Ana Sayfa Blog Sayfa 2146

Türkiye’de koronavirüs: 99 kişi hayatını kaybetti, toplam can kaybı 2 bin 805

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca koronavirüs salgınına ilişkin son verileri açıkladı. Buna göre, son 24 saatte virüs nedeniyle hayatını kaybeden kişi sayısı 99, toplam can kaybı ise 2.805 oldu. Tespit edilen 2.357 yeni vaka ile toplam vaka sayısı 110.130’a ulaşırken, 3 bin 558 kişi daha iyileşti; tedavisi tamamlananların sayısı da 29 bin 140’e yükseldi. 

Fahrettin Koca’nın açıklaması şöyle: 

 

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

[Yeşil Gazete Tv] Karantina günleri: Salgın pik yapmış olabilir

Yeşil Gazete Tv’deki Karantina Günleri programının 11’incisinde Türkiye ve dünyadaki koronavirüs salgınının geldiği aşama masaya yatırıldı. İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı, İklim Koordinatörü ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Ümit Şahin, Yeşil Gazete editörü, sosyolog Koray Doğan Urbarlı ve Yeşil Gazete Genel Yayın Yönetmeni Alev Karakartal’ın hazırladığı programda, izleyici soruları da canlı olarak yanıtlandı. 

Sağlık Bakanlığı‘nın verilerine göre, son iki gündür iyileşen hasta sayısının yeni vakaları geçtiğine dikkat çeken Şahin, salgının Türkiye’de 11 Nisan’da pik yapmış olabileceğini, bundan sonra izolasyon koşullarına dikkat edilmesi halinde plato aşamasına geçilebileceğini kaydetti. İki hafta önce hazırlıksız bir şekilde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında, geceyarısı caddelere çıkan kalabalıkların, hastalığın yayılması konusunda bir etkisinin olmadığının anlaşıldığını kaydeden Şahin, bakanlığın iddia ettiği ölçüde bir başarı öyküsünden söz etmek için şimdilik erken olmakla birlikte, iyiye doğru bir gidişten bahsedilebileceğini belirtti. 

‘Tüm veriler açıklanmalı’

Programda, Türkiye’nin salgınla mücadelede, iddia edildiği kadar başarılı olup olmadığını görebilmek için tüm verilere şeffaf bir şekilde ulaşılmasının önemine dikkat çekildi; fibrasyon yöntemleri, her şehir ve ilçede kaç hasta olduğu, bu kişilerin cinsiyet ve yaş dağılımı gibi pek çok bilgiye ulaşılamamasına vurgu yapılarak;  ölüm ve hasta sayısının açıklanandan muhtemelen daha fazla olmasına karşın bunun genel eğilimi değiştirmeyebileceği tartışıldı.   

Covid-19 için henüz spesifik bir antiviral ilaç ya da aşı bulunmadığı, bu yüzden de önlemleri hafifletmenin hata olacağına dikkat çekilen programda;  AVM’lerin kısmen açılması, 65 yaş üstünün belirli zamanlarda dışarıya çıkmasına izin verilmesi, futbol maçlarının seyircisiz de olsa oynanması planlarının salgın yönetiminde yaratabileceği risklere dikkat çekildi. 

Karantina Günleri’nde dünyada en çok vaka ve ölüm sayısıyla ilk sırada olan ABD‘nin başkanı Donald Trump‘ın hastalara dezenfeksiyon maddesi şırınga edilmesi ve ultraviyole ışını verilmesi önerileri de tartışıldı. 

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Korunamayan korunan alanlar- 2

Geçen hafta ülkemizdeki korunan alanların, özellikle 2873 Sayılı Milli Parklar Yasası kapsamında olanların alanlarının artırılıyormuş gibi görünürken nasıl azaltıldığını anlatmıştım. Bu kez korunan alan olarak görünen doğa parçalarında, sözde koruma şemsiyesi adı altında neler yapıldığını ve nelerin yapılmasının önünün açıldığını, teknik detaylarına mümkün olduğunca girmeyerek açıklamaya çalışacağım.

