Ana Sayfa Blog Sayfa 2104

40 milyon sağlık çalışanından G20 liderlerine çağrı: İnsanın ve gezegenin sağlığı birbirinden ayrılamaz

Covid-19 salgınıyla mücadelede ön saflarda yer alan sağlık çalışanlarının da aralarında bulunduğu, 90 farklı ülkeyi temsilen bir araya gelen 40 milyondan fazla doktor, hemşire ve sağlık uzmanı, G20 liderlerine bir mektup gönderdi. Mektupta, gelecekte oluşabilecek krizlerden kaçınmak ve dayanıklılığı artırmaya yardımcı olmak için, halk sağlığının ekonomik toparlanma paketlerinin merkezine konulmasını talep ediliyor. 

Dünya Sağlık Örgütü, Küresel İklim ve Sağlık İttifakı (Global Climate and Health Alliance) ve Her Nefes Önemlidir (Every Breathe Matters) tarafından desteklenen mektuba, Türkiye’den de Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) ve Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu imza koydu.

2015’de Paris’de imzalanan iklim anlaşmasının öncesinde sağlık konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesinden bu yana gerçekleşen bu en büyük seferberlikte, Dünya Tıp Birliği (World Medical Association), Uluslararası Hemşireler Konseyi (International Council of Nurses), İngiliz Milletler Topluluğu’ndaki Hemşireler ve Ebeler Federasyonu (Commonwealth Nurses and Midwives Federation), Dünya Aile Doktorları Birliği (World Organization of Family Doctors) ve Dünya Halk Sağlığı Dernekleri Federasyonu’nun (World Federation of Public Health Associations) da aralarında bulunduğu sağlık uzmanlarını temsil eden 200’den fazla tıbbi dernek ve kuruluş, mektubu üyeleri adına, binlerce sağlık uzmanı da bireysel olarak imzaladı.

Mektup hükümetlerden, hali hazırda değerlendirilmekte olan ekonomik teşvik paketlerinde, halk sağlığı, temiz hava, temiz su ve istikrarlı iklim koşullarına yapılacak yatırımları önceliklendirilmelerini talep edildi. Bu yatırımların, insan sağlığına zarar vermenin ve gelecekte oluşabilecek küresel salgınlara karşı direnci artırmanın yanı sıra, daha sürdürülebilir istihdam olanakları oluşmasını sağlağına işaret edildi.

Mektupta, G20 ülkelerinin liderlerinden teşvik paketlerini geliştirme süreçlerinde, toparlanmayı, ekonominin sağlığını göz önünde bulundurarak gerçekleştirmek için, tıp ve bilim dünyasını dahil etmesi istendi: “Teşvik kararları, önlemlerin kısa ve uzun vadede halk sağlığını ne şekilde etkileyeceğine ilişkin tıbbi ve bilimsel değerlendirmeleri göz önünde bulundurmalıdır.”

Hükümetler, önümüzdeki 12 ila 18 ay içerisinde, hangi alanlara ne miktarda yatırım sağlanacağını belirleyerek, belirtilen dönüşümü gerçekleştirme gücüne sahipler. Sağlık çalışanları bu yıl gerçekleşecek uluslararası zirvelerde bir araya gelecek dünya liderlerine ekonomik toparlanma programlarının, halk sağlığı üzerine inşa edilmesi için birlikte hareket etme fırsatı verdiğine dikkat çekti.

‘Toparlanma programları emisyon azaltımını içermeli’

Milyonlarca sağlık çalışanının temel talebi; koronavirüs sonrası dönemi inşa ederken, bilim temelli bir yaklaşımla sağlığı önceliklendiren ekonomik toparlanma sürecinin gerçekleşmesi. Uzmanlara göre, bu toparlanma programlarının, hem akciğer, kalp ve diğer organları zayıflatan hava kirliliğini önlemeye yönelik olması; hem de kuraklığa, aşırı sıcaklığa, sele, yangına ve hayatı tehdit eden yıkımlara neden olan emisyon artışında önemli ölçüde azaltım sağlaması gerekiyor. Sağlık uzmanları, bu dönüşümün gerçekleşmesiyle, liderlerin sağlıklı beslenme, yenilenebilir enerji, yürüyüş, bisiklet ve sıfır emisyonlu toplu taşıma ile doğanın radikal şekilde yenilenmesini teşvik eden yatırımların yanı sıra, insanların, ekonominin ve gezegenin sağlığını destekleyen diğer olumlu değişikliklere yol açacağını belirtti.

Çağrıya destek veren kurumlardan bazı temsilcilerin görüşleri şöyle:

‘Sağlıklı ve yeşil bir programa ihtiyaç var’

Miguel R. Jorge (Dünya Tıp Birliği Başkanı) : Sağlık sektörü çalışanları, bu krizde ön saflarda yer aldı ve harekete geçmekte geç kalındığı için çok fazla yaşam kaybına şahit oluyoruz. Artık yaşamı sağlıkla idame ettirmenin gezegenin sağlığına bağlı olduğunu her zamankinden daha açık şekilde görüyoruz. Toparlanma sürecine girerken, bizleri daha fazla zarar görmekten koruyan bir sistemi inşa etmemiz gerektiğini görmezden gelemeyiz. Bu sebeple hükümetlerin, kurtarma paketlerini değerlendirirken, halk sağlığını dikkate almaları önem arz ediyor. Kapsamlı bir yaklaşımla hazırlanacak sağlıklı ve yeşil bir toparlanmaya hemen şimdi ihtiyaç duyuyoruz. .

‘İklim değişikliğine karşı mücadele fırsatını kaçırmayın’

Annette Kennedy (Uluslararası Hemşireler Konseyi Başkanı) : COVID-19 dünyayı durma noktasına getirerek, bizleri geçmişi yeniden değerlendirme zorunluluğunda bırakıyor. İklim değişikliği, dünya nüfusunun sağlığına şimdiden ve önemli ölçekte tehdit oluşturuyor. Hükümetleri, çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşanabilir ve sürdürülebilir bir iklimde, sağlıkla büyüyebilmeleri için kirlilik seviyelerinin kriz öncesi seviyelere dönmemesini sağlamaya davet ediyoruz. COVID-19 küresel salgınından olumlu olarak değerlendirebilecek bu yegane fırsatın elimizden kaymasına izin vermek affedilemez. Sürdürülebilir bir geleceği ancak, sağlık hizmetlerine ve çevreye yatırım yaparak sağlayabiliriz.” 

