Ana Sayfa Blog Sayfa 2126

Erken zafer, artan sıcaklıklar ve korona sonrası pikniği!

Geçtiğimiz pazartesi günü beklendiği şekilde korona salgınına karşı ilk “zafer” ilan edildi. (Bu “zafer” ilanının geçici olduğunu ve bir hata olduğunu da belirtmekte fayda var) Bu ilana paralel olarak da bazı gevşeme sinyalleri verildi. Her biri doksanların amatör lig futbolcularına dönen berber mağdurları için beklenen açıklama yapıldı. Evlere sığamayan 60 yaş üstü ve 20 yaş altı için belirli gün ve haftalar takvimi tadında sokağa salma programları, AVM’lerin ne zaman açılacağı, futbol maçlarının nasıl organize edileceği, üniversitelerin durumu, LGS, YKS vs sınavların tarihleri ve diğer tüm durumlar için bir takvim oluşturuldu. Bu takvimden anladığımız kadarıyla belirleyici olan sağlık ve eğitim değil ekonomi ve turizm! Hali hazırda zaten salgın önlemlerini çok ciddiye almayan hatırı sayılır kalabalıkların kitlesel hareketi için her şey ayarlanmış vaziyette. Salgın tehdidi algısının minimum olduğu bu kitle için de böylelikle algı daha da zayıflatılmış oldu. Artık sorunun çözüldüğü düşüncesi her ortama hâkim olmuş vaziyette. Bu durum doğabilecek artçı dalgaların da kontrolünü güçleştirecek gibi görünüyor.

Salgına karşı erken ilan edilen zaferin kısa süre içerisinde birçok başka problems de beraberinde getireceğini unutmamak gerekir. Bunların başında da ikinci dalganın ortaya çıkma ihtimali geliyor. Ancak o, benim konum değil. Benim ilgilendiğim daha başka bir tehlike: Piknik. Evet, şu ailece ya da arkadaşlarla hep beraber salgın öncesi gittiğimiz piknik.

Piknik mevsimi

Hepimizin kolaylıkla fark edebileceği gibi 4 Mayıs Pazartesi gününden beri sokaklar oldukça hareketli. Herkes dışarıda. Hafta sonu sınırlaması sonrası oluşan pazartesi yoğunluğundan çok daha öte bir yoğunluk bu. İnsanlar eve kapanma süresinin çok uzun olduğunu ve zaten yapılan açıklamalardan hareket ederek de salgının kontrol altına alındığına iyice inanmış durumda. Trafik yoğunluğu eski haline yavaştan kavuşmaya başlamış halde. Ancak ortada bir problem var! İnsanlar hala sıkıntılarını atabilecekleri mekânlara erişemiyor. Bu mekânların başında gelen park ve bahçeler kapalı, sokaklar da eski cazibesine sahip değil çünkü her yer tıkış tıkış çirkin ucube beton yapılarla dolu vaziyette.

İnsan bu, sosyal bir canlı ve fazla dara gelemiyor. Beton ve dört duvar da bir yere kadar. Özlüyor, seviyor ve daha da önemlisi psikolojik olarak rahatlamak istiyor.  Bunun da en uygun yolu açık alanlar. Ayrıca, salgın öncesinin popüler alanları olan kapalı mekânlar da henüz açık değil. Kısa süre içinde de açılacak olsalar bile insanlar uzun süre bu mekânlara gitmekten imtina edecek. Çünkü korona süresince oluşan sosyal mesafe algısı uzun bir süre insanları toplu mekânlardan uzak tutacak. O halde tek çare kısa süre sonra açılacak olan piknik alanları ya da seyahat yasakları sonrası erişilebilir olacak olan dağlar, ormanlık alanlar, su kenarları ve daha benzeri birçok yerler. İnsanların ilk fırsatta yapacakları şey buralara akın etmek olacak. Hatta seyahat sınırlamalarının kaldırıldığı birçok ilde şimdiden planlar yapılmış ve hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. İnsanlar yasaksız geçirecekleri ilk hafta sonunda piknik alanlarına doğru harekete geçmek için bagajları hazırlamış bile.

Plastiğe dikkat

Kısa süre içerisinde piknik alanlarına, sosyalleşmek ve korona salgının yarattığı psikolojik darbeyi sağaltmak için insan akını olacak diyebiliriz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi alışkanlıklar değişince olacak bazı şeyleri tahmin etmek de güç olmuyor. Pikniğe akın da bunlardan biri. Peki, piknik yapmanın nesi rahatsız edici? Ülkemizdeki piknik kültürünü ve çoğunluğun yaygın kullandığı piknik alanlarının mevcut durumunu göz önüne alırsak, her şeyi diyebiliriz! Aslında durum tatil yapma algısıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü tatil yapılırken aklın da tatile çıkması durumu söz konusu. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir raporda, yaz tatilleri süresince Akdeniz’deki plastik çöp miktarının %40 arttığı belirtiliyordu. Tabii bu korona öncesi döneme ait bir veri. Buna bir de korona süresince pompalanan dezenformasyonu da eklersek, önümüzdeki dönemde bu miktarın daha da artacağını söylemek yanlış olmaz.

Market ve pazarlarda hijyenik diye dayatılan plastik poşet zorunluluğu piknik/tatil/kamp alanlarında kendini en fazla hissettirecek tehditlerin başında gelecek. Sadece poşet de değil! Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı yalanıyla yapılan düzenlemeler de var. Bunlara çevre hassasiyetinin eksikliğini ve yetersiz atık yönetimini de dâhil ettiğimizde ortaya işte hali hazırda var olan ve adeta ülkenin bir gerçeği haline gelen devasa piknik alanları çöplükleri, kirli sahiller ve plastik çöpten kırılan doğal alanlar görüntüsünün daha da büyük boyutlu olanı çıkacak. Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son. Her hangi bir önlem alınmazsa olacaklar bunlar.

Korona kısıtlamaları süresince sınırlı ve geçici de olsa toparlandığı iddia edilen doğal alanlar (Ergene nehri bu kısıtlamalara rağmen hala zehir dolu akıyor) insanlar tarafından tekrar baskılanma riskiyle karşı karşıya.  Hem de daha da ciddi boyutta. Ciddiyetin kaynağı ise salgın boyunca edinilen yanlış tüketim alışkanlıkları. Daha açık bir ifadeyle artan poşet ve diğer tek kullanımlık plastik kirleticiler! Eski alışkanlıklarla ciddi anlamda kirletilen ve tahrip edilen alanlar, korona süresince edinilen ve hijyen adı altında uygulanan yeni alışkanlıklarla daha da tahrip edilecek diyebiliriz.

Bunun bir çözümü var mı? Tek başına kısa sürede çözümü sağlayacak bir yol, maalesef yok. Ancak belirli bir planlama ile bunun önüne geçilebilir. Hazır salgın boyunca birçok düzenleme yapılıyorken bazı düzenlemeler de doğa için yapılabilir. Üstelik Türkiye yasal düzenlemelerin hızlı kanıksandığı ülkelerden biri sayılabilir. Bunu herhangi bir veriye dayandırmıyorum. Gözlemlerim o yönde. İnsanlar çabuk alışıyor. Bu da doğa için alınacak önlemleri kolaylaştırma potansiyeli taşıyor. Ancak burada bir irade oluşması lazım. Kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen plastikçi sermayenin değil doğanın yanında durmak gibi bir iradeden bahsediyoruz. Zor olsa da imkânsız değil.

Tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması şart 

İşte alışması kolay olacak önlemlerin başında da plastik endüstrisinin dayatmasıyla gerçekleştirilen plastik kullanım zorunluluklarının kaldırılması geliyor. Bununla beraber tek kullanımlık plastik kullanımının da sınırlandırılması şart. Çünkü piknik/kamp/tatil gibi aktivitelerde üretilen en büyük çöp kaynağı tek kullanımlık plastikler. Bu plastiklerin üretimi ve satışı kısıtlanır ve hatta pipet, çatal, kaşık, tabak vb tek kullanımlık plastik ürünlerin üretimi ve satılması için bir yasak getirilirse uzun vadede bu riski de minimize etme şansımız olabilir. Bunun yanında tüm plastik poşetler ücretlendirilirse ciddi bir önlem kolayca alınmış olunur. Diğer bir önlem de doğal alanların bu çöplerden arındırılması için oluşan fırsat! Belediyeler bu alanları hazır kimse kullanmıyorken bir seferberlikle temizleyerek bu çöplerden dolayı oluşan riski daha da azaltabilirler. Sağı solu deterjanla yıkamak gibi anlamsız ve zararlı bir uygulama yerine bunu yapmaları herkes ve her şey için daha da hayırlı.

Unutmamak lazım, erken de olsa, yanlış da olsa yasaklar gevşetiliyor. İnsanlar bunaldı, havalar da ısınıyor. Kısacası doğaya olan hücum, stres atacak başka alan kalmadığı için artacak. O halde bunu yönetmek için yapılması gereken en basit adımları atmak korona sonrası yaşanabilecek “doğaya karşı piknik” faaliyetini “doğayla birlikte piknik” faaliyetine dönüştürebilir. Aksi durumda parçası olduğumuz doğayla birlikte kendi ayağımıza bir kurşun daha sıkmış olacağız.

Covid-19 riski: ‘İyileşmiş’ hastaların dışkısında beş haftaya kadar virüs bulunabilir

Yazan: Nimblewill

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

*

İşte 19 Mart tarihli Lancet makalesinden bir alıntı:

Dışkı örneklerinde uzun süreli SARS-CoV-2 viral RNA varlığı

“Verilerimiz, hastaların solunum numuneleri SARS-CoV-2 RNA negatif olarak test edildikten sonra fekal viral bulaş süresinin yaklaşık 5 haftaya kadar uzama ihtimalini göstermektedir. SARS-CoV-2’nin yaşayabilirliği hakkında bilgi sınırlı olmasına rağmen, virüs şiddetli akut solunum virüsü CoV ve Orta Doğu solunum sendromu CoV’da görüldüğü gibi fekal-oral iletimine neden olabilecek şekilde günlerce çevrede yaşayabilir. Bu nedenle, gerçek zamanlı RT-PCR ile rutin dışkı örnek testi, hastanın solunum örneklerinde viral RNA temizlendikten sonra şiddetle tavsiye edilir. Hastane ya da kendi karantinaya alınan hastalar için fekal numuneleri pozitif testleri pozitif sonuç verirse bulaşı önlemek için katı önlemler alınmalıdır.”

Makelenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu makale birçok soru yöneltiyor. Tesis personeli, tesisatçılar, belediye kanalizasyon işçileri, atık su tesisi çalışanları ve sağlığımız üzerindeki etkileri derin. Örneğin, çoğu arıtma tesisi, mikropların kanalizasyon katı atıklarını sindirmesi için kanalizasyonu ek oksijenle havalandırır. Ayresol maruziyeti hakkında konuşuluyor ama kimse kanalizasyon hakkında konuşmuyor. Ben burada onu yapacağım.

Kanalizasyon, ciddi bir Covid 19 bulaş riski oluşturabilir. Kanalizasyon işlemenin sonuyla, arıtma tesisiyle ve nasıl işlediğimizle başlayacağım.
Kanalizasyon, tesisin “kum tutucusu” ve “çubuklu eleğinden” geçerek tesise girer. Sonra havalandırılır – bu yüzden bu tesisler genellikle kokar. Ayresoller havada tutunur ya da rüzgarla taşınır. Sabah bir tanesini ziyaret edin ve sisi görün.

Çoğu kanalizasyon tesisindeki havalandırmadan sonra, sindirilmeyen katı atıklar pompalanır. Daha sonra kanalizasyon çamuru, hacmini ve taşıma maliyetini azaltmak için sudan arındırılır. Bazı tesisler daha sonra bu çamuru, işçilerin biyolojik tehlikeye karşı kişisel koruyucu donanım kullanmadığı depolama alanlarına atmaktadır. Diğer tesisler, muamele edilmiş “biyokatıları” gübre olarak, genellikle meralarda ve gıda mahsullerinde tüketimimiz için tarım arazilerine gönderir. Ya da plastik torbalarda “organik”, harmanlanmış veya saf toprak olarak olarak satılır.

Covid-19, çiftliklerde ve tarlalarda ya da arıtma tesisinin depolama alanlarında veya deşarjla su yollarımıza karışarak hayatta kalıyor mu? CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri) cevap yöntemini kullanabilir; “kanıta dayalı veriler” ile kokuşup “kanıt görmedim” diyebilirim. Ancak koronavirüsler hakkında önceki SARS gibi bazı şeyler biliyoruz.

Ya da halk sağlığı için makul endişeleri takiben, diğer tehlikeli koronavirüs SARS-1‘e bakabiliriz: İhtiyatlılık İlkesi’ni uyun, güvenli tarafta bulunan. CDC bile şunları söylemeli: 

Benzer bir koronavirüs olan SARS, arıtılmamış kanalizasyonda 2 ila 14 güne kadar tespit edildi. 2003 SARS salgını sırasında, kanalizasyon ayresolleri ile ilişkili belgelenmiş bulaş vardı. Veriler, standart belediye atık su sistemi klorlama uygulamalarının, işlem boyunca tükenmediğinden emin olmak için kloru izledikleri sürece, koronavirüsleri etkisiz hale getirmek için yeterli olabileceğini düşündürmektedir.”

Arıtma tesislerinin akış yukarısındaki kanalizasyon taşkınlarında “serbest klor” yoktur. Su basmış arıtma tesislerinde az miktarda, o da eğer varsa, dezenfektan bulunur. Bunun ciddi ve hayati etkileri varırd ve bu da “bilinen bir enfekte kişiyle bilinen bir bağlantısı olmayan” başka bir bulaş riski oluşturur. Asya‘da habere konu olan bir vaka vardı, yeni bir hasta bilinen bir hastanın 10 kat altında izolasyondayken tek başına enfekte oldu. Hava hücresi eksikliği, kötü sıhhi tesisat…

Bu durumun önerdiği gibi, kanalizasyon hattının sonuna doğru arıtma tesisi, bu potansiyel risk patikasının sadece bir parçasıdır. Akış yukarı tüm sızıntılar ve taşkınlar çevreye gider. Bu atık klor ile dezenfekte edilmeyecektir. Tıkalı kanalizasyon hatlarındaki taşmalar, sadece selden olanlar da değil, kesin yüzeye çıkacaktır. “Tuvalete atılabilir” mendiller belediye kanalizasyon hatlarını bir süredir “yağ topaklarıyla” birlikte tıkıyor. Bu artık çok daha yaygın olacak. Bir Çinli’nin kullanımı bu kriz sonucunda altı kat arttı.

Binalarda yaşayanlar da işçiler de risk altında

Bu tıkanmış kanalizasyon hatları genellikle vakumlu makinelerle – büyük kamyonlara monte edilen vakumlar ile – çıkarılır ve kesinlikle kanalizasyon hatlarından tıkanıklığı çekmeye çalışırken dışarı atılan havayı ve buharları ayresol haline getirir. Bu patojen hava yoluyla bulaşabilir.