Önce ana çerçeveyi çizen Milli Parklar Yasası’na bakalım: 

Yasa dört farklı korunan alanı kapsıyor: Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanları. Bunlardan tabiat anıtlarını, genellikle bir ya da birkaç ağacı kapsayan oldukça küçük alanları kapsadığı için bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Kalan üç korunan alandan yalnızca biri, tabiatı koruma alanları mutlak koruma özelliği taşır. Yasa’nın ikinci maddesinde tabiatı koruma alanları şu şekilde tanımlanır:

Tabiatı koruma alanı; bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarını ifade eder.”

Hakkını verelim, bu alanlar gerçek anlamda korunan alanlardır. Öyle ki, 2018 sonbaharında Orman Yolu belgesel kuşağının “Saklı Orman: Istrancalar” bölümünü çekerken, Milli Parklar örgütünün izniyle Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı’na girmemizin üstünden yarım saat geçmeden bir jandarma ekip otosu yanımıza gelip ne yaptığımızı, iznimizin olup olmadığını sormuştu. Sonra anladık ki aslında düğün fotoğrafı çektirmek için alana izinsiz olarak giriş yapan bir gelinle damadın peşindelermiş.

Yapı ve işletme izinleri

Fakat ne yazık ki, milli parklar ve özellikle tabiat parkları gerçek birer korunan alan olmaktan çok çok uzaktalar. Çünkü sözünü ettiğimiz yasa gerçek anlamda bir korunan alan yasası değil. Zira milli parklar ve tabiat parklarında çok sayıda yapı ve işletmenin bulunmasına izin veren bir nitelik taşıyor. Nasıl mı? Bakalım Milli Parklar Yasası milli parklar ve tabiat parklarında nelerin yapılmasına izin veriyor:

  • İlgili alanın gelişme planına uygun olmak şartıyla, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlar,
  • Turizm bölge, alan ve merkezleri dışında kalan milli parklar ve tabiat parklarında kamu yararı olmak şartıyla ve gelişme planına uygun olarak turistik amaçlı bina ve tesisler (turizm bölge, alan ve merkezlerinde Turizmi Teşvik Kanunu’na göre aynı izinler verilmektedir),
  • Maden ve petrol kanunları gereğince araştırma ve işletme ruhsatnamesi veya imtiyazı.

Üstelik yine yasa gereği bu tesis ve işletmeler için verilen izinlerin süresi 99 yıla kadar uzayabiliyor. Yasa, izin süresi sonunda bütün tesislerin hazineye devrini gerektiriyor, ama benim gibi sizin de aklınıza geliyordur; 99 yıl sonra kim öle kim kala. Bununla da kalmıyor, tesis yapmak ve işletme kurmak için izin alan kişi ve kuruluşlar bu haklarını üçüncü taraflara devredebiliyorlar. Yani bir tek miras bırakma hakları yok desek yeri. Eh, diyebilirsiniz ki hiç değilse hazineye üç beş kuruş gelir oluyordur. Ben susayım bu konuda. Varsa bir yetkili tanıdığınız, ilgili dairelerden izin dosyalarını bulup bu izinlerin kimlere ve hangi bedellerle verildiğini siz inceleyin. Böylelikle kimin ne kazandığını kendiniz görmüş olursunuz.

Peki, bununla kalıyor mudur dersiniz? Maalesef kalmıyor. Sadece ülkemiz değil hemen bütün dünya salgınla uğraşırken, 16 Mart 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Resmi Gazete’de bir yönetmelik değişikliği yayımladı. Bu değişiklik Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapıldı. Özellikle yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde yapılan değişikliklerle nitelikli koruma alanlarında;

  • Entegre tesislerin,
  • Tıbbi ve aromatik bitki uygulamalarının,
  • Hayvancılık yapılmasının,
  • Balıkçı barınakları inşasının,
  • İskeleler yapılmasının,
  • Doğal kaynak suyu kullanımına yönelik iş ve işlemlerin,
  • İçme suyu amaçlı baraj ve göletlerin,
  • Yerleşimler kurulmasının ve
  • Madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.
2030 yılı itibariyle ekolojik bölgelere göre karasal korunan alan yüzdeleri (Kaynak: Dinerstein et al., 2019)