‘İnsanları ve gezegeni koruyan cesur adımlar atma zamanı’

Jeni Miller (Küresel İklim ve Sağlık İttifakı Genel Müdürü): Yaşadığımız pandemi, ekonomik iyileşmenin küresel sağlık sisteminin dayanıklılığını güçlendirecek şekilde planlanması gerekliliğini gösteriyor. Ulusal toparlanma programları, büyük ölçekli kamu fonu yatırımları aracılığıyla tasarlanırken, hükümetlerin, bu önemli ilişkiyi göz önünde bulundurması gerekiyor. Bu kapsamda hükümetlerin, insan sağlığı üzerinde doğrudan etkileri bulunan çevre standartlarında esneklik sağlamak üzere şirketlerin baskılarına boyun eğmemeleri gerekiyor. Yaşanan kriz, işlerin her zamanki şekliyle yürütüldüğü düzene geri dönmek yerine, insanları ve gezegeni koruyan bir gelecek yaratmak için cesur adımlar atmanın zamanının geldiğine işaret ediyor. .

‘Doğayla uyum içinde hareket edilmeli’

Prof. K Srinath Reddy (Hindistan Halk Sağlığı Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı): COVID-19, insan ırkı için öldürücü patojenler içeren ve yaban hayat içinde bulunan virüsleri aktive eden ekolojik etmenlerin yarattığı tehdidi gözler önüne seriyor. Hava ve su kirliliği, doğuştan gelen bağışıklığın azalması ve virüsün verebileceği zararı artıran tıbbi geçmiş nedeniyle dayanıklılık kapasitemizi olumsuz etkiliyor. Bu etmen, çevre sağlığının temelinde yatıyor ve geleceğimizi ne şekilde yeniden belirleyeceğimiz hakkında bizleri uyarıyor. Doğa ile uyumun bozulduğu durumda zarar gören insanlık oluyor. Var oluşumuzu devam ettirebilmek için doğayla uyum içinde ve akılcı şekilde hareket etmemiz gerekiyor. 

‘İklim için gerçek ve kalıcı çözümler bulunmalı’

Mary Robinson (İrlanda’nın ilk kadın cumhurbaşkanı, eski BM insan Hakları Yüksek Komiseri): Dünyanın dört bir yanındaki sağlık uzmanlarının kaygılarını tekrarlıyorum. Sağlıklı bir toplumun yeniden inşası, iklim üzerinde gerçek ve kalıcı şekilde harekete geçmek anlamına geliyor. COVID-19 krizi, ortaklaşa yaşadığımız kırılganlıkların birbiriyle ilişkisine ışık tutarak, halk sağlığı ve gezegenin sağlığının korunmasının ayrılmaz bağını gösteriyor.

‘Bir sonraki krizde bu kadar şanslı olamayabiliriz’

Dr. Pınar Okyay (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği-HASUDER Başkanı): Sağlık çalışanları olarak ülkelerin, ekonomilerin ve toplumların Covid-19 gibi ani salgınlara ne kadar kırılgan olduğunu anladığımız bir dönemden geçiyoruz. Bu kriz bize halk sağlığının önceliklendirilmemesi halinde tüm dünyaya ne kadar pahalıya mal olabileceğini gösterdi. 40 milyon meslektaşımızla birlikte bu mektuba imza atmanın çok önemli bir mesajı olduğunu düşünüyoruz: Salgın sonrasındaki ekonomik toparlanma çabalarını halk sağlığını merkeze koyarak planlamazsak, iklim değişikliği gibi yanı başımızda bekleyen sonraki bir krizde bu kadar şanslı olmayabiliriz.

‘Adil bir dünya düzenine ihtiyacımız var’

Doç. Dr. Gamze Varol (TTB Halk Sağlığı Kolu üyesi): Sağlıklı bir çevrede yaşamak, sağlıklı olabilmek ve sağlıklı kalabilmenin ön koşulu. Covid-19 pandemisi insanlığa bir kez daha sınırların gerçekte var olmadığını ve adil bir dünya düzenine ne kadar çok gereksinimimiz olduğunu gösterdi. Hepimizin iklim, çevre, ve insan sağlığı arasındaki bağı görmemizi sağladı. Bunu halk sağlığı için fırsata dönüştürebilmeliyiz. Ülkemizde hava kirliliği, sağlığımızı olumsuz etkileyen en önemli çevresel sorun, binlerce erken ölüm, hastalık ve sakatlığın nedeni. Bu nedenle hava kirliliğinin azaltılmasına yönelik politikaların ivedilikle hayata geçirilmesi yaşamsal önemde. Ülkemizde ve tüm Dünya’da politika belirleyicilerden halk sağlığını öncelemelerini, hava kirliliği önlemleri başta olmak üzere iklimi, havayı, suyu ve toprağı koruyacak kararlara imza atmalarını talep ediyoruz. 

 

Alberta Enerji Bakanı: Koronavirüs yeni boru hattı inşası için mükemmel zamanlama

Kanada’ya bağlı Alberta eyaletinin Enerji Bakanı Sonya Savage katıldığı podcast programında koronavirüs kısıtlamalarının protestoları sınırlandırdığı için yeni bir boru hattı inşa etmek için tam zamanı olduğunu söyledi.

Kanada Oilwell Sondaj Müteahhitleri Birliği‘nin ev sahipliğinde gerçekleşen programda sunucu Edmonton ve Vancouver arasındaki rotasında yapım aşamasında olan Trans Mountain genişletme projesinin ilerlemesi hakkında sorular sordu.

‘İşe ihtiyacı olanlar protestocuları hoş görmeyecek’

The Globe and Mail’de yer alan habere göre Savage “Şu an bir boru hattı inşa etmek için harika bir zamanlama çünkü 15’ten fazla insan protesto gerçekleştiremez. Haydi, yapalım” dedi.  Sunucunun bu cevap üzerine gülmesine rağmen Savage ciddiyetini korudu.

Salgının neden olduğu ekonomik çalkantının boru hattı inşaatını desteklediğini söyleye Enerji Bakanı sözlerine “İnsanlar çalışmalarına engel olan protestolara karşı hoşgörü ve sabır göstermeyecek. İnsanların işe ihtiyacı var ve bu tür ideolojik protestolar sıradan Kanadalılar tarafından hoş görülmeyecek” şeklinde devam etti.

10 Mart 2018’de binlerce kişi Trans Mountain doğal gaz boru hattına karı yürüyüş gerçekleştirdi.

Sabir: UCP pandemiyi fırsat olarak kullandı

Muhalefetteki Yeni Demokrat Parti üyesi ve Alberta Toplum ve Sosyal Hizmetler Bakanı İrfan Sabir ise Enerji Bakanı’na ait bu konuşmaların hükümetin genel tutumunu da gösterdiğini belirterek “Bu ifadeler şok etkisi yaratmıyor” dedi.