Binanın sıhhi tesisat sistemine bağlı olarak, tesisatçıları bina, ev veya hastanedeki kanalizasyon borularının “fişini çekmeye” çağrıldıklarında bulaş riskleriyle ilgili bilgilendiriliyorlar mı? Henüz değil ve belki de olmayabilir, eğer hepimiz bu bilginin yayılmasını sağlamazsak. 

Lütfen bu bilgileri mümkünse viral olarak veya en azından bu virüsten daha hızlı yayın. Herkese. Risk artık sadece asemptomatik insanlar veya dokunulan yüzeyler değil. Ya da başkalarına çok yakın olmak. Daha fazla çıkarımla devam edebilirim … Lütfen fikirlerinizi paylaşın.

Bunu yavaşlatmak ve durdurmak için daha fazla test yapılması bir gerekliliktir. Sadece hava yolları değil. :

Lancet makalesi, fekal örneği de “net” olana kadar “iyileşmiş” hastaların serbest bırakılmaması gerektiğini öneriyor. Bunun anlatıldığı aileler var mı? Bunlardan herhangi biri? Hastaları, kahraman sağlık çalışanlarımızı veya ilk müdahale ekiplerimizi bile test edemiyoruz.

Biyoterörizm olayları da dahil en kötüsüyle müdahale ekiplerine eğitim vermesi için finanse edilen FEMA‘mız (ABD Federal Acil Durum Yönetim Kurumu) 13 Mart’ta kapanmayı seçti. FEMA’nın ve diğerlerinin programlarında eğitilen müdahale ekiplerine çaresizce ihtiyaç duyuyoruz. Bu, Yurtiçi Hazırlık Merkezi, (CDP) Alabama Anniston’da yer almaktadır. Biyolojik tehlike ortamı için kişisel koruyucu donanımın “takılması ve çıkarılması” prosedüreldir ve eğitim gerektirir. Kanalizasyon tamir ekipleri bu eğitime ihtiyaç duyacaklar. Ve kişisel koruyucu donanıma.

Anniston topluluğu, ilk yolcu gemilerinden birinden eve getirilen Amerikalılar karantina konutlarına ihtiyaç duyduklarında, amaca yönelik tesisin kullanımını reddetti. Kongre üyesi Mike Rogers kasabaya Başkan Trump ile konuştuğunu söyledi. Daha sonra, bu şönt plandan ötürü “çok kelle gidecek” dedi. Kanalizasyon taşkınlarıyla uğraşan sokak ekiplerine vermek için kapalı tesislere ait kullanılmayan kişisel koruyucu donanımını alabilir miyiz?

Test, daha çok test

Bu krizden çıkmanın tek yolu daha fazla test. Daha fazla test. Scott Gottlieb’in Face the Nation’la yaptığı röportaj mutlaka görülmeli. Tüm enfekte olanların evrensel olarak test edilmesinin ve izlenmesinin tek yol olduğunu açıkça ortaya koyuyor:

“New York’taki sahneler şok edici olacak. Sanırım önümüzdeki iki hafta içinde hastaneler dolup taşmanın eşiğinde olacak… Hastaneye yatış süresi dokuz ila 12 gün. Bence aşırı risk altında olan başka şehirler de var. ”

Tüm bu kriz yanlış ele alınmaya devam ediyor. Federal düzeyde hiçbir şey düzelmiyor gibi görünmüyor.

Lütfen bu yeni bilgilerin yayılmasına yardımcı olun. Şimdi. “Dokunulan yüzeyler” araştırma makaleleri, temel tavsiyeler ve veriler medyada geniş yer bulmadan çok önce yayınlandı. Atık su, kanalizasyon ve tortu elleçlemesinden kaynaklanabilecek olası riskler medyanın dikkatini gerektiyor. Şimdi.

Eğer Başkanımız bize “önsezisi ile” mevcut bir ilacın Covid-19’u tedavi etmek için kullanılabileceğini söyleyebiliyorsa, Covid-19’un kanalizasyon sistemlerimizde ve “biyokatılarda” çok muhtemel bir tehdit olduğununun gösterilmesine rağmen “henüz kanıt yok”un arkasına saklanabilir miyiz? Bulacağız. Yakında.

Kanalizasyonumuzun patojenler ve toksik kimyasallarla bir tehdit olduğunu büyük ihtimalle öğreneceğiz. Her şey bittiğinde. Bu yeni bir şey. Nasıl ele alındığını unutmayacağız.

Kanalizasyonda SARS koronavirüsünün konsantrasyonu ve tespiti:

Bu çalışmada virüsün kanalizasyonda dört gün 4 derecede, iki gün 20 derecede hayatta kalabileceğini ve virüsün etkisiz hale getirilmiş olmasına rağmen RNA’nın sekiz gün boyunca kalabildiğini tespit ettik. Sonuç olarak bu çalışma, SARS-CoV RNA’sının SARS hastalarını dezenfeksiyondan önce ve bazen dezenfeksiyondan sonra da her nee kadar canlı SARS-CoV olmasa da kanalizasyon konsantrelerinden tespit edilebildiğini göstermektedir. Bu nedenle, hastaların dışkılarının ve SARS hastalarını kabul eden hastanelerin kanalizasyon işlemine çok dikkat edilmelidir.” (2005, SARS1)”

Makalenin İngilizce orijinali

Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali

İzmir’in 30 ilçesinden biri olan Gaziemir, 2011 yılında taşınmadan önceki adıyla Aslan Avcı Döküm Sanayi’ne ait olan arazideki nükleer atıklar nedeniyle “İzmir’in Çernobil’i” olarak hafızalara kazındı. Sahiplerinin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezası olan 5,7 Milyon TL ödemesine hükmedildiği fabrika, önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede 1000’e yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer almasıyla yaşam alanlarının tam ortasında. Toplum sağlığını ve psikolojisini yıllardır olumsuz etkileyen bu nükleer atıklara çözüm bulunması için EGEÇEP ve Nükleer Karşıtı Platform İzmir (NKP) başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü gerek basın açıklamaları gerekse eylemlerle on yıldan fazla bir süredir yetkililerin meseleye ilgisini talep ediyor.

İlk defa 2014 yılında açılan davalarla sivil toplumun sürece müdahil olduğu görülse de daha önceki bir yazımda okuyabileceğiniz gibi seri şekilde süreçten dışlandığına tanık oluyoruz. Başlanılan noktaya geri dönülmüşken kaleme alınan bu yazı ise bir kez daha madunun sesi olmaya niyetlenirken meseleye çözüm üretilmesi için dikkatinizi çekmeye çalışacak. Bununla beraber Gaziemir Davası’nda mahkemeye beyanat veren bir görgü tanığının aktardıkları sorunun ölçeğinin  daha büyük olabileceğine işaret edecek. Nihayet meselenin çözümü için bugün adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen sistemde hangi kurumun sorumluluk ehliyeti olduğu sorusuyla baş başa kalacağız.

