Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), bu ayın başında yeni yasama yılına başlayan TBMM‘nin kadın ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili çalışmalarını 15 gün boyunca izledi ve performansının “kötü”olduğunu açıkladı. Meclis’in İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına ilişkin denetim görevini yerine getirmediğini belirten EŞİK, kadına şiddet ve İstanbul Sözleşmesi konularının Meclis gündemine alınmadığını kaydetti.
Açıklamada, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu‘nun (GREVIO) 15 Ekim 2018 tarihli Türkiye’ye ilişkin ilk değerlendirme raporunun resmi çevirisinin hala yapılmadığına ve milletvekillerine ulaştırılmadığına yer verildi:
Meclis’in ilk işlerinden biri olmasına rağmen, GREVIO Türkiye Raporu TBMM’de görüşülmek üzere özel gündem maddesi yapılmadı; TBMM’deki tüm partileri sürece dahil ederek Türkiye’nin şiddetle mücadele konusundaki yol haritasının/eylem planının geniş katılımla çıkartılması için adım atılmadı.
61 basın toplantısından sadece üçü kadınlarla ilgili
TBMM Genel Kurulu’nda kadın cinayetlerinden söz edilen sürenin yalnızca 57 saniye olduğunun belirtildiği açıklamada, 34 kanun teklifinden ikisinin, 119 soru önergesinden üçünün, 33 araştırma teklifinden birinin, 61 basın toplantısından üçünün kadınlarla ilgili olduğu ifade edildi ve şöyle denildi:
Bu veriler doğrultusunda, EŞİK olarak TBMM’nin 2020-2021 yasama yılının ilk 15 gününde, İstanbul Sözleşmesi ve kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini ilan ediyoruz.
EŞİK Platformu olarak TBMM tarafından atılan olumlu/olumsuz tüm adımları yakından takip edecek ve sonuçları kamuoyuyla paylaşmaya devam edeceğiz.
Eşitlik İçin Kadın Platformu, (EŞİK) 30 Eylül’de, açık mektupla TBMM’ye seslenerek, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması konusunda Meclis’e düşen görevleri hatırlatmış ve taleplerini sıralamıştı. Platform’un içinde 300’e yakın farklı bileşen bulunuyor ve Platform 150’ye yakın sivil toplum örgütü, meslek odası ve sendika tarafından destekleniyor.
Dünyada, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere koronavirüs vakalarının artmasıyla tekrar ‘alarm’ verilirken, Türkiye’de de havaların soğumasıyla yeni önlemler için harekete geçildiği öğrenildi. Hürriyet‘in edindiği bilgilere göre, hafta sonu sokağa çıkma yasağı, belirli yaş gruplarına saat kısıtlaması, toplu taşıtların kontrolü, çalışma koşullarının değiştirilmesi gibi önlemlerin hayata geçirilmesi yeniden gündeme gelebilir. Yeni tedbirlerin neler olacağını önümüzdeki 15 gün belirleyecek.
Kış dönemi hazırlıkları çerçevesinde İçişleri Bakanlığı tarafından önceki gün yayınlanan genelgeyle denetimlerin daha yaygın ve düzenli hale getirilmesinin hedeflendiği belirtildi. Hükümette yapılan toplantılarda, özellikle lokanta ve kafeterya gibi mekanların son dönemlerde kurallara yeterince uymadığına ilişkin saptamalar yapıldı.
Toplantıda kamu denetimlerinin arttırılması ve cezaların caydırıcı olarak uygulanması gerektiği belirtildi. Maske kullanımında elde edilen başarının, lokanta, kafe, AVM, toplu taşıma, cami, kamu kurumları, bankalar gibi yerlerdeki “kış kuralları” için de sağlanması hedefleniyor.
Yeni dönemde, kasım ayının ilk haftasına kadar olan süreçte yeniden değerlendirme yapılacak. Okulların açılması ve kapalı mekanlara geçişin yarattığı sonuçların bu süre içinde görüleceğini düşünen yetkililer, vaka sayısı artışına göre yeni önlemleri planlıyor.
15 gün izlenecek
Buna göre toplu taşıtların kontrolü, çalışma koşullarının değiştirilmesi gibi yöntemler yeniden devreye sokulacak. 15 gün içerisinde görülecek sonuçlar “kış önlemlerinin” şeklini de belirleyecek.