Sabir, “Birleşik Muhafazakâr Parti (UCP), pandemiyi çevre korumasını askıya almak için bir bahane olarak kullandı. Bakanın en son yorumlarıyla birleştirildiğinde, bu, Alberta’nın enerji endüstrisinin itibarına zarar verecek ve yatırım çekme ve ürünümüzü pazara sunma yeteneğimizi engelleyecektir” ifadelerini kullandı.

Sivil itaatsizliğe müsamaha yok

Jason Kenney liderliğindeki Birleşik Muhafazakar Parti’nin protestolara karşı karışık bir tutumu var. Başbakan yakın zamanda karantina tedbirini protesto eden bir adamın protesto hakkını savunmuştu. Kenney, talimatlara uyulduğu sürece bu hakka müdahale etmemelerini sağlamak için bu tür emirleri değiştireceğini söylemişti.

Öte yandan hükümetin sivil itaatsizliğe daha az toleransı var. Şubat ayında, bu tür eylemler zaten yasa dışı olmasına rağmen, çok çeşitli enerji altyapısının çalışmasına zarar veren veya hatta buna müdahale eden protestocular için sert para cezaları ve olası hapis cezaları öngören mevzuat çıkardı. Tasarı geçti ve yürürlüğe girmesi için kraliyet onayını bekliyor.

 

Parklarda sosyal mesafeli çember dönemi

Koronavirüs salgını tedbirlerinin azaltıldığı normalleşme evresine girilirken parkları ziyaret edenlerin sosyal mesafe kurallarını koruması için İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi de parklara sosyal mesafe halkaları çizdi.

İstanbullular, Anadolu yakasında; Üsküdar, Kadıköy, Maltepe, Kartal, Pendik sahil parkları ile Avrupa yakasında; Florya Sosyal Tesisleri, Küçükçekmece Sahil Parkı, Haliç İTO Parkı, Maçka ve Bebek parklarına çizilen halkalar ile mesafeli bir şekilde güneşten faydalanabilecek.

Fotoğraf: Sözcü

1,8 metre aralıklarla çizildi

İBB Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı, Anadolu ve Avrupa Yakası’ndaki yeşil alanlarda en az 1.8 metrelik aralıklarla, 2.4 metre çapında çemberler çizdi. Parkların kapasitesine göre belirlen çemberler ile yüksek hareketliliğin ve ziyaretçi sayısının önüne geçilmesi amaçlanıyor.

Çizgilerde, çimlere zarar vermeyen maddeler kullanılırken, çimler büyüdükçe çizgilerin yeniden boyanması planlanıyor.

İzmir Kordon sahilinde sosyal mesafe çemberleri. Fotoğraf: Sözcü

İzmir ve Antalya’da sosyal mesafe günleri

Daha önce de İzmir Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Dairesi Başkanlığı Kordon sahilinde ve Karşıyaka‘da 2,5 metrelik aralıklarla çimlere zarar vermeyen su bazlı reçine ile 4 metre çapında çemberler çizmişti.

Antalya’da ise Konyaaltı sahili, denize girip plajda güneşlenecek yerli ve yabancı turistler için sosyal mesafe kuralı gözetilerek düzenlenmeye başladı.

Fotoğraf: AA

Antalya Büyükşehir Belediyesi ekipleri plajdaki şezlong ve şemsiyeleri sosyal mesafe kuralına olarak yerleştirdi ve bölgedeki işletmelere de örnek olması için turistlerin güneşlenme aralıkları işaretlenerek belirgin hale getirildi.  Plaja ayrıca girişten itibaren yönlendirmelerin de yer aldığı sosyal mesafe uyarı tabelaları asıldı.

 

 

Betonada’ya dönüştürülen Yassıada 27 Mayıs’ın yıl dönümünde açılıyor

27 Mayıs darbesi sonrasında idam edilen dönemin başbakanı Adnan Menderes ve iki bakanının yanı sıra Demokrat Partililerin yargılandığı Yassıada’nın ‘Demokrasi ve Özgürlük Adası’ olarak düzenlenmesi ile ilgili çalışmalarda sona gelindi.

Otel, bungalov ve restoran inşaatlarının tamamlandığı ada 27 Mayıs darbesinin 60’ıncı yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve protokolün eşliğinde açılacak. Koronavirüs tedbirlerinin azaltılmasından sonra ise vatandaşlar da adayı ziyaret edebilecek.

Yeni hali

Cami ve müze yer alıyor

Ada’da 176 kişilik bir otel, 600 kişilik Adnan Menderes Kongre Merkezi ile 7 bin 700 metrekarelik müze ve cami yer alıyor. Restorasyon çalışmalarında yargılamaların yapıldığı ve 27 Mayıs Müzesi‘ne dönüştürülen spor salonu da bulunuyor.

Açılış için hazırlanan kamu spotunda, “Demokrasi tarihinin en karanlık dönemlerinden birine ev sahipliği yapan Yassıada, Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak yeniden doğuyor. Ada darbelerin sonuçlarını yeni nesillere aktarırken, dünyaya da demokrasi ve özgürlükler konusunda ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Demokrasinin feneri karanlığı aydınlatıyor” ifadelerine yer verildi.

Yeşil dokudan eser kalmadı

Son kullanıcısı olan İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından 1995’te terk edilmesinden bu yana boş duran Yassıada’nın önce ismi 2013’te ‘Demokrasi ve Özgürlük Adası’ olmuş, 2015 yılında ise yeniden düzenleme faaliyetlerine başlanmıştı. Dört yıldır süren inşaatta adanın yeşil dokusunun ortadan kaldırılması tartışma yaratmıştı.

 

Dünya Sağlık Örgütü’nden koronavirüste ikinci dalga uyarısı

Cenevre’de yapılan basın toplantısı sırasında konuşan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Sağlık Acil Durumlar Programı Direktörü Mike Ryan, dünyanın salgının ilk dalgasının ortasında olduğunu söyledi.

Ryan, virüsün etkisinin düşüşe geçtiği ülkelerde, salgının durdurulması için alınan önlemlerin erken hafifletilmesi halinde yakın zamanda ikinci bir dalganın yaşanabileceği konusunda uyarıda bulundu.

‘Birkaç ay içinde ikinci dalga gelebilir’

Bu durumda salgının azaldığı ülkelerde dahi enfekte sayısının hızla yükselebileceğini belirten Ryan,  “Sırf salgının etkisi düşüşe geçti diye bunun böyle devam edeceği varsayımında bulunamayız. Birkaç ay içerisinde gerçekleşebilecek ikinci dalgaya hazırlıklı olmalıyız” dedi.