Korunan alanlarımız zaten dünya ortalamalarının çok altında. IUCN verilerine göre dünya karasal alanlarının yaklaşık %15’i değişik statülerde korunan alan. Üstelik bu oranın %50’lere çıkarılması gerektiğini öne süren bilimsel yayınlar da var.[1] Oysa ülkemizde korunan alanlar %8-9’larda geziniyor. 2030 yılı için yapılan tahminlerin sonuçları da haritada açıkça görünüyor. Diğer yandan dünyada, korunan alan uygulamalarında, alan korumaktan çok ekolojik süreçlerin korunmasına doğru devrimsel adımlar atılıyor. Yeniden yabanlaştırma gibi anlayışlarla ekolojik süreçlerin özgün haline dönüştürülmesi için çabalar sarf ediliyor. Bizde ise korunan alan adı altında turizm alanları, günlük rekreasyonel kullanım alanları yaratılmaya, bu alanlarda ekonomik kazanç kapısı oluşturabilecek her türlü faaliyete izin vermeye dönük bir yaklaşım sergileniyor. Bu yüzden geçen haftaki ve bu haftaki yazımın başlığı korunamayan korunan alanlar oldu. Umarım nedeni şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

*

[1] Dinerstein et al., 2019. A global deal for nature: Guiding principles, milestones, and targets. Science Advences 5: eaaw2869.

‘Topyekun’ mücadelenin mutfak cephesi: Tarım yoksa aş da yok – Aylin Doğan

Malik Aksel Birinci Dünya Savaşı yıllarında gıda temininde yaşanan sıkıntının boyutunu şu sözleriyle anlatmaktadır. “Yalnız insanlar değil hayvanlar da açtılar. Cami avlularında güvercinlere mısır, buğday verilemediğinden bunlarda uzaklara göç etmişlerdi.”

Covid-19 salgını nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasağıyla büyük şehirlerin meydanlarında yalnız kalan kuşların görüntüleri o savaş yıllarını yeniden düşündürdü. Yeniden düşündürdü diyorum zira işgal yılları İstanbul mutfak kültürünü incelediğim tezimi hazırlarken sık sık üzerine düşünmüştüm: Savaş değil ama olağanüstü bir durum bugün yaşansa ülke nüfusunun neredeyse %20’sinin yaşadığı bu şehir nasıl doyurulur?

Savaş ve işgal yılları gıda temininde yaşanan sıkıntıları, nedenlerini, bu sorunları gidermek için alınan tedbirleri, yapılan uygulamaları ve hatta çeşit ve miktar açısından sınırlı gıda maddeleri ile alışılmış lezzetlere özlemle mutfakta nasıl bir yaratıcılık ortaya konulduğunu bugünlerde yeniden gözden geçirmenin yol gösterici olabileceğini düşünüyorum. 

1. Dünya Savaşı, içinde yer alan ülkelerin asker-sivil tüm vatandaşlarının bir şekilde mücadeleye dâhil olduğu, bu nedenle literatürde “topyekûn savaş” olarak tanımlanan ve toplumun büyük bir kısmını etkilediği için de ülkelerin toplumsal hayatlarında köklü değişimlere sebep olan bir savaştır.

Topyekun! şu anda küresel ölçekte içinde bulunduğumuz durum da böylesi bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Evet dünyanın bu sefer mücadele etmesi gereken düşmanı bir virüs.! Ve elbette bu mücadelenin de başta ekonomik ve sosyal olmak üzere birçok değişimi beraberinde getireceğine şüphe yok.  Ancak bu değişimin nasıl yönetileceği önemli. Toplumsal hafıza canlandırılarak bu değişim son zamanlarda daha çok dile getirilen bir tarım devrimine evrilebilir mi? Tıpkı Savaş ve Milli Mücadele günleri ardından Cumhuriyet döneminin azimle oluşturduğu ve kendi kendine yetebilen sayılı ülke arasında olmasını sağlayan tarım devrimi gibi. Burada ele alacağımız gıda başlığı altındaki yazılarda, altı çizilen noktalar üzerinden üretiminden tüketimine gıdanın nasıl daha adil olabileceğini yeniden düşünebilir miyiz?