Özellikle büyükşehirlerde, gece belli bir saatten sonra sokağa çıkılmaması, hafta sonları sokağa çıkma yasağı, yaş gruplarının sadece belli saatlerde dışarıda olmaları gibi uygulamalara geçilebilecek.
Halkın yüzde 55’i sokağa çıkma yasağı istiyor
Öte yandan araştırma şirketi ADAMOR’un yaptığı araştırmaya göre, halkın yüzde 55’i salgınla mücadele kapsamında sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanması gerektiğini belirtti. Sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanması gerektiğini düşünenlerinin oranı yüzde 70,5 ile en fazla CHP seçmeninde olurken, sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanmasına yüzde 59,4 ile en fazla AKP seçmeni karşı çıktı.
Türkiye Endeksi Ekim 2020 Gündem Araştırması 1 ile 15 Ekim 2020 tarihleri arasında Türkiye’deki 76 ilde ikamet eden 1.317 kişiyle gerçekleştirildi.
Araştırmada, uygulanan karantina yasağına uymayanlar için nasıl bir yaptırım uygulanmalı sorusuna katılımcıların yüzde 49’u KYK yurtlarında karantinaya alınmaları gerektiğini, yüzde 35’i hapis cezasının uygulanması gerektiğini söyledi.
Araştırmaya katılanların yüzde 41’i sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanmaması gerektiğini belirtirken, katılımcıların yüzde 4’ü de bu konuda fikri olmadığını aktardı.
Kadınlar daha çok istiyor
Covid-19’la mücadele kapsamında sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanması gerektiğini düşünen kadınların oranı yüzde 60,4 olurken erkeklerde bu oran yüzde 53 olarak tespit edildi. Sokağa çıkma yasağının yeniden uygulanmasına karşı olan erkeklerin oranı yüzde 43 iken, kadınlarda bu yüzde 34,6 olarak belirlendi.
Ankete katılanların yüzde 29’u Covid-19 salgınla mücadele kurallarına uymayan vatandaşları uygulanan idari para cezalarını az bulduklarını ve arttırılması gerektiğini düşünüyor. Yüzde 23’ü de çok yüksek bulduklarını ve azaltılması gerektiğini belirtti. Katılımcıların yüzde 48’i uygulanan idari para cezalarının yerinde olduğunu ve aynen uygulanmaya devam etmesi gerektiğini ifade etti.
Hapis cezası
Ankete katılanların “Covid-19 testi pozitif çıkan vatandaşlara uygulanan karantina yasağına uymayanlar için nasıl bir yaptırım uygulanmalı?” sorusuna verdikleri cevaplar ise şöyle: Yüzde 49, KYK yurtlarında karantina alınsın; yüzde 35, hapis cezası uygulansın; yüzde 14, idari para cezası uygulansın; yüzde 2, hiç bir şey yapılmasın.
Divriği Yaşam ve Doğa Platformu, Sivas‘ın Divriği ilçesinin yüzde doksanını işgal eden madenlere karşı sosyal medya üzerinden kampanya başlatıyor.
Bugün saat 20.00’da Twitter üzerinden #YöremiziSavunuyoruz etiketiyle başlatılacak olan kampanya dahilinde bölgeden fotoğraflar paylaşılacak.
Platform, Divriği’nin yüzde 90’ının madenlerin istilası altında olduğunu, harekete geçilmezse topraklardan göç etmek zorunda kalacaklarını ve bölgedeki yaşamın sona ereceğini söylüyor.
Divriği’de maden şirketlerinin yaptığı altın arama ve çıkarma faaliyetleri yeraltı kaynaklarına ve arazilere zarar veriyor, bölgede yaşayanların sağlığını tehdit ediyor. Farklı yerel vakıf, platform ve derneklerin bir araya gelmesiyle kurulan kurulan Divriği Doğa ve Yaşam Platformu, şirketlere karşı halkı bilgilendirmeyi ve ruhsatsız maden çalışmalarını sürdüren firmalarla hukuk mücadelesi yürütmeyi amaçlıyor.
Henüz 15 yaşındayken İsveç Parlamentosu önünde başlattığı iklim için okul grevleriyle tüm dünyada yeni bir öğrenci hareketinin doğuşunu sağlayan Greta Thunberg’in hayatını anlatan belgesel gösterime girdi.
