğu belirtildi.

Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, saldırıya karşılık verildiği belirtildi: “İdlib’te çatışmaların önlenmesi maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen unsurlarımıza, bulunacakları yerler önceden koordine edilmesine rağmen Rejim unsurları tarafından 03 Şubat 2020 tarihinde yapılan yoğun topçu atışı neticesinde, 4 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 1’i ağır 9 silah arkadaşımız yaralanmıştır. Bölgede tespit edilen hedefler derhal ateş destek vasıtalarımızla yoğun şekilde ateş altına alınarak gerekli karşılık verilmiş ve hedefler tahrip edilmiştir.”

Türkiye’nin İdlib’te 12 gözlem noktası bulunuyor

Erdoğan: 30 ila 35 Suriyeli etkisiz hale getirildi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ukrayna’ya hareketinden önce Atatürk Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında “Türkiye bu saldırının cevabını vermiş durumda, vermeye devam ediyor” diyerek, “ilk belirlemelere göre “karşı taraftan 30 ila 35 Suriyeli etkisiz hale getirildi” ifadelerini kullandı.

Erdoğan F-16’lar da dahil olmak üzere fırtına öbüsleri ve toplarla arazide MİT’in belirlediği noktaların atış altında tutulduğunu ve bu sabah 46 rejim hedefine 122 fırtına ve 100 havan mühimmatıyla atış yapıldığını söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca, “Ülkemizin, milletimizin ve İdlibli kardeşlerimizin güvenliğini temini için yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdürmekte kararlıyız” şeklinde konuştu.

Rusya’ya: Önümüzü kesmeyin

Erdoğan, Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad’ı destkleyen Moskova‘ya da “Burada muhatabımız siz değilsiniz, tamamıyla rejimdir, bizim önümüzü kesme gibi bir durum da söz konusu olmasın” diye seslendi. Rus tarafı ile temasların sürdüğünü belirten Erdoğan, bu süreçte istenen netice elde edilemezse kendi de muhatabıyla görüşeceğini ve “işin ciddiyetini” kendisine ifade edeceğini söyledi.

Rusya’dan yanıt: Haber verilmedi

Rusya ordusu ise, Türk uçaklarının Suriye sınırını ihlal ettiğinin ya da Suriye hükümeti güçlerinin mevzilerinin vurulduğunun tespit edilmediğini duyurdu. Moskova’dan yapılan açıklamada Türkiye’nin Rusya’yı bilgilendirmeden İdlib’e hareket ettiği, bu nedenle Suriye Ordusu’nun hedefi olduğu belirtildi.

Yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Türk birlikleri 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket ettiler ve Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu.”

Ateşkes kağıt üzerinde

Türkiye sınırına yakın İdlib vilayetinin büyük bir bölümü cihatçı Heyet Tahrir el Şam  (HTŞ) örgütünün kontrolünde bulunuyor. İdlib’de Suriye ve Rusya’nın Aralık ayında başlattığı kapsamlı operasyonların insani krize ve göç dalgasına dönüşmesinin ardından Türkiye’nin Moskova ile görüşmesiyle ateşkes sağlanmıştı. Anlaşma gereğince Rusya, silahlı grupların ateşkese uymasını Türkiye’nin sağlaması gerektiğini söylüyor.  Suriye yönetimi ve Rusya da ateşkese rağmen “teröristlere karşı” diyerek bölgeye yönelik operasyonları sürdürüyor.

Yıllık enflasyon yüzde 12.5, şampiyon patlıcan

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ocak 2020’ye ait enflasyon verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık yüzde 12,15, aylık yüzde 1,35 arttı. Ocak ayında fiyatı en çok artan ürün yüzde 81.46 ile patlıcan oldu.

TÜFE yıllık değişim oranları (%), Ocak 2020.

Yıllık en fazla artış alkollü içecekler ve tütünde

2019’un aynı ayına göre en yüksek artış yüzde 42,21 ile alkollü içecekler ve tütün, yüzde 15,11 ile eğitim ve yüzde 15,01 ile çeşitli mal ve hizmetler ana gruplarında görüldü.

2019’un aynı ayına göre yıllık en düşük artışın görüldüğü ana gruplar ise yüzde 2,14 ile haberleşme oldu. Haberleşmeyi sırasıyla yüzde 5,66 ile eğlence ve kültür, yüzde 6,00 ile giyim ve ayakkabı ve yüzde 7,51 ile ev eşyası izledi.

TÜFE ana harcama gruplarına göre yıllık değişim oranları (%), Ocak 2020.

Aylık en fazla artış çeşitli mal ve hizmetlerde

Ana harcama grupları itibarıyla Ocak 2020’de aylık olarak artışın yüksek olduğu gruplar sırasıyla, yüzde 4,88 ile çeşitli mal ve hizmetler, yüzde 4,65 ile gıda ve alkolsüz içecekler ve yüzde 3,96 ile sağlık oldu.

Aylık en yüksek azalış yüzde 6,65 ile giyim ve ayakkabı grubunda olurken Ocak’ta azalış gösteren diğer gruplar yüzde 1,44 ile ev eşyası, yüzde 0,25 ile haberleşme ve yüzde 0,02 ile alkollü içecekler ve tütün oldu.

Ocak ayında fiyatı en çok artan ürün yüzde 81,46 ile patlıcan oldu. Patlıcanı yüzde 35,81 ile domates, yüzde 30,90 ile mandalina ve yüzde 24,45 ile salatalık izledi.