Afrika’da sıtma ilacı yasaklandı

WHO Genel Direktörü Dr. Tedros Ghebreyesus ise Afrika’daki koronavirüs salgınıyla ilgili açıklama yaptı. Bildirilen vaka ve ölüm sayılarına göre Afrika’nın salgından küresel olarak en az etkilenen yer olduğunu söyleyen direktör, bu sayıların tamamının gerçeği yanstmadığını söyledi.

Hastalarda denenen “hidroksiklorokin” adlı sıtma ilacının kullanımını askıya aldıklarını da duyuran Ghebreyesus, “Cuma günü, Lancet (tıp dergisi), hidroksikolorokin ve klorakinin hastaneye yatırılan Covid-19 hastaları üzerindeki etkilerini gözlemleyen bir çalışma yayınladı. Yetkililer, ilacın tek başına veya makrolid ile kullanıldığında, daha yüksek bir ölüm oranı tahmin ettiklerini bildirdiler” dedi.

Pandemi günlerinde diğer sağlık hizmetleri ne durumda?

Covid-19 salgını günlerinde sadece ülkemizde değil, tüm dünyada hemen hemen hiç tartışılmayan konu, tüm sağlık sektörünün dikkatinin salgın üzerinde olması nedeniyle başta temel sağlık hizmetleri olmak üzere diğer sağlık hizmetlerinin içine düştüğü durum… Üstelik bu durumun gelecek günlerde nelere mal olabileceği de hiç hesaplanmıyor. İşte bu konuda bazı ülkelerde bugünlerde az sayıda olsa da çeşitli raporlar yayınlanmaya başladı. Bu kısa raporlardan biri de ABD’nin ünlü Hastalıklardan Korunma ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından 22 Mayıs’ta yayınlanan rapor.

CDC tarafından yayınlanan rapor ABD’nin Michigan eyaletinde pandemi günlerinde çocukların aşılamasında görülen düşüş ile ilgili… Rapor pandemi nedeniyle ABD’de yaşanan sürecin kısaca anımsatılması ile başlıyor. 13 Mart 2020’de ülkede salgının yayılmasını önlemek için olağanüstü durum ilan edilmesi üzerine 23 Mart’ta Michigan’da sosyal mesafeyi sağlamak için karantina kararı alınmış…

Ancak bu karantina kararın, çocukları aşı ile önlenebilir hastalıklar ve yan etkileri için risk altında bırakarak rutin aşılama hizmetlerine erişimin azalmasına neden olabileceği gözlenmiş. İşte bu gözlemin ne kadar doğru olabileceği sağlık kayıtlarından yola çıkılarak araştırılmış. Pandemi sırasında aşılama oranlarını değerlendirmek için eyaletin aşılama bilgi sistemi (MCIR) verileri analiz edilmiş. Analizde 1, 3, 5, 7, 16, 19 ve 24 aylık çocukların aşılanma durumu değerlendirilmiş. Değerlendirme 2016, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarının aynı dönemi için yapılmış.

Aşılanamayan çocuklar ve kronik hastalar risk altında  

Çalışma sonucunda 2020 Mayıs’ında hastane doğumlarında rutin olarak yapılan Hepatit B aşısı dışında tüm aşılamaların azaldığı görülmüş… CDC raporuna göre aşılamadaki gözlenen bu düşüşler küçük çocukları ve toplulukları kızamık gibi aşı ile önlenebilir hastalıklara karşı önümüzdeki günlerde savunmasız bırakabilir. Kızamık aşılama oranı toplumda % 90-% 95 arasında elde edilmezse, kızamık salgınları oluşabilir. Covid-19 salgınından kurtulan çocuklar bu sefer kızamık salgını ile yüz yüze gelebilir. Bu küçük ve sınırlı analiz bile SARS-CoV-2 virüsünün yayılımını engelleme çabalarının temel sağlık hizmetlerinde önemli oranda aksamalara yol açabileceğini ortaya koyuyor.

Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, bu durumun iki temel nedeninden biri sağlık personelinin büyük bir kısmının salgınla mücadele için farklı alanlarda görevlendirilmesi, diğer nedeni ise kişilerin, özellikle de anne ve babaların çocuklarını bulaşıcı hastalık korkusu ile sağlık kurumlarına getirmekten çekinmesi.  

Özellikle Covid-19’un bulaşma korkusu nedeniyle çocukluk döneminde aşılama gibi temel sağlık hizmetlerine ulaşamama sorununa benzer bir durum da yetişkinler için sağlık hizmetlerine ulaşamama ya da ulaşmama olarak görünüyor. Bu konuda henüz yapılmış bir bilimsel çalışma yok ama yapılan çeşitli gözlemler kronik (süregen) hastalık sahibi yetişkin ve yaşlıların da sağlık kurumlarına başvurmaktan çekindiğini gösteriyor. Hatta ülkemizde bir süre önce düşen kan bağışlarını tekrar artırabilmek için Kızılay kamuoyuna kan bağış ünitelerinin ‘hastane olmadığını, dolayısıyla covid-19 hastalarının bu ünitelerde olamayacağını’’ açıklamak zorunda bile kaldı.

Yeni pandemiler kaçınılmaz, acilen reorganize olunmalı

Kısa bir süre sonra dünyanın birçok ülkesinde bu konuda Michigan eyaletindeki aşılama raporuna benzer yeni raporlar yayınlanabilir. Bu raporlarda koroner kalp hastalığı, diyabet (şeker hastalığı), kronik akciğer ve böbrek hastalıkları gibi hastalıkların aksayan tıbbi kontrolleri nedeniyle artan yan etki,  hatta ölüm sayılarıyla bile karşılaşabiliriz. Geciken başta kanser gibi hastalık teşhisleri de yaşadığımız bu pandemi günlerinde yaşanıyor olabilir.