Yönetmenliğini Nathan Grosman’ın üstlendiği “I am Greta” 16 Ekim’de Birleşik Krallık’ta gösterilmeye başlandı. Genç aktivistin hayatını konu alan belgesel 13 Kasım’da ise Hulu’da yayınlanacak.
Belgeseldeki görüntüler Thunberg’in 2018 yılında ilk iklim grevine başladığı zamanlardan günümüze kadar uzanıyor. BBC’nin aktardığına göre yönetmen, bir kız çocuğunun okulu kırarak üzerinde “iklim grevi” yazılı pankartla parlamento önünde oturduğunu ilk duyduğunda çok merak ettiğini söylüyor.
Düşük kaliteden yüksek kaliteye geçiş
Hemen kamerasını alıp genç iklim aktivistinin yanında giden Grosman görüntüler toplamaya başlıyor. İlk başta, hafıza kartında yer kazanmak için kamerasıyla düşük kaliteli bir modda çekim yapıyor. Thunberg’in hikayesinin nasıl yankılar uyandıracağından habersiz yönetmen o sırada “Yerel bir gazetede küçük bir haber olursa bile şans” diye düşünüyor.
Ancak düşündüğünün aksine Thunberg ilerleyen süreçte dünyanın birçok noktasında tanınan bir lider haline geliyor ve dünyanın birçok noktasında gençler onun yolundan giderek iklim grevlerine çıkıyor.
Grosman ise bütün bu süreçte Thunberg’in ve ailesinin yanında yer alıyor ve çekimlerine yüksek kaliteyle devam ediyor.
Çalınmış bir çocukluğun hikayesi
Film, Thunberg ile birlikte bizi beklenmedik bir şekilde gelişen aktivizm yolculuğuna çıkarıyor. Belgesel, yalnızca sahne önündekini değil genç iklim aktivistinin ev içerisindeki yaşamını, bunalımlarını ve hayal kırıklıklarını da gözler önüne seriyor. Yönetmen, çalınmış bir çocukluğun hikayesini sunuyor.
Blasting News’in aktardığına göre Greta Thunberg ise bu açıdan filmi eleştiriyor. Thunberg, filmde kendi imajının kendisine görev edindiği iklim değişikliği konusunun arka planında kaldığını düşünüyor.
Hollanda hükümeti, 1945 – 1950 yılları arasında eski sömürgesi olan Endonezya’da öldürülen Endonezyalıların çocuklarına 5 bin euro tazminat ödeneceğini duyurdu.
DW Türkçe’nin aktardığına göre, Hollanda Dışişleri Bakanı ile Savunma Bakanı tarafından yapılan açıklamada, “Babalarının söz konusu dönemde tanımlanan yargısız infazlarla öldürüldüğünü kanıtlayanlar tazminat alabilecekler” denildi.
Bakanlar, Hollanda parlamentosuna gönderdikleri mektupta ödenecek miktarın 5 bin euro olacağını da açıkladı.
Tazminat talebinde bulunmak içih Endonezya vatandaşlarının babalarının infaz edildiğini belgelemeleri ve kimlik kartlarıyla gerçek babalık ilişkisini kanıtlamaları gerekiyor.
Kral özür dilemişti
Hollanda’da bir mahkeme daha önce 1946 – 1947 yılları arasında Endonezya’nın güney Sulawesi eyaletinde öldürülen 11 kişinin eş ve çocuklarına tazminat ödenmesine karar vermişti.
Hollanda’da, sömürge güçlerinin Endonezya’da bağımsızlık mücadelesi verenlere yönelik katliamlarına ilişkin, ölenlerin akrabalarının açtığı pek çok tazminat davası mevcut. 1946 -1947 yılları arasında en az 860 erkeğin Sulawesi’de öldürüldüğü ifade ediliyor.
Hollanda’da hükümet 2013 yılında, Hollanda Kralı Willem-Alexander ise geçen mart ayında, eski sömürgesinin bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde ortaya konulan aşırı şiddet için özür dilemişti.
İklim değişiyor, salgın hastalıklar çoğalıyor, hava kirleniyor, afetler artıyor. Bütün bunlar modern sanayinin neredeyse tek asırda büyük bir hız ile sebep olduğu zararların sonucu.