TÜFE ana harcama gruplarına göre aylık değişim oranları (%), Ocak 2020.

268 ürünün fiyatı arttı

Ocak 2020’de, endekste kapsanan 418 maddeden, 125 maddenin ortalama fiyatında düşüş gerçekleşirken, 25 maddenin ortalama fiyatında değişim olmadı. 268 maddenin ortalama fiyatında ise artış gerçekleşti.

Almanya’daki kömür karşıtı hareketten santral işgali

Almanya’daki kömür karşıtı hareket Ende Gelände, henüz çalışmaya başlamamış Datteln 4 kömür yakıtlı elektrik santrali alanını işgal etti. Pazar günü gerçekleşen eylemde 100 kadar aktivist, iki kömür vincini ve kömürü tesis kazanlarına taşıyacak konveyör bandını dokuz saat boyunca işgal etti.

Toplamda üç noktayı işgal eden eylemciler, şarkılar eşliğinde protestolarını gerçekleştirdi ve hükümeti kömür kullanımından ve kömür projelerine destek vermekten çekilmeye davet etti. Eylemciler “Kömürden şimdi çık” yazılı pankartlar taşıdı.

Eylemler devam edecek

Polisin müdahalesi sonucunda dağılan ekip, Almanya iklim krizine yol açan karbon emisyonlarının en önemli sebeplerinden biri olan kömür yakıt kullanımını sıfırlayana kadar eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.

Hofinger: Datteln 4’u durduracağız

Grup sözcüsü Daniel Hofinger protestonun ardından verdiği demeçte “Bugün gerçekleştirdiğimiz eylemi büyük bir başarı olarak nitelendiriyoruz. Ve bu sadece bir başlangıç. Hambach ormanlarına karşı nasıl savaştıysak Datteln 4’e karşı da o şekilde savaşacağız ve durduracağız” dedi.

Datteln 4 projesi, geçtiğimiz ay Devlet Başkanı Angela Merkel tarafından ülkenin 2038 yılına kadar kömürden çıkmak için verdiği taahhütten muaf tutularak onaylandı. Projenin yürütücüsü Uniper şirketi, kömürden çıkmayı başarmak için en mantıklı hamlenin eski kömür santrallerini kapatarak daha verimli yeni santraller açmak olduğunu iddia ediyor. Projeye karşı çıkan çevreciler ise böyle bir anlaşmanın kabul edilemeyeceğini söylüyor.

 

 

Aynı vadiye üçüncü HES girişimi

Artvin’in Borçka ilçesine bağlı Balcı Köyü’nde aynı vadi üzerine üçüncü bir HES projesinin gündeme gelmesi karşısında köy halkı harekete geçti. Daha önce biri vadiden vadiye su aktaran boru tipi HES olmak üzere iki ayrı HES kurulan köyde, şimdi de Akria Enerji tarafından üçüncü bir HES kurulmak isteniyor. Akria Enerji bu HES projesi için üç ayrı noktadan suları alıp taşımayı planlıyor.

artvinden.com’un aktardığına göre, ilk iki HES projesinde doğru bilgilendirilmedikleri için itiraz etmediklerini söyleyen köylüler ise, doğal tahribatı daha da tırmandıracak olan bu HES’in yapılmasını istemediklerini söyleyerek harekete geçti

ÇED toplantısını terk ettiler

Akria Enerji temsilcileri ile DSİ yetkililerinin katılımıyla düzenlenen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) bilgilendirme toplantısına giden köylüler, bu HES projesinin köyün doğasına geri dönülmez zararlar vereceğini ve izin vermediklerini söyleyerek toplantıyı terk etti.

Köy sakinleri, HES projelerinde kimi yerel unsurların çıkar ilişkilerine dahil edilerek destekçi haline getirildiğini, projelerin paravan şirketler üzerinden başlatılıp sonra asıl sahiplere devredildiğini belirterek, “Şu anda sadece bir azınlık HES’e onay veriyor, halkın yüzde 95’i karşı. Çünkü neler yaşandığını gördüler artık farkındalar” diye konuşuyor

560 kişinin yaşadığı köyün nüfusu, yazın gurbetçiler de eklendiğinde 2 bini buluyor. Köy dışında yaşayanlar da bu vadilere artık HES kurulmasını istemiyor.

Kaplıca, flora, fauna tehlikede

Köy sakinleri, HES’in ayrıca yol inşaatı ve iletim hatlarının kurulması anlamına geldiğini, florada büyük tahribat yaratacağını, üç noktadan su taşıma projesi ile birlikte doğaya geri dönülmez zararlar verileceğini belirtiyor.

Ayrıca HES kurulacak noktaya 200 metre uzakta bir kaplıcanın bulunduğu, tahrip edilecek olan bölgenin ciddi bir turizm potansiyeli taşıdığına dikkat çekiliyor.

Ayvalık sahillerini halka kapatma ihalesi

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Balıkesir Şube Müdürlüğü, Ayvalık Adaları Tabiat Parkı sınırları içerisindeki Pınarboğazı (Ortunç yanı) Günübirlik Kullanım Alanı ile Dalyan’ı (Ada Kamping yanı) 11 Şubat 2020 tarihinde 7+13 Yıl için kapı girişi + büfe işletmeciliği işi olarak özel şirketlere ihale edeceğini açıkladı. İhale 11 Şubat’ta yapılacak.