Başta aşılamalar olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin aksamaması, kronik hastalıkların izleminin yapılabilmesi sağlık örgütlenmesinin bir an önce gerek yaşadığımız gerekse bundan sonra yaşayacağımız salgınlar da göz önüne alınarak yeniden düşünülmesi gerekiyor.  Üstelik SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı çalışmalarının yakın zamanda olumlu sonuç vermeyeceği,  önümüzdeki sonbahar aylarında Covid-19 salgınının ikinci, üçüncü dalgasının beklendiğinin konuşulduğu bir dönemde kısa süre içinde yeniden organize olmak çok önemli. Üstelik bundan sonraki yıllarda yaşanan küresel iklim krizinin öldürücü sonuçlarından biri olarak bu tip yeni pandemilerle karşılaşmamız da kaçınılmaz…

Sağlık hizmetleri de ‘eskisi gibi’ olmamalı

Çözüm olarak Michigan eyaletinde aşılamadaki düşüşü gözler önüne seren çalışma grubu,  pandemi hastaneleri ile temel sağlık hizmetleri başta olmak üzere diğer sağlık hizmetlerini veren sağlık kurumlarının birbirinden kesin olarak ayrılmasını ve topluma bu konuda güven verilmesini savunuyorlar. Salgın ile uğraşan sağlık kurumlarının bahçesine pandemiden etkilenmeyecek ve hastalara güven verecek yeni prefabrik tesisler kurulabilir. Diğer öneri ise tele-health (tele sağlık) hizmetlerinin geliştirilmesi. Bunun için son derece iyi kayıtların oluşturulması ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin ekip çalışmasına dayalı olarak yeniden organize edilmesi gerekiyor. Hastalarla ve hasta yakınları ile telefonla bağlantı kurmak,  şartlar uygunsa video-konferanslar yapmak ve onları gerektiği durumlarda salgınlardan etkilenmemiş sağlık kurumlarına davet etmek ve oralarda yüz yüze görüşmek ve gerekirse sağaltımlarını yapmak önemli bir çözüm olarak duruyor.

Özellikle pandemi günlerinde ‘bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ söylemi ön planda. Sağlık sektöründe de hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Sağlık insanın doğuştan itibaren elde ettiği bir insan hakkı olmalı, cebinde para varsa ulaşabileceği bir hizmet değil. Herkese eşit, kaliteli ve iyi organize edilmiş bir sağlık hizmeti verilmeli, bu pandemi günlerinde dünyanın birçok ülkesinde yaşadığımız sahneleri bir daha yaşamak istemiyorsak…

Yoksa bu pandemi günlerinde bile hala anlayamadık mı önemli olanın tek tek bireylerin değil; toplumun sağlığı olduğunu…

Pandemi krizi ve neoliberalizmin nekropolitikası

Pandemi krizi, üzeri örtülmüş birçok çelişkiyi görünür kıldı. Bunlardan ilki devletin özel alanı “sivil alan” olarak tanımlaması, tek sığınabilecek yer haline getirmesi.

Devletin biyopolitik denebilecek bir denetim için özel alanı kullanması yeni bir şey değil. Bu zaten bilinen bir durumdu ama pandemi bahane edilerek iyice normalleşti. Kamusal alanda artık sivil toplumun, muhalefetin varlığına izin verilmiyor. Bu aynı zamanda aykırı bir söz söyleme hakkının da ortadan kalktığını gösteriyor. Eleştiriye en ufak bir tahammül yok.  

İkinci olarak pandemi krizi ulus-devlet yurttaşlığı ile örtülmüş (inkar edilmiş) olan başka bir temel pratiğini, sınıfsal ayrıştırmayı tekrar yüzümüze çarptı.

İstanbul Üniversitesi İstatistik Araştırma Merkezi‘nin gerçekleştirdiği bir araştırma, İstanbul’da orantılı olarak üniversite mezunlarında vaka sayısının ve ölümlerin daha az olduğunu gösteriyor. Bu araştırmanın sonuçlarını merkezin direktörü Haluk Zülfikar “üniversite mezunlarının daha bilinçli ve dikkatli oldukları” şeklinde yorumluyor. Genelleme yapmak mümkün değil elbette. Ama bu araştırma pandeminin sınıf ayrımı yaptığını gösteriyor. Üniversite mezunlarının (belki daha büyük bir bölümünün) gelir durumları daha iyi. Bedenleri ile çalışmak zorunda değiller. Kalabalıktan uzakta kapalı sitelerde de yaşayabiliyorlar. Belki de yazlıklarına göç edip salgını uzaktan izleyebiliyorlar.

Nasıl savaşlarda gençlerin ölmesi savaşların yapılmamasına yol açmıyorsa, piyasalaştırılmış “ekonomi” dedikleri şey de böyle.

Devletin kamusal sorumlulukları sona ermiş olduğuna göre “ekonomi” hayatın bir gerçekliği olarak normalleşmek zorunda. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar vermek…  Pandemi krizi neoliberalizmin bir tür “nekropolitik” bir düzenleme üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han,“bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor (*).

Normalleşme sürecinin neoliberal koşullardaki veçheleri 

Normalleşme döneminde iki veçhesi var pandemi krizinin: Yönetimler ya sanki pandemi yokmuş gibi yapacak ve seyahat kısıtlamalarını gevşetecekler. Pandemi krizi bir algı yönetimi ile örtülecek.

Diğer bir taraftan da belki biyopolitik denetim aygıtları geliştirerek taşıyıcıları, vakaları izole edecekler. İnsanları istatistik nesneler olarak sınıflandırıp,  otokratik bir düzen kuracaklar. Bu ikisinin aynı anda olması mümkün. Uygulamadaki gelgitlerle, belirsizlikler içinde, derme çatma yöntemler karşımıza çıkacak.

Bu da bize her konuda olduğu gibi, neoliberal bir yönetimin iki kavram etrafında, modern devlet aygıtının rasyonelini oluşturan bürokratik akıl ve piyasa etrafında nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını gösterecek.   

Bu nedenle normalleşme denen süreci bu iki kapasite, devlet rasyoneli ve piyasa etrafında tartışmak mümkün.

1- Devlet rasyonelini oluşturan bürokratik aklın yarattığı kapasite

Krizin üst anlatıları meşrulaştırdığı söylenebilir. Onlara karşı olan inançsızlığı da şimdilik gidermiş gibi gözüküyor. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Kriz anındaki sağlıkbilimsel meşruiyet süreç odaklı baktığımızda, çökebilir ya da gitgeller yaşanabilir. Yeni dalgalarla, felaketlerle. Koşullar aynı kalsa da otoritenin iradesi ile onu piyasa işleyişine, şartlarına göre yeniden düzenleyebilir. 

Normalleşme süreci katılımcı bir durum üzerine, yani eylemselliklerin etki analizi, bağımsız kapasitelerin harekete geçirilmesi, kamu kararlarının şekilcileşmekten uzaklaşması, yerelleşmeci şekilde geliştirilmesi üzerine mi kurulacak? 

Yoksa normalleşme bir devlet iradesi olarak mı uygulanacak? Çare bulunsun bulunmasın “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mu denecek? Birçok alanda böyle yapıldığına göre böyle olması uzak bir ihtimal değil.