Artık yenilenebilir, sürdürülebilir enerji kaynakları öncülüğünde düşük karbonlu bir sisteme geçmek zorunda olduğumuz aşikâr. Rüzgâr Enerjisi Santralleri (RES) ise yenilenebilir enerji santralleri arasında en tercih edilenlerden biri. Ancak destekleyeni olduğu kadar çevreye ve sosyal yaşama verdiği zararları göz önüne alıp karşı çıkanlar da var.
RES’ler hakkında bilgi almak, faydalarını ve zararlarını masaya yatırmak amacıyla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Enerji Çalışma Grubu Yürütücüsü Prof. Dr. İbrahim Dinçer ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Öğretim Üyesi Dr. Cem İskender Aydın ile konuştuk.
Rüzgar Enerjisi Santralleri nedir?
Rüzgar Enerji Santralleri en basit ifadesiyle kurulan türbinler aracılığıyla rüzgardaki kinetik enerjiyi önce mekanik enerjiye, daha sonra da elektrik enerjisine dönüştüren sistemler. Bu türbinler karada olduğu gibi denizde de yer alabiliyor.
Prof. Dr. Dinçer, “Yenilenebilir enerji kaynakları arasında dünya çapında baktığımız zaman birinci, lokasyon ve kaynak faktörleri de göz önünde bulundurulduğunda yer yer ikinci en iyi enerji sistemleri olarak görülmektedir” ifadelerini kullanıyor.
Deniz üzerinde kurulan rüzgar enerjisi santralleri
Türkiye’nin rüzgar potansiyeli ne?
Rüzgar enerjisinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yüksek bir potansiyeli var. Türkiye’de yer seviyesinden 50 metre yükseklikte ve 7,5 m/s üzeri rüzgâr hızlarına sahip alanlarda kilometrekare başına 5 MW gücünde rüzgâr santralı kurulabileceği kabul ediliyor.
Bu kabuller ışığında hazırlanan orta-ölçekli sayısal hava tahmin modeli ve mikro-ölçekli rüzgâr akış modeli kullanılarak üretilen rüzgâr kaynak bilgilerinin verildiği Rüzgâr Enerjisi Potansiyel Atlası’nda (REPA) Türkiye rüzgâr enerjisi potansiyeli 48.000 MW olarak belirtiliyor. Bu potansiyele karşılık gelen toplam alan ise Türkiye yüz ölçümünün yüzde 1,30’una denk geliyor.
Türkiye’de 3 bin 285 rüzgâr türbini bulunuyor
2020 yılının ilk 6 ayında rüzgârdan elde edilen elektrik toplamı 11 milyon 506 bin 233 kilovat saate erişirken bu miktar Türkiye’de üretilen toplam elektriğin yüzde 8,52’sini oluşturdu. Nisan ayında ise Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 10,36’sı rüzgârdan karşılandı.
Mart ayı verilerine göre Türkiye’de şu ana kadar 3 bin 285 rüzgâr türbini dikilmiş durumda. Bunun yanında inşası süren ve lisans/önlisans alan projeler de sayılırsa bu sayı önümüzdeki senelerde hızla katlanacak gibi duruyor.
Dünyada birçok ülkenin bu sistemleri kullandığını ve kullanmaya ağırlık verdiğini söyleyen Prof. Dr. Dinçer “Hele ki Türkiye gibi enerji tedariği açısından dışa bağımlı bir ülke böyle yenilebilir enerji kaynaklarına yönelip kendine yeten enerji organizasyonunu kurmayı amaçlamalıdır” değerlendirmesinde bulunuyor.
Avantajları
Prof. Dr. İbrahim Dinçer rüzgâr enerjisinin avantajlarını dört başlıkta ele alıyor. İlk olarak ön plana çıkan avantajı elbette ki fosil yakıtlara kıyasla iklim değişikliğine yol açan karbon emisyonlarına çok daha az bir katkısı olması.
Yenilenebilir enerji seçeneklerine yönelmedeki başlıca sebebin endüstri devrimi ile başlayan süreçte fosil yakıtların çevreye verdiği zarar ve sera gazları gibi olumsuz endüstriyel etkiler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dinçer, rüzgâr enerjisinin de çevresel etkiler bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.
‘Emisyonsuz enerji üretimi sağlıyor’
Söz konusu tesisi yaparken kullanılan sistemlere, uygulamalara ve aygıtlara bağlı olan bir miktar emisyon salımı olduğunu belirten Dinçer, buna rağmen günün sonunda enerji üretirken emisyon salımı yapılmadığını söylüyor.