Sahilin kapatılmasına tepki gösteren Ayvalık Tabiat Platformu, ilçenin en güzel koylarından Ortunç’un halkın elinden alınma girişimiyle ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Cunda’da Ada Camping ile Ortunç Motel çevresinde halk plajı olarak kullanılan alanların günübirlik tesis olarak işletilmek üzere Tarım ve Orman Bakanlığı, 2. Bölge Müdürlüğü tarafından ihaleye çıkarıldığını, Hakkıbey Yarımadası’nın da sırada olduğunu öğrendik.  İnternet sitelerinde de duyurulan bu ihale Tabiat Parkı’nın bireysel çıkarlar ve rant planlarına ne kadar kolay kurban edilebildiğini bir kez daha gösterdi.”

Mescid, kafeterya, tuvalet…

Yaklaşık 54 km uzunluğunda kıyı hattına sahip olan Ayvalık’ta onlarca irili ufaklı koy bulunduğu vurgulanan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bu kıyı şeridi ve koyların önemli bir bölümü Ayvalık Adaları Tabiat Parkı sınırları içinde yer almaktadır. Türkiye’deki Tabiat Parklarının en büyüğü ve denizel alana sahip olanı Ayvalık Adaları Tabiat Parkı’dır. Ayvalık kıyılarının nasıl korunacağı ve nasıl kullanılacağı, hepimizi ilgilendiren çok önemli bir konudur. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2. Bölge Müdürlüğü’ne, Tabiat Parkı’nın korunması ile ilgili verdiğimiz dilekçeye cevaben, bakanlıktan kadro alınması halinde koruma ekiplerinin artırılacağı, Tabiat Parkı’nın korunacağı ve kaynak değerleri ile birlikte gelecek nesillere aktarılacağı belirtilmektedir. Oysa bölgeyle ilgili planlamada özel sektöre kiralanacak alanlarda mescit, kafeterya, restoran, tuvalet gibi yapılar açılacağı, sahillere giriş-çıkışların ücret karşılığında yapılacağı açıkça belirtilmektedir.”

‘Kıyı alanları kamuya aittir’

Anayasa’nın 43. maddesinin ve kıyı kanunu ve bağlı yönetmeliklerin kıyı alanlarının kamuya ait olduğunu, bu alanlarda mülkiyet oluşturulamayacağını ve herkesin serbestçe kullanımına açık olması gerektiğini düzenlediğinin altı çizilen açıklamada; “Kıyılarımızın sadece parası olanların değil, hiçbir ayrım olmaksızın, tüm halkımız tarafından eşitlik içinde serbestçe kullanımı için gereken her şeyi yapmaya kararlı olduğumuzu, tüm Ayvalıklılara ve kamuoyuna saygı ile duyururuz” denildi.

Açıklamada şu talepler sıralandı:

  • Bu ihale bir an önce iptal edilmeli
  • Deniz temizliği ve doğal zenginliğiyle Ayvalık halkının nefes alabildiği, denize rahatça girebildiği nadir alanlardan biri olan Ortunç Koyu’nun tel örgülerle çevrilmeden, giriş ücreti alınmadan halkın kullanımına bırakılmalı
  • Kıyılarımızın ve ayrılmaz parçası olan doğamızın, herkesin ortak varlığı olduğu unutulmadan korunmasını ve tüm halk tarafından serbestçe kullanılmalı
  • Koruma gerekçesiyle kıyılar halka kapatılmamalı
  • Ayvalık Adaları Tabiat Parkı kirliliğe ve yangın riskine karşı sürekli kontrol edilmeli, uyarıcı, bilgilendirici tabelalarla donatılmalı, bakanlıkça kadro tahsisiyle istihdam edilecek koruma görevlileri alanda sürekli kontrol ve koruma görevi yapmalı.

‘Denize ayağımızı sokacak yer kalmayacak’

“Yörede halka açık kalan , ücret ödemeden istifade edilen ve zaten kısıtlı alanı kapsayan bu küçük koylar da ihaleyle halkın elinden alınıp birilerine verilirse, denize ayağımızı sokacak yer kalmayacaktır” ifadelerini kullanan Platform, chang.org’ta da bir imza kampanyası başlattı.

Çin’den vatandaşlarını virüsten ‘kurtarmaya’ çalışan ülkelere sağduyu çağrısı

Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel sağlık acil durumu ilan etmesine sebep olan koronavirüs sonucunda ölenlerin sayısı 361’e çıktı. Çin dışında gerçekleşen ilk ölüm haberi ise Filipinler’den geldi.

İlk başta Çin’in Vuhan kasabasında ortaya çıkan ve ülkedeki 20’nin üzerinde 56 milyonun yaşadığı şehirlerin karantina altına alınmasına yol açan virüs, Çin dışında ilk kez ölüme sebep oldu. Ülkede büyük panik yaratan ölüm haberi sonucunda Filipinler Çin’den gelen ve Filipinler vatandaşı olmayan kişilerin ülkeye girişini yasakladı.

Ülkeler vatandaşlarını kurtarma telaşında

Farklı ülkede görülen vaka sayısının artması tüm ülkeleri teyakkuza geçirirken, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Çin’deki vatandaşlarını tahliye etmek için ek sefer ve uçuşlar koydu. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo diğer ülke vatandaşlarının ülkelerine dönmeleri için yardım edebileceklerini belirtti.