Savaş yılları

Osmanlı Devleti,  I. Dünya Savaşı öncesinde gerek üretim gerekse ithalat yoluyla başta gıda maddeleri olmak üzere her nevi ihtiyaç için önemli stoklar yapmış, bir diğer tedbir olarak da   un, buğday, pirinç, yağ, soğan, yumurta, zeytin tanesi ve yağı, tuz, bulgur, mısır, mercimek, patates, fasulye, nohut, bakla, incir, üzüm, hurma, bal ve pekmez gibi gıda maddelerinin ihracatını yasaklamıştı. Ancak alınan bu tedbirlere rağmen uzun süren savaş, kapanan ticaret yolları, tükenen stoklar, azalan üretim gıda maddelerinin temininde ciddi sıkıntılar yaşanmasına neden olmuştu. Elbette bu sorun sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil savaşa katılan birçok ülkede yaşanmıştı.

Birinci kadın işçi taburu ziraat ile meşgul. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

İhtiyaç duyduğu gıda maddelerini Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika ve Kanada’dan ithal eden İngiltere’nin, 1916 yılında Almanya’nın başlatmış olduğu denizaltı saldırılarıyla ticaret gemileri tehdit altında kalmış, 1917’nin sadece şubat ayında 230 gemi ve 300 bin ton yük kaybedilmişti. Deniz ticaretinin ablukaya alınması İngiltere’yi ciddi bir gıda sıkıntısıyla karşı karşıya bırakmıştı. Savaşın dayattığı koşullar altında İngiltere Gıda Bakanlığı ülkenin kendi ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilmesi ve tarımsal üretimi iyileştirip artırabilmek için kadın vatandaşlarından faydalanarak, 1916 yılında Women’s Land Army (Kadın [Toprak] Kara Ordusu)’nu kurmuştu.

Osmanlı Devleti’nde toplumun temel besin maddesi olan tahı ihtiyacı, savaş öncesi özellikle kıyı kentlerinde yüksek oranda ithalatla karşılanırken, ülkenin denizden ablukaya alınması ve kaybedilen verimli topraklar neticesinde tahıl tedarikinde elde kalan tek kaynak olan Anadolu’ya muhtaç olunmuştu.

Tarımsal üretim aksarsa gıda krizi kapıda 

Ancak bu noktada savaşın ortaya koyduğu şartlar nedeniyle birçok sorun vardı. Bu sorunların başında tarım işlerinde çalışan işgücünü oluşturan nüfusun silah altına alınması geliyordu. Silah altına alınanların büyük bir çoğunluğu doğrudan ziraatla ilgiliydi. Askere alınanların sayısı savaşın sonuna gelindiğinde 2.850.000’e ulaştığı dikkate alındığında işgücü kaybının ne boyutta olduğu düşünülebilir. Tarımsal üretim için önemli olan çift hayvanlarının bir kısmına askeri nakliyede kullanılmak üzere el konulması, bir kısmının da ordunun et ihtiyacını karşılamak için kesilmesi tarımsal üretimin azalmasında etkili olan bir diğer faktördü. İhtiyaç nedeniyle tohum olarak ayrılan tahılın bile satılması ya da tüketilmek zorunda kalınması da ekilecek tohumluk tahılın yer yer bulunamamasına neden olmuştu. Tüm bu ve benzeri sorunlar neticesinde savaşın sonuna gelindiğinde tahıl üretimi savaş öncesine göre neredeyse %50’ye varan oranda azalmıştı.

Savaş süresince düşen tarımsal üretimi artırmak için bazı uygulamalar yapıldı.  Cephe gerisinde görev alan Amele Taburları’ndaki çiftçilikten anlayan kişiler seçilerek Ziraat Taburları oluşturuldu. Ziraat Taburları ekim, hasat ve harman işlerinde çiftçilerle beraber çalışarak  üretimin belli bir ölçüde de olsa artmasına katkı sağladılar.  Kadın İşçi Taburları’nın da tarımsal üretimde kullanılması denendi.

İşçi taburu çift sürerken. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

Salgınla beraber market raflarında önce un ve makarnanın tükenmesi sadece beslenme alışkanlığımızın bir yansıması mı? Toplumsal hafızanın izlerini de taşıyor mu?

 Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu İaşe Teşkilatı’nın depo ve ambarları boşalmıştı. Ekmek niyetine halka 320 gr ağırlığında arpa, yulaf ve bakla karışımından üretilen mamul dağıtılabilmekteydi ki bu hem miktar bakımından az hem besin değeri bakımından zayıf, aynı zamanda da lezzetten yoksundu. İstanbul’da yaşanan ekmek sıkıntısı öyle bir noktaya gelmişti ki halka günlük olarak verilen vesika ekmeğinin gramajı 250 dirhemden 150 dirheme düşmüştü. Bu sıkıntıyı bir ölçüde hafifletebilmek için bazı önlemler alınmış, İaşe Nezareti 25 Kasım 1918’de, acil olarak ambarlarda bulunan patatesin dağıtılmasına karar vermişti.

İstanbul’da işgal yılları ve Anadolu’da Milli Mücadele yılları boyunca da gerek tarımsal üretimin azalması gerekse pahalılık, ihtihkâr, karaborsacılık, kaçakçılık gibi nedenlerle gıda maddelerinin tedarikinde yaşanan sorunlar artarak devam etti. Milli Mücadele’nin son dönemlerine gelindiğinde Anadolu’nun durumunu Aydın Mebusu Dr. Mazhar Bey’in şu sözleri net bir şekilde ortaya koyar:

“Hiç açlık duymayan vatanımızın en zengin memleketlerinden biri olan Aydın livasında bizzat kendim gezdim ve sıhhiye müdüriyetinin raporları da vardır. Üç beş aydan beri halkın boğazından bir lokma undan başka, bir lokma ekmek, et girmemiştir.”

 Covid-19’la mücadele edilen şu günlerde tarımsal üretimin kesintiye uğramadan devamlılığının sağlanması, en az mücadele edilen sorun kadar önemli bir mesele haline gelebilir. Şu anda büyük bir öz veriyle mücadele veren sağlık çalışanlarından sonra en aktif çalışan diğer gurup gıda tedarikini sağlayan kişiler. Yaşamış olduğumuz olumsuz koşullar henüz tarımsal üretime etki etmemişken, gıda fiyatlarındaki artışı arz talep açıklamaları ile makul gösterilmeye çalışıldığını dikkatle takip etmek sonrasında yaşanabileceklere dikkat çekmesi açısından önemlidir.

 *

Seçili Kaynakça

  • Aylin Doğan, “Esir Şehrin” Mutfak Kültürü- Mütareke Dönemi İstanbul Mutfak Kültürü (1918-1922), Libra, İstanbul, 2018.
  • Ercan Uyanık, Mehmet Akkaya, “I. Dünya Savaşı’nda sürdürülebilir tarımsal üretimde ziraat taburlarının rolü”, 2. Uluslararası Tarih Sempozyumu- 100 Yılında I. Dünya Savaşı Bildiri Kitabı (s. 849-864). 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir, 2015.
  • Vedat Eldem, “Cihan Harbinin ve İstiklal Savaşının Ekonomik Sorunları”, düz. O. Okyar, Türkiye İktisat Tarihi Seminerleri (s.373-406), Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1975.
  • Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994.
  • Yavuz Selim Karakışla, Osmanlı Ordusunda Kadın Askerler Birinci Kadın İşçi Taburu 1917-1919, Akıl Fikir Yayınları, 2015, İstanbul.

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

İklim değişikliği: ABD’de mega kuraklık ‘çoktan başladı’

BBC’den Matt McGrath‘ın makalesi, Yeşil Gazete için Ada Başer tarafından çevrilmiştir.  

*

Bilim insanlarına göre, batı ABD, tarihinde kaydedilmiş en kötü kuraklığı yaşıyor. Araştırmacılara göre, 2000 yılında başlayan ve hala devam eden bu mega kuraklık, doğal olarak oluşan bir olay. Ancak hava sıcaklığının artmasıyla değişen küresel iklim, bu durumu daha ciddi bir hale getiriyor. 

Bazı araştırmacılar ise daha ölçülü davranarak, o bölgede gerçek bir mega kuraklıktan söz edebilmek için henüz çok erken diye düşünüyorlar.

Büyük kuraklık tam olarak nedir?

Yeni makalenin yazarlarına göre, Kuzey Amerika‘daki mega kuraklık 19 ve 20’inci yüzyıllarda yaşanan kuraklıktan çok daha ciddi ve onlarca yıl sürecek dönemler halinde yaşanacak bir olay anlamına geliyor.