Bu da rüzgâr enerjisini içinde bulunduğumuz iklim değişikliği gerçekliğinde sürdürülebilirlik açısından önemli bir konuma getiriyor.
‘Daha ekonomik bir alternatif’
Rüzgârdan elektrik üretiminde ikinci ön plana çıkan avantaj ise ekonomik olması. Dinçer, “Türkiye’de bu konuda ilk ihale 2017 ya da 2018 senesinde yapılmıştı. Ve ihale birim değer açısından 3.48 dolara yapıldı” diyor.
Dünyada üretilen nükleer elektrik birim değerinin ise 9 dolar civarında olduğunu hatırlatan Dinçer, “Yani ekonomik boyutta da diğer kaynaklara göre oldukça fayda sağladığını söyleyebiliriz” ifadelerini kullanıyor.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Pratik şekilde hayata geçirilebiliyor’
RES’lerin üçüncü avantajı ise daha pratik bir şekilde hayata geçirilmesi. Termik santral veya nükleer enerji santral kurmak için potansiyel ihtiyaçlar, bölgeye ve çevreye etkisi gibi birçok farklı parametreye uygun standartlar geliştirilmesi gerekiyor.
Ancak söz konusu RES’ler olduğunda kısmen bağımsız bir şekilde enerji çözümlerini hayata geçirmek mümkün oluyor.
‘Sosyal bağlamda daha pozitif bir algıya sahip’
Rüzgarın dördüncü avantajı ise rüzgar enerji santrallerinin sosyal bağlamda oluşturduğu algı ile ilgili. İnsanların bu tarz santrallere diğer fosil yakıtla çalışan santrallere kıyasla daha sıcak baktığını belirten Dinçer, şu ifadelere yer veriyor:
Eskiden termik santraller için sigara içmek gibi bir benzetme yapılırdı. Yani sosyal anlamda da çevreye ve etrafa, dünyaya bir zarar veriyor tıpkı sigara içen insanların yaptığı gibi. Fakat yenilenebilir enerji söz konusu olduğunda insanların sosyal anlamda mutlu bir tutumda olması söz konusu. Bu da zaten yapılan birçok ankette ortaya çıkıyor.
Mesela anketlerde ortaya çıkan yorumlardan biri de ‘sabah kalktığımda rüzgâr türbini gördüğüm zaman kendimi mutlu hissediyorum.’ şeklinde. Yani insanlarda mutluluk yaratacak bir algıya da sahip diyebiliriz.
Bütün bu avantajlar söz konusu olduğunda rüzgârın enerji seçenekleri içerisinde büyük bir rolü olduğunu belirten Dinçer, “Tabi bu RES’lere dünyanın her yerinde herkes sevgi ile yaklaşıyor demek değildir. Teknik, sosyal ve konuma göre siyasal anlamda da yer yer bazı problemler olabiliyor” hatırlatmasında bulunuyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Dezavantajları
Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de RES’lere karşı çıkanlar da bulunuyor. Fosil yakıta neden karşı çıkıldığını anlamanın oldukça kolay olduğunu ve fosil yakıtların etkisinin gözle görülür olduğunu belirten Dr. Cem İskender Aydın, söz konusu rüzgâr olunca insanların da kafasının karıştığını ve “Neden karşı çıkılsın ki?” diye düşündüğünü belirtiyor.
Ancak burada çevre adaleti ve enerji adaleti kavramları karşımıza çıkıyor.
‘Kararlar katılımcı şekilde alınmıyor’
Dr. Aydın, en büyük sorunun Türkiye’de enerji politikalarının genel anlamda adil ve katılımcı şekilde oluşturulmaması olduğunu söylüyor.
Kararların katılımcı bir şekilde alınmamasının büyük bir problem olduğunu belirten Aydın, “Gürültüsünden yalnızca yakınındaki insanlar etkileniyor. Ancak RES kurulacağı zaman buradaki insanlara ‘Biz buraya rüzgâr türbini kuracağız, sizin de onayınız var mı?’ diye sorulmuyor” ifadelerini kullanıyor.