‘ABD korkuyu körüklüyor’

Çin hükümeti ise ABD’ye gerekli yardım yapmak yerine tüm dünyada korkuyu körüklediği için tepki gösterdi.  ABD virüs haberinin ardından, elçilik çalışanlarını ilk geri çağıran, Çinli yolculara ilk uçuş iznini koyan ülke olmuştu.

Al Jazeera’da yer alan habere göre Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, yaptığı basın toplantısında  “Bütün yaptıkları sadece korkuyu yayabilir ve bu da çok kötü bir örnek. Umarım ülkeler mantığa uygun, sakin ve bilimi kıstas alarak yargılamada bulunur ve cevaplar üretir” ifadelerini kullandı.

 

İki deniz arası kanal değil, yürüyüş olur

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu, Kanal İstanbul projesinin ekosistemde yaratacağı tahribata dikkat çekmek amacıyla, kanalın yapılacağı güzergahta doğa yürüyüşü gerçekleştirdi. “İki deniz arası kanal değil, yürüyüş olur” sloganıyla düzenlenen ve 4 etap olarak planlanan yürüyüşün ilk parkuru Pazar günü tamamlandı.

Menekşe Plajı’ndan başlayarak 45 km. uzunluğunda, 200-275 metre genişliğinde ve 25 metre derinliğinde bir alanı kaplayacak olan kanal projesi Küçükçekmece, Avcılar, Başakşehir ve Arnavutköy ilçelerinde 37 mahallede, 373 bin hanede yaşayan 996 bin kişiyi yakında ilgilendiriyor.

Kanal İstanbul 2011 yılında ilk kez gündeme gelmişti. Uzunca bir süre kanalın güzergâhı tartışıldı. Tartışmalar sürerken 2013 yılında düzenlenen 13. İstanbul Bienali’nde Serkan Taycan’ın, İstanbul’un tehditkâr dönüşümünün yürüyerek deneyimleme imkânı veren “İki Deniz Arası” projesi gündeme geldi. İstanbul’un yakın batısında, Karadeniz ile Marmara denizleri arasında toplam 60 kilometrelik rota üzerinde 4 ayrı bölümde yürünebilen rotayı bugüne kadar 3 binden fazla insan yürüdü. Serkan Taycan’a göre yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bu eylem, Karadeniz ile Marmara arasında bir ‘yol’ açacak belki de en hayırlı ‘proje’ydi.

‘Devamı gelecek’

Kanal İstanbul projesi geçtiğimiz aylarda yeniden gündeme geldi. Bu projeye karşı çıkan Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu’nun “İki deniz arasında yaşam var” sloganıyla 2 Şubat Pazar günü Sazlıbosna Köyü ile Şamlar Köyü arasında 11 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşe kentin 4 farklı noktasından kaldırılan araçlarla katılan çok sayıda kişi destek verdi.

Etkinlik Sazlıbosna Köyü meydanında düzenlenen bir forumla başladı. Projenin yapılması halinde oluşacak ekolojik tahribata dikkat çekilen forumda konuşan Koordinasyon üyesi Seda Elhan, “Bizler yaşam alanlarımız için hem yerelde hem genelde örgütlü mücadeleyi büyüteceğiz. Biz tercihimiz İstanbul’dur derken, aslında yaşamı tercih ediyoruz. Çünkü bu proje yapılırsa doğada bulunan birçok şey zarar görecek. Bunların teknik verilerini bizlerde uzmanlarda zaman zaman paylaştık paylaşmaya da devam edeceğiz. Bu İstanbul için ilk yürüyüşümüz bunların devamı gelecek” dedi.

Serkan Taycan’ın İki Deniz Arası projesini anlattığı forum “Ya Kanal Ya İstanbul, Katıl Durduralım” pankartı arkasında birleşen aktivistlerin “Kanala değil depreme bütçe”, “Kanalı değil yaşamı savun” sloganları arasında kanalın yapılmasıyla oluşacak tahribata dikkat çeken konuşmalarla devam etti.

Çok sayıda rehber ve acil müdahale gönüllüleri öncülüğünde devam eden yürüyüş, Kanal İstanbul’un yapılacağı güzergâh olan Marmara ve Karadeniz arasındaki yaklaşık 11 kilometrelik alandan devam etti.

Yürüyüş, Sazlıbosna Köyü’nden başlayarak tüm rotanın en yüksek noktası olan Kocabayır Tepesi’ne ulaştı. Bu tepeden tüm rotanın en başını ve en sonunu, Karadeniz’den Marmara’ya kadar görmek mümkün.

Yaklaşık dört saat süren yürüyüş, Şamlar Köyü Meydanı’nda sonlandırıldı. Parkurun 11 kilometrelik ikinci kısmının Şubat ayının son haftasonu yürünmesi planlanıyor.

 

Bekçi havaya ateş açtı, seken kurşun diğer bekçiyi yaraladı

Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinde meydana gelen olayda bıçaklı bir şahsa müdahale etmeye çalışan üç bekçiden biri silahla vurulurken, iki bekçi ise aldığı bıçak darbeleri ile yaralandı. Olay, gelen anons üzerine bekçilerin alkollü olduğu iddia edilen Suat U.’nun bulunduğu Cevatpaşa Mahallesi’ne gitmesi ile başladı.