Yazarlara göre, 800’den 2018’e kadar olan zaman diliminde, batı ABD’de 40 civarında kuraklık dönemi yaşandı. Bunların arasında, sadece dört tanesi mega kuraklık kriterine giriyor. Biri 800’lu yıllarının sonunda, bir diğeri 1100’lu yılların ortasında, diğer ikisi 1200’lerde ve 1500 yıllarının sonunda olan mega kuraklıklardı.

Geçmişteki kuraklık şartları nasıl biliniyor?

Yeni araştırmanın temeli, son 1200 yılın ağaç halka kayıtlarının kullanıldığı toprak nem bilgisine dayanıyor. Araştırmacı grup, incelemelerine destekleyici kanıt olarak, normalde ıslak nehir yataklarında büyüyen orta çağdan kalma ağaç kütüklerini, 13’üncü yüzyıl kuraklığı ortasında terk edilen yerleşim yerlerini ve göllerdeki söndürülmesi güç orman yangınlarından arta kalan tortuları kullandı. 

Batı ABD’de yüzyıllar boyunca toprak nemini gösteren bir grafik. Alttaki mavi çizgi, ortalama toprak nemini göstermektedir 2000-2018.

Geçmişte 19 yıl süren en etkin kuraklıkları, 2000-2018 arasındaki toprak nem bilgisi ile karşılaştırılan ekip, şu andaki dönemin, kayıtlara geçen en kötü dört mega kuraklığın üçünden çok daha beter olduğunu keşfetti. 1575’den 1603’a kadar süren dördüncü mega kuraklık, hala kayıtlardaki en kötü kuraklık, ama şu an yaşanan ile aralarındaki fark çok az.

New York’taki Columbia Üniversitesi‘nde görev yapan baş yazar Dr. Park William‘ın aktardığına göre, bu kuraklığın ilk 20 yılı, tüm mega kuraklıkların ilk 20 yılına benziyor: “Aslına bakarsak, en şiddetli mega kuraklıkların en kötü 20 yılıyla da benzeşiyor.”

Doğal bir olay mı, fail iklim değişikliği mi? 

Yazarlar, şu anki kuraklık durumunun şüphesiz ki doğal bir olay olduğunu ancak iklim değişimi yüzünden çok daha etkili yaşadığını söylüyorlar. Tüm bunlardaki en kritik olay, olağan dışı El Niño/La Niña hava durumu gibi görünüyor.

Dr. Williams, “Bizim birçok kanıttan anladığımıza göre, tropik Pasifik Okyanusu‘ndaki La Niña gibi kasırgaların etkisiyle güneybatı Amerika ve kuzey Meksika kuru şartlar yaşıyor. Ve biz son 20 yılda bunu görüyoruz” diyor. 

Mead Gölü son kuraklıkta su seviyelerinde büyük düşüş yaşandı.

Ancak iklim değişikliğinin şu anda yaşanan kuraklığı güçlendirdiği de bir gerçek. Yazarlara göre, batı ABD’de 2000’den beri sıcaklık 1,2 derece arttı. Isınan hava daha fazla nem tutuyor, ve bu durum topraktaki nemi azaltıyor. Araştırmacılara göre, iklim değişikliği, şu andaki olayın hızının ve şiddetinin yarısına sebep oluyor. 

Columbia Üniversitesi ve NASAnın Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü‘nden eş yazar Benjamin Cook, “Bunun şimdiye kadarki en kötü kuraklık olup olmadığı önemli değil. Önemli olan, iklim değişikliği yüzünden olması beklenenden çok daha beter bir duruma gelmiş olması” diye konuşuyor. 

Mega kuraklığın etkileri 

Yazarlar bölgedeki Powell ve Mead  gölleri gibi iki önemli su kaynağının, bu kuraklıkta önemli ölçüde küçüldüğünü söylüyorlar. Tüm bölgede kontrol edilemeyen yangınlar görülüyor. Dr. Williams’a göre, “40 yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, her yıl yaşanan orman yangınlarının oranı 10 kat arttı.”

ABD’de son yıllarda orman yangından etkilenen araziler giderek çoğalıyor. Kuraklığın etkisini azaltan etken, yeraltı su tabakalarıdır. Bu sular, tarımı desteklemek için giderek daha çok kullanılıyor. Kuraklık uzadıkça, insanların yeraltı su kaynaklarına ulaşabilmek için daha derin kazmaları gerekecek, fakat bu kaynakların yeniden dolması çok daha uzun zaman alacak.