70 yıllık birikim

Hurda ve çeşitli parçaları fabrika arazisine getirerek geri dönüşüm tesisinde işlemek kuruluş tarihi 1940’lara uzanan Aslan Kurşun San. ve Tic. A.Ş’nin 70 yıl boyunca rutin çalışma şekliydi. 2005 yılında Aslan Avcı Döküm Sanayi adını alıp ünvan değişikliğine gidildikten sonra da iş yapma biçimi değişmedi. Atıklar işlenerek geri dönüşüm prosesinden geçirilirken 63,5 dönümlük fabrika arazisi, işlenen atıklardan arda kalanların açılan çukurlara gömülmesi gibi bir prosedürün parçası haline gelmesi için elverişliydi. Normal şartlarda cezalandırılması gereken bu eylemler denetimsizlik ortamında atık maliyetlerinden kurtulmanın bir yolu oluyordu. ’80’li yıllarda köyden şehre göç artıp şehirleşme Gaziemir’i 1992 yılında ilçe yaptıktan sonra 2000’lerde  ilçede yüz binler yaşarken etrafı yerleşim alanları dolan fabrikada kurşun geri kazanımı proseslerine aynen devam ediliyordu. Ne var ki kazanma hırsının ve denetimsizliğin açtığı yol bir gün uygun fiyata alınan nükleer atıkların araziye getirilmesine uzandı.

Aslan Avcı Döküm Sanayi’ye ait arazide gömülü olan atıklar ilk kez semt sakinlerinin ihbarı üzerine kamuoyunun gündemine 2007 yılında girdi. Arazide nükleer atıkların gömülü olduğu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından da teyit edilmişti. Yalnızca nükleer atık çubuklarında bulunan bir madde olan EU 152 toprakta tespit edildiği için reaktör yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulmak istendiği anlaşılmıştı. Fakat 2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayetiyle şirket sahiplerine dava açılmasına kadar bir önlem alınması için harekete geçilmedi. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi. Ancak fabrika sahipleri, cezaya itiraz ettiği gibi Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması hükme bağlanan radyoaktif temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişimlerinde bulundu. Haklarında verilen cezayı aşırı bularak mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi‘ne (AYM) başvuran davalılar ikinci bir şoku 2019 yılının şubat ayında nihayetlenen mahkeme kararıyla yaşadı. Zira AYM verilen cezanın mülkiyet hakkına müdahale amacı taşımadığına bilakis, verilen cezanın yerinde ve orantılı olduğuna hükmederek 5,7 Milyon TL’lik cezayı onadı.

‘Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı bir koku’

Gaziemir’le ilgili gelişmeleri kronolojik olarak gözünüzün önüne getirebildiysem şimdi nükleer tehlikenin kaderine terk edilen mahalle sakinlerinin gündelik yaşamlarına nasıl sirayet ettiğine bakalım.

Tehlikeden korunmak için iç mekanlara kapandığımız bu dönemde dışarısıyla yegane bağlantıyı sağlayan bir  pencereyi bile açmaktan imtina ettiğinizi hayal edin. Nükleer tehlike nedeniyle evin içinde her daim böyle bir yaşam süren Gaziemir sakinleri yıllardır sakin değil…Öyle ki bu yazı için telefonla görüşüp bilgi aldığım bir anne adayı bebeği için duyduğu korkuyu anlatırken sesi titriyor. Bir diğer mahalleli ise çocuklarının apartman önünde oynamasına izin vermediğini söyleyerek gelin geldiği evde 17 yıldır maruz kaldıkları kokudan musdarip. “Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı” şeklinde tanımladığı bu koku yüzünden değil balkona çıkmak, camı bile açmak çekinilmesi gereken eylemler…

Esasen radyoaktif kirlilik göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm aletleriyle ölçülmedikçe var olduğu tespit edilemeyen bir tehlike ise de bu fabrika arazisinde başka atıkların da gömülü olmasıyla toz ve kokuyla kendini gösteriyor. Dolayısıyla yağmurdan sonra yükselen duman, rüzgarın getirdiği kırmızı toz ve kokuyla yaşamak, nükleer atıkları da hatırlatarak durup dururken hep biraz endişe duymak demek. Öte yandan bu dışsallıkların şimdiden sağlık üzerinde olumsuz etkisi var… Nitekim yedi senedir Emrez Mahallesi Muhtarı olan Ramazan Arslanalp mahallede astım hastalıklarında bir artış olduğunu anlatıyor. Arslanalp fabrikayı 2011 yılında kapattırana kadar şehir içinde böyle fabrika olmaz diyerek mücadele vermiş lakin, şimdi de fabrikanın hayaletiyle uğraşmak zorunda. Öyle ki, toprağa gömülü halde terk edilen nükleer bulaşıklı atıklar yanacak ağaç bile olmayan arazide kimyasal reaksiyona girerek kendiliğinden alevleniveriyor.  Muhtarın anlattığına göre en son 2019 yılının şubat ayında meydana gelen yangına müdahale eden itfaiye görevlileri alevlenen arazi için “Burası patlamaya hazır bir bomba!” ifadesini kullanmış. Bu benzetmeyi 1993 yılında İstanbul Ümraniye’de metan gazı sıkışmasına yol açarak 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ümraniye çöp patlamasıyla imlersek buradaki risk daha iyi anlaşılabilir.

100 bin değil, 250-300 bin ton radyoaktif cüruf!

13 yıldır toplum sağlığının hiçe sayılması ve önlem alınmamış olması yeterince endişe vericiyken sorunun ölçeğinin bilinenden daha büyük olma ihtimali de saklı. Zira fabrikada çalışmış olan bir görgü tanığının benimle paylaştığı dava tutanaklarındaki beyanatına göre nükleer atıklar 2006 yılı sonunda işletmeye getirilerek geri dönüşüm prosesine sokulmuş. Yani radyoaktif madde içerikli hurda kurşunlarla nükleer yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulması aynı fırınların sonraki proseslerinde kullanılmasıyla radyoaktivitenin sonraki atıklara bulaşmasına yol açarken prosesten arda kalanların toprağa gömülmüş olmasıyla da radyoaktivitenin önceki atıklara bulaşmış olması sözkonusu.

Nitekim tanığın mahkeme beyanına göre izleyen yıllarda IZAYDAŞ’ın bertaraf tesisine gönderilmek istenen bazı atıklar radyoaktivite tespit edildiği için reddedilmiş. Toparlayacak olursam edindiğim bilgi, Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde.

Bugüne dek işletme arazisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve üniversiteler tarafından yapılan inceleme, ölçüm ve analizlerin sonucuna göre alanda bulunan atıkların değişen oranlarda radyoaktivite ve kimyasal kirlilik içermekte olduğu belirlenmişti [1]. Ancak resmi raporlarda Europium 152 (Eu-152) radyoaktif element ile birlikte toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu” belirtilmişse de bahsi geçen miktarlar yaklaşık 10.000 ton olarak öngörülmüştü ki bugüne dek bulaşık haliyle bu cürufun en fazla 100 bin Ton olduğu telaffuz edildi.

Ne var  ki eğer yukarıda anlatılanlar doğru ve radyoaktif kirliliğin sirayet etmiş olabileceği miktar 250-300 bin ton civarındaysa bugüne dek önlem alınmamış olmasının nedeni  “sorunla baş etmedeki güçlük” olabilir.  O kadar ki Aslan Avcı fabrikasının sorumlusu olan davalılar radyoaktif atıkların bertarafı için mahkeme kararına göre almaları gereken ÇED’i radyoaktif temizliği Turanlar AŞ adındaki taşeron firmayı görevlendirerek atıkların yerinde diğer bir deyişle  “mahalle ortasında” kurşun geri kazanımı projesine dönüştürmeye kalkışabildi. Büyük resmi bu şekilde gördüğümüz noktada ÇED raporunda geçen “Genel olarak, yüzeyde gelişi güzel olarak depolanan atık dışında sahada radyoaktif kirlilik gözlenmediği” ifadesi de işletme ve ilgili kurumların meselenin çözümüne ne denli bigane kaldığının ispatı oluyor.

Sorumlu NDK mı, TENMAK mı?

