Ana Sayfa Blog Sayfa 2155

Platform filminin düşündürdükleri – Levent Kaçar

Yaşadığımız gündeme çağrışımlar yapan bir sinema filmi şu sıralarda sinema meraklılarının gündemine oturmuş durumda. Netflix yapımcılarının satın aldığı Platform; dünyada en çok izlenen, üzerinde beyin fırtınası yapılan, çok ciddi felsefi ve siyasi tezlerin tartışıldığı kült filmlerden olması nedeniyle; bir sinemacı olarak bunun üzerine bir yazı kaleme almayı görev edindim kendime. Bu nedenle, düşüncelerim ve yorumlarım tartışmaya açıktır.

Filmin konusuna, yönetmenin film hakkında yaptığı çok çok önemli tespitlere ve toplumsal eleştiri/özeleştiriye burada bir kez daha değinmeyeceğim. Zira ben, o kadar savunamazdım çektiğim herhangi bir filmimi. Sadece filme ve yönetmen Gaztelu-Urrutia’ya müthiş saygı duyduğumu bilmenizi isterim. Böyle sinemacılar az geliyor dünyaya.

Film insanlar arası sınıfsal zulümden tutun da, insanın yabancılaşmasına, doğa tahribatının onu getirdiği sonuçlara, teknolojinin tehlikelerine, izolasyon ve karantinaya, açlık ve ötekileştirmeye, aşağıdakiler/ yukardakiler meselesine getirdiği incelikli eleştiriye, nihayetinde insanın bireysel/toplumsal/sınıfsal eleştirisine-özeleştirisine varana kadar, her noktayı bir bir sorguluyor. Yönetim, görüntü, senaryo, kurgu, ses, yapım ve bilumum sinematografik özellikler en üst seviyede gözetilmiş bu filmde; abartmıyorum!

Sinemanın dehası ve mucizesini filmi izlediğinizde bir kez daha siz de göreceksiniz. Basmakalıp, kaba tezlerin ya da Promete’den bu yana savunula gelen bir geleneğin, güncellenmediği ve değişim geçirmediği sürece önünüzü açamayacağının yüzümüze tokat gibi çarptığı bir gerçekliği, artık sorgulama zamanımızın çoktan gelip-geçtiğini hatırlatıyor; bu filmin bana düşündürdükleri. Bilime ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu, değişime ne denli açık olmamız gerektiğini, güncelleme ihtiyacını, vicdanımız ve adalet duygumuzun doğa karşısında ne denli tehlikeli bir hal aldığını ve doğa karşısındaki çaresizliğimizin boyutlarını, zora düşünce birbirimizi yemeye kadar varan güdülerimizin insanlığımızı yeniden sorgulamamıza yol açtığını hatırlattı Platform filmi.

Artık kırk yıl öncesinin tezleriyle bugünü açıklayamazsınız. Kuran gibi sarılamazsınız Marksizm’e; dünya değişiyor ve savunduğunuz dünya görüşünü, üzerine koyduğunuz yeni tespit ve tezlerle güçlendirerek savunabilirsiniz ancak. Statükocu ve makamlarından memnun ve kifayeti şaibeli eski tez ve liderlerinizi bile sorgulamalı, savunduklarınızı somut koşulların somut ve çok yönlü araştırmalarına yeniden deneye tabi tutarak sorgulamalı, çok yönlü uzman bir kadronun onay ve sorgusundan geçirmeli, en önemlisi de bunların bile zamanla değişime uğrayacağını bilerek ortaya atmalısınız. Örgütlerinizi genç ve dinamik enerjiye göre her yönden birikimli bir kadroyla donatmalı ve geçmişin deneyimlerinden danışmanlık düzeyinde yararlanmalısınız. Nasıl ki her mesleğin bir yaş haddi var; aktif devrimciliğin de bir yaş haddi olduğunu unutmamalısınız. Devrimcilik sadece siyaset ve ekonomi ve az bir şey de felsefe bilmekle olmaz. Bu nedenle uzmanlaşma devrim mühendisliğinin olmazsa olmaz koşuludur. Bir insan her dertten anlayamaz dostlar; haddimizi bilmeli ve iyi bildiğimiz konularda ahkâm kesmeliyiz. Onu bile sürekli güncellemek ve araştırmak koşuluyla yapmalıyız. Aksi takdirde tökezlemek yine kaçınılmaz olur.

Bir film neler söyletti; kaleme aldığım bu yazı eksik hatta yanlış da olabilir. Sinemacı ve devrimci bir âdemoğlu gözüyle aklım bu kadarına eriyor. Sinemayı da, devrimciliği de az buçuk biliyorum. Cesaretim biraz da onun yüzüsuyu hürmetinedir. Platformu izlemeyi, aşağıdaki yazıyı sonuna kadar okumayı ve düşünüp, kendinizi ve geleneklerinizi sorgulamayı, nihayetinde üretmeyi unutmayın. İyi seyirler…

The Platform

Koronavirüs nedeniyle evlerine kapananlar içinde bulundukları şartlardan, kısıtlamalardan şikâyetçi olabilir. Ama daha kötüsü de olabilirdi. Mesela süpermarketlerde tuvalet kâğıdı için birbirlerini ezenler, aynı yarışı karınlarını doyurmak, hayatta kalabilmek için de yapabilirdi. Yani gıda için ‘birbirlerini ezebilirdi’.

Netflix’te yayınlanan İspanyol ‘The Platform’ (El Hoyo) distopya filmi de korkunç tecrit koşulları altında hayatta kalabilmek için verilen mücadeleyi anlatıyor. Film her ne kadar bazı ülkelerde geçen sene beyaz perdede gösterime girmiş olsa da, Netflix’te yayınlandığı Mart ayının Covid-19 salgınına denk gelmesi, daha çok ses getirmesine neden oldu.

Meksika, ABD, Kolombiya, Venezuela, Brezilya ve İspanya dâhil dünyanın birçok ülkesinde en çok izlenen filmler arasına giren film, içinde bulunduğumuz mevcut durum da göz önünde bulundurulduğunda, şartların daha ağır olması halinde, yaşananlara, kısıtlamalara ve kıtlıklara toplum olarak nasıl bir tepki verebileceğimizi de düşündürüyor.

“Hepimiz koronavirüs nedeniyle zor zamanlar geçiyoruz. Ama elinizdeki imkânlara göre kimileri bu zamanı daha iyi, kimileri daha kötü kimileri ise çok daha kötü geçiriyor. Küçük bir apartman dairesinde tecritte olmakla, bahçesine, dışına çıkabileceğiniz bir evin içinde tecritte olmak arasında fark var.”

Filmdeki cezaevinde medeni, başkalarına yardım etmek isteyen bir karakter olarak Goreng ve daha karanlık, açgözlü bir karakter olan Trimagasi var. Trimagasi, hayatta kalmak için ihtiyaç duyarsa yamyamlık dahi yapabilecek bir karakter.

 

Yönetmen Gaztelu-Urrutia’ya göre “Aslında içimizde iki karakterden de özellikler var, kendi iç mücadelemizde kimin kazanacağına kendimiz karar vermeliyiz.”

“İlk bakışta Goreng’de olmak istediğimiz kişiyi görüyoruz. Sonra Trimagasi’ya baktığımızda ise, aslında kim olduğumuzu görüyoruz” diyor yönetmen. Filmde gıdayı, barışçıl bir devrimle eşit dağıtmak isteyen Imoguiri karakteri de var. Amacı, eşit dağıtılacak gıdanın en alt kattakilere de ulaşmasını sağlamak.

Bunu da ‘kendiliğinden gelişecek dayanışma’ yöntemiyle yapmak istiyor. Aslında bu da bugün koronavirüs kriziyle enfeksiyon kapılmasını önleme amacıyla halka yapılan ‘Evde Kalın’ çağrılarıyla örtüşüyor.

Sağlıklı olanlar ve risk grubunda olmayanların dahi ‘gönüllü izolasyon, gönüllü karantina’ ile evde kalıp diğerlerine yardımcı olmaları çağırısı da bir bakıma kendiliğinden doğması beklenen bir dayanışma ağı.

Dünya genelinde milyonlarca kişi insanlığa faydalı olma amacıyla kendilerini evlerine kapattı. Ama The Platform filminde en üst kattaki şanslıları, alttakilere de yemek kalması için, ‘az yemeye’ ikna etmek neredeyse imkânsız görünüyor. Filmde gıdanın bir şekilde adil dağılımı sonunda kısmen de olsa gerçekleşiyor ama bu da ancak diğer tutuklulara karşı şiddet uygulanarak başarılıyor.

Yönetmen filmin bahsettiği devrimin, ‘rejim değişikliği’ olduğunu söylüyor ve aslında bu değişikliğin de barışçıl yollarla gerçekleşmesinin ‘pratikte imkânsız’ olduğunu ifade ediyor. Bunun gerekçesi olarak da ‘hiç kimsenin, daha adil bir toplum için kendi konumlarından gönüllü olarak vazgeçmeyecek olmalarını’ gösteriyor.

The Platform filminin kapitalizm ve eşitsizlik eleştirisi olup olmadığı sorusuna yönetmen Gaztelu-Urrutia şu yanıtı veriyor: “Bu bir toplum eleştirisi değil, bu toplumsal bir özeleştiri.”

Tartışmalı son

Filmin sonu ise birçokları için yoruma açık bırakılıyor. Goreng sonunda en alt kata yemek götürmeyi ve küçük bir kız çocuğunu kurtarmayı başarıyor. Küçük kız çocuğu bir ‘sembol’ olarak görülüyor, bir bakıma ‘insanlığın hala tamamen kaybolmadığını’ gösteren bir metafor.

Filmin bitişiyle ilgi teoriler arasında, aslında Goreng’in öldüğü ve küçük kızla karşılaşmasının da bir rüya olduğu da var. Teorilerden bir diğeri de küçük kızın aslında geleceği temsil ettiği ve mevcut sistemi yalnızca çocukların değiştirebileceği yönünde.

Yönetmen, filmin son hali için birkaç farklı senaryo çektiklerini söylüyor. Örneğin, sosyal medyada dolaşan fotoğraflardan birinde küçük kız cezaevinin dışında, platforma konan yemeklerin hazırlandığı mutfakta görülüyor. Ama filmde bu sahneler yok. Son halinde küçük kız platformla yukarı çıkarken görülüyor.

Yönetmen filmin sonu için “İzleyicilerin, filmin ortaya attığı sorular hakkında, kendi iç dünyalarında bir tartışmaya girmelerini sağlamanın daha önemli olduğunu düşündük” diyor.

Filmin dünya genelinde ses getirmesi üzerine “İkincisi gelecek mi?” soruları sorulmaya başlandı. Yönetmen Gaztelu-Urrutia ise bu soruya ne ‘Evet’ ne de ‘Hayır’ yanıtı verdi: “Eylül ayı ndan bu yana aynı senaristlerle, bugün yaşananlarla ilgili bir proje geliştiriyoruz. Devam filmi çekmek istersek nasıl bir yaklaşım olacağı konusunda kararımızı vereceğiz.”

(Bu yazı ilk kez Simurg-News.org’da yayımlanmıştır.)

 

 

Türkiye’de Koronavirüs: 121 kişi daha hayatını kaybetti, toplam ölüm sayısı 1890

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de yeni tip koronavirüs nedeniyle 121 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 3 bin 783 yeni tanı konduğunu açıkladı. Toplam ölü sayısı 1890’a, toplam vaka sayısı 82 bin 329’a yükselmiş oldu. Bakan Koca ayrıca iyileşen hasta sayısının 10 binin üzerine çıktığını bildirdi. 

Bakan Koca’nın paylaşımı şu şekilde:

 

Kriz Dönemlerinde Gıdalar, Yediklerimiz, Pişirdiklerimiz* – Büşra Eser

“Arus kendi yüzünün görüntüsünden habersiz, çok şen ve mutlu gibiydi. Durmadan konuşuyor, önemsiz şeyler anlatıyordu. Yine savaş hikayeleri. Ekmek karnesi, şekerin beş lira oluşu, kömür sıkıntısı, kahve yokluğu, bulunamayan karabiber, kumaş kıtlığı, hayat pahalılığı…” (Biberyan, 1984 [2019], s. 25)

“…Senle karşılıklı bir güzel…Az kalsın bir kahve içelim diyecektim. Çoktan unuttuk. Birer çay içelim, pekmezle. Biz burada şeker yerine pekmez kullanıyoruz biliyor musun?” (Biberyan, 1984 [2019], s. 54).

Yukarıdaki pasajlar, Karıncaların Günbatımı romanından, Türkiyeli Ermenilerin 1940’lı ve 50’li yıllardaki yaşamından bir kesit sunuyor. Savaş yılları ve sonrasındaki dönem, pek çok malın yoklarda olduğu dönemler. Zaven Biberyan romanları ise yokların bir eve nasıl yansıdığına, kutlama yemeklerinin yoğun anlamına, varsılların masasındakilere, kahve içenler ve içemeyenlere dair belki de bugünlerde okunacak en güzel romanlardan.

Bazı çalışmalar gösteriyor ki yokluğun ve özlemin tüm ağırlığına rağmen insanlar (en azından belli başlı şeylere erişebilen bazı insanlar) harp ve yokluk dönemlerinde, eski günlerin lezzetini yakalamaya çalışan tariflerini mutlulukla anımsıyorlar. 1967’de Norveç Ulusal Radyosu’nda Ingjerd Johnson çoğunluğu kadın olan dinleyicilerinden, savaş dönemi tariflerini göndermelerini istediğinde, kendisine ülkenin dört bir yanından ulaşan el yazması tariflerin çoğu yemeklerin tadıyla ilgili olumlu yorumlarla bezeliymiş. Radyocu bu tecrübesinden hareketle, ümitvar bir şekilde, damak tadının bile kısıtlı koşullara uyumlanabileceğini çıkarmış.