Evet, şu anda sağlıkbilimsel yaklaşımların egemenliği tatmin edici bir etki yaratıyor. Bilimin daha fazla hayatımızı belirlemesi, zorluk yaratsa da, büyüme odaklı bir gelişmeye karşı olanlar için önemli bir teselli. Ancak neoliberal sistem zaten tam da bu tür gidiş gelişler ile kendisini yeniden üretiyor. Sonuçta sağlıkbilimsel rasyonalite toplulukları “tekrar geri dönmek mümkünmüş gibi” belirsiz bir yerde bırakıyor. İçinde bulunduğumuz süreçte pandemilerle baş edebilme inancının köklü bir şekilde sarsılmakta olduğu söylenebilir.

2- Piyasa aktörlerinin kamu süreçlerine katılım kapasitesi

Bunlardan ilk akla gelen turizm sektörü. Turizm meselesinde genelgelerde yer alan koşullar kimi yerlerde çok zorlayıcı. Sokak kenarındaki küçük lokantanın, pidecinin bu koşullara göre açılma imkanı yok. Diğer taraftan İstanbul gibi bir şehirde erişilebilir kamusal alanların olmayışı insanları yakın mesafedeki sayfiye yerlerine, kıyılardaki dolgu alanlarına akmaya zorluyor. Bu akışlar nasıl düzenlenecek? İstanbul’da pandemi koşullarında bir değişiklik olmadan? Kritik olan konu bir ikinci, üçüncü dalganın daha ağır bir şekilde vurması.

“Hayat normale dönecek” deniyor. Şöyle sorulacak: “Hayat ekonominin çarkları dönmeden nasıl olabilir?” Elbette ki turizmcilerin bir örgütlenmeye, yönetimlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var.

Ancak neoliberal düzende sivil toplumdan anlaşılan zaten piyasa. Kamunun karşısında sermayenin bir hayırseverlik faaliyetine dönüştürülüyor.

Sivil toplumun faaliyetlere gönüllü olarak katılması bekleniyor. Bu platformlarda gönüllü gibi gözükenler ise arka planda elde ettikleri imtiyazlarla özel alanda kendi işlerini çekip çeviren aktörler. Böylece kamu imkanları ile elde ettikleri ayrıcalıkları korumak ve geliştirmek isteyen girişimciler bu gönüllü platformlara, dayanışma ağlarına dahil olarak kamusal alandaki gelişmeleri izliyorlar. Bu da merkezi yönetimin kural koyma, yerel yönetimleri yapabilir kılma vasfını yok ediyor. Normalleşme bu katılım modeli üzerine kuruluyor.

Dolayısı ile asıl sorun sektörel bir temsil ile sivil toplumun katılımının aynı potada eritilmesi. Kararların kamu ile piyasa ilişkisinden ibaret hale gelen katılım platformlarında alınması. Pandemi ile neoliberalizmin evliliğinin nasıl sonuçlar vereceğini göreceğiz.

*

(*) İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE’de yayımlanan söyleşiden Ayşen Tekşen’in çevirisi

‘Katledene izin var, doğa nöbetçilerine yok’

Haber: Ahmet Soysal

Aylardan beri Kazdağları’nı Kanada merkezli Alamos Gold’a karşı savunan Su ve Vicdan nöbetçilerine destek vermek için bölgeye gitmek isteyen Egeçep üyelerine İzmir ve Manisa Valilikleri tarafından izin verilmedi.

Yaklaşık 10 aydan bu yana Kazdağları’nın Kirazlı ve Balaban köyleri yakınlarında ve Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı’nın hemen dibinde açılmak istenen ve siyanür liçi yöntemi ile çalışacak altın madenine karşı bir grup çevre gönüllüsü tarafından Su ve Vicdan nöbeti tutuluyor. Geçtiğimiz günlerde Orman Genel Müdürlüğü tarafından bu gönüllüler bölgeden uzaklaştırılmak istenmiş; eylemcilere toplam 57 bin lira para cezası kesilmişti. Bu gelişmelerden sonra bölgeye eylemcilere destek vermek amacı ile gitmek isteyen Ege Çevre ve Kültür PlatformuEGEÇEP üyelerine de izin çıkmadı. 

Bu durumu protesto eden EGEÇEP yönetimi, Konak’ta eski Sümerbank önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada Kazdağları’ndaki aktivistlere kesilen para cezası ile yetinilmeyip fiili bir müdahale yapılmasından endişe duyduklarını belirten EGEÇEP Eş Sözcüsü Berna Babaoğlu Ulutaş şöyle konuştu:

Pandemi koşullarında Dünya Çevre günü etkinlikleri 

‘Son bir ay içerisinde yaptığımız basın açıklamaları ile hem bu endişelerimizi dile getirmiş, hem verilen para cezalarının haksızlığını dile getirmiş, hem de Kazdağları’nda doğayı savunmak için süredir direnen bu yiğit doğa savunucularının yalnız olmadığını kamuoyuna duyurmuştuk. Amacımız, Kazdağları direnişçilerinin yalnız olmadığını, EGEÇEP olarak onların yanında olduğumuzu kamuoyu ile paylaşmak, kamuoyunun dikkatini salgın günlerinde gerçekleştirilen doğa talanına ve Kazdağları’ndaki yağmaya çekmekti.’

Meslek odalarının İzmir şubeleri tarafından da desteklenen basın açıklamasının sonunda Babaoğlu Ulutaş aktivistlere destek amaçlı yapılan başvurularının İzmir ve Manisa valilikleri tarafından Covid-19 salgını gerekçesiyle reddedildiğini; buna karşın doğayı talan edenlere her türlü serbestliğin tanındığını kaydetti: “Hem İzmir hem Manisa Valilerini açıklama yapmaya davet ediyoruz. Doğayı talan edenlere verilen seyahat izinleri, bizlere neden verilmemektedir? Doğayı koruma mücadelesi veren yaşam savunucularına da ‘Anayasal’ hakların kullanılabilmesi açısından seyahat izini verilmelidir. ”

EGEÇEP, 1 -5 Haziran tarihlerinde, pandemi koşullarına uygun biçimde  ‘Dünya Çevre Günü’ etkinlikleri gerçekleştirecek. 

Latouche, kanaatkar bolluk toplumu ve küçülme üzerine tartışmaya giriş

Virüs ile ilgili düşünmek, yerini giderek virüs sonrası ile ilgili düşünmeye bırakmaya başladı. Ama bu düşünceler oldukça, hayır nerdeyse sadece ekonomik ağırlıklı… Gerçi bu kadar çok kapanan işyeri, artan işsizlik ve artan enflasyon, üretimde azalma ve şiddetle artan yoksullaşma nedeniyle başka bir alan kalmadı.