Kamuoyunun dağarcığına “nükleer atık”olarak yerleşen ve bugüne dek TAEK’in iştigal ettiği Gaziemir’deki nükleer atık sorunun yeni adresi Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilan edilmesinden yalnızca 1 ay önce 2017 yılının Aralık ayında KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK). TAEK’in lağvedildiği açıklamalarını da beraberinde getiren bu yeni kurumun sorumlulukları arasında nükleer tesis güvenliğinden tutun da radyoaktif atıkların yönetiminden radyasyon güvenliğine kadar insan ve çevrenin haklarını ilgilendiren bir çok konu var[2] .

Öte yandan “lağvedilen” TAEK’in personelinin NDK’nın birimlerine transfer olması beklenirken iki yıl sonra Mart 2020’de TAEK’in yine kapandığı haberleriyle karşılaştık [3]. NDK, TAEK’i kapsamada yetersiz kalmış olacak ki bu kez görev alanını biraz da genişleterek madencilik, ar-ge ve yenilenebilir enerji kategorileriyle nükleer araştırmaları aynı çatı altında toplayan Türkiye Enerji ve Maden Araştırma Kurumu‘nun (TENMAK) kurulmasına ihtiyaç duyuldu. Sonuç itibariyle 65 yıllık TAEK’in deneyimi bugün idari, sosyal ve teknik kollarına göre iki kurum arasında bölüştürülmüş durumda. Ancak TAEK kadrolarının bu kurumlara transfer edilerek bilgi birikiminin aktarıldığı düşünülse de yeni durumun TAEK’in sahip olduğu bütüncül değerlendirme yapma yetisine imkan vermeyeceği  aşikar. Zira TENMAK  faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesine tabi olmasına rağmen TAEK’e yapılmış tüm bilimsel atıflarının mirasçısı olsa da nükleer süreçlerle ilgili radyasyon güvenliği ve toplumsal sağlık konularında yetki sahibi yalnızca NDK.

Lakin kurumlar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın Gaziemir’de sorunun giderilmesine dönük bir adım atılmadı. Oysa bugünkü hükümete de yakın bir isim olarak 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da radyoaktif cürufun tespitini teyit ederek bu atıkların yer altı suyuna karışmasından mütevellit yeraltı suyunun dahi kullanılmaması yönündeki uyarılarda bulunmuştu[4]. Çok açık ki teorideki bu değişikliklere rağmen önceki bir yazımda ifade ettiğim üzere Gaziemir NDK’nın ilk imtihanıydı [5], sınav başlayalı 2 yıl oldu ve NDK pratikte sınıfta kaldı.

Özetle, Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların bertarafındaki bu başarısızlık ve ilgisizlik son kertede bir sistem sorunu haline gelmiştir. Mevzu nükleer atıklar olduğu için Gaziemir Belediyesi’nin 2020-2024 Strateji Planı’nda bile görünmediği üzere ilçede yurttaşlara sağlıklı bir yaşam sunmanın tek yolu NDK’dan geçiyor. Bu noktada çözüm üretmekten uzak duran bir NDK’nın,  Akkuyu NGS inşaatı için “atom çekirdeği üzerinde yükseliyor”şeklindeki tanıtımlara  karşın gelecekte oluşabilecek bir nükleer kaza ve felaketlerden korunmayı nasıl sağlayacağı cevabını hiç bir zaman bilmek istemeyeceğimiz bir konu olsa gerek. Yine de Gaziemir’in rahat bir nefes alması için talebimizi Nükleer Düzenleme Kurumu’na iletmekten başka yol şimdilik görünmüyor. Buna göre kurum radyoaktif cürufun çıkarılarak arazinin temizlenmesine yönelik çalışmaları ivedilikle başlatmalı, çıkarılacak radyoaktif cürufun doğruca bertaraf tesisine gönderilmesini sağlamalıdır.

*

Son notlar

[1] Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı Projesi Nihai Çed raporu için tıklayın

[2]Nükleer Düzenleme Kurumu’nun mevzuat ve yönetmeliklerini burada bulabilirsiniz.

[3]TENMAK’ın kuruluşu için tıklayın

[4] Türkiye tarihinin en büyük cezası için tıklayın 

[5]Nükleer Düzenleme Kurumu ve Gaziemir için bk.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Koronavirüsten sonrası: Avrupa nasıl yeniden inşa edilecek

Haber: Katherine Butler

Yeşil Gazete için çeviren: Ece Özen

*

Avrupa koronavirüs salgının merkezi halinde fakat Avrupa hükümetleri arasındaki dayanışma da çarpıcı bir şekilde ortadan kalkmaya başladı. Siyasi fay hatları gözle görülür biçimde ortaya çıkarken ve yaşanacak ekonomik kriz baskısının milliyetçilik ve aşırı sağ düşüncelerini beslemesinden de korkuluyor. Çaresizlik içindeki İtalya ve İspanya liderleri Avrupa Birliği’ni parçalanma konusunda uyarıyorlar. Tüm bu kaygılar çerçevesinde biz de uzmanlara karantina sonrası ve ötesinde umut dolu bir Avrupa’yı inşa etmek için Avrupa Birliği’nin nasıl yeniden birleşebileceğini sorduk.

Charles Grant: Karantinanın etkisi eşit olmayacak

(Avrupa Reform Merkezi Direktörü ve bağımsız beyin takımı)

Koronavirüs, Avrupa Birliği’nin tökezlediğini görmek isteyenlere umut verdi. Salgın sebebiyle ülkeler, kendi ihtiyaçlarını ön sıraya koymaya başladı ve hükümetlere olan güven azaldı. Euro bölgesinde geleceği üzerine uzun zamandır devam eden kuzey-güney ayrılığı ölümcül bir çatlağa büyüme riski taşıyor.

Ekonomik kriz hükümetlerin gelirlerinin dibe vurmasına, kişisel borçların ve işsizliğin olağanüstü yükselişine sebep olabilir. Ancak virüsün etkisi eşit olamayacak. Bazı Avrupa ülkeleri borç yüküyle yola çıktı ve 9 Nisan’da AB başkanlarının imzaladığı anlaşmaya rağmen turizm gibi ciddi şekilde etkilenecek endüstrilere güveniyorlar.

Özellikle İtalya gibi bir kaç güney ülkesi Avrupa Birliği’nin acımasızlığıyla yüzleşiyor. Euro bölgesi ve göç krizlerinden sonra İtalya, bir kez daha Avrupa Birliği’nin onları terk ettiğini hissediyor. Euro’nun ortaya çıkışından sonra ülke ekonomisi güç bela büyüdü ve kamu borçları GSYİH’in % 135’ine denk geliyor. Gelecek seçimlerde kazanma şansı çok yüksek olan popülist Matteo Salvini Avrupa Birliği üyeliğini sorgulamaya başladı.

Avrupa Komisyonu bu krize liderlik etmek için çok çaba gösterdi ancak sağlık, sınırlar ve ekonomi gibi kilit kararlar başkentlere kaldı.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) 750 milyar pound’luk bir bono alım programı başlattı. Ancak ECB’nin bu çabası yeterli olmayacak. Avrupa Birliği’nin, bu mali politika içinde rol alması gerekiyor. Fransa, İspanya ve İtalya, üye sıfatlarına dayanarak Avrupa Birliği’nin bono garantisi vermesini istiyorlar. Paylaşılan paranın büyük kısmı en çok ihtiyaç duyan ülkelere gitmeli; böylece onlar da sağlık harcamalarını, kurumsal teşvikler, işsizlik ödemelerini ve yatırımları karşılayabilirler.