‘Köyün ihtiyacından fazlası üretiliyor’
Burada ön plana çıkan bir başka sorun ise enerjinin kimin için kullanacağı sorusu oluyor. Aydın konuyla ilgili görüşlerini şu şekilde aktarıyor:
Bir köye rüzgâr enerjisi santrali yapıyorsunuz ama oradaki insanlar bu santralden doğrudan faydalanmıyorlar. Sonuçta Türkiye’de merkezi bir elektrik şebekesi var. Birleşik bir sistem var ve o sistemin içine veriliyor enerji. Bir köye o köyün kullanılacağından çok daha fazla rüzgâr enerji santrali yapılabiliyor.
Dr. Aydın’ın aktardığına göre, şu anda Türkiye’deki sistem şöyle işliyor: Bir yere rüzgâr santralinin kurulması kararı çoğunlukla merkezi iktidar tarafından alınıyor ve çoğunlukla acele kamulaştırma kararı çıkarılarak yöre insanına tebligat gidiyor. Tebligatta ise ‘Sizin bu tarlanızı, arazinizi tamamını değil ama bir köşesini kamulaştırdık. Oraya RES dikeceğiz’ deniyor. Hızlı biçimde insanların meralarına çit çekiliyor, etrafı kapatılıyor.
RES karşıtı mücadele örneği: Karaburun
Genel olarak bu tür nedenler yüzünden karşı çıkıldığını belirten Aydın, Türkiye’de başından beri RES’lere karşı çıkan İzmir Karaburun ve Kazdağları örneklerini veriyor:
2013 yılında yapılan basın açıklamasında ‘RES’ler yenilenebilir ve temizlenebilir evet ama karbondioksitin azaltılmasının faturasını Karaburun halkına ve bu bölgedeki canlılara, doğaya ve hayatın kendisine ödetmek adil midir?’ diye sordular. Aslında sorun adalet meselesi. Siz ‘sera gazı azaltacağım’ diye geliyorsunuz. Küresel problemi çözeceğim diye bir başka probleme sebep oluyorsunuz.
RES karşıtı sloganlar: RES demek SES demek
RES’lerin bunun dışında da şikâyet edilen başka bazı özellikleri de mevcut. “RES demek SES demek” sloganları ise bunlardan birine işaret ediyor. Dr. İskender Aydın Kazdağları’nda ‘RES’lere hayır’ kampanyasında toplulukların buradaki gürültü kirliliğinin sağlık ve biyoçeşitlilik üzerindeki etkisi üzerine yoğunlaştığını hatırlatıyor:
Yarasalar da çok fazla etkileniyor bu kurulumdan. Bununla ilgili bir slogan da ‘Yarasalar zeytin sineği yer, yarasa yok olursa sinekler de zeytini yer o zaman insan ne yer?’ şeklinde.
Burada biyolojik çeşitlilik üzerine olan etkilerin ve bunun üzerinden insanların geçim kaynaklarına olan etkilerinden söz ediliyor. Ve doğanın ekosisteminin karmaşıklığına değiniliyor. Siz buraya RES kurarak doğanın dengesini bozuyorsunuz deniliyor.
Aydın bütün bunların yanında karşı çıkanların diğer bir argümanının ise RES yapımı sırasında kesilen ağaçlar olduğunu belirtiyor. Eğer enerji santralinin kurulmak istenildiği yer ormanlık bir alansa yol çalışması ve alan çalışması yapılıyor. Bu da buradaki ağaçların kesilmesini gerektiriyor.
‘Arazi fiyatlarını düşürecek’
Öte yandan bütün karşı çıkanların da böyle çevreci argümanları olmayabiliyor. Aydın’a göre bölgeye RES kurulunca bozulan doğa; bölgede ‘orman manzarasına karşı kahvaltı/yemek’ satanların ya da çevrede evi, villası olanların manzarası bozulduğu için değerinin düşecek olmasından endişe edenlerin de muhalefetine maruz kalıyor.
RES yapıldığı zaman oradaki arazi fiyatlarının düştüğünü hatırlatan Aydın örnek olarak Çeşme ve Kazdağları‘ndaki durumu gösteriyor.Buradaki insanların “Zeytinciliği, hayvancılığı bitiriyorsunuz merayı kapatarak. Turizm bitiyor, bu yere kimse gelmiyor. Arazi fiyatları da düşecek. Biz nasıl hayatımızı kazanacağız?” diye sorduğunu belirten Aydın, bunun da meşru bir adalet argümanı olduğunu söylüyor.