Ben de bu yazılara, geçmişte savaş, kriz ve yokluk dönemi hatıralarının, başa çıkma şekillerinin ve çözümlerin bugün bizlere anlatabileceklerini keşfetme amacıyla başlıyorum. Gelecekteki tohuma ve gıdaya dair belirsizlikleri ve zaten pek çok insan için tutumlu yaşamanın böyle bir şey olduğunu aklımda tutarak, insanların kısıtlı imkânlarla mutfak zevklerini nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını, nelerden nasıl tasarruf edip, bunlar yerine neler koyduklarını hatırlamak istiyorum. Pandemi günlerinde boşalan market raflarını bizzat görürken, bu günleri geleceğe dair bir “prova” olarak yorumlamazsak, başka ne yapabiliriz?

Bugünler ve tedarik zincirinde kırılmalar kimi araştırmacı ve gazetecilerin aklına, dünya savaşı dönemlerinin gıda krizlerini, karneleri ve yürütülen gıda politikalarını getirdi. I. ve II. Dünya Savaşı, beslenme ve savaş tarihindeki yegane örnekler olmasalar da, ordunun ve ayrıca nüfusun eldeki kaynaklarla beslenmesinin devletin görevi hâline gelmesi ve sürdürülebilirlik anlayışlarına dair nevi şahsına münhasır örnekler teşkil edebilir.

Savaş bahçeleri 

Savaş dönemlerinde, yiyecek teminini zorlaştıran yalnızca savaşa katılmak değildir, diğer ülkeler için gıdaya ulaşmak başlı başına bir zorluktur. Nitekim I. Dünya Savaşı döneminde, ithalata bağımlılık, savaş öncesi dönemde yanlış tarım uygulamaları ve müttefiklere gönderilen gıdalar Avrupa genelinde gıda kıtlıklarının baş göstermesine sebep olmuştu. 1917 itibariyle İngiltere, Fransa, İtalya ve Belçika iç kaynaklarının ancak bir kısmına bel bağlayabilirken, savaş devam ettikçe kırmızı et ve tahıl grubunda gıdalar karneyle dağıtılmaya başlamıştı (Perren, 2005; Wright, 1942, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.1).

“War Garden [Savaş Bahçesi] ve “Victory Garden [Zafer Bahçesi]”  1. Dünya Savaşı – 2. Dünya Savaşı (Williomson, Groove ve diğ., 2014, s.3)
The War Garden [Savaş Bahçesi] gıda güvenliğini sağlamayı ve kişilerin kendi kendilerine üretebilmeklerini vatanseverlik teşvikiyle sürdüren projelerdendi. Bu hareket National War Garden Commusion [Ulusal Savaş Bahçesi Komisyonu] tarafından yürütülmekteydi ve projeyle ilişkili olarak afişler, yemek kitapları ve çeşitli el ilânları sivillerin “savaşa evden katılma”larını sağlamak üzere dağıtıma sokulmaktaydı. Bunun yolu, kişilerin bulabildikleri her yerde; arka bahçede, saksı konabilecek herhangi bir alanda gıda yetiştirmeye başlamasıydı (NY Times, 2020).

Proje bir oranda başarılı olmuştu; komite 1917’de üç buçuk milyon savaş bahçesinin Amerika’nın 350 milyon $ değerinde gıdasını; 1918’de ise sayısı beş buçuk milyona yaklaşan bahçelerin 525 milyon $ değerinde gıdaya eş değer miktarda üretim yaptıklarının söylüyordu. (Pack, 1919, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.3). II. Dünya Savaşı’nda, bahçe fikri yeniden gündeme geldi. Dergiler ve gazeteler bahçe inisiyatifleri hakkında haberler yapıyor, insanlar da hararetle bu bu harekete katılıyordu. Ev, okul ve toplum merkezi tarzı kurumlarda üretilen gıdalar ülkenin taze sebzelerinin %40’ını üretmekteydi. The National Victory Garden Programı [Ulusal Zafer Bahçesi Programı] da, bahçeciliği vatanseverlik, sivil sorumluluk ve onurla ilişkilendirerek çeşitli propagandalar yapmıştı (ibid. 3; NYTimes, 2020).

Zafer için Kaz! Kendi Sebzeni Üret! 1939 (Birleşik Krallık/ Imperial War Museum)

İngiltere’de de iki savaş arasındaki dönem boyunca kişilerin kendi kendilerine yeter olmalarına, ülkenin ticarete olan bağımlılığı düşürmek ve sürdürülebilirliği artırmak amaçlarıyla önem verilmişti (Crouch and Ward, 2003). II. Dünya Savaşı’nda Dig for Victory [Zafer için Kaz] Projesi başlatılmıştı (Williomson, Groove, Bury, 2014, s.12).

Avustralya’da ise 1930’larda, ekonomik kriz ortalarında, arka bahçede bostan ve çiftlik uygulamaları yaygındı, 1941’de hâlâ resmi olmayan kampanyalarla ev içi tarımsal üretim desteklenmekteydi, 1943’te ise “Grow your own!” kampanyası ile resmi olarak başlatılmıştı.

Karne günleri…

Esasen, bu propaganda posterlerinin bir kısmını -içeriklerindeki militarizm, vatanseverlik ve “topyekün savaş” göndermelerini bir kenarda tutarak- bugünün sürdürülebilirlik, israf etmeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirme konusunda sürpriz bir şekilde ilham verici buluyorum.

SOLDA: Yemek: 1) düşünerek satın al. 2) önemseyerek pişir. 3) daha az ekmek ve et kullan. 4)sadece yeteri kadarını servis et. 5)dünden kalanları kullan 6)Ulusal Güvelik Kurulu’na katıl. Boşa harcama! (National Memory-Local Stories, Words of War: Messages and Meanings Propaganda Poster, National Portrait Gallery) SAĞDA: Library of Congress, Sugar. I. Dünya Savaşı, ABD/ Şeker: 1)Meyvelere hiç, 2) Tatlılara hiç 3) Tahıl gevreklerinde daha az 4) Kahve ve çayda daha az 5) Konservede daha az 6) Kek ve şekerlemelerde daha az 7) Diğer tatlandırıcıları kullanın. İdareli Kullanın.

ABD, I. Dünya Savaşı sırasında vatandaşları şeker tüketimlerini gönüllü olarak azalatacak bazı teşvik propagandalarına başvurmuştu (Bentley, 2011; Onaran, 2015, s. 185-7).

Goldstein D. (2015) “Sugar rationing” Oxford Companion to Sugar and Sweets, ABD/ “Aylık şeker kullanımınız 2 Ibs ile sınırlıdır. Biz şeker tüketimimizi, İngiltere; Fransa ve İtalya gibi bölgelere de şeker sağlamak amacıyla, kişi başına ayda 2 Ibs’den fazla olmamak üzere sınırlandırmalıyız.”

İlerleyen yıllarda, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, hem İttifak ve İtilaf devletlerinde hem de ithalata bağımlı ülkelerde gıda, kauçuk, kıyafet gibi pek çok yaşamsal ürün ve mal karneyle dağıtılmaya başlanmıştı. Karne uygulamaları Norveç’te 1939 yılının Eylül ayında başlanmıştı ve tahıl, un, şeker, kahve ve çay kısıtlamaya tabi tutulan gıdalar arasındaydı (Foss, 1981, s. 8-13; akt. Bogomolov, 2015, s.4). Şeker kısıtlaması 1940 yılında İngiltere’de de başlamıştı ve savaş bittikten yıllar sonra 1953’e kadar kaldırılmamıştı. Sovyetler Birliği 1941’de, özellikle metropoliten bölgeler için karne uygulaması gerçekleştirdi. Avustralya’da şeker tayini 1943’te başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde şeker, Pearl Harbor’ın [1941] bombalanmasından birkaç ay sonra başlayacak ve 1947’de kaldırılacak olan kısıtlananlar listesinde şeker ilk sıralardaydı.

Peki, bu kısıtlamalar altında, belli alışkanlıklar uygulanmaya devam edebilecek miydi? Mesela, bu şartlar altında reçel yapılabilir miydi? Bu soruları yanıtlamaya çalışan tarifler kitapları, insanların meyvelerin nasıl uzun ömürlü kullanılabileceği konusundaki bilgi ihtiyaçlarının büyüklüğünü de gösteriyordu. Bu yüzden kavanozların ağzını hava geçirmeyecek şekilde kapatan -ve bulunamayan- plastik bantlarla benzer işlev görecek malzeme önerileri de dönemin kitaplarında yer alabiliyordu (Thein, 2009, s.15). Bu çözümler, çeşitli yayın organları aracılığıyla, ev içi bilim uygulamalarıyla ev kadınlarına, -kendileri mutfak, tutumluluk ve ev ekonomisi cephesinin erleriymiş gibi- anlatıldı ve yayıldı (bknz: Kingsbury, C.M , 2010).  

Yokluk koşullarında ‘eski, güzel günleri hatırlatan’ tatlılar 

Julliane Solbraa-Bay’in 1942’de yayınladığı “Vi sylter tross alt – uten sukker [We’re making the jam after all – without sugar/ Yine de reçel yapıyoruz- şeker olmadan]” kitabı karne ve yokluk koşullarında neler yapılabileceğine dair bir kitaptı. Reçetelerin içeriğine, “daha az tatlı olan şeyleri sevmeye alışmak” ve ikame malzemelerle eski güzel günleri hatırlatan yiyecekler hazırlayabilmek temaları hakimdi. Ezilmiş patates yahut yulaf ezmesini kekin ana malzemesi olarak kullanmak; evdeki malzemelerle çırpılmış krema yapma yöntemleri, kavanozları hava geçirmemesi için eski bir parafinli bir mumu eriterek şişe kapağında kullanmak kitapta bulunan önerilerdendi (Thein, 2009; s. 15-6).

Julliane Solbraa-Bay, 1942, Norveç / “We’re making the jam after all – without sugar [“Yine de reçel yapıyoruz – şeker olmadan”]
İngiltere’de de, The Ministry of Food [Gıda Bakanlığı] bir yandan kek ve ekmekler için şalgam kökü ya da patates kullanılmasını teşvik ederken diğer andan kişilerin daha küçük porsiyonlarda öğünler hazırlamasını ve görece daha değerli gıdaların daha az tüketilmesini sağlamaya çalışıyordu (National Portrait Gallery, t.y.).

Marion White, 1945, ABD/ “Sweets without sugar [Şekersiz Tatlılar]
[Şekerden] başka, onun kadar enerji verici ve besin değeri yüksek tatlandırıcılar da mevcuttur: Bal, pekmez, mısır şurubu ve akçaağaç şurubu. Bu ikame gıdaları şeker yerine kullanmak için eski alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli ve eski tarifleri de yeniden ziyaret etmeliyiz. Karne ile verilen şeker sabah kahvesi ya da akşam çayı için yeterli olabilir. Ama asıl yokluk mutfakta, kendisinden tatlılar pişirmesi beklenen, ev hanımı tarafından mutfakta hissedilir. Bu yüzden, ikame gıdalar kullanmak zorundayız. (White, 1945, s.9-10)

Kraft Peynir Reklam Afişi, Women’s Weekly, 5 May 1945

“Tereyağı olmadan lezzetli sandviçler nasıl yaparsınız? Ağız sulandıran, bu lezzetli sandviçleri yapmak için 26 tereyağsız yöntem. İşin sırrı aşağıda gösterilen üç farklı tarifte: peyniri, bonoxlu [Kraft ürünü olan bir tür bulyon] peynir, Worcestershireli peynir. Bu karışımları sanki tereyağıymış gibi ekmekte kullanın, sonra önerilen diğer malzemeleri ekleyin.

Bilim insanları savaş komitesinde  

Karne uygulamaları israfı düşürmeyi ve “her şeyin kullanılmasını” hedefleyerek, kaynakların sürdürülmesinde halkı “ulusal çaba”ya dahil etmişti. Halkın, bu yeni sürdürülebilirlik anlayışını içselleştirebilmesi için kısıtlamalar ve teşviklerden başka, bazı ülkelerde sosyal bilimciler de sürece dâhil edilmişti. Örneğin, Amerika’da Margaret Mead, Kurt Lewin gibi antropolog ve sosyologlar et ve protein kıtlığına karşı yeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirebilmek için Savunma Bakanlığı tarafından Committee on Food Habits [Yemek Alışkanlıkları Komitesi]’ne davet edilmişlerdi (Wansink, 2002, s.90). İlerleyen yıllarda, karne uygulamaları kimi ülkelerde savaşın sona ermesiyle beraber sonlandırılmamış, kimi gıdalar karne ile dağıtılmaya devam edilmişti.

Karneyle dağıtılan ekmek, 23 Temmuz 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Gıda politikaları ve beslenme üzerine, Avrupa ve Amerika dışında da, savaşın diğer tarafında Japonya’da ve ya diğer Doğu Asya ülkelerinde gıda politikalarına dair çalışmaları incelemek elbette mümkün. Ben bugün tekrardan karne uygulamaları obeziteyi önleme ya da iklim krizi bağlamında önerilmekte olsa da, savaş ruhunu ve devlet müdahalesini çağırmadan farklı farklı deneyimlerden ilham ya da birtakım öğütler alabileceğimize inanıyorum. Bu dönemdeki kahve ikamelerinden ve suni kahvelerden kimilerinin savaş nostaljisi olarak hatırlanmak yerine karbon ayak izine alternatif olarak düşünülerek varlığını sürdürmesi güncel örneklerden biri olabilir.