Euronondlar, daha iyi durumdaki kuzey Avrupa ülkelerinin, salgının korkunç sonuçlarını önlemek için güney Avrupa ülkelerine yardım etmesi anlamına gelebilir. Almanlar, Hollandalılar ve diğer kuzeyliler buna karşı çıkıyor, bu yardımların zayıf olan güneyli ülkelerin gerekli ama zorlu reformları gerçekleştirmelerinin önünde bir engel olacağını düşünüyorlar. Bir açıdan haklılar ancak Euro bölgesi üyelerinin düşen GSYİH ve yükselen borç sarmalına batması ve belki de AB’den ayrılmalarıyla sonuçlanan bir alternatif düzen herkes için daha kötü olur.

Eğer AB Covid-19 salgınına karşı mali birlikle cevap veremezse, üye ülkelerin çoğundaki güvenirliğini kaybedecek.

Shada Islam: Avrupa küresel zararı azaltabilir

(Avrupa Dostları Düşünce Kuruluşu’ndan Avrupa ve Jeopolitik Direktörü)

Avrupa’nın bugünkü eylemleri herkesin karantina sonrası geleceğini belirleyecek.

Şu ana kadar Avrupa, en iyi durumunda değil. Macaristan’da ve başka bir çok ülkede otoriteryen kaymaları gözlemliyoruz. Günümüz şartlarında dayanışma, içi boş bir mantra haline geldikçe, AB markası da lekelendi.

Ancak böyle olmak zorunda değil. Amerika’nın liderliğinin eksikliğinde AB, üç önemli yönden cesurca sahneye çıkabilir.

İlk olarak, salgın şoku küresel bir durum. Parça parka ulusal hatta bölgesel sorumluluklar yeterli olmayacak. Avrupalı liderlerin yapması gereken şey İkinci Dünya Savaşı sonunda aklı başında liderlerin yaptıklarıyla aynı: Kapsayıcı bir küresel ekonomi sistemi kurabilmek için yeni bir Bretton Woods sistemi organize etmeliler. Dünyada işleri artık batılı ülkeler yönetmiyor. 

İkinci olarak, Dünya Sağlık Örgütü’ne hükümetlerin sağlık politikalarını izleme yetkisi verecek küresel bir ortaklık inşa edilmeli ve sağlık konusundaki acil durumlar ve bulaşıcı hastalıklar ile ilgili daha iyi bilgi paylaşımı yapıldığından emin olunmalı.

Üçüncü ve son olarak; Avrupa, Güney Asya ve Sahraaltı Afrika gibi ulusal kapasite, para ve sağlık personeli açısından eksiklikleri olan ülkelere yardım etmek için küresel bir insani yardım planını ortaya çıkarmak üzere gerekli girişimlerde bulunmalı.

Borçlar silinmeli ve geleneksel yardım politikaları yenilenmeli. Zengin ülkelerde olduğu gibi “karşılıksız ödeme” ya da temel gelirin fakir ülkelerde yaşayan halka da sağlanması gündeme alınması gerekecek. Dünya eski tas eski hamam düşüncesine geri dönmeyecek.

Bas Eickhout: İdare etmekten vazgeçin ve toparlanmayı Yeşil Yeni Düzen’e dönüştürün

(Hollanda Yeşiller Avrupa Parlamentosu Üyesi)

Eğer Avrupa doğru kararlar verebilirse, orta ve uzun vadede bu krizi fırsata çevirebilir.

Karantinadan çıkış süreçlerinin düzenlenmesi ve sağlık malzemeleri acil ihtiyaçlar. Bu yüzden, iki zorluk var: Nakde çevirilebilirliği sağlamak için kullanılacak ortak araçların inşa edilmesi ve uzun vadede iyileşmenin sağlanması.

Finansal yükün karşılanabilmesi için risk paylaşımı şart. Uzun vadede Avrupa’nın güvenilir bir iyileşme planına ihtiyacı var. Ama geçmişten ders çıkarmamız gerekiyor. Avrupa’nın tasarruf takıntısı gereksiz yere euro krizini derinleştirdi ve işsizliğin artışına sebep oldu. Bu sefer daha ciddi yatırım programları oluşturulması lazım. Bu program iklim krizi ve biyoçeşitlilik ile de ilgili olmalı.

Avrupa’nın salgını yenmesi için iklime zararsız bir ekonomide kaliteli iş alanları yaratan, sıfır kirliliğe öncülük eden Yeşil Yeni Düzen’e ihtiyacı var.

Brigid Laffan: Bu bir psikolojik kriz ama Avrupa için varoluş krizi olmasına gerek yok

(Floransa Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Direktörü)

Halk sağlığı ulusal yönetimlerin bir sorunu, AB’nin değil; buna rağmen Avrupa Birliği’nin duruma tepkisi varoluşçuluk kapsamında bir test olarak değerlendiriliyor. Ancak birlik ulusal düzeydeki kaynaklara ve bağlılıklara müdahale edemez.

Şimdi Avrupa’nın kolektif kapasitesinden yararlanılmaya çalışılıyor. Euro bölgesi ekonomi bakanları euro bölgesi üyelerini, işçileri ve şirketleri desteklemek için üç çözüm ortaya koydu. Fransa ve Almanya bu sürecin zararlarının düşürülmesi için kritik önemdeydiler ama şimdi Avrupalı liderler sağlık sistemlerini yeniden inşa etmek ve uzun vadeli bir krizin önüne geçmek için ‘korona fonu’na bağlı kalmak zorundalar. Bu salgının sonuçları Avrupa’nın barış zamanlarındaki en büyük kamu finansmanının ve kamu gücünün kurulmasını gerektiriyor.

Ülkeler tarafından paylaşılan bulaş ve ölüm sayılarını içeren verilerin güvenilirliğindeki sorunlar Avrupa’nın büyük sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Gelecekte ortaya çıkabilecek salgın hazırlanmak için kıtanın hayati malzemeleri stoklanması ve yayılı tedarik zincirlerine bağımlı olmadığından emin olması gerekiyor.

Covid-19 kişiler, topluluklar ve ülkeler için psikolojik bir kriz. Bu durumdan en çok etkilenen ülkelerin dayanışmaya ihtiyaçları var, toparlanma sürecinde yalnız olmayacaklarını bilmeleri gerek.

Vessela Tcherneva: Yeni Marshall Planı ve doğu Avrupa’nın beyin göçüne destek

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Direktör Yardımcısı/Bulgaristan

Koronavirüs krizi, doğu ve batı arasındaki krizi derinleştiriyor. 90’lı yıllarda yetersiz finanse edilen ve en basitinden uyum sağlayamayacak sağlık sistemlerinin farkında olan Orta ve Doğu Avrupa hükümetleri paniklediler,  bu yüzden de çok sıkı karantina önlemleri almaya başladılar. Kriz ayrıca beyin göçünün doğudan batıya etkisini de ortaya koyuyor. Avrupa Birliği bu sorunları daha fazla görmezden gelemez. Eğer Almanya’nın salgınla mücadelesinin kahramanları kısmen göçmen doktor ve hemşirelerse, beyin göçü Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin kaybı olmamalı.

Çelişkili bir biçimde iş gücünün serbest dolaşımı milyonlarca doğu Avrupalı çalışanın evine dönmesine izin verdi. Martın başından beri batı Avrupa’da işini kaybeden iki yüz bin kadar Bulgar evlerine dönüyor. Bu sayı üç milyon çalışan nüfus içinde önemli bir oran (beş milyon Alman’ın bir anda iş piyasada belirdiğini ya da işsizlik hakları için başvurduğunu düşünün). Şüphesiz bu geri dönüşlerle hastalığı da ithal ediyorlar, yani geri dönenler ülkeleri, uzun dönemde meşgul edecek gibi duruyor. Tüm bunların sonucunda Avrupa Birliği genel iş ve işçi sigortaları konusunda yeni kararlar almak isteyebilir.