Tanım tartışmalı olsa da su problemi büyüyor

Bilim insanları arasında mega kuraklık olduğuna dair ortak bir görüş olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Yeni araştırma, mega kuraklığın tanımı açısından oldukça çekişmeli. Bazı bilim insanları mega kuraklıktan bahsetmek için daha çok erken diyorlar. Ama mega kuraklık hakkında aynı düşüncede olmayanlar bile bu bölgede ciddi su problemi olduğunu kabul ediyor ve büyük ihtimalle gelecekte daha kötü olacak.

ABD Atmosferik Araştırmalar Ulusal Merkezi‘nde (NCAR) çalışan bilim insanı Dr. Angeline Pendergrass, “Batı ABD herhangi bir kuraklığın eşiğinde olsun olmasın şu bir gerçek ki, su önemli bir yaşam kaynağı ve içinde bulunduğumuz yüzyılda yağışların uzun süreli azlığı özellikle bölgede büyük tehlike oluşturuyor” görüşünde: “Ve iklim değişikliği bu olayı daha iyileştirmeyecek – doğrusunu söylemek gerekirse, büyük ihtimalle daha kötü yapacak.”

Bu çalışma “Science” dergisinde yayınlanmıştır.

 

Hindistan 2021’de ‘her şeyi gören’ bir veritabanına geçmeyi planlıyor

İvan Mehda‘nın thenextweb.comda yer alan yazısı Yeşil Gazete için Ayça Ceren Akdemir tarafından çevirilmiştir. 

*

Dünyanın en büyük demokrasisi olan Hindistan, 2009 yılında Aadhaar formatında vatandaşlarının bilgi ve biyometriğini içeren devasa bir veritabanı oluşturmuştu. Şimdi de ülkede yaşayan 1,2 milyar insanı sürekli olarak takip edecek yeni bir veritabanı oluşturmayı ve kötüye kullanımını önlemek için yasal çerçeveler olmadan gözetimin daha da etkinleştirilmesini planlıyor.

Hindistan’ın HuffPost’undan Kumar Sambhav Shrivastava’nın incelediği belgelere göre hükümet, şehirlere taşınmak, iş değiştirmek, mülk satın almak ve soy ağaçlarındaki değişiklikler de dahil olmak üzere vatandaşların hayatlarındaki önemli kilometre taşlarını kaydetmeyi planlıyor. Ayrıca, her konutun coğrafi olarak etiketlenmesi ve ülkenin uzay ajansı ISRO tarafından oluşturulan bir coğrafi mekansal veri tabanına entegre edilmesi üzerine öneriler de tartışılıyor.  

Bilgi ve İnternet yönetişim araştırmacısı olan Srinivas Kodali‘nin Bilgi Edinme Hakkı Yasası (RTI) aracılığıyla edindiği bilgilere göre bu aranabilir veritabanı – tek bir veritabanı veya birden çok veritabanı kümesi – Aadhar verileri tarafından desteklenecek ve gerçek zamanlı olarak güncellenecek. Ayrıca Dünya Bankası da bu projeye dahil; banka incelenen belgelere göre 2 milyon dolarlık başlangıç hibesi sağlayacak.

Ulusal Sosyal Sicil adı verilen veri tabanı son beş yıldır, 2011 ulusal sosyoekonomik ve kast sayımındaki verileri güncelleme çabası ile halihazırda çalışıyor. Yeni fikir, nüfus sayım verilerini, özellikle yoksullar olmak üzere vatandaşlar için “daha fazla fayda sağlamak” gerekçesiyle güncellemek. Hindistan’ın raporu, yetkililerin bu projeyi 2021 yılına kadar yürütmeyi planlayan özel bir komite kurduklarını gösteriyor.

2018’de Hindistan’ın yüksek mahkemesi, Aadhaar Kimliği vatandaşların gizliliğini ihlal etmese de kullanımının özel kuruluşlar tarafından zorunlu kılınmaması gerektiğine hükmetti. Üst mahkeme ayrıca hükümetten kimliklerin zorunlu kullanımını refah programlarıyla sınırlamasını istedi. Şimdi, yeni veritabanını oluşturmak için kurulan özel komite, Aadhaar Yasası’nda bu gizlilik önlemlerini işe yaramaz hale getirebilecek değişiklikler önermekte.