Burada polislerin kendisini uyardığı Suat U. ve polisler arasında bir arbede başladı. Bekçiler ile şüpheli şahıs arasında yaşanan arbedede, bekçilerden birinin havaya ateş açması sonucunda seken kurşunlardan biri bekçilerden Sedat K.’ nin başını sıyırdı. Diğer iki bekçi Gökhan P. ile Yusuf S. aldıkları bıçak darbeleri sonucunda yaralandı.

İhbar üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edilirken, aldığı 5 bıçak darbesi sonucunda ağır yaralanan mahalle bekçilerinden Yunus S. Turgut Özal Tıp Fakültesine diğer yaralı 2 bekçi Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı.

Arbede sırasında yaralanan Suat U.’nun da hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığı olayda, polis ekipleri olayın gerçekleştiği bölgede çok sayıda boş kovanın yanı sıra 1 adet bıçak buldu.

Bekçilere silah kullanma yetkisi

Geçtiğimiz hafta TBMM İçişleri Komisyonu’nda kabul edilen kanun teklifi ile çarşı ve mahalle bekçilerine kimlik sorabilme, üst arama, gösteri ve yürüyüşlere müdahale ile silah kullanma yetkisi verilmişti.  Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi’nde bekçilerin görev tanımı “genel kolluk kuvvetlerine yardımcı olmak” olarak tanımlanmıştı.

Bitkiler bize ne anlatmaz?

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Aslında bitkiler bize hiçbir şey anlatmaz. Çünkü onların böyle bir derdi yok, anlatmak onlar için ihtiyaç da değildir. Anlatmak belki bazı hayvanlara, ama özellikle insana mahsus bir eylemdir. Her sözümüzle, her davranışımızla, giydiğimizle, yediğimizle, yaptığımızla ve hatta yapmadığımızla birilerine, bir yerlere, hiç olmadı evrene mesaj gönderme derdi, insana ait bir kusurdur. Kusurdur, evet. Doğada anlatmak ya da anlamak gibi bir şey bana göre hiç olmadı.

Örneğin, bu yazıyı dönem arası kaçamağı olarak oğlumla birlikte geldiğim bir otelin lobisinde yazıyorum ve tam şu anda karşımdaki koltuğa bir serçe kondu. Bildiğiniz şirin bir serçe. Acaba bana bir şey mi anlatmak istiyor diye düşünürsem, kendimi çok yüceltmiş olurum. Bir serçe bana neden bir şey anlatmak istesin ki? Otelin lobisine girmiş onlarca serçeden biri ve kendi yaşamsal dürtüleriyle gelip benim karşımdaki koltuğa kondu. Zaten az sonra da uçup gitti, hepsi bu. Bunda bir anlam aramak, serçenin eyleminde bir mesaj arayışına girmek bütünüyle yersiz.

2019’un ilk yarısında wood wide web haberleri geleneksel ve dijital ayırımı yapmadan bütün medyayı sarmıştı. BBC’nin çevre sorumlusu Claire Marshall 15 Mayıs 2019 tarihinde konuyu “Ağaçların sosyal ağı haritalandı” başlığıyla haberleştirmişti.[1] Detayına girmeden, özet olarak aktarmak gerekirse, ağaçların köklerinde bulunan bazı mantarlar ağaçların birbirleri ile iletişim kurmalarını sağlıyordu habere göre. Nature gibi saygın bir dergide yayımlanan, 70 ülkede bir milyon 200 bin ağacın üstün teknoloji kullanılarak incelenmesi yoluyla elde edilen bulgulara itiraz edebilmek için aynı yöntemle gözlemler yapıp sonuçlar elde etmek gerekir. Zaten bu bulgulara itiraz etmek gibi bir niyetim de yok. Bilimin dediği elbette doğrudur. Ancak, benim aklımın yatmadığı konu şu: Bu bulgulara dayanılarak ağaçların birbirleri ile iletişim kurduğu söylenebilir mi? Yani ağaçlar birbirlerine bir şeyler anlatmakta mıdır?

Aslında bitkiler ya da ağaçlar arası iletişim ilk kez konuşulan bir konu değil. Daniel Chamovitz’in Türkçeye de çevrilen “Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak” adlı kitabındaki[2] Yaprak Misafiri Olmak başlıklı bölümde anlatılanları sizlere özetleyeyim:

1983 yılında bir grup bilim adamı bitkilerin birbirine mesaj ilettiğini, yaprak yiyen bitlerin saldırısına uğrayan bitkilerin civar bitkileri uyardığını iddia etti. Buna ilişkin haberler kısa süre içerisinde Science dergisinde bile boy göstermeye başladı.

Örneğin Washington Üniversitesinden David Rhoades ve Gordon Orians tırtıl saldırısına uğrayan söğüt ağaçlarının yakınındaki ağaçların yapraklarında fenollü ve tanenli kimyasallar saptayarak, bu kimyasalların zarar gören ağaçların uyarısı ile diğer ağaçların direnç kazanmak için oluşturduğu bir tepki olduğunu ve zarar gören ağaçların uyarıyı havadan feromon[3] yoluyla ilettiklerini iddia ettiler. Kısa süre içinde önemli bütün basın-yayın organları bitkilerin birbirleri ile konuştuğunu içeren haberlerle çalkalanıyordu.