Doğu Londra Bethnal Green’de, savaşın başlangıcında beri bulunmayan muzları bekleyen ve gülümseyen kadınlar. Seyyar tezgahta ayrıca pancar da mevcut, 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Savaş bahçeleri projesi; pandemi gündemiyle beraber yeniden hatırlandı.  Benim içinse üzerine bastığımız zeminin kayganlığının farkında olmak, bir şeylerle sıkı sıkıya bağımlılıklarımızı sorgulamak, lezzet anlayışımız için daha farklı skalalar geliştirebileceğimizi fark etmek de olabilir belki…

*

(*) Bu yazıya, Defne Koryürek’in Konukevi sunumum sırasında kafeinli içeceklere alternatif olarak ya da karbonayak izini düşürme amaçlı “geçmişteki kahve alternatiflerine” bakma önerisi ilham verdi. Sonrasında yemekle ilgili bir yaz okulunda dinlediğim savaş dönemi gıda posterlerini inceleyen Europeana Collections 1914-1918 Projesi yazıda bahsedeceğim fikirlerin tohumunu attı. Sebep olanlara ve ilham verenlere teşekkürü borç bilirim. 

Kaynakça

Koronavirüs günlerinde aşı bekleyenler için: Deney laboratuvarında neler oluyor?

Tüm dünyanın, koronavirüs salgınına karşı bir an önce aşı ve ilaç beklediği,  deneylerin adeta bir “umut kaynağı” olduğu şu günlerde deneylerde kullanılan hayvanlarla ilgili ne biliyorsunuz? Çok sayıda insan ve hayvanın yaşamını yitirdiği salgın günlerinde bir öncelik sıralamanız, yaşam hiyerarşiniz var mı? Belki bu deneylerde, denek olarak kullanılan hayvanların yaşadıklarını, deneylerin pek bilinmeyen boyutunu öğrendiğinizde, düşüncenizi bir kez daha gözden geçirmek istersiniz. Hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların uygulandığı bir kurumda eğitim görmüş ve uygulanan sisteminin bazı aşamalarında çoğu öğrencinin yaşamak zorunda kaldığı hayvana şiddet dayatmalarına maruz kalan bir kişiyle konuştuk.

Olayların baş rolündeki kişi, bu günlerde ismini (özellikle sosyal medyada) sıklıkla gördüğümüz biri. Aynı psikolojik şiddete maruz kalanlar, muhakkak kendilerine tanıdık gelen bir şeyler yakalayarak onun kim olduğunu anlayacaklardır.

Tanık oldukları ve bunların psikolojik izlerini yıllar sonra bile taşımaya devam ettiğini söyleyen kaynağımızla sohbetimizi olduğu gibi aktarıyorum…

Öncelikle aktarımlarınız için şimdiden teşekkür ederim. Hem hayvanlar hem de sizlerin yaşamak zorunda bırakıldığı şeyler kolay hazmedilebilecek türden değil. Bir üniversitenin psikoloji bölümünde okurken tanıştınız hayvan deneyleriyle -yani bu kişiyle- değil mi?

Yaşadığım süreci aktarmama alan açtığınız için ben teşekkür ederin. Evet, birinci sınıfta aldığım fizyolojik psikoloji dersinde tanıştım.

Bu kişiyle derse girdiğiniz ilk gün neler oldu?

Derse girdiği ilk gün, aramızdan birkaç kişiyi seçip fizyoloji laboratuvarında yaptığı bilimsel araştırmalara dahil olmamızı istediğini söylemişti. Hangi motivasyonla yaptığımı kesinlikle hatırlamadığım bir şekilde o birkaç kişiden biri oldum. Dersten sonra, dahil olmak isteyen birkaç kişiyle beraber ilaç deneyleri yaptığı laboratuvara gittik. 10 kişiden fazlaydık ve beş kadar kişiyle çalışacaktı. Sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerden bahsetti, neden hayvanlar üzerinde deneyler yapmanın zorunlu olduğuna bizi ikna etmeye çalıştı. İlaç deneylerinde hayvan kullanılmasına karşıysak hastalandığımız zaman ilaç da içmememiz gerektiği gibi aptalca argümanlarda bulundu. Lakin anlaşılan o aptalca argümanlarla da ikna edilmişim…

Yaptığı konuşmanın ardından hayvanlar üzerinde uygulama yapmanızı istedi sanırım.

Kafesten çıkardığı sıçanlardan biriyle bir süre oynadı, sevdi vs. Neresinden tutarsak zarar vermeyeceğini, enjeksiyonu neresine yapmamız gerektiğini anlattı, gösterdi. Daha sonra aynı sıçan üzerinde yaklaşık 15 kişi, aynı enjektörle, sıçanı tutmaya çalışıp iğneyi batırmamız gereken yere batırdık. Bizi seçmesindeki tek kriter sıçanı tutabilmemiz ve enjeksiyon yapabilmemizdi.

Gerçekten korkunç. 15 kişinin vücudunuza enjektör batırıp çıkardığını sadece hayal etmek bile acı verici. Hayvanların panik içinde olduklarını ve kaçmaya çalıştıklarını tahmin ediyorum. Peki daha sonra bu süreç nasıl devam etti, laboratuvara daha sonra da gittiniz mi?

Evet laboratuvara gitmeye devam ettim. İlk zamanlarda yaptığımız şey her gün laboratuvara gidip hayvanların yemini suyunu vermek ve hayvanları bir şekilde hasta etmekti.

Kendi dışkılarıyla enfekte etmek

Hayvanları nasıl hasta ediyordunuz?

Benim orada olduğum süre boyunca kendisinin yaptığı, daha doğrusu bizi dahil ettiği iki çalışmaya şahit oldum. Biri sıçanlar üzerinde diyabet ilacı denemesi yaptığı çalışmaydı. İlaç denemesini yapmadan önce hayvanların hasta olması gerekiyordu. Hayvanları hasta etmek için de kafeslerindeki sulukların içine glikoz şurubuyla karıştırdığımız suları koyuyorduk. İkinci çalışma başladıktan kısa bir süre sonra laboratuvardan ayrıldığım için çalışmanın içeriğini hatırlamıyorum. Ancak yaptığımız şey şuydu. Birkaç günlük bebek sıçanları annelerinden ayırıp, kendi dışkılarını kullanarak hazırladığımız bir sıvıyı enjekte ediyorduk.

Hayvanları kasten hasta etme aşamasından sonra ne oldu?

Hasta etme aşamasından sonra uygun olan ilaçları kullanmamız gerekiyor. Bunun için de hayvanların hasta olup olmadığından emin olmamız lazım tabi. Bunun için 10’dan fazla sıçanı boynunu kırarak öldürdü, hepsinin tek tek karaciğerlerine baktı, yağlanma var mı yok mu diye.

Hayvanların karaciğerlerinde aradığı şeyi bulabilmiş miydi peki?

Evet, ilaç deneyleri için gerekli koşullar hazırdı. Öldürdüğü bütün hayvanlarda karaciğer yağlanması vardı. Aynı koşullara maruz kalmış hayvanların hepsinde durum aynıydı. Gerçekten bu yaptığına gerek var mıydı, bilmiyorum. Sonrasında ölü sıçan bedenlerini toplayıp ortalığı temizleme işini bize verdi tabi. Bu işi yaparken dağıldığımızı fark eden başka bir asistan yaptığımız işi devraldı ve bizi gönderdi.

Şu ana kadar anlattığım olaylar laboratuvardaki rutin işleyişin genel bir özetiydi. Laboratuvardan ayrılmama sebep olan olay ahlaki ve politik olarak asla kabul edemeyeceğim bir olaydı.

Neydi o olay?

Laboratuvara gittiğimiz bir gün, orada çalışan temizlik görevlilerinden biri bizi giriş çıkışlarda daha sessiz olmamız konusunda uyardı. Küçük gruplar halinde girip çıkıyorduk, arkadaşlardan biri başka arkadaşlarını içeri sokmuş ve hepimiz uyarı almış olduk. Uyarıyı dikkate alıp çalışmamıza devam edecekken içimizden biri temizlik görevlisini hocaya şikayet etti. Bizim herhangi bir şey söylememize aldırış etmeden ve fırsat vermeden, öfke patlaması yaşayarak, laboratuvardaki çok sayıda sıçanı boyunlarını kırarak öldürdü. Öldürdüğü sıçanları yerlere attı, kafeslerdeki talaşları yerlere döktü. Bağırarak şunu söylüyordu: “O adam kim oluyormuş da kendi öğrencilerini uyarıyormuş, hadsiz 700 liralık insanmış ve gelip her yeri temizlesinmiş.”

Bu olaydan sonra laboratuvara bir daha gitmedim. Zaten neden gitmediğimi de sormadı. Ancak bastırmak zorunda olduğum bir öfkeyle her hafta derslerine gitmek zorunda kaldım. Bir süre sonra başka bir asistan derslere gelmeye başladı. Olayı birkaç kişiyle paylaştım ancak ne yapabileceğimize dair bir sonuç elde edemedik.

‘İçinize sinmeyen bir şey olduğunda, yetkililere bildirin’

Anlattıklarınız rutin bir deney prosedüründen hayli farklı. En büyüğünden en küçüğüne, hayvanlar üzerinde yapılan tüm işlemler hayvan için psikolojik ya da fizyolojik acı sebebidir ancak bu? Bilemiyorum. Siz nasıl isimlendirirsiniz bu durumu?

Kendisiyle klinik görüşme yapmadan herhangi bir psikopatolojiden ya da herhangi bir psikopatolojinin davranışsal boyutundan bahsetmem etik olmaz. Ancak laboratuvardaki diğer çalışanlarla kıyasladığım zaman şahsın davranışlarının yanlış ve anormal olduğunu söyleyebilirim. Kişisel gözlemim,  yaptığı sadistçe davranışlardan bir tatmin duygusu yaşadığı yönünde. Ve bu davranışlarını hazırcevaplığıyla ve ağzının iyi laf yapmasıyla kamufle edebiliyor. Aslında sorun da orada zaten. Kendisiyle geçirdiğiniz süre içinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsunuz, ciddi bir rahatsızlık duygusu içindesiniz ancak her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğine sizi o kadar inandırmış oluyor ki yaşadığınız duyguyu tanımlayamıyorsunuz ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

Deney hayvanlarıyla ilgili resmi prosedürleri inceledikten sonra bu şahsın yaptığı uygulamaların kesinlikle etik dışı olduğunu söyleyebilirim. Kendisinin laboratuvarlardan uzaklaştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Sekiz yıl içindeki kendi değişimimden onun da değişmiş olma ihtimali aklıma geliyor, umarım değişmiştir diyorum. Ancak endişelerim ve kaygılarım sona ermiyor. Bu şahıs hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Eğer kendisini biraz olsun tanıdıysam, son zamanlarda sosyal medyadaki kendisine yönelik olumsuz söylemlerden sonra, hala laboratuvarda çalışmalarını sürdürüyorsa, yapmış olabileceği şeyler beni korkutuyor.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Aradan yıllar geçmesine rağmen, bahsettiğim kişinin popülerliğinin artmasından dolayı bir çok tv kanalı, bir çok sosyal medya hesabında kendisini görmem, üstünü örttüğüm travmatik yaşantının tetiklenmesine sebep oldu. Zor ve ağır bir süreci tekrar yaşamak zorunda kaldım, kalıyorum. Bu kişi hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Değişmiş olduğunu ummak istiyorum fakat medyada yaptığı açıklamaların çoğu tam tersini düşündürüyor.

Kendisiyle beraber laboratuvarda çalışan insanlara ricam ve onlara tavsiyem, çalışma koşullarında, deneylerin yapılma sürecinde içlerine sinmeyen, yanlış olduğunu hissettikleri ancak yanlışın nereden kaynaklandığını açıklayamadıkları durumlarla karşılaştıklarında ya da bahsettiğim aleni etik dışı davranışların herhangi birine şahit olduklarında bu durumu gerekli yerlere bildirmeleri. Bunu yaparak hem laboratuvardaki hayvanlar için hem kendileri için önemli bir adım atmış olacaklardır.

Virüs bizi düşündürüyor

“Felaketi fırsata çevirmek, bu kötü günleri bir fırsat bilip, daha iyisini kapacak bir şansı yakalamaya çalışmak, belaya kapıldıysak, bunu fırsat bilmek…”

Bu tür laflar uçuşuyor havada… Belki de kapitalizmin mantığı böyle bir şeydir: Her durumdan, daha çok kar ya da para veya çıkar sağlayacak bir dümen/ dolap düşünerek, geleceğe yelken açma hayali… Bu hayali kurmalıyız ki, rakiplerimizden daha akıllı olduğumuz için, öncelik almış olalım. Fırsatları kollayalım, heba etmeyelim. Bir açıkgözlülükle, felaketleri fırsat bilip, tersine çevirelim…

Sakince baktığımızda, bu laflarda bir doğruluk payı olabileceğini düşünebiliriz. Ama söylendiği gibi değil, başka türlü düşünceler için… Çıkar, fırsat peşinde koşan kapitalizmin mantığı, bu tür laflar edebilir. Ancak kapitalist bir akıl ve hırsla bakmayanlar, yapılması gerekeni böyle ifade etmez: Eğer bir sorunu yaşıyorsak ve bu sorunu hafifletmek ya da sorunu ortadan kaldırıp başka türlü bir gelecek kurmak istiyorsak, biz de geleceğe bakarız elbette. Ama bireysel bir çıkar yakalamak, normalde olmayacak kadar aşırı kar/ çıkar ya da fazladan gelir filan elde etmek için değil, hepimizin içinde bulunduğu duruma göre, daha iyi veya yaşanılabilir bir yere gelebilmesi için…

Hele bugünlerde olduğu gibi, bütün dünya insanlarını, halklarını ve belediyelerini, devletlerini ve kurumlarını kaygılandıran/ korkutan bir afet/ pandemi söz konusuysa… Ciddi bir sorun var ve bütün insanlık, çağın birbirine bağladığı, dünyanın bir ucundaki zavallı yoksul üretici ile dünyanın öbür ucundaki gamsız tüketiciyi buluşturan küreselleşme, salgınları da/ virüsleri de, bizlerle, bu hızla ve bu yaygınlıkta buluşturabiliyor.