Şimdi biz şöyle düşünüyoruz: Kapitalist sistem kendi öncülleri/ postulaları ve kuralları çerçevesi içinde çalışamıyor ve bundan dolayı da ortaya çok büyük kayıplar çıkacak/ çıkıyor. Ama bunlar geçecek. Geçince ekonominin (aslında kapitalizmin) çarkları yeniden dönmeye başlayacak ve eskiden olduğu gibi, hatta belki daha hızlı/ daha verimli veya daha ileri bir teknolojiyle, mevcut işleyiş yeniden yerine oturacak ve sorun çözülmüş olacak.

Ancak bu gördüğümüzü şöyle de düşünemez miyiz? Kapitalizm çalışamıyor ve çalışmasa da yaşıyoruz. Hatta kapitalizmin bütün kurallarının geçerli olduğu koşullarda yapılamayacak şeyler yapılabildiği için ayakta durabiliyoruz. Bu durumda da şöyle diyoruz: Bunlar geçici olarak yapılıyor; yoksa bu sürdürülemez bir durumdur.

Gelecek düşüncesi, her zaman bilinmeyenleri içerir. Ama insanın/ insanlığın geleceği ile ilgili düşünceleri, arzuları, daha iyi tanımlanmış koşullarda da planları olur ve böylece geleceğini, kendi iradesi doğrultusunda kurmaya çabalar… Şimdi düşünüyoruz: Kapitalizmin “normal” koşulları hemen işlesin mi/ işleyecek mi? Yoksa başka bir dünya düşünmek için, içinde bulunduğumuz an bir fırsat mı yarattı? Doğrusu bu “fırsatçı” düşünme biçimi bana çok fazla mevcut iktidarları çağrıştırdığı için pek öyle bakmıyorum duruma. Ama yine de yazacaklarım, sanki “fırsat değerlendiriyormuşum” gibi görünecek. Bunu da biliyorum.

Uzunca bir zamandır tanıtmak istediğim bir kitap vardı. Ancak kitabı tanıtmaktan çok, bu kitaptaki düşünceleri tartışabilmek çok harika olurdu… Belki birçok kişinin çoktan okumuş ve üzerindeki tartışmaları da yapmış olduğu bir kitaptır. Kitap 2011’de, Türkçe çevirisi de 2018 yılında yayınlanmış. Bununla birlikte kitaptaki kavramlar yeniden tartışılabilecek nitelikte. Önce kitabın künyesini yazıyorum:

Serge Latouche (2018), Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim, İstanbul. 

Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var.”

Çeviriyi Tahir Karakaş yapmış ve kitabın başına da çok yararlı bir “Çevirmenin Önsözü” bölümü eklemiş. Hemen söylemek gerekiyor ki buradaki “küçülme” terimi, Latouche’un kullandığı kavramla tam olarak örtüşmüyor. Karakaş, “… küçülme” terimi yerine belki daha doğru bir çeviriyle, büyümeme veya büyüme karşıtı gibi bir sözcükle, (büyümek/ gelişmek=croissance ve decroissance bunun tersi) kavramla ifade etmek daha doğru olabilir?” diyor. Ancak yerleşik sözcük, “küçülme” olduğu için, bu sözcüğü yeğliyor.

“Küçülme” kavramı üzerine, tam da virüsün yıkıcı etkisi altındayken, konuşmak doğru bir yaklaşım mı, tam olarak bilmiyorum ama yine de, kitabın düşündürdüklerini önerdiklerini, fırsat buldukça paylaşmaya çalışacağım.

Modernite ve gelenek arasındaki ilişkiye bu gözle de, yani modernin ekolojik dengeler üzerindeki etkisi gözüyle de bakılması gerekiyor. Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var: Doğa-insan veya insan eliyle yaratılan teknolojilerle doğa arasındaki ilişkinin, giderek doğanın aşınması ve yok olmasına doğru genişlemesiyle bozulan dengeler… Modern-gelenek ilişkisi, bu bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, geleneğe dönemeyeceğimize göre, “başka türlü bir modern” tahayyülü ortaya çıkabilir belki?

Küçülme: Kimin için?

Yukarıdaki ifade, geleneksel kent bakımından da düşünülebilir belki ve böyle baktığımızda, geleneksel kentteki, pek örselenmemiş dengeler üzerinde bildiklerimizi, anımsayabiliriz. Ankara’yı ele alalım örnek olarak, özellikle Hacıbayram’ın yaşadığı dönemde, -Osmanlı Ankara’sının kuruluş dönemi sayılabilir bu- gelenek kenti, yaklaşık olarak böyle bir denge içinde kurmaktaydı. Belki Anadolu’daki bütün taşra kentleri için de doğa-insan-teknoloji dengeleri benzer biçimde, geçerlidir: Oldukça tevazu içindeki -aşırı ve tüketimci olmayan- gündelik yaşam özelliklerine ve üretim ölçeklerine “kendiliğinden” sahip…

Yirminci Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısından sonra, kalkınma edebiyatının çok güçlü olduğu ve siyasal başarının neredeyse ne kadar kalkınma sağladığı ile ölçülen bir ülkelerde, küçülme türü bir düşünce kuşkusuz çok yadırganacak bir kavram. Özellikle daha az gelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için küçülmenin söz konusu olmaması, asıl küçülmesi gerekenlerin gelişmiş ve tüketim toplumu olmayı tam olarak başarmış olan ülkeler olması gerektiği düşüncesi çok güçlüdür.

Ancak bunun tersi de düşünülebilir: Kendi çevrelerini henüz tam tüketmemiş olan, tüketim/ gösteri toplumuna dönüşmüş kesimin oranı henüz çok genişlememiş ve teknoloji bakımından doğaya zarar verecek teknolojilerin kullanımında henüz çok fazla yol alamamış olan ülkeler, belki daha da şanslı sayılabilirler. Tüketimci alışkanlıklardan vaz geçmek, bu tür bir alışkanlığa hiç kapılmamış toplumlara göre daha zor olabilir.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır. 

Sorun belki teknoloji değil. Teknoloji verimliliği arttırmak ve birim maliyetleri düşürebilmek ve bu nedenle sürekli olarak gelişebilmek, bunun için pazarını sürekli genişletmek ve bu nedenle de kitle üretim düzenekleriyle, neredeyse bütün dünya yurttaşına mallarıyla ulaşmak zorunda olabilir.

Ancak biz ne kadar teknoloji kullanmalıyız? Ne kadar tüketmeliyiz?