Meksika Irapuato’daki Araştırma ve Geliştirme Merkezinde çalışan Martin Heil ise bu haberlere mesafeli yaklaştı. Ekibiyle birlikte burada aktarmanın gereksiz olduğu bir dizi hassas deneyle aslında olanın şu olduğunu ortaya koydu: Böcek ya da tırtıl saldırısına uğrayan bitki, yapraklarından bazı kimyasallar salgılayarak geri kalan kısmının zarar görmemesine çaba harcar. Yakınında bulunan diğer bitkiler de zarar gören bitkinin saldığı bu kimyasallardan etkilenerek kendi savunma mekanizmalarını devreye sokarlar. Yani ne zarar gören bitki diğerine bir mesaj iletir ne de diğer bitki zarar görenden ya da bir başka bitkiden mesaj alır. Olup biten her şey burnumuza sinek konduğunda refleks olarak elimiz burnumuza götürmemiz gibi doğal bir etki-tepki meselesi. Sineğin bize, elini salla ve beni öldürmeye çalış gibi bir mesaj verdiğini kimse iddia edemez.

Bitkilerin üstün pek çok özelliği vardır. Ama bunları insansı tabirlerle açıklamaya çalışmak bitkilere saygısızlık etmek anlamına gelir. Örneğin bitkiler ışığı algılar ve hatta farklı renkteki ışıklara farklı tepkiler verirler. Sırf bu özelliklerini bildiğimiz için çiçekli bitkilere istediğimiz mevsim çiçek açtırabiliyoruz. Ama buna dayanarak bitkilerin gördüğünü söyleyemeyiz. Veya Venüs Kapanı (Dionaea muscipula) bitkisinin yapraklarıyla böcek avlamasından yola çıkarak onların düşündüğünü, plan yaptığını ve karar verdiğini de söylemek saçma olur.

Bitkileri ya da ağaçları insansı kavramlara oturtmaya çalışmak insanın şişkin egosunun sonucundan başka bir şey değil. Bitkiler konuşmazsa, görmezse, iletişim kurmazsa, koku almazsa daha mı değersiz olurlar? Yahut ancak bunları yapabilen canlılar mı değerlidir? Kabul, biz insanlar ve diğer hayvanlar evrim sürecinin daha geç halkalarıyız; Daha gelişmiş yaşam formlarıyız. Ama daha değerli değiliz. Tersine bitkiler hayvanlardan çok daha fazla değerliler. Evet, hayvanlar, özellikle böcekler ve kuşlar olmazsa bazı bitkilerin üreme ve çoğalma sistemleri sekteye uğrar. Ancak, doğa buna mutlaka bir çözüm üretir. Uyanlar yaşar, uyamayanlar yok olur. Lakin bitkiler, hayvansız bir dünyada yine olur. Peki ya hayvanlar ve kasım kasım kasılan insan bitkiler olmadan var olabilir mi?

Tekrar başa dönelim; Bitkiler hiçbir şey anlatmazlar. Onların anlatmak, mesaj vermek gibi bir dertleri hiç olmadı, olmayacak da. Onlara bu tür yakıştırmalar yapmak, onların ne kadar muhteşem olduğunu görememek ve kendinin ne derece zavallı olduğunun ayırdına varamamakla ilgili. Doğada renk renk tüyleriyle zarafet içinde yaşayan papağanı alıp kafeste tuttuğunuzda ve ona şu kadar kelimeyi tekrarlamayı öğrettiğinizde onu daha değerli bir canlı haline getirmiyorsunuz. Ya da bir köpeğe 50 farklı komutu anlayıp gereğini yerine getirmeyi öğrettiğinizde o köpek doğada daha iyi bir işlev yerine getirmiyor. Bırakalım diğer canlıları insanlaştırmayı. Onlar çok basit yaşıyorlar ve onun için bu kadar temiz ve masumlar. Konuşan, anlatan, mesaj ileten bitkiler varsa eğer, onların dedikodu yapmalarını, hakaret etmelerini, yalan söylemelerini de ister miydiniz?

***

[1] İlgili habere https://www.bbc.com/news/science-environment-48257315 adresinden erişilebilir.

[2] Metis Bilim 35. Beşinci Baskı, sf.41-51. ISBN: 978-605-316-136-3

[3] Aynı bitki ya da hayvan türleri arasında sosyal ilişkileri düzenleyen kimyasal madde. Yunancada hormon taşıyan anlamına gelir. Çiftleşme, toplanma, alarm ve iz-işaret gibi feromon türleri bulunmaktadır.

İstanbul depremi denen hayaletle nasıl mücadele edilebilir?

Bu defa bu da oldu. Afet yardım çalışmaları bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürüldü. Mesaj şuydu: “Devletimizin deprem karşısındaki performansı muazzamdı, hep birlikte alkışlıyoruz!” Bütün kanallarda, basında  devletin depremin yaralarını sarmaktaki mahareti, hayatta kalanlara, mağdurlara nasıl yardım etmek için uğraştığını göstermek için abartılı bir kampanya başlatıldı.

Bununla da kalınmadı. “Sosyal medyadaki provokatif paylaşımlar” bahane edilerek 50 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Dahası televizyon kanallarına, basına gözdağı verildi. Afet güvenliği, hazırlığı konusunda eleştiri getirenlere “halkın duygularını istismar eden provakatörler” dendi.  “Biz buradan nasıl fırsat devşiririz diyerek karalama kampanyası yapıyorlar” diye eklendi.