Geleceğe dair yeni öneriler

Virüs bütün sınıflara bulaşsa da, bütün sınıfları aynı biçimde etkilemiyor. En alttaki sınıflar, en yoksullar, kadınlar ve herhangi bir nedenle kapitalist pazarda değeri olmayanlar, en çok kaybedecekler/ kaybedenler kategorisine giriyor. Her kriz, ya da afet sonrasında, onları daha da kötü günler bekliyor.

Sorun da burada başlıyor. Margaret Thatcher ile film aktörü Ronald Reagan’ın dünya ile tanıştırdığı ve artık başka türlüsünün mümkün olmayacağını söyledikleri o büyük ve bütünleşik dünya, sarsıntılar geçirerek dağılmaya başladı. Dağılmaya başlayan bu küreselleşmiş dünya, kendi yarattığı kirlenmeler ve ekolojik kriz/ler, toplumsal sorunlar ve ekonomik tıkanmalar nedeniyle, yeni bir evrenin eşiğinde belki de? Her kriz ertesinde olduğu gibi, “acaba kriz geçtiğinde, her şey, daha önceden tanıdığımız haline mi dönecek yoksa eski işleyiş, artık onarılamayacak/ onarılması istenmeyecek bir durumda olduğu için bir kenara mı bırakılacak?” sorusu var önümüzde. Yeni bir anlayışa geçme isteği, daha güçlü olacak mı acaba?

Bu soruları yanıtlayabilmek, “fırsata çevirme” çıkarcılığı ile değil, serinkanlı bir değerlendirme yapabilmek için (Nasıl bir gelecek olabilir? Nasıl bir gelecek olmasını istiyoruz? İstediğimiz türdeki geleceği tanımlayabilmek ve daha sonra da toplumların geniş kesimlerinin, dünyanın yeni geleceğinin özellikleri/ nitelikleri konusunda konuşması, tartışması ve kendisini hazırlayabilmesi amacıyla) geleceğe fırsatçı olmayan, ama ilerisini arayan bir gözle bakmamız gerekir.

Geleceğe dair yeni öneriler geliştirmek, üstelik artık sadece küçük ölçeklerle, içinde yaşadığımız bölgelerle, hatta uluslarla, ulusüstü birliklerle değil, dünyanın bütünü ölçeğindeki sorunları dikkate alarak yeni öneri geliştirmek, hiç kimsenin kolay kolay göze alamayacağı, zor bir konu.

Yine de bu konular üzerinde düşünmemiz, tartışmamız, hazırlanmamız gerekiyor. 

Her şey eski haline dönebilir mi, dönmeli mi?

Önce şöyle düşünelim: Dünyadaki küresel etkileri yaratan, küresel ölçekte bütün toplumları oldukça kısa bir zaman dilimi içinde etkileyen faktörler nelerdir? İki sayfalık bir yazı içinde ele alamayacağımız, çok kapsamlı sorular bunlar ve elbette böyle bir iddiada bulunmak gülünç olur. Ancak yine de geleceğe bakarken, geleceği belirleyecek düşüncenin ögelerine/ boyutlarına dair kabaca da olsa bir fikir sahibi olmakla başlayabiliriz işe:

Bu faktörlerin başında kuşkusuz, bilimsel gelişmeler ve bu bilgilerin, teknolojiye, insanların gündelik yaşamlarında kullanmaya başlayacakları malların üretilmesi teknolojilerine dönüştürülmesi dönüşmesi geliyor.

Teknolojik değişmeler ve bunlara bağlı olarak gelişen üretim teknolojileri kuşkusuz enerjiye, belki yeni enerji kaynaklarına ya da daha çok enerji tüketimine gerek duyacaktır. Enerji alanındaki kritik noktalara bakmak gerekiyor.

Virüs öncesi ve sonrası…

Üretim teknolojilerinin ve enerji ihtiyacının değişmesi bütün dünya için, buna uygun altyapıların gelişmesi ihtiyacını yaratıyor. Özellikle ulaşım ve iletişim teknolojileri altyapısının gelişmesi ihtiyacını…

Teknolojinin değişmesi, bu yeni teknolojilerle üretilmiş malların pazara sürülmesi ve buna uygun altyapının geliştirilmesi, enerji ihtiyacını belirlemesi ve bütün bunların kusursuz işleyebilmesi için mal ve finans piyasalarının ihtiyaç duyduğu hizmetlerin örgütlenmesi, üretilmesi gerekiyor. 

Pazarlar değiştirdiği kadar bu pazarlarla ilişki kurmuş olan insanlar ve toplumlar da değişimden etkileniyor ve değişiyor.

Virüs öncesi toplumların tüketim alışkanlıkları ve örüntüleri, tükettikleri mal ve hizmetler, kuşkusuz 1980 öncesindeki toplumların tüketiminden çok farklı ve çeşitlenmiş, boyutlanmış ve ayrıntılanmış durumda. Peki ama virüs sonrasında ne olacak? Tekrar sormamız gerekecek kriz geçince, her şey eski haline mi dönecek? Dönebilir mi ve dönmeli mi?

En azından, kendimiz için düşünebiliriz: Teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Sürekli değişen ve gelişen teknolojiyi izlemek, uyum göstermek konusunda, tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü ve çokluğu, niteliği ve bunların satın alınan hizmetler olması gereği vb. hakkında ne düşünüyoruz?

Nasıl çalışmak istiyoruz? Ne kadar ve nerede (örneğin evde mi) çalışmak istiyoruz veya istihdam koşulları, istihdamın nitelikleri, daha kısa çalışma saatleri, işsizlik, işsizlik sigortaları ya da işsiz de olsa insanların yaşayabilmesi, desteklenebilmesi vb. konularında ne düşünüyoruz?

Mallar, özellikle taşınmaz ya da gelirimize oranla büyük harcama gerektiren dayanıklı tüketim malların mülkiyet biçimleri hakkındaki düşüncemiz nedir? Müşterekler konusundaki düşüncemiz nedir? Neler, nereye kadar müşterek olabilir? Bu müşterekler ve dayanışarak ortak kullanımların gerçekleşmesi, bizim için bir fedakarlık ya da çaresiz sineye çekilen bir sıkıntı mı? Yoksa bazı şeylerin ortak kullanımı bizi daha mutlu mu edecek, rahatlatacak? Hangi mallar için ve hangi koşullarda?

Müştereklerin çoğalması durumunda, bu konularla ilgili kararlar nasıl verilecek? Birlikte karar verebilmek için kurulacak mekanizmalar nasıl olacak ve nasıl çalışacak? Her şeyin kullanımı bireysel olursa ve bireyler binlerce yıldır bildikleri gibi bütün karaları ortak değil de bireysel olarak vermeye devam ederlerse, bu durum nasıl ve nereye kadar sürdürülebilecek? Ne kadar eşitlik ve nasıl bir eşitlik ve demokrasi istiyoruz? Kendi demokrasimiz için, kendi kurallarımız mı evrensel kurallar mı?

Daha az teknoloji ile yaşayabilir miyiz? Ya da eğer teknolojik buluş ve gelişmelerin hızı zaten rekabete göre, önlenemez bir biçimde artmaktaysa, yapmamız gereken sadece büyük bir hızla ve kitlesel olarak üretebilen sistemi desteklemek, buna karşılık daha az çalışmak ve hobilerimizle daha çok ilgilenebileceğimiz bir dünyaya geçmeye çalışmak mı olmalı?

Daha az ile yetinebilir, daha az tüketebilir miyiz?

Bir örnek üzerinde düşünelim: 1950’den, traktörün kırlara girmesinden önce köylülük, tarımsal üretimi nasıl yapıyordu ve bunun için ne kadar uzun zaman ve ne nitelikte bir emek ve sermaye harcıyordu ve bugün kırlar nasıl? Köylülük bugün ne durumda diye düşündüğümüzde, teknolojik olanakları reddedebilir miyiz? Belki bu örneği, iki uç olarak değil, ara aşamalarla düşünecek olsak bile hangi teknolojik buluştan, nasıl ve ne için, ne kadar vaz geçebiliriz?

Teknoloji, tüketim, emek ve istihdam, yaşam koşulları ve hobiler/ ya da kendimizi yaptığımız iş dışında da sürekli geliştirmek ögeleri ile yukarıdaki tarım örneğini yeniden düşündüğümüzde toprağın erozyonu ve kirlenmesi, su kaynaklarının azalması ve tükenmesi, mutlak standardizasyon ve üründe markalaşma vb. gibi ögeleri kolayca bulacağımız için ekolojik kriz ve iklim krizi gibi, küresel boyuttaki maliyetler kolayca sezilecektir.

Sorumuz tekrarlarsak, “teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü-çeşidi ve çokluğu, niteliği ve bunların pazardan satın alınması hakkında ne düşünüyoruz?

Eğer yetinebiliyorsak, daha az teknoloji ile yetinebilir miyiz? Daha az tüketebilir miyiz? Daha az kirletmeyi ya da daha az kaynak kullanımını göze alabilir miyiz? Konfor ile ilgili tanımımızı yeniden düşünmek, daha az konforlu ama daha az tüketimci ve kirletici olmayan/ ekolojik dengeleri daha az olumsuz etkileyen seçenekler yeğlenebilir mi?

Eğer bizleri izole etmeye çalışan virüs, bunlar üzerinde düşünmemize neden olursa, belki şu soru üzerinde de düşünebiliriz: Bireysel olarak, traktör öncesi köylülükle, bugünkü köylülük arasında bir durak üzerinde düşünmeye başlamışsak, bizim gibi düşünmüş olan başkalarıyla, arkadaşlarımızla karşılaştığımızda ne yapacağız? Nasıl dayanışacağız ve müşterekleri nasıl kurup işleteceğiz? Müşterekleri işlettiğimiz dünyanın demokrasisi nasıl bir demokrasi olacak? Bu demokrasi, ne Yunan sitesindeki gibi ne de reisin Türkiye’sindeki gibi bir demokrasi olmayacak kuşkusuz. Ama nasıl olacak?

Bu konuda düşünmeyi sürdürmek gerekiyor, galiba.

Ancak şunu zaten biliyoruz ki, bu sorularla karşılaşan ilk insanlar, biz değiliz. Yanıt arayan ilk insanlar da değiliz ve dünya kadar bir birikim var önümüzde…

 

Sürdürülebilir tekstil için geri dönüştürülmüş plastik kullanımı gerçekten çevreci mi?

Sürdürülebilirlik kavramı tabiri caizse aşırı sömürülen ve üzerine yüklenen anlam ile elde edilen çıktıları arasında ciddi uçurumlar olan bir kavram. Daha da basitleştirmek gerekirse, sürdürülebilirlik aslında fazlasıyla abartılmış bir kavramsallaştırmadır denilebilir. Ancak bu abartılma durumu mevcut haliyle, sürdürülebilirliğe anlam yükleyen çoğunluğun, onun kullanımını gerçekleştiren grupların ve uygulanmaya çalışılan alanların problemli olmasıyla ilgili bir durum.

Örneğin sürdürülebilirliği kalkınma ile birlikte kullandığınızda ortaya ne olduğu tam olarak belli olmayan bir program çıkıyor. İşte bu belli olmayan programın çerçevesinin sınırlarını belirleyebilmek için sosyal kalkınma, döngüsellik, çevre dostu teknoloji, geri dönüşüm vb yeni yöntemler ve kavramlar geliştirmek zorunda kalınıyor. Bunların bir araya gelmesiyle de ortaya programa benzeyen ancak herhangi bir sorunun da çözümüne zerre katkı sağlamayan ilginç durumlar meydana geliyor. Nitekim döngüsel ekonomi denilen garabet de tam olarak buna örnek teşkil ediyor. Döngüsel ekonomi yaklaşımı ile ortaya konulan çözüm yöntemlerinin çoğunluğunun, daha çok kar amacı güdenlerin lehinde şekillendiği, daha az da çevre için şekillendiği görünmekte.

Plastik geri dönüşümü bunun için oldukça isabetli bir örnek.  Döngüsel ekonomi adı altında kullanılıp atılan plastiklerin çok az bir kısmı, çok büyük PR ile yeniden “ekonomiye” kazandırılırken, devasa boyuttaki plastik kirliliği ve plastiğin zararlı bertarafı da doğaya “kazandırılmaya” hem de artarak devam ediyor. Bunun daha spesifik bir örneğini tekstil sektöründe görmek mümkün. Devasa üretim hatlarında önemli ölçüde doğa dostu olmayan yöntemlerle yürüyen tekstil üretimi bir yandan da “alternatif” modeller uygulamaya çalışmakta. Ancak geleneksel üretimin hacimsel boyutu ile alternatif ve çevre dostu olduğu iddiasıyla ortaya konulan yeni üretim modellerinin hacimsel boyutu arasındaki fark dağlar kadar desek yeri. Zira küresel tekstil lifi üretim boyutu yıllara göre petrol türevli olandan yana bir değişim sergilemekte. 2025 yılına gelindiğinde petrol türevli tekstil lifi üretiminin 100 milyon tonu aşması bekleniyor.  