‘Kooperatifleşme çözüm olabilir’
Aydın, kooperatifleşme veya daha katılımcı bir idarenin kurulması ve insanların kendi enerjilerini rüzgardan kendilerinin üretmesi halinde etkilerine katlanmanın da daha kolay olacağını anlatıyor.
Katılım ve ekoloji adaletinin daha çok üzerinde durulduğu durumda RES’lere karşı muhalefetin de olmayacağını belirten Dr. Öğretim Üyesi Cem İskender Aydın, “Aslında kooperatifleşme olsa, katılımı destekleyen bir süreç şeklinde yürütülse ve herkesin hakkı garanti altına alınsa herkes RES’lere sahip çıkar” ifadelerine yer veriyor.
Belli bir süre çevreciler içerisinden de RES’lere karşı çıkanlara yönelik tepkiler oluştuğunu belirten Aydın, “Bir ara rüzgar enerji santrallerine karşı çıkanlar sanki iklim değişikliğini istiyorlarmış gibi hava oluşturuluyordu. Karşı çıkanlar bu yüzden çok gündeme gelmiyordu. Şimdi seslerini daha çok duyurabiliyorlar” değerlendirmesinde bulunuyor.
Dünyada RES’ler nasıl kuruluyor?
Dünyada rüzgar enerjisi santrallerinin kurulumunda örnek alınabilecek uygulamalar olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Dinçer ise sistematik olarak takip edilen iyi örneklerden birinin Kanada‘nın Durham bölgesinde olduğunu söylüyor.
Burada yaklaşık 12 yıl önce 250 kilovat kapasitesinde bir rüzgar türbini yapıldığını söyleyen Dinçer, türbinin aynı zamanda öğrencilerin ve kişilerin ziyaret ederek yenilenebilir enerjiye karşı duyarlılığının artması için eğitim amaçlı da kullanılabilecek şekilde oluşturulduğunu anlatıyor.
Bunun yanı sıra kurulum aşamasında da halkın katılımına özen gösterildiğini belirten Dinçer süreci şöyle dillendiriyor: “Oranın belediye meclisi bu amaç doğrultusunda RES’in yapılması için belirlediği dört bölgeyi halkın seçimine bıraktı. Bir toplantı düzenlendi ve buna halk da davet edildi. Yapılan ufak anket sonrası belirli bir bölge seçilip o dönem oraya bu şekilde bir RES yapıldı. Bu süreçte halkın düşüncelerini teknik bir heyet ile beraber değerlendirip karar aldılar ve nükleer tesisin 150 metre yakınına RES’i konumlandırdılar.”
Bunun, işin etik ve demokratik açıdan değerlendirilecek kısmı olduğunu belirten Dinçer “Geri kalan kısım, yani teknik tarafı ilgili firma ile çeşitli test ve saptamalar sonucunda bölgeye en uygun standartlar ile gerçekleştirildi” diyor.
İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, dün (19 Ekim) İstanbul genelinde yapılan koronavirüs denetimlerinde toplamda 713 işletmeye koronavirüs tedbirlerine uymamak gerekçesiyle para cezası kesildiğini duyurdu.
415 ekip ve 998 personel ile gerçekleştirilen incelemede 4 bin 586 iş yeri “Umuma Açık İstirahat ve Eğlence Yerleri”ne yönelik yönetmelik doğrultusunda incelendi.
Yapılan inceleme sonucunda 299 iş yeri uyarıldı. 713 cezai, 28 idari ceza uygulandı. İki iş yeri ise faaliyetten men edildi.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasında karşılıklı olarak vizenin kaldırılmasına dair anlaşma bugün imzalanıyor. Böylece BAE, İsrail için vizeyi kaldıran ilk Arap ülkesi olacak.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşu KAN’ın haberine göre anlaşma, Tel Aviv’deki Uluslararası Havalimanı Ben Gurion’da düzenlenecek törende gerçekleşecek.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Maliye Bakanı Steven Mnuchin ve BAE Maliye Bakanı Ubeyd bin Hamid et-Tayyar‘ın katılımıyla atılacak imzaların ardından ortak açıklama yapılacak.