‘Mutlu olmamak suçu’

“Yaralar sarılıyor, devlet gereken herşeyi yapıyor denecek, mutluluk haberleri verilecek, eleştiri olmayacak…” Peki ama böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duyuldu? Mutlu olmamak neden suça dönüştürüldü?

Bu soruyu cevaplandırmak için zannedersem bu kampanyanın neyi bastırmaya çalıştığına bakmak gerekir. “Nerede deprem olacağı belli(ydi). Fayların kırılmış ve kırılmamış yerlerini biliyoruz. Elazığ’da (Sivrice’de) bir deprem olacağını söylemiş ve sorumluları önlem almaya çağırmıştık”gibi sözler söylendi.  Naci Görür gibi bilim insanları her zaman olduğu gibi açıklamalar yaptılar. Ayrıca her zaman işaret ettikleri gibi, bugünkü kentsel dönüşüm modelinin riskleri engellemeye dönük, afet sonrası çalışmaların da önemli ancak yeterli olmadığına işaret ettiler. “Arama kurtarma iyi, ama önlem yok, yaraları sarmakla bu sorun çözülmez” cümlelerini duyduk.

Bu açıklamalarla birlikte sosyal medya sallandı. Bunun üzerine Erdoğan havalimanında şaşırtıcı bir açıklama yaptı. “Depremleri engellemek mümkün değil, dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok” dedi. Oysa bilim insanları elbette ki böyle bir şey söylememişti. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Olmadıysa bu sözler ne anlama geliyordu?  Büyük ihtimalle gerekli olan her şeyin yapıldığına -ve neyin gerekli olduğunu da kendisi bildiğine- göre yaşananların depremin fıtratında olduğuna, değiştirmenin mümkün olmadığına.

İstanbul Depremi’nin hayaleti siyasetin üzerinde dolaşıyor

Bu sözlerin neden söylendiğini ya da neyi bastırmayı amaçladığını tahmin etmek zor değil.

İstanbul Depremi ürkütücü bir hayal. Unutmayı, bilmemeyi gerektiriyor. Bu yüzden hatırlatılmasından ürkülüyor, nefret ediliyor. Bu travmatik olan şey, yani gerçeklik, bastırılmış bir şekilde bilinçdışında duruyor. İktidar, onun her depremde ortaya çıkma girişimini bastıramadığı takdirde dizginleri kaybedeceğini biliyor ve panikliyor. “İstanbul Depremi” denen hayaletten fena halde ürkülüyor. Bu durumda da yöneticiler fantezi dünyasında yaşıyor. Fazlasıyla patolojik bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Çünkü bu hayalet yönetimin boşluklarını, zayıf noktalarını  gösterdiği kadar, kendisini yeniden düzenlemek zorunda bırakacağı; gücünü aldığı politikaları, varlık biçimini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalacağı eylemselliklere işaret ediyor.  Otorite tutarlığını korumak, ideolojisini sürdürebilmek için onu bastırmak zorunda. Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Hayalet ise herkesi dürten, hayatta kaldığı her anı cehenneme, işkenceye çevirebilecek bu gerçekliğin bastırılmış hali. Bastırıldıkça daha da ürkütücü hali. Bu nedenle burada bir iyileşme ihtimali yok.

Tıpkı ölümle karşılaşma şeklinde olduğu gibi “bu sindirilemeyen şey”  simgesel dünyamızın dışında kalıyor. Bilinçdışına itiliyor, bastırılıyor. Ancak her depremde zihnimizde yeniden beliriyor. Tıpkı Azrail gibi uğursuz bir sesle kulaklara başımıza neler geleceğini fısıldıyor.

İstanbul’daki deprem Elazığ’daki gibi olmayacak. İstanbul’da yapıların yüzde 60’nın sağlıksız oldukları biliniyor. Depremde 100.000 yapının yıkılacağından söz ediliyor. Belki 300.000 ölü… Çöken binaların altında kalan insanlara yardım eli uzanamayacak. Betonların altında ezilmek ani bir ölüm olabilir. Hayatta kalanların da ölenlerden beter bir felaket yaşayacaklarını tahmin etmek zor değil. Bu kişiler, çok daha küçük boyutlu olan 99 Körfez Depremi’nde olduğu gibi, karşılarında devlet falan bulamayacaklar. Eğer bugün sergilendiği gibi devletin yöneticilerini yalnızca hayatta kalanlar ilgilendiriyorsa onlar devleti, devlet de onları bulamayacak. Su, yiyecek, sağlık hizmetleri… bunlar olmayacak. Hayatta kalanların salgın hastalıklar, vahşet, ölümden beter tanıklıkları olacak.

Bu nedenle afet öncesindeki bilinçdışına bastırma çabası bir faz kaymasıyla genellikle sonrasında gerçekleşiyor.

Hayaletler hayaletlerle mücadele edemezler

Bu hayaletle nasıl baş edilebilir? Elbette ki korkmak ve onu bilinçdışına itmek bir çözüm değil. Erdoğan’ın dediği gibi depremi engellemek mümkün değil, ama yapılması gereken şeyler var. Bugünkü bastırma rejimi zihinleri felç ediyor, yönetimleri çalışmaz hale getiriyor. Uzmanların işaret ettikleri gibi İstanbul gibi ekonomik güce, imkanlara sahip bir şehrin yapı stoğunun yüzde 60’ı güvenli değil.