Kaynak: https://content.sciendo.com/view/journals/aut/18/4/article-p337.xml

Bu artış beklentisi aynı zamanda ibrenin sürdürülebilir olduğu iddia edilen üretim modellerine değil de eskiden olduğu gibi petrole yönelik olacağını gösteriyor. Üstelik burada sürdürülebilir alternatiflerden kasıt da yün ve selüloz bazlı üretim.  Geri dönüştürülmüş plastiklerin tekrar tekstil lifi üretiminde kullanılmasına ait veriler ise henüz grafiklerde yer alacak boyutta bile değil. Peki, bu kadar küçük bir üretim hacmine sahip olan alternatiflerin PR kampanyalarında bu kadar gürültüyle tanıtılmasının altında ne yatıyor? Göz boyama mı gizleme mi yoksa başka bir şey mi? Her ne olursa olsun ortada alternatif olmaktan uzak “alternatiflerin” konuşulduğu gibi bir durum söz konusudur.

Polyester iplikle pet şişe aynı malzeme

Tekstil üretiminde geri dönüştürülmüş plastik kullanımı oldukça yeni bir girişimdir. Özellikle PET şişelerin geri dönüştürülmesiyle elde edilen plastikler tekrar lif formuna getirilerek iplik ve kumaş üretiminde kullanılmaktadır. Yaygın olmasa da büyük gürültüyle tanıtılmakta ve fahiş fiyatlarla piyasaya sunulmaktadır. Peki, bu ürünlerin çevrecilik iddiaları ne kadar gerçekçidir? Bu tür ürünlerin çevreci ve sürdürülebilir olduğu iddiası, kullanılmış bazı plastiklerin geri dönüştürülerek tekrar üretime sokulması uygulamasına dayanmaktadır. Bunun dışında söylenenlerin büyük çoğunluğu bu ana eksenin süslenmesinden ibarettir. Ancak biliyoruz ki tekstil ürünleri doğadaki sentetik lif tipteki mikroplastiklerin de ana kaynaklarından biridir. Özellikle evsel yıkamaların sonucunda ciddi miktarda sentetik lifin kanalizasyona salındığı ve bunlarında bir miktarının atık su arıtma tesislerince tutulamadığı için sucul ortama salındığı bilinmektedir. Hal böyleyken alternatif olma iddiasındaki tekstil ürünlerinin de çevrecilik iddialarının özellikle yıkama esnasındaki lif salımı üzerinden de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla biz de (Çukurova Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümünden Dr. İlkan Özkan ile birlikte) geri dönüştürülmüş PET şişelerden üretilmiş lifleri temin edip kontrollü bir şekilde kumaş haline getirdik. Benzer işlemi ham plastikten üretilmiş lifler ile de yaptık. Böylelikle elimizde farklı tipte polyester ipliklerden tamamıyla aynı şartlarda üretilmiş iki farklı kumaş oldu. Burada belirtmekte fayda var. PET şişe ile polyester iplikten yapılmış üzerinizdeki elbisenin malzemesi aynı.

Bu kumaşları evsel yıkamayı taklit eden bir yıkama standardı ile yıkayarak ne düzeyde lif salımı olduğunu araştırdık. Bu işlemi ardışık üç yıkama ile birlikte gerçekleştirdik. Sonuçlar hipotezimizi doğrular nitelikteydi. Çalışmaya başlarken aklımızda şu hipotez vardı:

“Geri dönüşüm, malzemenin dayanımını düşürdüğü için bu malzemeden üretilen ürünlerin de dayanımı düşük olabilir. Tekstil ürünlerinde de bu malzemeler kullanıldığında, yıkama esnasında ham malzemeden yapılmış benzerlerine göre geri dönüştürülmüş olan malzemeden yapılmış ürünlerden daha fazla lif kopabilir ve yıkama suyuna karışabilir”

Nitekim öyle de oldu. Yaptığımız çalışma sonunda geri dönüşüm PET şişeden yapılmış ipliklerden örme kumaşların, ham polyesterden yapılmış ipliklerden örülmüş kumaşlara göre yaklaşık 2.3 kat daha fazla lif saldığını tespit ettik. Çevreci iddiasında olan kumaşlar tüm yıkamalar sonunda ortalama olarak 1 litre suya 4489 adet lif salarken, ham polyesterden yapılmış olan kumaşlar ise 2034 adet lif saldılar. Bu değerleri daha anlaşılır olsun diye kullanılan kumaşın ağırlığına çevirdiğimizde 1 kg geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış kumaşın yıkama esnasında 368.094 adet lif saldığı, ham polyester kumaşların da 167.436 adet lif saldığını söyleyebiliriz. Ortalama bir evde bir yıkamanın ortalama olarak 6 kg şeklinde gerçekleştiğini düşünürsek bu değerleri 6 ile çarpmamız gerekiyor.

Değerler oldukça endişe uyandırıcı. Görüldüğü gibi geri dönüşümün “moda” olarak etraflıca değerlendirilmeden üretim süreçlerine döngüsellik adı altında dâhil edilmesinin birçok olumsuz etkisi olabilmektedir. Bu sebeple mevcut geri dönüşüm teknolojilerinin yeniden gözden geçirilmesi ve çözüm önerisi olarak sunulurken de daha dikkatli olunması elzemdir. Bunun yerine tek kullanımlık ve hızlı yaşam tarzından nasıl vaz geçilebileceğinin daha fazla tartışılması daha da faydalı olacaktır. Biliyoruz ki sucul ve karasal ortamlar, plastik lif kirliliğinin aşırı baskısı altındadır. Bu nedenle, düşük lif salımı yapan kumaşların tasarımı, önemli bir lif kirliliği kaynağı olan tekstil ürünlerinin tasarımında öncelikli hedeflerden biri olmalıdır.

Olmaz denen çoktan oldu: Koronavirüs umut hakkında bize ne anlatabilir?

Yazan: Rebecce Solnit

Yeşil Gazete için özetleyerek çeviren: Özde Çakmak

*

Felaketler aniden başlar ve gerçekte asla sona ermezler. Gelecek, hayati açılardan geçmişe – bir iki ay öncesine bile – benzemeyecek. Ekonomimiz, önceliklerimiz, algılarımız bu yılın başında olduğu gibi olmayacak. Ayrıntılar ürkütücü: Suni solunum cihazları yapmak için alet geliştiren GE ve Ford gibi şirketler, koruyucu donanım kavgası, eskiden kalabalık olan şimdi ise sessizleşen ve boşalan kent sokakları, serbest düşüşe geçen ekonomi. Sözde durdurulamaz olan şeyler durdu, sözde imkansız olan şeyler – işçilerin hak ve menfaatlerini genişletme, tutsakları özgür bırakma, ABD’de birkaç trilyon doların yer değiştirmesi – çoktan gerçekleşti.

Bir dönüm noktasına geldik, normallik sandığımız şeylerin dışına çıktık, her şey birdenbire altüst oldu. Şimdi bize – özellikle hasta olmayan, ön saf çalışan olmayan ve başka ekonomi ya da konaklama sorunlarıyla uğraşmayanlar – düşen başlıca görevlerden biri bu anı, bizden neler gerektirebileceğini ve neleri olası kılabileceğini anlamak.

Bir felaket dünyayı ve ona bakış açımızı değiştirir. Odağımız değişir, önem arz eden şeyler değişir. Zayıf olan şeyler yeni baskının altında ezilir, güçlü olanlar dayanır, saklı olanlar ortaya çıkar. Değişim mümkün olmakla kalmaz, bizi önüne katar götürür. Önceliklerimiz değiştikçe, faniliğin yoğunlaşan farkındalığı bizi kendi hayatlarımıza ve hayatın biricikliğine dair uyarırken biz de değişiriz. Bu yeni gerçekliği yabancılarla paylaşırken okul arkadaşlarımızdan ya da iş arkadaşlarımızdan ayrıldığımız için “biz” tanımımız bile değişebilir. Benlik algımız genellikle etrafımızı saran dünyadan gelir ve biz şimdi kim olduğumuza dair yeni bir uyarlama keşfediyoruz.

Salgın hayatlarımızı altüst ederken, çevremdekiler odaklanmakta ve üretken olmakta sorun yaşadıkları için endişeleniyorlardı. Bana kalırsa bu hepimizin daha önemli olan başka bir işi yapıyor olmamızdan kaynaklanıyordu.

Felaketlerin içindeki hızlandırılmış dersler

Bir hastalıktan iyileştiğinizde, hamile ve gençken her zaman çalışırsınız, özellikle de hiçbir şey yapmıyor gibi göründüğünüzde. Bedeniniz duyum eşiğinin altında büyüyor, iyileşiyor, üretiyor, dönüşüyor ve çaba harcıyordur. Bu korkunç felaketin bilimini ve istatistiklerini öğrenmeye çabalarken ruhlarımız da buna eşdeğerde bir şey yapıyordu. Derin toplumsal ve ekonomik değişikliklere uyum sağlıyor, felaketlerden ders çıkararak kendimizi beklenmedik bir dünya için donatıyorduk. Bir felaketten alınacak ilk ders, her şeyin birbirine bağlı oluşudur. Aslına bakılırsa, orta ölçekli bir felaket yaşadığım sırada (San Francisco Bay Area’daki 1989 depremi) ve sonrasında daha büyük felaketler hakkında yazarken (9/11, Katrina Kasırgası ve 2011 Tōhoku depremi ile Japonya’daki Fukushima nükleer felaketi dahil) felaketlerin bu bağlantılar içerisindeki hızlandırılmış dersler olduğunu keşfettim. Muazzam değişim anlarında çevremizde yer alan, içine gömüldüğümüz sistemleri – politik, ekonomik, toplumsal, ekolojik – yeni bir netlikle görürüz: Güçlü olanı, zayıf olanı, yozlaşmış olanı, neyin önemli olduğunu ve neyin önemli olmadığını…

Parçalanmış statükodan en çok yararlananlar genellikle insan yaşamını korumaktan ziyade – ABD’li bir grup muhafazakarın ve şirket patronunun borsa uğruna herkesin işe dönmesinde ve meydana gelen ölümlerin kabul edilebilir bir bedel olacağı konusundaki ısrarını gördüğümüzde olduğu gibi – statükoyu muhafaza etmeye ve yeniden tesis etmeye odaklanır. Bir kriz sırasında, güçlüler genellikle daha fazla güç kazanmaya çalışır – Trump’ın Adalet Bakanı’nın anayasal hakları askıya almayı gözden geçirmesinde olduğu gibi – zenginler ise daha fazla zenginlik peşine düşer: Mesela ABD’de iki muhafazakar senatör borsada kazanç elde etmek için yaklaşan salgın hakkında içeriden sızan bilgileri kullandıkları iddiasıyla (görevlerini suistimal ettiklerini her ikisi birden yalanlasa da) eleştiri yağmuruna tutuldu.

Katrina Kasırgası’nın ardından sel altında kalan New Orleans sokakları.Eylül 2005.  Fotoğraf: Justin Sullivan. 

Bu tür seçkinler kar ve mülkiyete insan yaşamı ile topluluktan daha fazla öncelik tanır. 18 Nisan 1906’da şiddetli bir depremin San Fransisco’yu salladığı günlerde ABD ordusu sıradan insanların bir tehdit ve kargaşa kaynağı olduğuna inanarak kente üşüştü. Vali yağmacılara karşı “ateş et, öldür” emri çıkardı, askerler düzeni yeniden sağladıklarını düşünüyorlardı. Gerçekte ise yangının şehrin içine doğru yayılmasını sağlayan acemi yangın emniyet şeritleri çekiyor ve kurallara uymayan (bazen bu kurallar yangınların kendi evlerini ve semtlerini yakıp yıkmasına izin vermeleri içindi) vatandaşları silahla vuruyor ya da dövüyorlardı. Doksan dokuz yıl sonra, Katrina Kasırgası’nın ardından New Orleans polisi ve yasadışı beyaz infazcılar da aynı şeyi yaptı: Mülkiyeti ve kendi yetkilerini korumak adına siyahları vurdular. Yerel, eyalet ve federal hükümet çıkmaza düşmüş, çoğu yoksul ve  çoğu siyah nüfusa yardım edilmesi gereken felaketzedelerden ziyade zaptedilmesi ve kontrol edilmesi gereken düşmanlar olarak davranmakta ısrar etti.

Ananakım medya Katrina sonrası yağmalamaları diline doladı. Kurumsal, büyük zincir marketlerin seri imalat ürün stoğu, gıdaya ve temiz suya ihtiyaç duyan insanlardan ya da çatılara yapışıp kalan büyükannelerden daha önemli gibiydi. Neredeyse 1,500 kişi kötü havadan ziyade kötü yönetimle ilgisi olan felaket yüzünden öldü. ABD ordusu mühendisler birliğinin su bendleri başarısız olmuştu; kentte yoksullar için hiçbir tahliye planı yoktu, Başkan George Bush yönetimi hızlı ve etkili yardım göndermekte başarısız oldu. Aynı hesap şimdi de yapılıyor. Brezilya muhalefetinin bir üyesi Brezilya’nın sağcı başkanı Jair Bolsanaro hakkında şunu söyledi: “İnsanların yaşamlarını zerre kadar önemsemeyen en sapkın ekonomik çıkarları temsil ediyor. Karlılıklarını koruma konusunda endişelililer.” (Bolsanaro ise işçileri ve ekonomiyi korumaya çalıştığını iddia ediyor.)