Ticari seferler kolaylaşacak
Öte yandan, bugün İsrail’e gelecek olan BAE heyeti, Tel Aviv yönetimiyle iki taraf arasında ticari seferlerin kolaylaştırılması için de bir dizi anlaşma imzalayacak.
Ağustos ayında iki ülke, ABD Başkanı Donald Trump’ın aracılığıyla ilişkilerini “tamamen normalleştirmek” için anlaşmaya varmıştı. Trump, iki ülke arasındaki İbrahim Anlaşması (the Abraham Accord) isimli anlaşma hakkında “Daha barışçıl ve müreffeh bir Ortadoğu için önemli bir adım. Şimdi buzlar çözüldü” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Filistin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile normalleşme anlaşmasına tepki için Abu Dabi’deki büyükelçisini geri çekmiş, İran ise BAE’yi Filistin davasını satmak ile suçlamıştı.
ABD Başkanı Donald Trump ve Demokrat Parti adayı Joe Biden 3 Kasım’daki başkanlık seçimlerinden önce son kez 22 Ekim tarihinde canlı yayın tartışmasında bir araya gelecek.
Ancak bu sefer yeni kurallar gündeme geliyor. Daha önceki tartışmaları sırasında olduğu gibi rakiplerin birbirlerinin sözünü kesmesinin önüne geçebilmek sessize alma butonu kullanılacak. Moderatör bu butona basarak seçilen adayın mikrofonu kapatabilecek.
Bir önceki karşılaşmada Trump rakibinin sözünü sıklıkla keserken, Biden ise cevap olarak “Çeneni kapatacak mısın?” gibi cümleler sarf etmişti. Trump, eski başkan yardımcısının sözüne 71 kez, Biden ise rakibin sözüne 22 kez müdahale etmişti. İkili arasındaki seviyesiz diyaloglar ise tepkiyle karşılaşmıştı.
Komisyon: İki tarafı da memnun eden bir önlem
Yeni karar, tartışmaları organize eden tarafsız “Başkanlık Tartışmaları Komisyonu” tarafından verildi.
Komisyondan yapılan açıklamada, “İki kampanya ile de görüştükten sonra iki tarafın da memnun olmadığı bazı önlemler aldığımızı anladık. Bazıları çok ileri gittiğimizi düşünürken bazıları da yeterince önlem almadığımızı ifade edebilir. Biz bu kuralların dengeyi sağlayacağını ve ABD halkının çıkarına olacağına inanıyoruz. Sonuçta bu tartışmalar onlar için yapılıyor” denildi.
90 dakikalık tartışmanın 15 dakikalık bölümlere bölüneceği ve her segmentin başında adaylar iki dakikalık açıklamalarda bulunduktan sonra açık tartışmaya geçirileceği belirtildi.
Moderatör Kristen Welker olacak
Tartışmanın moderatörlüğünü Trump’ın “yalan haberci” olarak nitelendirdiği NBC News programcısı Kristen Welker yapacak. Trump da gazetecilere yaptığı açıklamalarda, “Konuları değiştirmiş olmaları ve tekrar taraflı bir moderatöre sahip olmamız hiç adil değil” dedi.
ABD’de 15 Ekim’de yapılması planlanan 2’inci başkan adayları canlı yayın tartışması, mevcut Başkan ve Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın komitenin tartışmanın internet üzerinden yapılması kararını kabul etmemesinin ardından iptal edilmişti.
Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 75 kişi daha hayatını kaybetti, 1958 yeni hasta (semptom gösteren ve koronavirüs testi pozitif çıkan kişi) tespit edildi. Böylece toplam ölüm sayısı 9 bin 371’e, hasta sayısı ise 349 bin 519’a yükseldi. Asemptomatikleri de kapsayan ‘vaka’ sayısı bilgisi yine paylaşılmadı.
Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:
“Bugün tespit edilen 1.958 yeni hastamız var. Ağır hasta sayısını azaltmadan mücadelemizi başarıya ulaştırmamız güç. Bunu ancak tedbirlere birlikte uyarak güç birliği ile sağlayabiliriz. Sağlık çalışanlarımızın emeklerini katkı vererek yüceltelim.”
Bakanlığın verilerine göre, yoğun bakımda tedavi gören ağır hasta sayısı 1.447’ye yükseldi, hastalarda zatürre oranı ise yüzde 5.6. Bakan Koca, bugün 116.249 koronavirüs testi yapıldığını açıkladı.