Bu ürkütücü durum, bütün yönetimlerin işbirliği içinde çözmeleri gereken hayati bir sorun. Kentsel dönüşüm uygulamalarında görüldüğü gibi rant makasının yüksek olduğu yerlerde, sağlam zemin üzerinde ve değerli yapı kapitalini spekülatif amaçlarla yıkmak yerine çürük yapıların olduğu yerlere yönelmek gerekli. Bu da yalnızca piyasa mekanizmaları ile gerçekleştirilemez. Bunun için kamuya, yani piyasaya teslim olmayan bir modele ihtiyaç var. Türkiye’nin yasakçı, ayrımcı mekan pratiklerinin, şehircilik deneyimlerinin bir sonucu. Bu sorunun merkeziyetçi, çatışmacı ulus-devlet rejiminin kalıpları içinde çözülmesi mümkün değil. Sorunu çözmek için atılacak adımlardan ilki her türlü otoriter söylemin bir şeyleri bastırmakta olduğunu fark etmek. Bu nedenle dediğim gibi, bu temsilin neyi gösterirmiş gibi yaparken neyi bastırdıklarını anlamaya çalışmak da önemli.

Peki bu gerçeklik rejiminin değişmesi yalnızca politik rejimin değişmesine mi bağlı? Bu politik rejim sembolik iktidarın diğer tarafının kendisine sağladığı motivasyonla inşa edildiğini düşünürsek, bilim rejiminin de değişmesi zorunlu.

Şehirler planlanamıyor

Türkiye’de şehirler planlanamıyor. O zaman üniversitelerde daha çok şehir planlama bölümü açılsın. Çözüm bu mu? İstanbul’da binalarda mimarlık mühendislik yok. O zaman bu bölümlere daha çok öğrenci alınsın. Riskli binalar var. Öyleyse çürük yapılar tespit edilsin, yıkılsın. Hiç bir sorun bu kadar yalın olamaz. Şehir sanki mühendislik karşısında metafizik bir durum gibi gözüküyor. Bu karşıtlık da aldatıcı.

İyileşmeyi sağlayacak olanın, çözümün bu kadar basit olmadığı söylenebilir. Hakikatin temsili ile hatanın temsilinin karşıt gibi gözükseler de ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir. Temsiller arasında ve hakikatle  ilişki kurmaya çalışmak, ancak hataların bastırılmamasıyla mümkün olabilir.  Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin işaretsizleştirici, ayrım üretici 19. yüzyılın totaliter modernleşmesinin ideolojik pratiklerini değiştirmesi ve güncel üniversite kavramına yaklaşmaları gerekir. Örneğin bugünkü otoriter popülist iktidar bloğunun bağımlı bir kurumu haline gelen, yasaklarla işleyen şehir planlama, koruma, akılcılaştırma rejiminde köklü bir değişim gerekir. Gerçeklikle doğrudan temas imkansız olduğuna göre, plancılar, mühendisler, akılcılaştırma işlevine sahip olan kurumlar bu ilişkiyi kendilerini merkeze alarak değil, onun bir kurgu olduğunu fark ederek kurmak zorunda. Gerçekliğin bir hayalete dönüşmesi, bilinçdışında kalmasını değil, temas etmesini sağlamaktır. Bilimin işlevi budur.

İstanbul Depremi rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak

Şehirler, yerleşim alanları bildiğimiz disipliner planlama metodları ile temsil edilemeyen varlıklardır. Onların nasıl olmaları gerektiğini bildiğinizi zannedebilirsiniz. Ama onları eşya, nesneler gibi tasarlamanın imkanı yoktur. Bu;  yanlış anlaşılmasın, bilginin şehirle temas etmekten muaf olması anlamına gelmez. Sınırsız bir sorumlulukla, o anı yaşıyormuş gibi bilmeye çalışmasına yol açar.

Şunu yapmak bile önemli: 99 Depremi’nden sonra ne oldu, ortaya çıkan gelişmelerle bugün yapılanlar arasındaki temel farklar nelerdir, en başta bunları her alanda karşılaştırmalı olarak incelemek, tartışmak gerekiyor. Depremden bir süre sonra gerçekleştirilen eylemliliklerle katılımın sektörel temsille sınırlı olduğu modele tekrar geri dönülüyor. Planlama süreçlerine, kamu faaliyetlerine kimler katılabiliyor? Kamu çalışanları, kamu gücünü kullananlar, bir de plan proje yapan piyasa aktörleri, sektör temsilcileri…  Katılım alanı kendiliğinden kamu ve piyasa aktörleriyle kapatılmış durumda. Hangi konuyu ele alırsanız, alın katılım modeli sektörel temsile dayanıyor.  Peki sivil toplumun katılımı nasıl olacak?  Yoksul insanlar kolonları patlamış, taşıyıcıları kaldırılmış evlerde oturuyor. Kamu imkanları olmayan insanlar yıllarca çalıştılar. Bir dolu gelişme yaşandı, bir dolu insanın hayatı kurtuldu. Planlar hazırlanırken temas kurmamak, kuralları yasaklara dönüştürmek, kamunun kural koyma vasfını yok ediyor, kaynakları, imkanları çöpe dönüştürüyor.

İstanbul Depremi çok belli ki, bu ülkede rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak. Ancak bu yeniden yapılanma için depremin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bu depremden önce olabilir, ama sonra olması daha muhtemel. İlkini tercih etmenin mümkün olduğunu ve herkese umut verdiğini defalarca kendi gözlerimle gördüm.