Güzel sanatlar ve el sanatları zinciri Hobby Lobby’nin sahibi milyarder evangelist, işletmelere kapatılma emri verildiğinde işçilerini işlerinde tutmasının ilahi bir işaret olduğunu iddia etti. (Şirket şimdi tüm mağazalarını kapattı.) Trump’ın milyarder savunucuları Richard ve Liz Uihlein’ın sahip olduğu Uiline Şirketi’nde, Wisconsin işçilerine gönderilen bir notta şu ifadeler yer alıyordu: “lütfen semptomlarınızı ve varsayımlarınızı çalışma arkadaşlarınıza SÖYLEMEYİN. Böyle yaparak ofiste gereksiz paniğe yol açıyorsunuz.” Bordro işleme şirketi Paychex’in milyarder kurucusu ve başkanı Tom Galisano ise şunları söyledi: “Ekonomiyi şimdi olduğu gibi kapalı tutmanın zararları birkaç kişi daha kaybetmekten daha kötü olabilir.” (Golisano daha sonra söylediklerinin yanlış aktarıldığını söyledi ve özür diledi.)

Muhafazakar tehdit

Tarihsel olarak, kar denilen cansız şeye canlı varlıklardan daha çok değer veren, işletmelerini engel olmadan çalıştırmak için rüşvet veren, çocukları ölesiye çalıştıran ya da işçilerin hayatını atölyelerde ve kömür madenlerinde tehlikeye atan sektör titanları her zaman oldu. Aynı zamanda iklim değişikliği hakkında bildiklerine ya da bilmeyi reddettikleri şeylere rağmen fosil yakıt çıkarmaya ya da yakmaya devam edenler de… Servetin başlıca kullanımlarından biri her zaman ortak yazgı dışına çıkan yolu parayla satın almaktır ya da en azından genel olarak toplumdan ayrılabileceğiniz hissi verir. Zenginler genellikle muhafazakarken, ekonomik konumları ne olursa olsun muhafazakarlar çoğunlukla zenginlere uyum sağlar.

Her şeyin birbirine bağlı olduğu görüşü maço bir her-koyun-kendi-bacağından-asılır sınır fantezisi besleyen muhafazakarlar için hakarettir. Iklim değişikliği – arabalarımızdan ve bacalarımızdan çıkan şeylerin uzun vadede dünyanın kaderini şekillendireceği ve mahsulleri, deniz seviyesini, orman yangınlarını ve çok daha fazlasını etkileyeceğini söyleyen bu bilim – onlar için ağıza alınmayacak bir küfürdür. Her şey birbirine bağlıysa; her tercih, eylem ve kelimenin sonuçlarının incelenmesi gerekir – ki biz bunu bir sevgi eylemi olarak görürken onlar mutlak özgürlüğe (özgürlük burada kişisel çıkar peşinde kesinlikle hiçbir sınır tanımamak olarak kullanılıyor) bir darbe şeklinde görüyorlar. Sonuç olarak, önemli sayıda muhafazakar ve şirket lideri bilimi, tanımayı reddebilecekleri bir baş belası şeklinde değerlendiriyor. Bazıları istedikleri kural ve olguları seçebileceklerinde ısrar ediyorlar, sanki bu kural ve olgular da özenle seçebilecekleri ya da kendi heveslerine göre yeniden yapabilecekleri serbest piyasa metalarıymış gibi. Gazeteci Katherine Stewart The New York Times’da şöyle yazdı: “Dindar aşırı muhafazakarlar arasındaki bilim ve eleştirel düşünceye yönelik bu inkar şimdi de Amerika’nın koronavirüsü krizine verdiği tepkiyle karşımıza çıkıyor.”

Yöneticilerimiz ABD, Britanya, Brezilya ve çok sayıda başka ülkedeki kaygı verici pandemi olasılıklarını kabul etmek için hiç istekli olmadı. En önemli görevlerinde başarısız oldular, öncelikle de bu başarısızlığı reddetmeye odaklanacaklardır. Pandeminin ekonomik krizle sonuçlanması kaçınılmaz olabilir fakat aynı zamanda Filipinler’de, Macaristan’da, İsrail’de ve ABD’deki liderliği ele geçirmek için otoriter girişimleri de fırsata çeviriyor – en büyük sorunların ve çözümlerin de hala siyasi olduğuna dair bir hatırlatma.

“Bu devrimin gelişmesini hızlandırdı.” … 1972’de Nikaragua/Managua’yı vuran depremden sonraki hasar.  Fotoğraf: AP 

Bundan oniki yıl önce Nikaragualı şair ve Sandinista devrimcisi Gioconda Belli ile A Paradise Built in Hell adlı felaketler hakkındaki kitabım için söyleşi yapmıştım. Bana Managua’daki 1972 depremi sonrasında yaşananlardan bahsettikleri akıldan çıkacak gibi değildi. Şöyle demişti: “Önemli olana dair bir his vardı. Ve halk önemli olanın özgürlük, yaşama ve temsile karar verebilmek olduğunu far ketti. İki gün sonra, bu tiran sokağa çıkma yasağı, sıkıyönetim ilan etti. Yaşanan felaketin üstüne binen baskı gerçekten dayanılmazdı. Hayatınızın bir gece Yeryüzünün sallanmaya karar vermesiyle değişebileceğini fark ettiğinizde: “Ne olmuş yani? Iyi bir yaşam sürmek istiyorum ve hayatımı riske atmak istiyorum çünkü hayatımı bir gecede de kaybedebilirim,” [diye düşünürsünüz]. Hayatınızın iyi yaşanması gerektiğini yoksa yaşamaya değer olmadığını farkedersiniz. Bu felaketler sırasında gerçekleşen oldukça yoğun bir dönüşüm.”

Değişmek ve değiştirmek 

Ortak felaketlerde ölüme yakın olmanın birçok kişiyi daha fazla canlandırdığına, bu kişilerin hayattaki küçük şeylere daha az düşkün olup büyük şeylere – genellikle sivil toplum ya da kamu yararı – daha bağlı olduklarına defalarca tanıklık ettim.

Daha çok 20. yüzyıl felaketleri hakkında yazdım, ancak aklıma biraz daha gerilerden bir benzerlik geldi: Avrupa nüfusunun üçte birini haritadan silen ve daha sonra İngiltere’de savaş vergileri ve maaş sınırlarına karşı gerçekleşen köylü isyanları bastırılsa da köylüler ve işçiler için daha fazla hak ve özgürlüğe neden olan Veba. Mart ayında ABD’de geçen acil durum mevzuatında çok sayıda işçi yeni hastalık izni hakları elde etti. Bizi imkansız olduğuna ikna ettikleri çoğu şey – evsizlere barınak – bazı yerlerde gerçek oldu.

1381 İngiliz köylü isyanı. Fotoğraf: Pictorial Press Ltd / Alamy

İrlanda hastanelerini kamulaştırdı – İrlandalı bir gazetecinin ifadesiyle, “Bize gerçekleşmesinin asla mümkün olmadığını söyledikleri” bir şeydi bu. Kanada işlerini kaybedenler için dört ay temel gelir fikrini buldu. Almanya bundan daha fazlasını yaptı. Portekiz salgın sırasında göçmenlere ve sığınmacılara tam vatandaşlık vermeye karar verdi. ABD’de güçlü iş sıkıntıları ve sonuçları gördük. Whole Foods, Instacart ve Amazon’daki çalışanlar salgın sırasında güvensiz koşullarda çalışmaya zorlanmalarını protesto etti. (Whole Foods daha sonra testi pozitif çıkan çalışanlara iki hafta tam ödeme yapmayı teklif etti; Instacart işçileri ve müşterileri korumak için değişiklikler yaptığını söylerken, Amazon güvenlik konusunda “yönetmeliği izlediklerini” dile getirdi.) Bazı çalışanlar – yaklaşık yarım milyon Kroger market çalışanı dahil – yeni haklar ve maaş zamları elde ederken, 15 eyalet savcısı Amazon’a ücretli hastalık iznini genişletmesini söyledi. Bu ayrıntılar toplumlarımızın finansal düzenini değiştirmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Ancak afetlerin en önemli sonuçları çoğu zaman bir anda, doğrudan ortaya çıkmaz. 2008 mali çöküşü, 2011’deki Occupy Wall Street ayaklanmasına yol açtı; bu da ekonomik eşitsizlikle yeni bir hesaplaşmaya ve sömürücü ipoteklerin, öğrenci kredilerinin, kar odaklı kolejlerin, sağlık sigorta sistemlerinin ve daha fazlasına insan etkisinin yeniden mercek altına alınmasına yol açtı. Görüşleri Demokrat Parti’yi sola çekmeye yardım eden Elizabeth Warren ve Bernie Sanders‘in profilleri, ABD’yi daha adil ve eşit kılacak politikalara doğru güçlendirdi. Occupy ve dünyadaki kardeş hareketlerinin canlandırdığı görüşmeler, iktidarların daha eleştirel ele alınmasını  ve ekonomik adalet taleplerini artırdı. Kamusal alandaki değişimler bireyden kaynaklanır, fakat aynı zamanda dünyadaki değişimler benlik duygumuzu, önceliklerimizi ve olası duygularımızı etkiler.

Bu felaketin sadece ilk aşamalarındayız ve aynı zamanda garip bir dinginlik içindeyiz. Alman ve İngiliz askerlerinin bir gün boyunca savaşmayı bıraktığı 1914 Noel ateşkesi gibi, silahlar sessizleşti ve askerler serbestçe birbiriyle ilişki kurdu. Savaşın kendisi durdu. Kazanç ve harcamalarımızın Dünya’ya karşı bir tür savaş olmasının bir yolu var. Covid-19’un patlak vermesinden bu yana karbon emisyonları düştü. Raporlar, Los Angeles, Pekin ve Yeni Delhi‘nin üzerindeki havanın mucizevi bir şekilde temiz olduğunu söylüyor. ABD’nin dört bir yanındaki parklar, yaban hayatı üzerinde faydalı bir etkisi olabilecek ziyaretçilere kapandı. Hükümetin 2018-19 yıllarında bunu son yaptığında San Francisco‘nun hemen kuzeyindeki Point Reyes Ulusal Deniz Kıyısı‘ndaki ayıbalıkları yeni bir plajı devralmıştı ve şimdi çiftleşme ve doğum mevsimi boyunca arazinin sahibi onlar.

Yedi yıl önce Patrisse Cullors, Black Lives Matter için bir tür görev bildirisi yazmıştı: “Kolektif bir dönüşüm elde etmek için, kolektif eylemin kolektif gücü için umut ve ilham verin. Keder ve öfkeden kaynaklanan ancak vizyon ve hayallere dönük cinsten.” Bu yalnızca umut verici olduğu için, Black Lives Matters kolları sıvayıp dönüştürücü işler yaptığı için değil, umudun zorlukla ve acı çekmekle yanyana olabileceğini teslim ettiği için güzel. Derinlerdeki üzüntü ve yukarıda alev alev yanan öfke umutla uyumsuz değildir, çünkü bizler karmaşık yaratıklarız, çünkü umut ne olursa olsun her şey güzel olacak iyimserliği değildir.

Umut bize önümüzdeki belirsizlik içerisinde katılmaya değer anlaşmazlıklar ve bu anlaşmazlıklardan bazılarını kazanma olasılığını açık şekilde gösteriyor. Bu umut için en tehlikeli olan şeylerden biri ise felaket gerçekleşmeden önce her şeyin güzel olduğuna ve tek yapmamız gerekenin eskiye geri dönmek olduğuna inanmaktır. Salgından önceki sıradan yaşam sayısız insan için halihazırda bir umutsuzluk ve dışlanma faciası, bir çevre ve iklim felaketi ve ahlaksızca bir eşitsizlikti. Bu acil durumdan neyin çıkacağını öğrenmek için çok erken ama karar almak üzere fırsat kollamak için erken değil. İnanıyorum ki çoğumuzun yapmaya hazırlandığı da bu.

Makalenin orijinali için tıklayın

Salgının ekonomik etkilerine karşı Yeşil öneriler

Korona salgını dünyanın gündemine gelip yerleştikten sonra, konu iki ana başlıkta incelendi. Hala da bu iki ana başlıkta incelenmeye devam ediyor. Bir tanesi doğrudan tıbbi durum. Türkiye’de Bilim Kurulu üyeleri, Tabipler Birliği, doktorlar vb. bu konuda fikirlerini açıklıyorlar. Onları dinleye dinleye de toplumun önemli bir bölümü işin püf noktalarını kapmış durumda. Elbette yıllar gereken bir uzmanlık olduğu için gözümüz kulağımız hala onlarda. 

Diğer başlık ise ekonomik koşulları kapsıyor. Salgının en önemli çözümünün izolasyon olması ekonomiyi oldukça yavaşlatmış durumda. Türkiye’nin, gelişmiş ülkelerden farkı da burada başlıyor biraz. Çoğu gelişmiş ülke, ekonomisinin getirdiği güçle bir süre durdurabiliyor ve tıbbi başlığın sosyal ve ekonomik hayata yönelik önerisini hayata geçirebiliyor. Türkiye ise ekonomisinin kırılganlığı sebebiyle çarkların dönmesinden vazgeçemiyor. Böylece önlemleri de ancak “kısmen” almış olabiliyor. 18-65 yaş arasında milyonlarca insanın her gün olmaları gereken evlerinden çıkıp işe gitmelerinin sebebi, bu herkesin bildiği sır aslında. “Hazine” herkesin evde kalmasını kaldıracak düzeyde değil. Vatandaşına bu süreçte bakamıyor.