Salgın sonrası Avrupa’nın inşası için yeni bir Marshall Planı, Avrupa’nın eski ekonomisine dönmesine yardım edebilir. Böylece popülist dalganın limitlerine ulaştığını ve Orbán tarzı iktidarı ele geçirme sistemlerinin de kısa ömürlü olduklarını görebiliriz.

Rosa Balfour: Demokrasi tehdit altında, düşünce sistemimizde tam bir değişiklik gerekli

Carnegie Europe’un Direktörü

Geçtiğimiz haftalarda yapılan ve toparlanma için 500 milyar euro toplamayı öngören anlaşma, önemli bir adım ancak bu trajediyi fırsata çevirerek gelecek için yeşil ve dijital bir ekonominin temelini atmak için yeterli değil. Her durumda Avrupa, bu salgının bedelini ödemek zorunda kalacak.

İçinde bulunduğumuz durum yakın zamandaki neoliberal yıllardansa savaş sonrası Keynes ekonomisinden aldığımız derslerle kamu yatırımları hakkındaki düşünce sistemimizde toptan bir değişim gerektiriyor.

Sadece ekonomi de değil. Demokrasi de artan şeklide tehdit altında. Eğer üyeleri arasında otoritaryen devletler olursa Avrupa Birliği’nin sonu felaket. Eğer Avrupa’nın minimum siyasal entegresyona sahip gevşek bir uluslar topluluğu olmasına dair popülist görüş kazanırsa bu durum, Avrupalılar ve dünya nezdinde AB’nin önemini kaybetmeye başlamasına sebep olabilir.

Şu an içe dönük bir Avrupa’nın ortaya çıkması riski çok yüksek. Ancak salgının diğer bölgelere yayılmasıyla, Dünya batıdan yardım istemeye başlayacak. Eğer Avrupa sorumluluk almakta başarısız olursa, düşüşleri tüm dünyada hissedilecek.

Makelenin İngilizce Orijinali 

Türkiye’de koronavirüs: Bir günde 1848 vaka ve 48 ölüm

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüs vakalarıyla ilgili güncel verileri paylaştı. Buna göre bir gün içerisinde 1848 yeni vaka tespit edildi, 48 kişi ise hayatını kaybetti. 3 bin 412 hastanın ise iyileştiği belirtildi.

Böylece 11 Mart tarihinden bu yana toplam vaka sayısı 135 bin 569’a, virüs sebebiyle yaşanan can kaybı ise 3 bin 689’a yükseldi. Toplam iyileşen hasta sayısı ise 86 bin 396 oldu.

Koca: Sayılarda düşüş var

Akan Koca Twitter üzerinden yaptığı duyuruda “Toplam iyileşen hasta sayısı 85 bini aştı. Son 24 saatteki vaka, vefat, yoğun bakım, entübe hasta sayısında yine düşüş var. Tablo, virüsle mücadelemizde lehimize veriler ortaya koyuyor. Ama bunlar kesin sonuçlar değil, ciddi bir fırsat. Fırsatı kullanalım” dedi.

Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan rakamlara göre 1219 kişinin tedavisi yoğun bakımdadevam ediyor. Toplam entübe hasta sayısı ise 653.

 

 

 

Silivri Cezaevi’nde 44 kişiye Covid-19 tanısı konuldu

Silivri Ceza İnfaz Kurumu’ndaki 7 Numaralı L tipi Cezaevi’nde, 44 tutuklu ve hükümlüde yeni koronavirüs tespit edildi. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada, testi pozitif çıkanların genel sağlık durumlarının iyi olduğu ve ailelerine bilgi verildiği kaydedildi.

Başsavcılık virüsün başlangıçta iki mahpusta tespit edildiğini daha sonra bu iki kişinin temasa geçtiği kişilere tarama yapıldığını söyledi. Yapılan testler neticesinde 42 tutuklu ve hükümlünün daha enfekte olduğu belirlendi.

İki kişinin hastanede tedavisi sürüyor

Virüsün tespit edildiği kişilerin izole edilerek Silivri Ceza İnfaz Kurumu Kampüs Devlet Hastanesi’ne sevk edildiği belirtilen açıklamada yapılan muayene sonucunda 40 tutuklu ve hükümlüde herhangi bir semptom tespit edilemediği söylendi. 

Başsavcılık “40 tutuklu ve hükümlünün tedavi ve takibinin, kurumda belirlenen izolasyon alanında doktor gözetiminde yapılmasına karar verilmiştir” açıklamasını yaptı. Diğer iki tutuklu/hükümlünün ise tedavisi ise hastanede devam ediyor. 

Çarşamba Ovası’nda mahkemenin ‘dur’ dediği şantiyede çalışmalar devam ediyor

Samsun’da tarımsal SİT alanı ilan edilmiş Çarşamba Ovası‘na kurulmak istenen Biyokütle Enerji Santrali (BES) projesine verilen “ÇED gerekli değildir” kararının mahkeme tarafından iptal edilmesine rağmen şantiyede çalışmalar hala devam ediyor.

Konuyla ilgili basın açıklaması yapan Samsun Çevre Platformu (SAMÇEP), koronavirüs günlerinin halk için “evde kal”,  şirketler için ise projelerin hukuksuzca uygulanması için bir fırsat anlamına geldiğini söyledi.

‘Mahkeme kararı hiçe sayıldı’

Açıklamayı Samsun Çevre Platformu (SAMÇEP) adına YK üyesi Mehmet Özdağ ve sözcü İshak Memişoğlu, Mimarlar Odası Samsun Şube başkanı Erdal Avcı, Ziraat Odası Ayvacık şube başkanı Ferda Ergun ile Terme şube başkanlığı gerçekleştirdi.

Açıklamada şirketin hem mahkeme kararına meydan okuduğu hem de şantiyede çalışan emekçilerin sağlığı hiçe sayılarak koronavirüs salgınına meydan okunduğu belirtildi.

‘Belediye mühürlemedi’

Çarşamba Belediyesi’nin mahkeme kararının uygulandığını söylediğinin belirtildiği açıklamada “Ancak söz konusu kaçak inşaatın şantiye kapısında belediyenin herhangi bir mühürüne rastlanmamıştır. En azından şantiye araç giriş kapısının mühürlü olması gerekmektedir” ifadeleri kullanıldı.

Açıklama “Bizler defalarca belirttiğimiz gibi, hukukun adilce uygulanması talebimizden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Mahkeme kararlarının uygulanmasında ihmali görülen sorumlular hakkında yasal ve yargısal yollara başvuracağımızı kamuoyu ile paylaşıyoruz” ifadeleriyle son buldu.

Bilirkişi raporunda sahtecilik

Çarşamba Ovası’nın ortasında yer alan Eğercili Mahallesi’nde, Oltan ve Köleoğlu Elektrik ve Enerji Üretimi Ticaret A.Ş. tarafından inşaatı kaçak olarak devam eden BES için Samsun Valiliği tarafından verilen “ÇED gerekli değildir” kararı Samsun 3’üncü İdare Mahkemesi tarafından 18 Mart 2020 tarihinde iptal edilmişti.

Gerekçe olarak mahkemenin ara kararında talep ettiği ve Serkan Nas, Kemal Çelik ve Turan Karadeniz tarafından hazırlanan bilirkişi raporunun nesnel ve objektiflikten uzak olması gösterilmişti.