İstenmeyen göçmenlere kalkan

Hindistan hükümeti, halihazırda gözetim ve vatandaş izleme ile ilgili politikaları yüzünden büyük bir uluslararası baskıyla karşı karşıya. Geçtiğimiz Aralık ayında, belirli komşu ülkelerden Müslüman olmayan mültecilere vatandaşlık veren, tartışmalı Vatandaşlık Yasası‘nı kabul etti. Ayrıca iktidardaki Bhartiya Janata Partisi’nin (BJP) liderleri de teröristleri ve “istenmeyen” göçmenleri kovmak için Ulusal Vatandaş Kaydı oluşturmaktan bahsettiler. Bu kayıt programı, ülke çapında vatandaşlar arasında belge eksikliğini dikkate alan sorunlu bir program.

Ülke, aynı zamanda, suçluları yakalamak ve kayıp çocukları bulmak için tasarlanmış bir yüz tanıma programı da inşa ediyor. Bununla birlikte, etik veri toplama ve kullanımını sağlayacak yasal bir çerçeve olmadığından, gizlilik uzmanları bunun denetlenmeyen gözetim ile sonuçlanabileceğine dikkat çekiyor. 

Geçtiğimiz haftalarda Hindistan’ın İçişleri Bakanı Amit Shah hükümetin, ülkenin başkenti Yeni Delhi’de yeni sistem aracılığıyla 1100 isyan tespit ettiğini söyledi. Ek olarak polislerin suçlu veritabanının yanı sıra seçmen kimliğinden ve sürücü belgesinden veri kullandığını parlamentoya bildirdi.

Hükümetin yeni sosyal sicil inşa etme niyeti, yoksulluk sınırının altındaki ailelere refah programlarından faydalanmaları için yardım ederken, veritabanının yapısı ve Aadhaar yasasında önerilen değişiklikler kesinlikle tehlike arz ediyor. Eğer bu sınırsız veri koleksiyonunu sınırlandıracak yeterli denge ve denetleme mekanizması olmazsa,  bu yeni veritabanı hükümetin vatandaşlarını gözetlemesi için başka bir araç olabilir.

HuffPost India’dan Shrivastava, bunun Hindistan hükümeti tarafından değerlendirilen potansiyel olarak sorunlu programlara yönelik kapsamlı araştırmaların yalnızca bir parçası olduğunu belirtti. Tüm hikayeyi burada bulabilirsiniz. 

Türkiye’de koronavirüs: İlk kez iyileşenlerin sayısı yeni vakaları geçti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’de yeni tip koronavirüs salgınına dair güncel verileri Twitter hesabından paylaştı. Buna göre son 24 saatteki vaka sayısı 3 bin 122, vefat sayısı ise 109 oldu. 3 bin 246 kişi ise bugün içerisinde iyileşerek hastaneden taburcu edildi. Böylece hastalığı yenenlerin sayısı ilk kez yeni teşhis konan sayısını geçti.

10 Mart’ta ilk koronavirüs vakası duyurulduğundan bu yana tespit edilen toplam vaka sayısı 104 bin 912’ye, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 2 bin 600’e yükseldi.

Koca: Erken tanı ve tedavide başarılıyız

Koca, paylaşımda “Son 24 saat içinde taburcu olan hasta sayısı, bugüne kadar iyileşen toplam hasta sayısının yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor. Taramada, erken tanı ve tedavide başarılıyız. Bu noktadan geri dönüş olmamalı. Alınan sonuçlara tedbirle destek şart. Bize güç verin” dedi.

38 bin üzerinde test yapıldı

24 saatte yapılan test sayısı ise 38 bin 351 olarak belirtildi. Açıklanan rakamlara göre, bugüne kadar 830 bin 257 kişiye test yapıldı. Toplam vaka sayısı 104.912, Covid-19 nedeniyle ölen kişi sayısı ise 2 bin 600 olarak açıklandı.

1.790 kişinin yoğun bakımda tedavisi sürerken, entübe hasta sayısı 929, iyileşen hasta sayısı ise 21 bin 737.