6.5 milyon aileye 1000 TL’nın anlamı

Hazine demişken… Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 14 Nisan tarihinde yaptığı açıklamayla daha önce 1000’er lira verilen 2.1 milyon ailenin haricinde desteğe ihtiyacı olduğu belirlenen 4.4 milyon aileye daha maddi yardım verileceğini ifade etti. Yani toplamda 6.5 milyon aileye yardım yapılacağı söylenmiş oldu. Bu uzaktan bir bakışla iyi bir icraat. Biraz yakına gelindiğinde ise farklı bir görünüm ortaya çıkıyor. Öncelikle 1000 liraya muhtaç 6.5 milyon aile hükümetin yazdığı ekonomi masalına oldukça tezat duruyor. Diğer ülkelerle kolay kıyaslanması için söyleyelim 1000 lira dediğimiz para 150 dolar kadar bir şey yapıyor. Ülkenin çok önemli bir kesiminin ekonomik olarak ne kadar kötü bir düzeyde olduğunu buradan anlayabiliriz.

Bir de tabi bu yardımın neye göre, hangi düzende ve kuralda yapıldığı sorusu var ki, o soru ne yazık ki yanıt bulmaktan çok uzak. Son olarak da günümüz ekonomik şartlarında 1000 liranın hangi derde deva olacağı sorusu var. Ve de tüm bunları salgın sebebiyle başlayan ve giderek büyüyen işsizlik dalgasının etkisiyle yanıtlamalıyız!

Ülkemizin hali bu. Kısıtlı kaynakların ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan anlamsız projelere yatırıldığı, halkın yüksek vergiler altında bırakıldığı bir fakirleşme eğrisi. Günümüzün moda tabiriyle bu fakirleşmenin ne zaman “pik” yapacağı, ne zaman “platolaşacağı” da belli değil. Peki Yeşiller olarak tabloda neler önerebiliriz, neler önermeliyiz?

‘Çılgın proje’lerden vazgeçilmeli

Bir kere gerek şart olarak şunu ortaya koymalıyız. Ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan projelerin hepsinden, hemen vazgeçilmeli. Çılgın proje virüsünü vücuttan atmadan ekonomik krizle de, sosyal krizle de, ekolojik krizle de mücadele etmemiz imkansız. Toplumun çok kısıtlı kesiminin kullandığı köprülere verilen geçiş garantisi için ödenecek miktar, Türkiye’nin açtığı yardım kampanyasında halkın gönderdiği SMS’lerden elde edilen gelirin üstünde. Ekolojik yıkımın da bir aracı olan çılgın projeler için harcanan ve harcanacak olan Yeşil öneriler için kaynağımız.

Temel gelir uygulaması

Kaynağın harcanacağı alanlara gelince, öncelikle temel gelir uygulamasına geçilmeli. Temel geliri Yeşiller olarak savunmalıyız. Kısaca nedir temel gelir? Bir devletin tüm vatandaşlarına  diğer gelir ya da servetinden bağımsız olarak toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle düzenli bir gelir sağlamasını öneren sosyal güvenlik kuramıdır. Böylece 2.1 milyona verdik ama baktık 4.4 milyonun daha ihtiyacı varmış gibi keyfi ve hataya açık uygulamalardan uzaklaşılacak ve herkesin ekonomik olarak belli bir düzeyde “sağlam” olması doğrudan devlet tarafından herhangi bir şart aranmadan sağlanabilecektir.

Herkes için ücretsiz sağlık

Korona salgınının ve sonrasında ortaya çıkan krizin bize gösterdiği diğer zayıflıklarımıza karşı da Yeşiller olarak politikalar geliştirmeliyiz. Gördük ki herkes için ücretsiz sağlık Amerika Birleşik Devletleri‘nden Çin‘e kadar hayati bir önemde ve asla ihmal edilemeyecek bir hak. Ekonomik yoksunluk sebebiyle toplumun bir bölümünün hastalığa daha açık olması, ölüm oranlarının bu şekilde dağılıyor olması kabul edilemez. Artık en ucuz olan için her türlü kaynağı sonuna kadar kullanan bir rekabetin içinde olamayız. Toplumsal olarak da insanlık olarak da en iyi olan için işbirliği içerisine girmemiz gerekli. (Şu anda bakınca biraz ütopik mi? Evet ütopik ama ben de Türkiye’de var olan bir Yeşil hareket mensubu olarak yazıyorum. İşimiz ütopya)

Temel gereksinimlerin üretilmesi

Ortaya çıkan bir başka durum temel gereksinimlerin üretilmesinin zorunluluğu! Bu Korona’da maske ve solunum cihazı olarak ortaya çıktı. Başka bir krizde başka şeyler olacak. Temel gereksinimlerin ve özellikle de gıdanın üretilmesini olabildiğince yerelleştirmeliyiz. İnsani asgarilerin sorgusuz sualsiz ve karşılık beklemeden belli bir düzeye kadar herkese sunulduğu bir yapıyı savunmalı ve kurmak için uğraşmalıyız. 

Bu berbat salgın bize bunun fırsatını veriyor. Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.

Korunamayan korunan alanlar -1

Türkiye öyle bir ülke ki, bir konuyu uzun soluklu olarak ele alıp incelemek mümkün olmuyor. Tam odaklanıyorsunuz, yeni bir konu ortaya çıkıyor birden ve görmezden gelemiyorsunuz.

Yeniden yabanlaştırma konusuna, tam da bu nedenle kısa bir ara vermek durumundayım. Çünkü ülkemin zaten korunamayan korunan alanları darbe üstüne darbe almaya devam ediyor.

Korunan alan nedir?

Korunan alanlar konusundaki en yetkin uluslararası örgüt olan IUCN[1] korunan alanı şöyle tanımlıyor[2]:

“Bir korunan alan, ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerle doğanın uzun süreli korunmasını sağlamak için yasal ya da diğer etkili yollarla ayrılmış, tanımlanmış ve yönetilen, tanımı açıkça yapılmış bir coğrafi alandır.”

Detaylarına girmeye gerek yok ama yine IUCN korunan alanları, o alanın koruma-kullanma dengesine göre yedi farklı kategoride topluyor. İlk kategori kullanımın bütünüyle sınırlandırıldığı alanları, son kategori ise korumayla birlikte en yüksek kullanım miktarının olduğu alanları içeriyor. Ülkeler elbette IUCN’in bu sınıflandırmasına uymak zorunda değil. Hemen her ülkede farklı bir korunan alan sistemi oluşmuş durumda. Belki de bütün dünya ülkelerinde statüsü en yaygın olan ve özellikleri birbirine en çok benzeyen korunan alanlar milli parklar. Oysa örneğin bir başka korunan alan statüsü olan tabiat parkları Fransa ve Almanya’da on hatta yüz binlerce hektarlık alanları kapsayan ve doğanın içindeki insan yaşamı, yani kültür ile birlikte korunduğu alanlar iken, maalesef Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir iki hektarlık orman içi dinlenme yerlerinin dönüştürülmesiyle oluşturulmuş çakma korunan alanlar durumunda.

Dünyanın korunan alan sitemi içerisinde değerlendirilen ilk korunan alanı 1872 yılında milli park olarak ilan edilen Yellowstone. Türkiye’nin ilk korunan alanı ise Orman Kanunu’na göre 1950 yılında ilan edilen Belgrad Muhafaza Ormanı. Aslında muhafaza ormanı kavramı Türkiye’de ilk kez 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’da kendine yer buluyor. Kanun’un 8’inci maddesi toprak ve su muhafaza karakteri ağır basan orman alanlarında üretimin yasaklanmasını ve bu tür orman alanlarının muhafaza ormanı olarak ayrılmasını öngörüyor. Ne var ki ilk muhafaza ormanının ilanı için 26 yıl daha geçmesi gerekiyor. 1956 yılında çıkarılan 6831 Sayılı Orman Kanunu da 25. maddesiyle ilk kez milli park kavramını Türkiye’ye getiriyor ve bu madde doğrultusunda Yozgat Çamlığı 1958 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı olarak ilan ediliyor.

Korunan alan sistemi zaman içinde, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemeler ve Ramsar[3] gibi taraf olunan uluslararası sözleşmeler yoluyla genişliyor; Korunan alan sisteminin içerisinde doğal alanlarla birlikte kültürel alanlar da girmeye başlıyor. 1983 yılında 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu çıkıyor. Açık söylemek gerekirse, korunan alanlar hiçbir zaman korumanın ideal olarak yapılabildiği alanlar olmadı Türkiye’de. Mevzuat, yönetim, finansman, yetki karmaşası, ziyaretçi yönetimi anlayışının olmaması, kullanıcıların bilinçsizliği gibi sıkıntılar nedeniyle korunan alanlarda koruma hep ağır aksak işleyen bir yapı olarak kendini gösterdi. Ama diğer taraftan hatırı sayılır miktarda doğal ve kültürel alan, her şeye rağmen aşırı kullanım baskısından bir ölçüde de olsa kurtarılmış, hiç değilse sınırları güvence altına alınmış oluyordu.

Azaltırken artıyormuş gibi yapmak

Seksenler, yeni nesil için yalnızca bir dizi adı olabilir belki, ama seksenler aynı zamanda bu ülkenin yazgısının değiştiği dönemdir: 12 Eylül darbesi sonrasında çıkarılan antidemokratik anayasa, 1983 seçimleri, Turgut Özallı, serbest piyasacı yıllar ve devletin elindeki avucundakini satarak halkın kaderini kapitalizmin eline kurbanlık koyun gibi teslim etmesi sürecinin başlaması… Öyle ki sırf kadın olduğu ve güzel sanıldığı için el üstünde tutulan Başbakan Tansu Çiller’in, devlet ormanlarının özelleştirilmesi gerektiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranabildiği bir özelleştirme rüzgarı esmeye başlamıştı.

Özelleştirme her zaman tapusunun verilmesiyle olmuyordu elbet. Ülkenin en güzel koyları, sahilleri, ormanları yine bu dönemde çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu aracılığıyla sermayeye peşkeş çekildi. O da yetmedi, korunan alanların sınırları değiştirilerek sermayenin önünde hiçbir diken ve çakıl bırakılmadı. Örneğin 1972 yılında 70 bin hektarlık alanı koruyacak şekilde milli park ilan edilen Olimpos (Beydağları), 1988 yılında üç satırlık bir bakanlar kurulu kararıyla 35 bin hektara düşürüldü. Gerekçe de milli parkın sahil kesiminde kalan alanlarında turizmin kolay gelişmesi, sosyal problemler ve yerleşim alanlarından kaynaklanan mülkiyet sorunlarının çözülebilmesi olarak açıklandı. Milli park olmaktan çıkarılan o alanlar; Beldibi, Göynük, Kemer, Tekirova, Çamyuva sahilleri şimdi bir uçtan diğerine beş yıldızlı otellerle dolu.

2000’li yıllar ise yeni bir korunan alan stratejisinin sahnelenmesine şahit oluyor: Azaltırken artırıyor gibi yapmak. Hani neredeyse artırıyor gibi çek panpa diyecek birileri. Uzun uzun anlatmayayım. Sadece devletin resmi kurumu olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın[4] raporuna yansıyan istatistiklere bakmak bile yeterli ne olduğunu anlamak için.

Ormancılık örgütünün (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) sorumluluğunda olan korunan alanlardan yalnızca tabiat parkları ve tabiat anıtlarının alanı artmakta iken, en güçlü koruma statüsü olan muhafaza ormanlarının ve tabiatı koruma alanlarının miktarında sırasıyla %22 ve %27 oranlarında azalma meydana gelmiş yalnızca dört yılda. Milli park sayısı 40’tan 42’ye çıkarken alanları yaklaşık 2 bin 500 hektar azalıyor. Yaban hayatı geliştirme sahalarının sayısı artarken alanı azalıyor. Peki, artış nerede? Artış aslında nitelik olarak bir korunan alan olmayan tabiat parkları ve tabiat anıtlarında meydana geliyor. Çünkü özellikle tabiat parklarında korumadan çok kullanım eğilimi baskın. Zaten tabiat parklarının büyük çoğunluğu eskiden orman içi dinlenme yeri statüsünde olan alanlar. Orman içi dinlenme yerleri Orman Kanunu’nun yapılaşmayla ilgili koruyucu hükümlerine tabi. Oysa onları tabiat parkı yaptığınızda, hem kağıt üzerinde korunan alan sayı ve miktarını artırıyorsunuz hem de o alanları Milli Parklar Kanunu’nun yapılaşma açısından çok daha esnek kollarına bırakıyorsunuz. Nasıl ama?

Haftaya devam edeceğiz…

*

[1] International Union for Conservation of Nature

[2] https://www.iucn.org/theme/protected-areas/about

[3]Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

[4] Çevresel Göstergeler 2017, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporunun tamamı için tıklayın 

Lityum piller temiz bir alternatif mi yoksa çevre için yeni bir tehdit mi? – Batuhan Sarıcan

İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini azaltmak için yeşil alternatifler üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, artarak devam ediyor. Hatırlayacağımız üzere 2019 Nobel Kimya Ödülü de lityum iyon pillerin geliştirilmesine katkıda bulunan araştırmacılara layık görülmüş, ödül Texas Üniversitesi’nden John B. Goodenough, New York Eyalet Üniversitesi’nden M. Stanley Whittingham ve Meijo Üniversitesi’nden Akira Yoshino arasında paylaştırılmıştı. Bu ödülle birlikte gözler, bu hafif metalin sağlayabileceği olanaklara çevrildi. Ancak lityum, heyecan verici bir yeşil alternatif olmakla beraber ekolojik stresi de beraberinde getiriyor. Madalyonun iki yüzüne de kısa bir bakış atalım.

DESTEKLEYİCİ GÖRÜŞ: Lityum pillerin parlak geleceği

Şarj edilebilir lityum pillerin gelişimi, güneş ve rüzgâr gücünün sağladığı temiz enerjiyi depolamanın mümkünatını sağlaması açısından oldukça önemli. İklim değişikliğinin etkileri, dünyanın dört bir yanında derin bir şekilde hissedilirken fosil yakıtların yerine lityum pillerle çalışan taşıtların kullanımı da taşımacılığın yeşil geleceği olarak lanse ediliyor.