Bilirkişilerin, Çanakkale’de Cengiz Holding’e ait olan CENAL Termik Santral, Karaburun Termik Santrali, Kirazlıdere I ve II Termik Santallari, Kirazlıtepe Madeni ve birçok çevre davasında şirketler lehine raporlar hazırladıkları ortaya çıkmıştı.

 

İbrahim Gökçek’in cenazesinde Cemevi’ne polis müdahalesi: On gözaltı

Ölüm orucuna ara vermesinin ardından dün yaşamını yitiren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek için Gazi Cemevi‘nde yapılmak istenen anmaya polis biber gazıyla müdahale etti.

Polisin müdahalesinin ardından açıklama yapan Halkın Hukuk Bürosu açıklama yaptı ve on kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Hüda Kaya da katıldı

Büro’nun sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, Gökçek’in cenazesinin bulunduğu Gazi Cemevi’nde saat 10.00’da yapılacak defin törenine katılmak istendiği, ancak cemevinin çevresi polisler tarafından kapatıldığı için cenazeye katılmak isteyenlerin içeri giremediği belirtildi.  

Törene katılmak üzere cemevine gelen Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Hüda Kaya ile sanatçı Pınar Aydınlar’ın da aralarında bulunduğu bir heyet polislerle görüştü. Polis amiriyle görüşen heyet, cenazeye katılmak isteyen yurttaşların girişine izin verileceğini ve yapılacak törenin ardından cenazenin yola çıkarılacağını ifade etti.

Konser yasaklarının son bulmasını talep ediyordu

Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek, grup üzerindeki baskıların sona ermesi talebiyle başlattığı açlık grevini 4 Ocak’ta ölüm orucuna çevirmiş, ölüm orucuna 323’üncü gününde ara vermiş, dün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti.

Gökçek, Grup Yorum’a uygulanan konser yasaklarına son verilmesini, Grup Yorum üyeleri hakkındaki davaların düşürülmesini, İçişleri Bakanlığı’nın grup üyeleri hakkında çıkardığı yakalama kararlarını kaldırmasını ve grubun faaliyetlerini yürüttüğü İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskınlara son verilmesini talep ediyordu.

Londra’daki Yokoluş İsyancıları Barclays binasını ‘sahte petrol’e buladı

Londra’daki Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) aktivistleri Barclays Genel Merkezi binasına sahte yangın söndürücülerle ‘sahte petrol’ püskürttü. Eylem, banka hissedarlarının yıllık genel toplantısı öncesinde gerçekleşti.

Bankanın fosil yakıt şirketlerini finanse etmeyi durdurmasını talep eden aktivistler “salgın nedeniyle petrol fiyatlarının her zamankinden daha düşük olması nedeniyle şu an yatırımcıların cesaret göstermesi ve doğru olanı yapması için tam zamanı” ifadelerini kullandı.

Sosyal mesafeli eylem

Sonrasında yapılan açıklamada eylemde kullanılan “sahte petrol”ün biyolojik olarak parçalanabilir, vegan ve kolayca yıkanabilir olduğu belirtildi. Üç kişilik grup tarafından düzenlenen eylemde, protestocular yüz maskeleriyle ve aralarına en az iki metre mesafe koyarak hareket etti.

Yokoluş İsyanı sözcüsü Donnachadh McCarthy eylem sonrasında yaptığı açıklamada “Barclays Bankası’nın bizi yok eden fosil yakıtlara yatırım yapmak için Britanyalıların banka hesaplarını kullanması tamamen vicdansızlık. Barclays, tüm yeni fosil yakıt yatırımlarını derhal sona erdirmeli ve bunun yerine milyonlarca vatandaşın koronavirüs salgınından toparlanması için yenilenebilir ve yeşil enerjiyi finanse etmelidir” dedi.

Fosil yakıtların en büyük fon kaynağı

Barclays, sadece Birleşik Krallık‘ta değil, tüm Avrupa’da fosil yakıtların en büyük fon kaynağı. 2016 ile 2019 yılları arasında fosil yakıtlara 118 milyar dolar (95 milyar £) yatırım yaptı. İkinci sırada ise 87 milyar dolarlık yatırım ile HSBC geliyor.

Barclays, 2050 yılında karbon nötr olacağı taahhüdünde bulundu ancak bu hedefe ulaşmak için fosil yakıtlara yönelik yatırımlarını durdurup durdurmayacaklarına yönelik herhangi bir açıklamada bulunmadılar.

Ankara Barosu: Barolar sessiz meslek örgütleri haline getirilmek isteniyor

Ankara Barosu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın geçen salı partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı öncesinde yapmış olduğu, “baro ve meslek kuruluşlarının seçim yöntemiyle ilgili düzenlemeye ihtiyaç olduğu” yolundaki sözlerinin ardından bir duyuru yayınladı.

“Avukatlık boyun eğmeyi inatla reddeden bir meslek olarak her zaman var” başlıklı açıklamada, “baroların ve bazı meslek odalarının demokrasi geleneğinden çıkartılarak ‘sessiz’ meslek örgütleri haline getirilmek istendiği savunuldu.

‘Barolar siyasal iktidarların kapalı gözleri haline getirilmek isteniyor’

Baroların “insan olmanın en temel hak ve koşullarını korumak ve savunmak”la yükümlü olduğunun belirtildiği açıklamada, Erdoğan’ın açıklamalarının zamanlamasına dikkat çekildi:

…Bu isteğin dile getirildiği her zaman diliminin varlık nedeni ve yasal sorumlulukları nedeniyle barolarca ya da bazı meslek odalarınca hak ihlallerine ve inşa edilmeye çalışılan baskı ortamına karşı çıkıldıktan hemen sonraki zamana denk gelmesi ise son derece anlamlıdır.

Açıklamada baroların, seçim yöntemlerine müdahale edilerek, “halkın ve avukatların sesi olmaktan çıkarılmak ve siyasal iktidarların kapalı gözleri” haline getirilmek istendiği dile getirildi ve “avukatlık mesleği boyun eğmeyi inatla reddeden bir meslek olarak her zaman var olacaktır” denildi.

‘Ankara Barosu’nun fütursuz saldırılarını gördük’

Erdoğan’ın baro ve meslek kuruluşlarıyla ilgili sözleri şu şekildeydi:

Ankara Barosu’nun ve aynı zihniyetteki yapıların Diyanet İşleri Başkanımız ile onun şahsında İslam’a yönelik fütursuz saldırılarına şahit olduk. Sadece bu örnek dahi meslek kuruluşlarının seçim yöntemiyle ilgili düzenlemenin aciliyetini ve ehemmiyetini göstermiştir. Bunlardan birileri de barolar ve tabip odaları başta olmak üzere yapılarının belirlenmesidir. Ankara Barosu’nun fütursuz saldırılarını gördük. Bu da bu düzenlemenin ehemmiyetini göstermiştir. Bu çalışmayı tekrar ele almalı, en kısa sürede Meclis’in takdirine sunmalıyız.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eski öğretim üyesi, insan hakları hukukçusu Doç. Dr. Kerem Altıparmak. Erdoğan’ın sözlerine şu sözlerle tepki göstermişti:

Soruşturma açılmıştı

Ankara Barosu, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, 24 Nisan tarihli cuma hutbesinde geçen “tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığı” şeklindeki ifadelere tepki göstermiş, bunun üzerine Baro hakkında “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216/3 maddesi kapsamında, “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama” iddiasıyla soruşturma açılmıştı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ise Ankara Barosu’nu, Erbaş hakkındaki açıklamasından ötürü sorumsuzlukla suçlamıştı.