Teknoloji, hiçbir ücret karşılığı olmadan sağlanıyor olsa bile, kendimiz için gerekli teknolojik mal ve hizmet tüketim miktarını ayarlayabilmemiz gerekir. Bir teknolojiyi ucuz ya da çok kolaylık/ konfor sağladığı için değil, bize gerektiği için ve gerektiği kadar kullanabilirsek eğer, teknoloji ve teknolojik yenilik üretenlerin hem üretim hızı hem de kapasitesi sınırlanacaktır.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler (ışık, ısı, dalga, titreşim vb. bu ortamları belirli derecelerde olumsuz etkilemekteler) konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır.

Üretimlerin ve teknolojik yeniliklerin/ buluşların hızının yavaşlaması/ durulması ve “gerekli olduğu kadar” ve “gerektiği tempoda” üretilmesi için iki imkansız ama basit kural, büyük ölçüde sorun çözücü olacaktır:

  • Barış, savaşsız bir dünya istemek (dolayısıyla hiçbir savaş teknolojisi ve silah üretmemek) ve
  • Tüketimci olmamak (sadece ihtiyacımız kadar ama giderek, gönüllü bir kanaatkarlıkla tanımlanmış ihtiyaçlarımız kadar tüketmekle yetinmek.)

Bu iki temel ögeyi destekleyebilecek bir-kaç basit düşünce daha söz konusu olabilir:

  • Kendi işimizi kendimizin yapması ve mümkün olduğunca ihtiyaçlarımızı satın almak yerine, kendi yapabildiklerimiz kadarıyla ve biçimde üretmek (Hiç aksatmaksızın her işi, iş bölümünün çekici/ kolaylaştırıcı kurallarına kapılmaksızın, iş ile aramıza olabildiğince az dolayım koyarak, kendimiz için yapmak),
  • Başka insanların, başka yeteneklerin/ başka yaşların ve başka yapma biçimlerinin bulunduğu bir toplumda herkesle/ başkalarıyla dayanışma içinde olmak, bir zihinsel muhasebe sistemine takılmadan, tam olarak özverili dayanışmaları ön planda tutmak,
  • Eğer bir teknoloji kullanılacaksa da basit/ inorganik enerji gerektirmeyen ve kirletici olmayan uygun teknolojileri tercih etmek ve bu teknolojileri de yeteri kadar kullanmak (en iyi örneği hala bisiklet).

Belki iş bölümünün bu derece ayrıntılandığı, teknolojinin bunca geliştiği ve teknoloji kullanımının oldukça ucuzlatılmış olduğu,dolayısıyla pazarının bu derece genişlediği bir toplumda, (cep telefonu örneği düşünülebilir) bu söylenenler tamamen “anlamsız ve saçma” kategorisinde görülebilir.

Ancak bu tür davranışların hala mümkün ve yaşamını böyle kurmak isteyen insanların hala oldukça gayretli olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. Belki kendi çevrenizde bile vardır.

‘Azaltma’nın yolları

Burada, ne “hiçbir teknolojiyi kullanmamaktan”, ne “Robinson Crouse gibi bütün işlerimizi tek başımıza yapmaktan” ne de “mağara devrinde yaşamayı taklit etmekten” bahsedildiği çok açıktır.

Diyelim ki bilgisayarınız var ve internet kullanıyorsunuz. Bu durumda belki telefona gerek kalmıyor? Ya da telefona yine de gerek var. Bu durumda yakınınızda olan ve telefonu hala terk etmemiş olan bir arkadaşınızın yardımına başvuruyorsunuz. Unu öğütmüyorsunuz, ama ekmeğinizi kendiniz, ucuz ve kolay bir yöntemle yapmanın yolunu keşfediyorsunuz ve kendi yemeklerini kendiniz pişiriyorsunuz; gömleklerinizi ütülüyor, kopan düğmeleri dikiyorsunuz.

Bazen arkadaşlarınızı davet ediyorsunuz ve birlikte yiyorsunuz, onlar evlerinde yemek yapmıyor. Bazen de siz onlara gidiyorsunuz. Belki de küçük bir dükkân kiralayarak bir grup insan birlikte pişirip-yiyorsunuz? Bir yere, işe giderken yürümeyi tercih ediyorsunuz, aceleyse bisiklete biniyorsunuz. Bedeninizi bu kadar çok kullandığınız için, gym’e filan da gitmiyorsunuz. Gideceğiniz yer çok uzaksa otobüs, raylı sistem gibi araçları tercih ediyorsunuz, ama kendiniz için bir otomobil almıyorsunuz. Benzin de almıyorsunuz. Oto lastiği de almıyorsunuz. Oto yedek parçası da almıyorsunuz; tamirciye de gitmiyorsunuz, taşıt/ akaryakıt vergisi filan da vermiyorsunuz. Çocuklar için yürüyüş mesafesinde okullar talep ediyorsunuz ve toplumunuzun kamusal örgütü de bunu doğal ve çok haklı bir ihtiyaç olarak görüyor ve karşılıyor.

Bütün bunlar gerçekten olmayacak şeyler mi? Telefonu artık ne kadar kendi istediğiniz için, ne kadar mecbur olduğunuz için taşıyorsunuz? Yanıtınızı, belki son 10 yıl içinde teknolojinin nasıl tutsak aldığı ve bunu ne kadar kolay yapabildiği düşüncesiyle bağlantılı olarak düşünebilirsiniz.

Sadece silahlar üretilmese, gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz.”

Bu zihinsel pratiği kendiniz için pekala çok daha fazla genişletebilirsiniz. Kentte yaşayarak, daha az tüketerek, daha az teknoloji kullanarak ve daha çok dayanışarak, kendinize ait her şeyi yapabildiğiniz kadar kendiniz için yaparak yaşamak neden olanaksız olsun?

Tüketim alışkanlıklarımızdan bazılarının (konfor sağladığı yanılsaması ile) tutsak edici etkisini bir kenara bırakalım. Sadece silah üretiminin olmadığı bir dünya, şiddete karşı korunmak için sürekli düzenekler kurmaya ihtiyacımız olmayacağı bir dünya, neden mümkün olmasın? Silahlar üretilmese gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz. Silah teknolojisinin yıkıcılığının nasıl tırmandığını ve bir son noktası olmadığını/ olamayacağını da biliyoruz. Ama silahsızlanmanın, insanlığın gönüllü ortak kararı haline gelemeyeceğini de biliyoruz.

İyi ama bütün bunları, neden bu kadar mutlak bir biçimde biliyoruz acaba?

Daha Latouche’un önerdiği kavramları tartışmaya giremedim bile… “Fırsat” buldukça kitap üzerindeki tartışmayı derinleştirmek için çabalayacağım.

[email protected]

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.