Diğer pillere göre daha hafif ve şarj edilebilir olan lityum piller, elektrikli araçlardan cep telefonlarına, dizüstü bilgisayarlardan yenilenebilir enerji depolama tesislerine kadar birçok alanda avantaj sağlıyor.

Deutsche Bank tarafından yapılan analizlere göre, 2018 yılında bu ürünler, küresel lityum talebinin neredeyse yarısına denk geliyordu. Cep telefonu ve dizüstü bilgisayar gibi tüketici elektroniği pilleri, bu talebin yüzde 25’ini, elektrikli araçlar ise geri kalan talebin çoğunu oluşturuyor.

Bugün 2 milyon olan elektrikli araç sayısının 2030’da 24 milyona çıkması bekleniyor. Bu artış, lityuma olan talebi de artırıyor.

Lityum talebinin yükselişi

2025 yılına kadar lityum talebinin yarısının elektrikli araç endüstrisinden geleceğine yönelik tahminler var. Bununla birlikte önümüzdeki 10 ila 15 yıl içinde elektrikli araç satışlarında beklenen dramatik artışla birlikte lityum için küresel talebin en az yüzde 300 artacağı tahmin ediliyor.

Şu anda dünya çapında yaklaşık 2 milyon elektrikli araç var; Sektör araştırma firması Bloomberg New Energy Finance’e göre, 2030 yılına gelindiğinde bu rakamın 24 milyonu geçeceği düşünülüyor. Bilindiği üzere elektrikli araç devi Tesla da Amerika Birleşik Devletleri, Meksika, Kanada ve Avustralya’daki madencilik firmalarından lityum tedariği arayışlarına devam ediyor.

Yükselen talebin doğal sonucu olarak küresel pazarlardaki lityum fiyatları, yeterli miktarda bulunamayacağı korkusuyla 2018’de keskin bir yükseliş yaşamıştı. Ancak ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nden jeolog Lisa Stillings, bu kıyamet senaryolarının biraz abartıldığı kanaatinde. Stillings, lityumun Dünya kabuğunun yüzde 0.002’sini oluşturduğu, ancak jeolojik olarak çok da nadir olmadığını, meselenin sadece nerede konsantre olarak bulunduğunu bilmek olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar, bu soruyu cevaplamak için bu metalin zengin tortularının, rüzgâr gücü, su, ısı ve zamanla nasıl ve nerede birleştiklerini inceliyor. Bu yerler arasında Şili, Arjantin ve Bolivya’yı içeren Lityum Üçgeni’nin bulunduğu düz çöl havzalarının yanı sıra Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da pegmatit denilen volkanik kayalar ve kil oluşum bölgeleri bulunuyor.

Bu “beyaz altını” bulmak ve çıkarmak için süren arayış, aynı zamanda yeni temel jeoloji, jeokimya ve hidroloji araştırmalarını da kapsıyor. Stillings ve diğer bilim insanları, brin (tuzlu su) ve killerin nasıl oluştuğunu, aynı havzada meydana geldiklerinde lityumun iki tortu arasında nasıl hareket ettiğini ve lityum atomlarının, kilin kimyasal yapısı içinde nasıl konumlanma eğiliminde olduklarını inceliyor.

Lityum Üçgeni’nde bulunan Bolivya’daki lityum üretim havzalarından biri.

En ucuz nereden çıkarılır?

Bu araştırmalar sürerken Beyaz Saray, Aralık 2017’de lityum içeren cevherler de dahil olmak üzere bazı “kritik” minerallerin yeni kaynakları üzerinde araştırmaları artırmaya yönelik yeni bir emir çıkarmıştı. Ekonomik ve ulusal güvenlik gerekçeleriyle bu emir, bilim insanlarından maden tedarikçilerine kadar yetkili her birimi ABD içinde yeni keşiflere zorladı.

Ancak ABD lityum bulma çabalarında yalnız değil. Çin başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri de yeni kaynak arayışları içinde. Ocak ayında, bir AB araştırma konsorsiyumu, lityum pazarında rekabet edebilmek için Avrupa Lityum Enstitüsü adı verilen iki yıllık bir girişim başlattı. Lityum araştırmasında bu yeni aşamaya hız vermek için Stillings önderliğinde bir grup bilim insanı da Amerikan Jeofizik Birliği’nin (AGU) geçtiğimiz aralık ayında Washington’da düzenlenen bir sempozyuma ön ayak oldu.

Lityum araştırmaları, lityum bakımından zengin birikintilerin nerede olduğunu bulmak amacıyla yeraltı suyunun dolaşımını izlemek için hidroloji çalışmalarına da hız verdi. Bu çalışmalarda hidrojen, oksijen ve helyum izotopları, yeraltı suyunun yeraltından ne kadar süre geçtiğini ve suyun temas ettiği kaya türlerini izlemek için kullanılıyor. AGU sempozyumunda, Salar de Atacama olarak bilinen Şili tuz havzasında en yüksek lityum konsantrasyonlarının belirli fay hatlarının yakınında bulunduğunu gösteren veriler sunuldu.

KARŞIT GÖRÜŞ: Lityum madenciliğinin çevreye zararları

Ancak ortada çok büyük bir sorun var: Lityum madenciliği için göze çarpan en önemli sorun, “temiz enerji” olarak adlandırılan bu kaynağın tamamen temiz olmaması. Zira lityumun cevherinden çıkarılması ve lityum karbonat veya lityum hidroksit gibi ticari olarak kullanılabilir bir forma dönüştürülmesi, çevreye sızabilecek toksik atıklar üretebiliyor. Örneğin, Çin’in Tibet Platosu’ndaki bir lityum madeninin neden olduğu kimyasal sızıntılar, 2009’dan bu yana çevreye zarar vermeye devam ediyor ve yakınındaki bir nehirdeki balıkları ve diğer hayvanları öldürüyor.

Şili/ Salar de Atacama.

Lityumun çevre üzerinde olumsuz etkileri bununla da sınırlı değil. Latin Amerika’daki sorun su temini; Salar de Atacama’yı içine alan Lityum Üçgeni, dünyadaki en kurak yerlerden biri olmakla beraber buradaki madencilik çok fazla su tüketiyor. Bu da olayların endişe verici bir şekilde karmaşıklaşmasına neden oluyor. Sözgelişi, Salar de Atacama’daki tuz dairelerinin hemen kıyısında flamingo yuvalanma habitatı bulunuyor.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’ndan (USGS) Scott Hynek, “Bu madencilik faaliyetine karşı en büyük itirazlardan biri, potansiyel olarak flamingo popülasyonları üzerindeki etkisi” diyor. Andlar’daki yeraltı lityum tuzlu su rezervuarını besleyen aynı su kaynağı, nihayetinde lagünleri dolduruyor.

Hal böyle olunca da yerli toplulukların yanı sıra hem Şili hem de Arjantinli yetkililer, alarm halinde. Hynek, Şilili yetkililerin, madencilerin lagün su seviyelerini düşürecek kadar pompalama yapacaklarından endişe duyduklarının altını çiziyor. Nitekim yetkili makamlar da şubat ayında Salar de Atacama’da faaliyet gösteren madencilerin su kullanım haklarına ilişkin yeni kısıtlamalar getirdiğini duyurmuştu.

Beyaz altın

Dünyanın lityum kaynaklarının çoğu Avustralya (turuncu) ve Çin‘deki pegmatit madenleri ve Şili ve Arjantin’deki tuzlu su madenleridir. Ancak planlanan madencilik girişimleri (mavi), lityum madenciliğinin yakında ABD, Kanada ve Meksika’ya yayılacağını gösteriyor.

Lityum madenciliği suyu tüketiyor

Latin Amerika’nın en büyük sorunlarının başında su geldiği biliniyor. Arjantin, Bolivya ve Şili’nin bazı kısımlarını kapsayan Lityum Üçgeni, dünyadaki diğer tuz dairelerinin altındaki metal arzının yarısından fazlasını elinde tutuyor.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu bölge aynı zamanda dünyadaki en kurak yerlerden biri. Bu büyük bir mesele, çünkü lityum çıkarmak için madenciler tuz dairelerindeki operasyona, delik açtıkları yüzeye mineral bakımından zengin tuzlu su pompalayarak başlıyorlar. Burası daha sonra aylarca buharlaşmaya bırakılıyor. İlk önce manganez, potasyum, boraks ve lityum tuzlarının bir karışımı oluşuyor; ardından filtreleniyor ve başka bir buharlaştırma havuzuna yerleştiriliyor. 12 ila 18 ay sonra bu karışım, lityum karbonat elde edilebilecek kadar filtrelenmiş oluyor.

Nispeten ucuz ve etkili bir süreç olarak nitelendirilse de çok fazla su tüketiliyor; ton lityum başına yaklaşık 500.000 galon (yaklaşık 2.000 ton) sudan bahsediyoruz. Bir örnek: Şili’deki Salar de Atacama’da, maden faaliyetleri bölgenin suyunun yüzde 65’ini tüketiyor. Bu tüketim, bazı toplulukların zaten su sıkıntısı yaşadığı bir bölgede, kinoa ve lama yetiştiren yerel çiftçiler üzerinde de büyük bir baskı yaratıyor.

Lityum üretim süreçlerinde çevredeki doğal yaşam da ekolojik stres yaşıyor. Nesli tükenme tehdidi altında olan flamingolar da bu tehdidi yaşayan canlılardan yalnızca biri.

Canlı yaşamı üzerinde ekolojik stres oluşturuyor

Lityum madenciliği aynı zamanda -Tibet’te olduğu gibi- toksik kimyasalların buharlaşma havuzlarından yeraltı ve üstü su kaynaklarına sızma riski taşıyor. Bunlar, lityumun işlenmesinde kullanılan bir formdaki hidroklorik asit de dahil olmak üzere kimyasalların yanı sıra her aşamada tuzlu sudan süzülen atık ürünleri içeriyor.

Avustralya ve Kuzey Amerika’da, lityum daha geleneksel yöntemler kullanılarak kayadan çıkarılıyor olsa da etkili bir şekilde elde etmek için kimyasalların kullanılmasını gerektiriyor. Nevada’da yapılan araştırmalar, bir lityum işleme operasyonunun ardından 240 km uzaklıktaki balıkların etkilediğini ortaya çıkarmıştı. 

Kimin suçlanacağı konusunda her kafadan bir ses geliyor. Hynek, “Flamingolar ve yerli topluluklar kelimenin tam anlamıyla ortada kalmış durumda” diye ekliyor. Bu denli büyük çevresel kaygılar, bölgedeki lityum madenciliğinin potansiyelini engelleyebilir.

Massachusetts Amherst Üniversitesi’nden hidrolog David Boutt da biyolojik çeşitlilik açısından büyük önem taşıyan habitatlarda yapılan çalışmalar konusunda uyarıyor. Boutt, Lityum Üçgeni gibi çok düşük yağış oranlarının söz konusu olduğu kurak bölgelerde suyun yeraltı yüzeyinde nasıl hareket ettiği konusunda çok az araştırma yapıldığını ve bu sistemlerin yanıt vermesinin çok uzun zaman alabileceğinin altını çiziyor. Bu çalışmaların etkilerinin belki de on yıllarca hissedilmeyebileceği konusunda uyarıyor.

Bu noktada lityumun pek de çevreci bir alternatif olmadığı sonucuna varılabilir. Nature’da yayımlanan bir makalede, Georgia Üniversitesi’nden malzeme mühendisi Gleb Yushin ve çalışmanın ortak yazarları, pil üretmek için daha yaygın, daha ucuz ve çevre dostu malzemeler kullanan yeni pil teknolojisinin geliştirilmesi gerektiğini savunuyor. Araştırmacılar, daha yaygın ve daha az toksik malzemelerle kobalt ve lityumun yerini alan yeni pil kaynakları üzerine üzerinde çalışıyor.

Lityumun kullanım alanları

Lityum, geniş bir kullanım alanına sahip. Aşağıda, lityum bazlı yaygın ürünler ve içerdikleri lityum bileşikleri sıralanıyor.

Bipolar bozukluk için duygudurum dengeleyici: Lityum, 19. yüzyılın ortasından beri guttan zihinsel bozukluklara kadar değişen durumlar için bir ilaç olarak kullanılıyor. Lityum karbonat veya lityum sitrat olarak alındığında, 1970’lerden bu yana, bipolar bozukluğun bir yönü olan akut maniyi tedavi etmek için yaygın olarak kullanılıyor.

Kozmetikler: Lityum stearat, emülsiyonlaştırıcı olarak işlev görüyor; allık, göz farı ve ruj gibi kozmetik ürünlerinde dağılmayı önlüyor. Yüz kremlerine eklendiğinde, hektorit adı verilen yumuşak ve yağlı, lityum içeren bir mineral, ürünü pürüzsüz ve yayılabilir tutuyor.

Askeri, endüstriyel, otomotiv, uçak ve denizcilik uygulamaları: Petrolün içine eklendiğinde, lityum stearat su geçirmiyor; yüksek ve düşük sıcaklıklara toleranslı kalın bir yağlama gresi oluşturuyor.

Darbelere dayanıklı pişirme kabı ve alüminyum folyo: Diğer alkali metallerle karşılaştırıldığında, lityum atomları özellikle şarj durumlarında küçüktür. Lityum iyonları ısındıkça nispeten az büyürler, bu nedenle cama veya seramiklere bir miktar lityum karbonat ilave etmek, bu ürünleri sıcakken daha güçlü ve daha az kırılgan hale getirebiliyor.

*

Kaynaklar: