Ana Sayfa Blog Sayfa 1758

HES DOSYASI: Tahrip edilen ekosistemin rehabilitasyonu mümkün mü?

Dosya Haber: Murat Büyükyılmaz

Türkiye’de neredeyse her akarsu üzerine, devlet destekli özel şirketler eliyle kurulmak istenen Hidroelektrik Santralleri (HES), neden olduğu doğa tahribatının yanı sıra, kurulmak istenen yörelerin halkı ve çevre aktivistlerinin büyük tepkisi sonucu, ülke gündeminden hiç düşmüyor.

Devletin enerji ithalatını azaltarak döviz ihtiyacını düşürmek amacıyla desteklediği ve projelendirdiği HES’ler aynı zamanda ekonomik büyümenin sürdürülebilmesi için gereken yeni yatırım alanları olarak ifade edilmişti. 

Ancak, devlet tarafından projelendirilerek kullanım hakkını devrettiği akarsuların üzerine kurulmaya başlanan HES’ler, daha inşaat aşamasından itibaren ekosisteme zarar vermeye başladı; kesilen ağaçlar, açılan yeni yollar ve vadilere boşaltılan hafriyatlar ile birlikte bölge halkı ve çevre aktivistlerinin şiddetli tepkilerine neden oldu. Projelerin neden olduğu tahribata karşı tepkiler, hem sokaklarda, vadilerde hem de ÇED toplantılarında ve mahkeme salonlarında yankılandı.

Aradan geçen yılların sonunda, toplumsal muhalefetin yaygın ve etkili direnişi sayesinde planlanan HES projelerinin önemli bir bölümü gerçekleştirilemese de haklarında verilen yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarına rağmen ciddi miktarda HES projesi de tamamlandı ve işletmeye alındı.

HES’lerin ekosisteme zarar verdiği görüşü, artık genel kabul gören bir gerçek olsa da tüm direnişlere rağmen inşa edilen HES’ler bölgelerde ekosistemi tahrip etmeye devam ediyor. Ortaya çıkan bunca tahribata karşın ise ne devlet ne de şirketler umduğunu bulabilmiş değil.

‘Gereksizleşen’ küçük HES’ler…

Türkiye genelinde yaşanan kuraklık, özellikle elektrik üretimleri giderek düşen küçük ölçekli HES’lerin karlılığını ve elektrik üretimini tehdit ediyor. Elektrik üretiminin en yüksek seviyede olduğu bahar aylarına kadar kuraklığın devam etmesi ihtimali, pek çok HES’i kapanma riskiyle karşı karşıya bırakabilir.

Küçük kapasiteli HES’lerde durum buyken, elektrik üretiminde aslan payını karşılayan baraj tipi HES’ler ise düşük verimlilikte çalışıyor. Bir görüşe göre, barajlı HES’lerin verimliliği artırılarak küçük ve zaten hali hazırda risk altında olan verimsiz HES’leri gereksizleştirmek mümkün.

Toplumsal muhalefet ve uzmanlar ise gereksizleşen ve ekosistemi tahrip eden HES’lerin yıkılarak, meydana gelen tahribatın bütünsel olarak tespit edilip rehabilitasyon süreçlerinin başlatılması talebinde ortaklaşıyor.

Uzmanlar ve çevre örgütlerinin temsilcileri ile HES’lerin şu andaki durumunun fotoğrafını çekerek, ortaya çıkan ekolojik ve toplumsal tahribatın akıbeti üzerine konuştuk, çözüm önerilerini ve taleplerini dinledik.

Okumuşoğlu: Akarsuların tamamı HES’lerle dolduruldu

HES karşıtı mücadelenin tanınan ismi Av. Yakup Okumuşoğlu, Türkiye’deki akarsuların neredeyse tamamının HES’ler ile doldurulduğunu belirterek mevcut durumu şöyle anlatıyor:

“Açılan davalarla iptal edilen HES projeleri var, iptal edilen yerlerle ilgili yeniden HES yapmak üzere girişimler devam ediyor. Mesela ÇED iptal ediliyor ve yeniden ÇED alma girişimleri oluyor. Bu şekilde ikinci hatta üçüncü HES iptal için açtığımız yerler var. Onlar devam ediyor. Bir kısım bölgeler korunan alan ilan edildiği için, o bölgeler şimdilik zarar görmemiş durumda.

Bu noktadan baktığınızda, Türkiye’de akışı olan derelerin, ırmakların tamamının HES’lerle doldurulduğunu söyleyebiliriz. Bundan sonra artık verimli olabilecek, HES yapılabilecek dere kaldığını düşünmüyorum. Maalesef Türkiye coğrafyasının biyolojik sisteminin desteği olan, can damarları, kılcal damarları olan bütün akarsuların borulara, tünellere alınmasıyla korkarım ki gelecek dönemde Türkiye’de su ile ilgili olarak ve suya bağlı etkilerin görüleceği pek çok yeni problemle karşı karşıya kalacağız.”

Dünyadan rehabilitasyon örneklerini aktaran Okumuşoğlu, şöyle devam ediyor:

“Kuzey Amerika’da 1960’larda yapılan hidroelektrik santraller dere yataklarından sökülüyor şu anda. Buna dere rehabilitasyonu diyorlar. Derelerin üzerinde bulunan bu tıkaçları kaldırıp ekosistemi yeniden eski haline döndürülme çabası var. Çünkü fark ettiler ki evet elektrik üretiyorsunuz ama elde ettiğini kazanç orada kaybettiklerinizden çok daha az. İnsanların hobilerini gerçekleştirebildikleri, balıkçılık yapabildikleri, dere manzarası olduğu için o bölgelerdeki yerleşimler gibi şeyler, derenin suyunun kesilmesiyle bağlantılı olarak alandan uzaklaşıyor. Ekosistem uzaklaşıyor, biyolojik çeşitlilik uzaklaşıyor. Balık yok oluyor, insanlar dereye girmiyorlar, o bölgelerdeki ekonomik hareketlilik ve insan hareketliliği azalıyor. Bütün bunları değerlendirdiklerinde derelere HES’lerin yapılması konusunda hem ekosistem açısından hem de ekonomik açıdan HES’lerin karlı olmadığını, zarar verdiğini fark edip dereleri rehabilite ediyorlar.”

‘İnsan vücudundaki damar sistemi neyse dereler de öyledir’

Gelinen süreçte HES’lerin verdiği zarara ve dünyadaki emsal uygulamalara bakarak Türkiye’deki HES’lerin yıkılarak derelerin ve vadilerin rehabilite edilmesinin gerekip gerekmediğini konusuna da açıklık getiren Okumuşoğlu, “söz konusu talebin, hukuken ve toplumsal olarak savunulması mümkün mü?” sorusuna şöyle yanıt veriyor:

“Hem mümkün, hem savunulabilir hem de savunulmalıdır. Ben böyle düşünüyorum ama bugünün siyasetinin buna elverişli olduğunu düşünmüyorum. Bunların bugünden talep edilmesi gerekiyor çünkü her tıkanan dere ekosisteme inanılmaz zararlar veriyor, insan yaşamına zararlar veriyor. Binlerce, yüz binlerce biyolojik çeşitliliğe zarar veriyor. Yaşam ortamlarını yok ediyor. Türkiye coğrafyasını alın ve su haritasını çıkarın ve önünüze koyun, göreceğiniz şey şudur; tıpkı insan vücuduna benzer, dereler kılcal damarlar gibidir. Bir insanın vücudundaki damar sistemi neyse dereler de öyledir. O damarlar o organları besliyor. O dereler o coğrafyaları besliyor. O coğrafyadaki doğal ortamları besliyor. Biyolojik çeşitliliği besliyor. Siz bunları tıkadığınız zaman, oradaki biyolojik çeşitlilik yok olacaktır. Sizin damarınızı tıkadıklarında olacak olan şey neyse dereler tıkandığında da olacak olan şey odur. Her tıkanan damar, kalp krizi geçirmeye sebebiyet verir. O coğrafyayı öldürüyor, öldürdü bile belki de. O yüzden rehabilitasyon talebinin derhal istenmesi gerekiyor. Ama biz bunu anlatamadık. Bu tıkaçları yapan, bu HES’leri bu derelere sokan, bunlara izin veren bir irade var. Bu irade halen bunu yapmaya devam ediyor. Bugünkü siyasi iradenin, siyasi iktidarın olduğu bir dönemde bu zor bir iştir. Ama gelecek kuşaklar bunu görecek ve gelecek iktidarlar da bununla ilgili olarak mutlaka tedbir almak zorunda kalacaklar.”

23 yıllık mesleki kariyerine başladığından bu yana HES’lerle ilgili davalar açtığını belirten Okumuşoğlu, şunları anlatıyor:

“Bütün HES’leri yıkalım diyemiyorum ama bunun uygulamasının çok ciddi hatalı olduğunu söylüyorum. Dünyanın pek çok yerinde de HES’ler yapılıyor, ama suyun yüzde 90’ını dere yatağında bırakıp yüzde 10’unu alıyorlar. Bizde ise yüzde 90’ını alıyorlar, yüzde 10’unu derede bırakıyorlar. Eğer siz oradaki doğal yaşamı devam ettirebilecek mekanizmayı kurmazsanız bu bir felakete dönüşecek. Türkiye’de yüzde 90’ını alıyorlar, yüzde 10’unu can suyu olarak bırakıyorlar. Bu bir can suyu değil, kanalizasyon oluğu, kanalizasyon suyu. Hiçbir işe yaramaz, o dereler sağlıklı dere yataklarına sahip değil, çöplük haline gelmiş.”

Derenin gövde oluşturduğu yerden denizle buluştuğu yere kadar merdiven gibi HES’lerle doldurulmuş vaziyette olduğunu anlatan Okumuşoğlu, 30-40 km.lik bir yatak boyunca bir derenin aktığını göremez hale geldiklerine söylüyor:

“Birinin bıraktığını öbürü alıyor, öbürünün bıraktığını bir diğeri alıyor. Siz 40 km boyunca dereyi dere yatağından akıtmazsanız ya da yüzde 10’unu bırakırsanız olacağı söylüyorum. Elbette ki HES’ler elektrik üretsin ama yöntem bu değil. Bizdeki mantık şuydu biliyorsunuz; “su boşa akıyor” ya da “su akar Türk bakar”, “su boşa akmasın”. Hayır sular boşa akmaz, güneş boşa doğmaz, arılar boşa uçmaz, rüzgar boşa esmez… Bu dünyanın dengesidir, canlılığı sağlayan şeydir. Ama bizim kafamız böyle çalışıyor ve böyle çalıştığı için bu derelerin yüzde 90’ı gidiyor.”

‘Suyu ticarileştirme, metalaştırma projesi’

Yapılması gereken şeyin HES’lerin tekrar gözden geçirilip, hiç olmayacak yere yapılanların dere yataklarından temizlenmesi olduğunu söyleyen Okumuşoğlu, sözlerini şöyle noktalıyor:

“Olabilecek olanların rehabilite edilmesi, yeniden projelendirilmeleri lazım.  Ama uzun vadede bütün bunların derelerden çıkartılması gerektiğini düşünüyorum. Elektrik üretmenin pek çok yöntemi var. Türkiye’nin hiçbir yerinden daha fazla güneş almayan Almanya, Türkiye’nin toplam HES’lerden elektrik üretimi miktarı kadar elektrik üretiyor. Türkiye bundan çok daha fazlasını yapabilir, yapmalı. Aslında bu elektrik üretmekle de ilgili değil çok fazla, suların özelleştirilmesi, kamudan çıkartılıp özel sektöre bir meta haline getirilmesi, alınıp satılabilmesi, bunun üzerinden para kazanılabilmesi ile ilgili. Bir yanıyla da devlete sular üzerinden kaynak yaratmaktır. Devlet Su İşleri, her bir metreküp suya kullanım anlaşması yapıyor. Yani firmalardan para topluyor. O firma da 49 yıllığına o derenin sahibi oluyor. Veya uzatarak 98 yıllığına dereye sahip oluyor. Dolayısıyla bir yönden de suyu ticarileştirme, metalaştırma projesi. Güneşi böyle kontrol etme şansları yok. O yüzden onunla çok fazla ilgilenen yok. ”

  • TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası verilerine göre, Türkiye’nin elektrik enerjisi üretimi için sahip olduğu kurulu gücü 94.801 MW iken, bu kurulu gücün, barajlı HES’lerden 22.520,8 MW ve akarsu üzerine kurulan HES’lerden 8.027,1 MW olmak üzere toplam 30.547,9 MW’lık kısmı, yani yaklaşık yüzde 33’ü HES’lerden oluşuyor.
  • Türkiye’deki hidroelektrik santrallerinden,  2019 yılında 88.850.170.000 kilovatsaat elektrik üretimi yapıldı.
  • Kayıtlı 665 santral ile gerçekleştirilen elektrik enerjisi üretiminin Türkiye’nin tüketimine oranı ise yüzde 26,57.

Erensü: Krediyi toplumsal hareketlere vermek lazım

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Sinan Erensü ise HES karşıtı toplumsal muhalefetin başarılarını vurgulayarak başladığı değerlendirmelerinde şunları kaydediyor:

“Bir yandan bir sürü HES yapıldı, ama bir sürüsü de yapılamadı. HES meselesi, 2009-2010 yıllarında zirvesindeyken, patladığında yani, cebinde biraz parası olanın HES yapmaya heveslendiği yıllarda, planlanan HES’lerin sayısı çok fazlaydı. Bu sayı ciddi bir şekilde düştü. Birçok HES yapılamaz hale geldi, birçok şirket yapmayı planladığı HES’ten çıkmak durumunda kaldı. Bunların çeşitli sebepleri vardı. Önemli bir sebep tabii ki sahadaki toplumsal muhalefettir. Toplumsal muhalefet, bu projelerin bazılarının yapılmasını geciktirdi, vadilere girilmesine müsaade etmedi, mahkemelerde davalar açtı, o davalar uzadıkça o HES’lerin karlılığı düştü ve yapılamaz hale geldi. Yapılamaz hale gelenlerin bazıları tamamen gündemden düştü. Bekleyebilenler, bunları rafa kaldırdı ve uygun bir zamanı kollamaya başladı.

Türkiye’nin içerisine girdiği ekonomik kriz halinin de bazı HES’leri yapılamaz hale getirdiğine vurgu yapan Erensü, “Bunların üzerine bazı HES’lerde  fark edildi ki bölgede tahmin edilen su potansiyeli aslında yok. Dolayısıyla orada yapılması beklenen HES rantabl değil. Bütün bu etmenler yapılması planlanan HES’lerin neredeyse yarı yarıya kadar düşmesine sebep oldu. Burada krediyi toplumsal hareketlere vermek lazım” diyor. 

Pandemi sürecindeki ‘fırsatçılık’ 

Pandemi sürecinin fırsat bilinmesiyle HES’lerin tekrar hortlatılmaya çalışıldığını ifade eden Erensü, şöyle devam ediyor:

“Ama öte yandan, bazıları rafa kaldırıldı ve uygun zamanı bekliyordu dedik. Pandemi sürecinde, insanların sokağa çıkmamasından yararlanarak bazı projelerin tekrar hortlatılamaya çalışıldığını görüyoruz. Fırsattan istifade, durumu olmuş olabilir. Ama geriye dönüp baktığımızda, başarısız bir toplumsal hareketten bahsedemeyiz, aksine çok başarılı olmuştur. Evet, birçok vadide direnişlere rağmen yapılan HES’ler var ama bir yandan da ciddi başarıları olmuş bir toplumsal hareketten bahsediyoruz. Birincisi, bir sürü HES yapılmaz kılındı. İkincisi, Türkiye’de çevreci hareketin hem coğrafi olarak hem toplumsal karşılık olarak yaygınlaşması ve çeşitlenmesi bu hareket sayesinde bir miktar gerçekleşmiş oldu. Bunun önemli bir değişim, dönüşüm olduğunu düşünüyorum.

Sinan Erensü, HES karşıtı hareketlerin, Türkiye’de çevre meselesine dair bir takım taktiklerin, bir takım söylemlerin kaynağı olduğuna da dikkat çekiyor:  “Çevre hareketinin repertuarını doldurmuş sağlamış oldu HES karşıtı hareketler. O bakımdan, HES karşıtı mücadelenin ciddi etkisi oldu diye düşünüyorum. Yani hak ettiğinden daha az kredi veriliyor.”

HES’lerin inşaat aşamasından itibaren olumsuz sonuçlarını ortaya çıkardığını belirten Erensü,  “Bu inşaatlar yapılırken, neredeyse istisnasız bir şekilde, inşaat hafriyatları vadilere bırakılıyor. Dolayısıyla inşaat döneminde başlayan bir etkisi var; HES’lerin yapılması için yeni yollar açılıyor, el değmemiş coğrafyalarda bölünmeler meydana geliyor, bu mekanlardaki kırsal hayat etkileniyor, bunu daha da uzatabiliriz” diyor.

‘Artık bir rehabilitasyon talebi söz konusu olmalı’

HES’lere itirazın ötesinde bir rehabilitasyon talebinin olması gerektiğini belirten Erensü, değerlendirmelerini şöyle sürdürüyor:

“Bu noktadan sonra bir rehabilitasyon talebi söz konusu olmalı. Bölgeye verilen kısa vadeli ve uzun vadeli zararlar kayıt altına alınmalı. Özellikle toplumsal ve kültürel zararlar da bu zararlar kümesi içerisine eklenmeli.

Birincisi, “Neydi, ne oldu…” anlamında bir fikri takip için bu yapılmalı. İkincisi, neredeyse yarı kurak bir dönemden geçiyoruz, bu kuraklığın ne kadar derinleşeceğini bilemiyoruz. Önümüzdeki aylarda bu kuraklık daha da derinleşebilir ve yaza doğru zirveye çıkabilir. Kuraklık olduğunda hidroelektrik santraller bundan doğrudan etkilenir. Bazı hidroelektrik santraller çalışamaz hale gelebilir. Ya da çok az karlı hale gelebilir. Belki bu durumun neticesinde bazı şirketler borçlarını ödeyemez hale gelecektir, batma ihtimali söz konusu olacaktır. Çünkü bu santrallerin yapılması için çok büyük paralar gerekti, bu paraların ciddi bir kısmı yurtdışından döviz olarak borç alındı. Şirketler de böyle bir taahhütün altına girdi. Hem döviz tepetaklak oldu hem de bu yıl yaşanılması ihtimali olan kuraklık, böyle bir iflas riskini de ortaya çıkardı.”

HES yoluyla toplumsal servet transferi

Böyle bir durum söz konusu olduğunda, burada toplumsal hareketlerin de hazır ve nazır bekliyor olması gerektiğini ifade eden Erensü, ” Yani, ‘zararları şöyle olmuştur; toplumsal, ekolojik, mekânsal zararları böyle olmuştur, zaten biz bunları burada istemiyoruz’ deyip, üzerine bir de rehabilitasyon talebi yaygınlaştırılmalı. Belki zor duruma düşen HES’lerin, genelde devlet enerji santrallerini kurtarma çabasına giriyor, kaynak ayırıyor ve borçlarını aslında ödüyor ya da yeniden yapılandırıyor. Yeniden yapılandırırken yardım etmiş oluyor. Buradaki tartışmanın içerisine girmek kıymetlidir” diye konuşuyor.

Erensü’ye göre, “Burada siz kimi kurtarıyorsunuz, aslında kurtarılması gereken, aslında kaynak ayırılması gereken buradaki rehabilitasyon ihtiyacıdır” şeklindeki alternatif söylemi mücadele alanında dile getirmek çok önemli. Zira, HES’lerle ilgili kaynak aktarımı aslında derenin, vadinin bir kısmının toplumsal toplumsal kullanımdan, müşterek kullanımdan alınıp bir özel şirkete kiralanması hikayesi.  Yani, bir servet transferi… 

Bu şirketler zarar açıkladıkça sıkıntıya düştükçe, servet transferinin maliyetinin de artarak devam ettiğini kaydediyor Erensü: 

Madem böyle bir kaynak var, buranın rehabilitasyonu için ayrılmalı. Hatta belki de bu HES kapatılmalı ve onun dönüşümü için bir proje gerçekleştirilmeli. Böyle bir tane proje gerçekleştirilse, batmak üzere olan, batan, karlılığı azaldığı için şirketin ilgisini geri çektiği bir noktada olan bir HES’in rehabilitasyonu halkın katılımıyla gerçekleşse, böyle bir örnek çok ufuk açıcı olacaktır. Tüm bu sebeplerden, böyle krizlere hazırlıklı olunması, mücadelenin devam etmesi, tazminat taleplerinin dillendirilmesi, zararların somut bir şekilde ekolojik, kültürel ve toplumsal zararların da üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum.”

Ömer Şan: Devlet ve firmalar umduğunu bulamadı

Derelerin Kardeşliği Platformu dönem sözcüsü Ömer Şan da “HES’lerde çok büyük çıkar bekleyenler, yani devletin yol verdiği şirketler/firmalar üretim anlamında umduğunu bulamadı ve bir anlamda hayal kırıklığına uğradı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Şan, “Devlet/kamu zarara uğradı, doğal yaşam alanlarına dönüşümsüz zararlar verildi, doğa katledildi” diyerek, şunları ifade ediyor:

“HES’lerle mücadele edenler olarak biz, yine haklı çıkmış olmaktan hoşnut değiliz, ‘haklı çıktık’ demek istemiyoruz. Haklı çıktığımız konuda bütün kötü sonuçlarını biz yaşıyoruz ama haklı çıktık maalesef. Bundan 10-12 yıl öncesinde, “’Susuzluk yaşayacağız, kuraklık geliyor, dereleri rahat bırakın, suları tünellere almayın, derelerin önünü açın’ demiştik. Derelerin önünü kapatmışlar, HES yapmışlar, şimdi çıkıp susuzluktan bahsediyorlar. Bu noktadayız.”

HES’lerin ekosistemde yarattığı tahribatları da şu şekilde ayrıntılandırıyor Ömer Şan:

“1 MW üzerindeki kapasitelerde 2800 civarında HES projesi söz konusuydu, HES derken tünel tipi, kanal tipi ve baraj tipi HES’lerden söz ediyoruz. Bütün bu HES’ler ekosistemi bozarak o bölgenin iklimsel değişikliğine neden oluyor. Örneğin, Kaçkarlar’ın yaklaşık 600 yıldır duran buzulları erimeye başladı. Aynı zamanda oradaki iklim değişikliğinin, ılıman iklime dönüşün etkilerini Fındıklı‘da, Solaklı’da, Salarha’da yaşadık. Bitki örtüsü, doğal yaşam değişiyor. Son 4-5 yıldır bu aya kadar çay toplanıyor oralarda.

Nem ve kuraklık noktasına baktığımız zaman, o bölgedeki ekolojik değişikliği, orada yaşayanlar daha iyi görebiliyor. Kuşların göç zamanından tutun da bitki örtüsündeki değişikliklere kadar bunu görebiliyoruz. Mesela o bölgede “vampir kelebek” denilen böceğin ortaya çıkışı yaklaşık 10 yıllık bir döneme denk geliyor. İklim değişikliği sebebiyle kuşların bir hafta önce yumurtlayarak bir hafta önce kuluçkadan çıkıp göç etmeye başlamaları ile örtüşüyor bu dönem. Bütün bunlar barajların, dinamitlemelerin, yer altı sularının kaybolmasının ortaya çıkardığı sonuçlar. Son 4-5 yıldır Rize ve çevresinde insanlar kar yağışı seyredemiyor.”

‘Tünele giren su ölür ve yeniden yaşatmaz’

Şan, tünellere hapsedilen derelerin ekosistemle bağının koparılmasının ortaya çıkardığı sonuçlara da vurgu yapıyor: 

“Suyu kilometrelerce hapseden -ki en küçüğü 3,5 km’den 15 km’ye kadar uzuyor- bu tünellere baktığımızda suyun asli unsuru olduğu ekosistemle bağlantısının kesildiğini görüyoruz. Bu, aynı zamanda suyun, bizim şu anda kuraklık diye nitelendirdiğimiz, su döngüsünün önünü kesilmesidir. Suyun ekosistemle bağını keserseniz, yağışın yayılmasını önlersiniz, lokal yağışların meydana gelmesinin önünü açarsınız. Bunlar da sel ve heyelana neden oluyor. Bazı bölgelere ise tamamen kuraklık yaşatıyor.”

Tünellere sokulup tirbünlere çarparak çıkan suyun, ıslatmak dışında bir işe yaramayacağını anlatan Şan, şunları dile getiriyor:  

O suyla ancak elinizi yüzünüzü yıkarsınız. O suda hiçbir yaşamsal öge bulamazsınız. Sadece ıslatır. Tünele giren su ölür, ölü sudan da hayat olmaz. O suyun yeniden hayat kazanabilmesi için en az 2 km boyunca serbest akış ve düşüş yapması gerekir. Ki böyle bir alan yok. Tünele giren su ölür ve yeniden yaşatmaz.”

Yapılması planlanan pek çok mikro HES’den vazgeçildiğini ifade eden Şan, sözlerini sürdürüyor:

“Bunları göz önüne aldığımızda, yapılması planlanan 2800 civarındaki HES’lerin yanında (ki bunların 750’si Doğu Karadeniz’de planlanıyordu) bir de 4000 mikro HES, yani değirmen tipi denilen, 1 MW altındaki HES’ler vardı. Onlardan vazgeçildi, az sayıda yapıldı denebilir. Bugüne baktığımız zaman yaklaşık 180 civarında HES tamamlanarak üretime alınmış ve bunların 100’e yakını yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen inşaatına devam edilip tamamlanmış. Tüm uyarılara rağmen ve mahkeme kararlarına rağmen HES’ler yapıldı ama devlet ve enerji şirketleri umduklarını bulamadı.”

Şan, HES’lerin kurulu kapasitelerinde çalışmasının mümkün olmadığını belirterek, “Üretime alınan HES’lere baktığımızda, bir kere hiçbir HES’in yüzde yüz kapasiteyle üretim yapma durumu yok. 10 MW’lık HES yaptım, 10 MW elektrik enerjisi üreteceğim diye bir şey yok. Bu akla, mantığa, bilime ve HES’lerin çalışma şekillerine aykırı. Devlet ve enerji şirketleri bu sebeple de umduklarını bulamamışlardır” şeklinde konuşuyor.

‘Dünya HES’leri yıkıyor’ 

HES’lerin yıkılması ve rehabilitasyon talebine de değinen Şan, dünyadan örnekler veriyor:

“Diğer yandan mesela ABD’de baraj tipi HES’lerin yıkılması için ciddi miktarlarda bütçe ayrıldığını da hatırlatmak gerekiyor. Çünkü metan gazı kaynağıdır buralar. HES’ler suyun taşıdığı her şeyi göletlerin dibine biriktiriyor ve metan gazı oluşumuna sebep oluyor. Bu, iklimi, doğayı, ekosistemi ve bir çok şeyi değiştiriyor. Ve yeraltı sularının kaybolmasına neden olduğu için, ABD’de HES’lerin yıkılarak bölgenin rehabilitasyonu için ciddi bütçeler ayrılıyor. HES’leri yıkarak ekosistemin yeniden eski haline dönmesini sağlamaya çalışıyorlar, derelerin, akarsuların önünü açıyorlar.”

Ömer Şan’ın aktardıklarına göre, Türkiye’deki durum ise şöyle:  

Ülkemize baktığımızda ise, Atatürk Barajı veya  Deriner Barajı’ndan söz edebiliriz, bizdeki en verimli HES’ler yüzde 40 civarında verimlilikle üretim yapabiliyor. Kaçaklar önlenerek bu rakamlar yüzde 50-60’lara çıkarılabilir. Büyük 5-6 tane barajı yüzde 50’ye çıkardığımız zaman ülkemizin yaklaşık yüzde 10-12’lik enerji ihtiyacını karşılamış oluyoruz. Hali hazırda var olan barajların verimliliğini yüzde 10 artırarak ülkemizin yüzde 10-12’lik ihtiyacını karşılamış oluyoruz. Bunun yanında iletim hatları ile kullanım alanlarına gidinceye kadar ortaya çıkan kayıp kaçaklar ise bunlardan daha fazla bir oran oluşturuyor ki bu da yüzde 15-20’leri buluyor. Yapılması planlanan 2500’ün üzerindeki HES projesinin genel elektrik üretimine katkısı yüzde 5-7,5 arasında olacaktı.  Bu durumda mevcut potansiyele dair önlemler alındığında ihtiyaçtan fazlası ortaya çıkıyor. Yani HES’lere gerek dahi kalmıyor.”

HES’lerin elektrik ihtiyacı ve üretimi açısından gereksizleştiği noktada, sebep oldukları olumsuzlukların tespit edilerek ortadan kaldırılmasına, ekolojik ve toplumsal rehabilitasyonuna girişilebileceğini ifade eden Şan, “Gereksizleşen HES’ler yıkılarak derelerde, vadilerde bütünsel bir rehabilitasyon çalışması yapılmalıdır, bunu talep etmeliyiz” diyerek sözlerini sonlandırıyor.

HDP’li Murat Çepni: HES’ler yenilenebilir enerji değil

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili ve Çevre Komisyonu üyesi Murat Çepni, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde Rize İkizdere‘de yapılmak istenen hidroelektrik santral (HES) projesi hakkında bir açıklama yaptı.

HES’lerin yenilenebilir enerji kaynağı statüsünde gösterildiğini içinde yer aldıklarını ancak durumun göründüğü gibi olmadığını belirten Çepni, şu ifadeleri kullandı:

HES’ler planlanması, inşaat aşaması ve sonuçları itibariyle yenilenebilir enerji içerisindeler. Termik santrallerle ilgili fosil yakıt yakmamalarından kaynaklı doğaya karbon salınımı gerçekleştirmediklerinden kaynaklı daha çok su ve suyun kullanımı üzerine kurulu bir model olmalarından hareketle de yenilenebilir enerji statüsündeler. Oysa, HES’lerin kurulma aşaması yani inşaat aşamasından sonraki süreçlere varıncaya kadar bir dizi problemin ortaya çıktığını görüyoruz.”

Murat Çepni, HES’lerin 2010 yılından sonra yapımının son derece hızlandığını “2010 senesinde kurulu güç 2.764.2 iken 2013’de iki katına çıkıyor yine 2020 Yılında 7.912.7 MW çıkıyor. Son 5-6 yılda HES yatırımları son derece  katlanarak artmış durumda. Bu HES’ler aynı zamanda 2010 yılında YEKDEM’in (Yenilenebilir Enerji Destekleme Mekanizması) kurulması ile artmış oluyor” sözleriyle vurguladı.

‘Kamucu bir mantıkla inşa edilmeli’

HDP’li Çepni, yenilenebilir enerjiyi savunduklarını ancak bununla birlikte kamucu bir mantıkla inşa edilmesi edilmesi gerektiği şöyle belirtti:

Biz meseleyi şöyle tarifliyoruz. Dünyanın en mükemmel en zararsız modelini, tekniğini dahi geliştirin bunun kimin elinde olduğudur belirleyici olan. Yani siz dünyanın en zararsız enerji biçimini daha üretebilirsiniz fakat bunu siz AKP gibi kardan ve ranttan başka bir şey gözü görmeyen bir iktidarın eline verirseniz buradan asla halkın ve doğanın yaranına bir sonuç elde edemezsiniz. Dolayısıyla biz yenilenebilir enerji savunmakla birlikte bunun yerinde, yerelinde  inşa edilmesi, uygulanması, kesin ve kesin rant ve kar için değil ücretsiz hak yararına, kamucu  bir mantıkla inşa edilmesini doğru buluyoruz.  Bu nedenlerle HES’lerin yenilenebilir enerji olmadığını iddia ediyoruz. Dolayısıyla HES’ler yenilenebilir enerji içerisinden derhal çıkartılmalıdır.

‘Türkiye’nin enerji ihtiyacı yok’

HDP İzmir Milletvekili Çepni, Türkiye’nin enerjiye ihtiyacının olmadığını ve yer olan kaynakların yeterli olduğuna vurgu yaptı:

Türkiye’nin kurulu gücü 91564 MW. En yüksek en yüksek puant talebi  de   45374 MW. Neredeyse yarıdan fazla bir enerji üretimi  var. İktidar talebi arttırarak, fazla şişirerek bu yatırımların önünü açıyor. Yine enerji çevreleri şunu ortaya koyuyor. Sadece iletim hatlarını tamir ederseniz, sadece Atatürk ve Keban Barajı gibi barajların kapasitesini yüzde otuz yüzde kırk dolayında arttırırsanız –bunların şu an çalışma kapasiteleri çok küçük bazısı otuz beş bazısı kırk beş bandında-  tüm HES’lerin üreteceği enerjiyi zaten üretmiş oluyorsunuz.

‘Yeni bir HES’e izin vermeyeceğiz’

Rize’nin İkizdere vadisinde yeni bir HES yapılmak istendiğini ve buna izin vermeyeceklerinin de altını çizdi:

Benim de memleketim  olan Rize İkizdere’de bir HES projesi var. İkizdere Vadisi 76 km’lik bir vadi ve bu vadi üzerinde 26 tane HES projesi devrede. 76 km 26 HES. Neredeyse bir kilometreye bir tane HES düşüyor. Bütün derenin HES işgali altında olduğu anlamına geliyor bu. Dereköy HES daha önce de gündeme geldi. İtirazlar sonucu geri çekildi. Şimdi de yine sarayın çevresinden kurulmuş geliştirilmiş bir enerji şirketi Reis diye bu HES projesi ile gündemde. Burası aynı zamanda İkizdere’nin birleştiği yer. Dereköy yerleşim yeri. Tarım alanı aynı zamanda ve burada HES yapılması fikriyle karşı karşıyayız. Biz şunu baştan söylüyoruz. İkizdere Dereköy’de İkizdere Vadisi’nde yeni bir HES’e asla izin vermeyeceğiz. Hem Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem Enerji Bakanlığı hem de bunu yapmaya kararlı olan şirketi buradan bir kez daha uyarıyoruz. Bu projelerden derhal vazgeçilmelidir. İkizdere aynı zamanda maden işgali altında. İkizdere İskence’de –İkizdere’nin küçük bir vadisi-yine bir maden projesi devrede. İkizdere’de böyle bir enerji ve maden yatırımları gündemde İkizdere Vadisi Dünyanın sayılı vadilerinden olmasına rağmen.”

Dünyanın en yaşlı pandası Xin Xing öldü

Dünyanın en yaşlı pandası olarak kabul edilen ve 153 torunu bulunan 38 yaşındaki Xin Xing organ yetmezliği nedeniyle Çin‘de hayatını kaybetti.

Çin’in Sichuan eyaletinde bulunan Xin Xing, Chongqing Hayvanat Bahçesi’nde 1982 yılında doğmuştu. Dünyanın en yaşlı pandası olarak kabul edilen pandanın yaşı  insan yaşına göre 130 yaşına denk geliyor.

153 torunu oldu

Chongqing’te çalışanlar yaptıkları açıklamada “21 Ekim 2020’de, dev panda ‘Xin Xing’ uyuşuktu ve yemek yemeye isteksizdi. Ertesi gün nefes alma güçlüğü, öksürme ve ayakta durmada dengesizlik meydana geldi. 23’ünde karın şişliği görülmeye başladı ve bağırsak hareketleri zorlaşmıştı” ifadelerini kullandı.

Yaşlı panda Xin Xing, yaşamı boyunca 36 yavru dünyaya getirerek, toplamda 153 toruna sahip olmuştu. Xin Xing, 8 Aralık’ta çoklu organ yetmezliğinden hayatını kaybetti.

ABD’de 900 milyar dolarlık koronavirüs teşvik paketi üzerinde anlaşmaya varıldı

Amerika Birleşik Devletleri‘nde (ABD), aylarca süren anlaşmazlıklarından ardından, 900 milyar dolarlık koronavirüs teşvik paketi üzerinde anlaşmaya varıldı. Teklif yasama organı Kongre’nin onayından geçti.

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ABD Başkanı Donald Trump’ın paket önüne geldiğinde onaylayacağı belirtildi.

Paket, koronavirüs salgını sebebiyle zor durumdaki işletmeler için maddi yardım ve işsizlik yardım programları da dahil olmak üzere bir dizi desteği kapsıyor. Ayrıca paket içerisinde aşı dağıtımını hızlandırmak ve sağlık çalışanlarına yardım gibi maddeler yer alıyor.

Milyonlarca ABD’liye 600 dolara kadar yardım

İki parti tarafından uzun süren tartışmalar sonucu anlaşmaya varılan teşvik paketi ABD’de yetişkin başına 600 dolara kadar yardım ödemesini öngörüyor. Eğer bir vatandaş 2019’da 75 bin dolardan fazla kazandıysa bu rakam aşağı inecek.

Ayrıca işsizlik ödeneklerinin haftalık 300 dolara çıkacağı belirtiliyor. Maaş Koruma Programı, ödenekleri için 284 milyar dolar, kira yardımına 25 milyar dolar ve okul ve üniversiteler için 82 milyar dolar ayrıldı.

Biden ile teşvik paketinde artış bekleniyor

Senato Çoğunluk Lideri Mitch McConnell, “Daha fazla yardım yolda” ifadelerini kullandı. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ise “Bunu bir ilk adım olarak görüyorum ve daha fazlasının yapılması gerektiğini tekrarlıyorum” dedi.

Demokratlar, Joe Biden‘ın 20 Ocak’ta göreve gelmesiyle teşvik paketinde artış olmasını bekliyor.

11 dernekten ortak açıklama: Trans uyum operasyonları ticarileşti, mağduriyet yaratıyor

LGBTİ+ dernekleri cinsiyet-trans uyum operasyonlarının ticarileşmesi hakkında ortak bir açıklama yayımladı. 11 derneğin imzacısı olduğu açıklamada, özellikle trans erkeklerin farklılaşan ihtiyaçları sebebiyle ticari amaç ve kaygılarla mağdur edildiği belirtildi.

Yaşanan bu sorunun da devletin uluslararası yükümlülüklerine uygun bir şekilde trans haklarına ilişkin hak temelli bir politikaya sahip olmayışından kaynaklı olduğu vurgulandı.

Ticari bir sektör kuruldu

Açıklamada, bu alanda görülen eksiklikleri fırsat görüp kendine ticari sektör kuran bir kişiden şöyle bahsedildi:

Trans erkeklerin sosyal medya kanalları aracılığıyla alternatif örgütlenme alanları yaratarak deneyim aktarımı yaptıkları ve dayanıştıkları alanlardan yaşadığı sorunlar nedeniyle ayrılıp daha sonrasında kendisine bu alanda gördüğü eksikliklerden fırsat yaratıp bir ticaret sektörü kuran bir kişi, önceleri trans erkeklere relastik ürün satışları yapmaktayken, kendisine bir şirket kurarak ürettiği bu ürünlerin satışları, işlevselliği ve vaat ettiği etki konusunda yarattığı hayal kırıklığı ve şikayetler sonrasında dursa da aynı kişi aradan bir süre geçtikten sonra kendisine cinsiyet uyum süreci ameliyatları üzerinden yeni bir sektör yaratmıştır.”

Doktorlarla ticari anlaşmalar

Açıklamada bahsedilen bu kişinin cinsiyet uyum operasyonu yapan doktorlarla çeşitli iş birlikleri gerçekleştirdiği, her operasyondan da komisyon aldığı belirtildi:

Yeni yaratılan bu sektörle birlikte kişi, cinsiyet uyum operasyonları yapan ve yapabileceğine inandığı doktorlarla çeşitli iş birlikleri ve ticari anlaşmalar gerçekleştirmiştir. Yapılan bu anlaşma neticesinde aracı pozisyonda olan kişi, doktorlara götürdüğü her operasyon olacak kişi başına komisyon almış ve yine iş birlikleri neticesinde çeşitli kampanya ve çekilişlerle birlikte ameliyat olmak için parası olmayan kişilere kendince ‘umut ışığı’ olma misyonunu yüklenmiştir. Yaratılan bu sektörde yalnızca bir doktora yapılan bu yönlendirmeler, ‘5 ameliyata 1 ameliyat bedava, ameliyat çekilişleri, çekilişle para yardımı ve ücretsiz operasyonlar’ gibi söylemlerle sloganlaştırılmıştır.”

Doktorlar yeterli özeni göstermiyor

Ancak, kişi tarafından vaadedilenlerin gerçekleştirilmediği ve ameliyat sonrası gelişen komplikasyonlarda doktorların gerekli özeni göstermediği dile getirildi:

Trans erkekler için hayati önem taşıyabilecek bu operasyonlar, ‘hızlı sonuç alma’, ‘mahkeme kararı olmaksızın gerçekleştirilme’ gibi vaatlerle pazarlanmaktadır. Öznelerin bazen hukuki sürecin yorucu ve yıpratıcılığı, bazen maddi yetersizlikler bazen de hızlıca beden uyumunun gerçekleştirilmesi şeklindeki talep ve beklentileri istismar edilerek, tamamen ticari kazanç kaygısıyla bu yönlendirmeler yapılmaktadır. Nihayetinde ise ameliyatların sonuçlarının ‘vaadedileni gerçekleştirmediği’ ve ameliyat sonrası komplikasyonlarda operasyonu gerçekleştiren doktorların gerekli özen ve bakımı sağlamadığına dair çok fazla başvuru bizlere iletilmiştir. Kişiler bu durumda, kendilerine yönlendirme yapan kişi tarafından da adeta azarlanmış ve bu sorunları başkalarına duyurmak için ilgili sosyal medya kanallarına yazmaya kalktığında ise aynı sosyal medya kanallarındaki hesapları engellenmiştir.”

Yapılan açıklamada, mağdur edilen tüm kişilerin yanında olunduğu ve doktor, hastane, aracı isim hakkında da ilgili bakanlıklara ve meslek örgütlerine gerekli bildirimlerin yapılacağı da vurgulandı.

11 dernek imzaladı

Açıklamayı 17 Mayıs Derneği, Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği (GALADER), Genç LGBTİ+ Gençlik Çalışmaları ve Dayanışma Derneği, Hak, Eşitlik ve Varoluş için LGBTİ+ Derneği (Hevi LGBTİ+), Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği (Kaos GL), Lambdaistanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği, LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği (LİSTAG), Muamma LGBTİ+ Eğitim, Araştırma ve Dayanışma Derneği, Özgür Renkler Derneği, Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği ve Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD) imzaladı.

Açıklamanın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Sınır boyunda insanlık dramı berdevam: Umuda yürüyenler

Dosya Haber: Ruşen Takva

Önce İstanbul‘a oradan da belki Avrupa‘ya gidebilmek için aylarca, kilometrelerce yolu yaya olarak aşıyorlar. Bir kısmı hayatlarını kurtarabilmek için kaçtığı vatanlarında değil ama yollarda türlü sebeplerle yaşamını yitiriyor.

2020 yılı içerisinde sadece Van‘ın sınır köylerinden giriş yapan mültecilerin en az 61’i Van Gölü‘nde bir teknenin içinde boğularak hayatını kaybetti. Yüzlercesi ise ya donarak öldü ya da trafik kazasında umut yolculuğu son buldu.

Van, yaşanan mülteci ölümlerinin ardından açık ara Türkiye’nin en büyük mülteci mezarlığı konumuna gelmiş durumda. Bu mezarlığa her gün yenileri eklenmeye devam ediyor. Sınırın sıfır noktasında alınan termal kameralı ve İHA/SİHA’lı yoğun güvenlik önlemlerine rağmen bu yıl içerisinde sadece Van’dan 500 bin mültecinin geçtiği tahmin ediliyor.

Van’da bulunan mülteci mezarlığı Credit: Ruşen Takva.

Van şehrinin İran İslam Cumhuriyeti ile 240 kilometrelik bir sınır hattı bulunuyor. Bu hattı Van’ın Saray, Başkale ve Çaldıran ilçeleri oluşturuyor. Sınırın karşı tarafında ise Maku, Xoy ve Salmas kentleri var. Kaçakçıların hemen hepsi bu kentleri ve köylerini kullanarak mülteci geçişlerini sağlıyor. Yeşil Gazete için geçişlerin olduğu Çaldıran ve Başkale’nin sınır köylerine, o köylerden geçerek kent merkezine gelen mültecilerin yürüyerek kat ettiği Tatvan otogarına kadar 200 kilometrelik yolu takip ettik. Afgan, Pakistan ve Bangladeşli mültecilerden oluşan bir kafile Van-Tatvan arası 120 kilometrelik yolu yürüyor.

Yaşananları ilk ağızdan öğrenmek için gittiğimiz sınır köylerinde yaşayan yerleşik halk, konuşmaktan kaçındı. Konuşanlar ise, isimlerinin verilmemesini istedi.

Van’ın Başkale ilçesine bağlı sınır köylerinde yaşayan köylüler, sınırı daha çok çay, sigara, pirinç gibi ürünleri kaçak yollarla getirmek için kullanıyor. Ancak büyük bir mülteci kaçakçılığı şebekesinin de köylerini kullandığını ve neredeyse her gece gruplar halinde mültecilerin geçtiğini doğruluyorlar. Bu geçişler sırasında donarak hayatını kaybeden mültecilerin yanı sıra vahşi hayvanlar tarafından parçalanan sığınmacılar da oluyor. Buna şahit olan bir köylü, gördüklerini şöyle anlatıyor: “Geçen kış bir mülteci kadın soğuktan donmuştu. Askerler gidip getirdiklerinde tilkinin kadının göğüslerini yediğini ve çıplak bir şekilde öylece donarak ölmüş olduğunu gördük.”

Tarifeler 800-1000 dolar arasında 

Mülteciler sınırı geçmek için önce Urmiye‘ye oradan yine İran kenti olan Xoy‘a ve son olarak Başkale ilçesine 12 kilometre uzaklıkta bulunan Qotur‘a  getiriliyor. Burada sınırı geçmesi için kaçakçılar tarafından yol tarif edilen mülteciler, kimi zaman yalnız kimi zaman kafileler halinde tarif edilen dağlık yolu yürüyerek geçiyor. Türk tarafında bekleyen diğer işbirlikçi köylü veya kaçakçı ise ışık tutarak mültecinin yanına gelmesini sağlıyor.

Bu süreci anlatan Serdeştli ve aynı zaman kolber (İran’da kaçakçılara verilen isim) olan Salah Ahmadi, 2017’de kaçak olarak Van’a gelirken tüm bu şehirlerden geçtikten sonra dağlık bölgeden yalnız başına Başkale üzerinden Türkiye’ye geçmiş. Ahmadi şunları söylüyor: “Geçtiğim köyde bir gece bekletildikten sonra bir Afgan aile ile beraber beni arabaya bindirdiler ve başka köye götürüldüm.  Bir gece de o köyde kalıp geceyi geçirdikten  sonra gündüz gözüyle saat 14 – 15  gibi aralarında kadın ve çocuklarında olduğu tahminen 40 kişi ile birlikte beni de bir minibüse bindirerek Van’a getirdiler.”

2017 yılında mülteci kaçakçıları Ahmadi’den, 9 milyon tümen almış. Yani yaklaşık 8 bin Türk Lirası. Tatvan Otogarı’nda kaçakçıların minibüslerini bekleyen başka bir mülteci olan Abdullah da mülteci tarifesini şöyle anlatıyor: “Afganistandan gelirsen 1000 dolar, Tahran’dan gelirsen 800 dolar.”

Zor koşullarda gerçekleştirilen sınır yürüyüşünü bitirdikten sonra Van’a gelen mültecilerin karşılaştıkları güçlükler burada da bitmiyor. Ahmadi kendi kişisel hikayesini anlatıyor:

“Sınırı geçtikten sonra açlıktan ölmek üzereydim. Dağdan inerken bir çobana denk geldim. Çoban heybesinde bulunan ekmek ve peyniri bana verdi, karnımı doyurdum. Nasıl haberleri oldu bilmiyorum fakat kaçakçılar çobanı arayarak ‘Bizim misafirimiz neden senin yanında duruyor, gönder’ dediler. Çoban beni göndermek zorunda kaldı. Kaçakçıların yanına geldiğimde benden paralarını istediler. Ben de İran’da buraya (Van) gelmek için anlaştığım kaçakçıya tüm parayı verdiğimi söyledim. Zaten İran’daki kaçakçı beni Van’a kadar arabayla götüreceklerini söylemişti. Fakat buradaki kaçakçılar buna inanmadı ve benden garanti istediler. Üzerimde maddi değeri olan tek şey olan cep telefonumu onlara verdim. Verirken de ‘Parayı size göndermezlerse siz telefonumu bana vermezsiniz’ dedim. Van’a geldikten sonra para gelmesine rağmen cep telefonumu geri vermediler. Telefonumun içerisinde de Yabancılar Şubesi için ne evrak gerekiyorsa vardı.”

Salah Ahmadi 3 çocuğu ve eşiyle birlikte Van’da yaşıyor.

Ahmadi, İran’da hayatını kolberlik yaparak sürdürüyormuş. 12 yıl boyunca bu işi  yaptıktan sonra aynı işi yapan halasının oğlunun askerler tarafından vurularak öldürülmesinin ardından, Valilik binası önünde protesto gerçekleştirmiş. Bu sırada söyledikleri telefonla kameraya alınan Ahmadi, İran İstihbaratı (VAJA) tarafından yedi ay istihbarat binasında gözaltında tutulduktan sonra “Devlete ihanet” suçlamasıyla cezaevine konulmuş.

Beş yıl cezaevinde kalıp tahliye edildikten olanları şöyle anlatıyor: “Cezaevinden çıktıktan sonra devlet yine bir fırsat yaratıp beni tutuklamak istiyordu. Artık İran’da kalmamın yolu kalmamıştı. Kaçmak zorunda kaldım. Doğrusu bugün İran’a gidersem başıma ne geleceğini Allah bilir. Benim hakkımda bir dosya var. İdam etmezlerse müebbet hapis cezası verirler. İran’a gitmek için bir yol yok. Şimdi yol olsa ve beni zindana atmayacaklarını bilsem şimdi gitmeye hazırım. ”

Hiwa Molania (Solda) da bir çocuğu ve eşi ile birlikte Van’da yaşıyor.

İran’da gazetecilik yaptığı sırada propaganda yapmak suçlamasıyla yargılanan ve dokuz ay 13 gün cezaevinde kalan gazeteci Hiwa Molania adlı Kürt mülteci ise, “Serbest bırakıldıktan sonra hiçbir şey yapmadığım halde, İran devleti beni yine rahatsız etmeye devam etti. Her gün beni arıyor  ve her gün imza vermeye gitmemi istiyorlardı. Ondan sonra beni rahat bırakmayacaklarını anladım.”

Bu nedenle Irak’a geçen Molania, burada da 2014 yılında Kobanê olayları başladığı sırada Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) tarafından gözaltına alınıyor ve bu kez 38 gün cezaevinde tutuklu kalıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra kendisine iki şart öne sürülüyor:

 “Cezaevinden çıktıktan sonra oturma iznim beş ay gecikmişti. Barzani yönetimi oturma iznimi yenilemedi ve bana iki şart öne sürdü. Ya Irak’tan ayrılacaktım, ya da beni İran’a teslim edeceklerdi. Artık oradan da ayrılmak gerektiği için 2014 yılının bir ağustos sabahı erkenden yola çıktım. Önce Erbil‘e bağlı Soran (Diana) ilçesine geçtim. Orada kaçakçılarla görüştüm ve onlar da beni arabaya bindirerek Hakkari’nin Şemdinli ilçesinin sınırına bıraktılar. Gecenin geç bir saatinde kaçakçılar bana yolu tarif etti, ben de tarif edilen yoldan Şemdinli’ye kadar geldim. Orada beni başka bir kaçakçı karşıladı, Van’a nasıl gideceğimi tarif ettikten sonra yanımdan ayrıldı ve ben yine tarif üzerine tam yedi gün yürüyerek Van’a geldim. Ne yapacağımı bilemez bir halde ve çok yorgundum. Aklıma daha önce İran’dan Van’a gelerek yerleşen arkadaşım Sabır geldi. Sabır’ı aradım, nerede olduğumu söyledim ve motoruyla gelip beni aldı evine götürdü. Bir kaç gün dinlendikten sonra arkadaşım bana param varsa Avrupa’ya gitmemi önerdi ama ona ‘Yedi gündür yoldayım ve kaçak yollarla bir yere gitmenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Bu saatten sonra dünyayı bana verseler de kaçak yollarla hiç bir yere gitmeyeceğim’ dedim.”

Tatvan otogarında bekleyen mülteciler.

Ancak mültecilerin ezici çoğunluğu Hiwa veya Salah gibi bu zorlu yolculuğu bırakıp Van’a yerleşmeyi tercih etmiyor. Hemen hepsi daha iyi bir yaşam için Avrupa’ya gitmek, hiç değilse İstanbul, Ankara, İzmir gibi ülkenin büyük metropollerine ulaşıp buralarda çalışmak istiyorlar. Bu yolculuğun Türkiye ayağında başlayan ilk nokta olan Van’dan yola çıkan mülteciler daha sonra 120 kilometre yol yürüyerek Tatvan’a ve oradan da otobüslerle Diyarbakır’a gidiyor. Tatvan otogarında kaçakçıların minibüsünü bekleyen mültecilerin yanında gördüğümüz Tatvan’lı Salih Mutlubay durumu şöyle özetliyor: “Acıyoruz tabii, bunlar birer insan.”

 Türkiye, şu an da çoğunluğunu Suriyelilerin oluşturduğu 4 milyon mülteci nüfusuna sahip.  2016 yılında Avrupa Parlamentosu‘nun (AP) Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak askıya alınmasını tavsiye etmesine tepki gösteren Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın, AB’ye hitaben,”Daha ileri giderseniz, sınır kapıları açılır” demesinin ardından 2020 yılında Türkiye, Avrupa’ya gitmek isteyen mültecilere engel olmama kararı aldı ve Edirne Kapıkule sınır kapısına yüz binlerce mülteci akın etti.

Van’dan önce Ankara’ya daha sonra Edirne’ye gitmek için yürüyen Özbek mülteciler Credit: Ruşen Takva.

HDP Göçmen ve Mülteci Komisyonu Eş Sözcüsü Gülsüm Ağaoğlu, ‘Erdoğan, mültecileri iç ve dış politikada her sıkıştığında Avrupa’ya karşı bir pazarlık konusu olarak kullanıyor’  tespitinde bulunuyor.

Önceleri Türkiye’nin doğusundan gelen mülteciler misafir olarak tanımlanıyordu diyen Ağaoğlu,  ‘Daha sonra geçici kabul gibi bir kabul anlaşması getirildi. Yani, Türkiye’de şu an yaşayan mülteciler, olması gerektiği gibi mülteci statüsünde kabul edilmiyor. Biz önce mültecilik, daha sonra vatandaşlık statüsünün tanınmasını istiyoruz” diyor.

Tatvan otogarında öğle yemeği. Credit: Ruşen Takva

Kamuoyunda çözüm süreci olarak bilinen yıllarda tüm sınır kentlerinde kalekol yapılan Türkiye’deki güvenlik politikalarına değinen Ağaoğlu, “Türkiye’nin güvenlikçi politikaları neticesinde Van’da adım başı yapılan karakol ve kalekollardan kaçmak isteyen mülteciler, hiç güvenli olmayan yolları kullanmak zorunda kalıyorlar. O yolu kullanan insan kaçakçılarının aynı zamanda devletin güvenlik görevlileriyle beraber çalıştıklarını da biliyoruz. Zira İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun ‘kuş geçse görürüz’ diye beyanları var. Böyleyse eğer geçişlerden habersiz olmalarının imkanı yok denilebilir ” diye konuşuyor.

Van Gölü’nde batan sığınmacı teknesiyle ilgili sanıklar hakkında istenen ceza belli oldu

Van Cumhuriyet Başsavcılığı, Çarpanak Adası açıklarında sığınmacıları taşıyan “Akbaş” isimli teknenin 27 Haziran’da batması sonucu 61 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan olayla ilgili soruşturmayı tamamladı.

Soruşturma kapsamında olayla ilgili 6’sı tutuklu 12’si hakkında “Nitelikli göçmen kaçakçılığı yapma” ve “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet verme” suçlarından kamu davası açıldı, 25 şüpheli hakkında ise “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi.

Van 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, 12 şüpheli hakkında 38 yıl 6’şar ay hapis cezası istendi. Şüphelilerin yargılanmasına önümüzdeki günlerde başlanacak.

Edirne Belediyesi’nden su kıtlığı uyarısı

Edirne Belediyesi şehirde yaşanan kuraklığa ve yaşanan su kesintilerine ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamada vatandaşlara su kullanımlarına dikkat etmesi çağrısında bulunuldu.

Kasım ayı sonunda Edirne’deki kuraklık sebebiyle kentin içme suyunu sağlayan Kayalıköy Barajı‘nda su seviyesi yüzde üçe düşmüş bunun üzerine şehrin içme suyunu sağladığı baraj Süloğlu Barajı‘na geçirilmişti. Çalışmalar sırasında ise şehrin suyu 36 saat boyunca kesik kalmıştı.

Kesinti bazı bölgelerde devam ediyor

Belediyeden yapılan açıklamada hafta sonu yapılan su kesintilerinin, kentin içme suyunun karşılandığı barajın değiştirilmesi sonrası yapılan işlemlerden kaynaklandığı belirtildi.

Kentin bazı bölgelerinde devam eden su kesintisi sorununun kısa sürede giderileceği ifade edilen açıkalamada, “Halen şehir merkezinde içme ve kullanma suyu iletiminin sağlanamadığı yüksek kotlu bölgeler bulunmaktadır. Bu gece geç saatlerde şehir merkezinin tamamında sorunun çözüleceği, su iletiminin tüm konut, ev ve iş yerlerine sağlanacağı öngörülmektedir” denildi.

Son 91 yılın en kurak dönemi

Trakya’da son yılların en kurak günlerinin yaşandığının altı çizilen açıklamada, yer altı ve yer üstü sularının azaldığına dikkat çekildi. Açıklamada şunlar kaydedildi:

Trakya son 91 yılın en kurak dönemini yaşamaktadır. DSİ verilerine göre bölgedeki baraj seviyeleri yüzde 20 seviyesinin altına inmiş, yer altı suları da yüzde 85 azalmıştır. Son yılların en kurak dönemini yaşadığımız bu günlerde halkımızın su tasarrufu konusunda özen göstermesi bilinçsizce tüketimin önüne geçilmesi gelecekte yaşanacak su kıtlığının önlenmesi açısından büyük önem arz etmektedir.

Leyla Aydemir’in ölümüyle ilgili tutuklu bulunan amca Yusuf Aydemir’e tahliye kararı

Ağrı‘da, kaybolan ve 18 gün sonra ölü olarak bulunan dört yaşındaki Leyla Aydemir‘in ölümüyle ilgili davada, 1’inci Ceza Dairesi istinaf kararında müebbet ve ek olarak dört yıl hapis cezası alan amca Yusuf Aydemir için tahliye kararı verdi.

Yusuf Aydemir, kasten öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet ve çocuğa karşı cebir ve hile ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından aldığı ceza Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi tarafından bozularak, beraat talep edildi.

Atılı suçlardan beraat

DHA‘nın haberine göre, Yusuf Aydemir’in atılı suçlardan ayrı ayrı beraatinin açıklandığı kararda şöyle denildi:

Sanık Yusuf Aydemir’in aşamalardaki inkara yönelik ve aksi ispat edilemeyen savunmaları, mağdur, katılan ve tanık beyanları, olay nedeniyle düzenlenen tutanak içerikleri, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen raporlar ve tüm dosya kapsamına göre, sanık Yusuf Aydemir’in üzerine atılı suçları işlediğine dair mahkûmiyetine yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin delil elde edilemediğinden atılı suçlardan ayrı ayrı beraatine ve karar kesinleştiğinde dava konusu olay kapsamında gerçek fail veya faillerin tespiti hususunda gereğinin takdir ve ifası amacıyla Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunulmasına karar verilmesi gerekirken, atılı suçlardan yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi.”

Karardan sonra, Elazığ Cezaevi’nde tutuklu bulunan Yusuf Aydemir’in tahliyesi için işlemler başlatıldı.

Ne olmuştu?

Leyla’nın ortadan kaybolması ve ardından ölümüyle ilgili başlatılan soruşturma kapsamında ikisi Leyla’nın öz amcası toplam yedi sanık hakkında dava açılmıştı.

Ağrı 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 2 Ekim tarihinde görülen karar duruşmasında amca Yusuf Aydemir, müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Diğer amca Musa Aydemir, baba Nihat Aydemir’in kuzeni Mehmet Ali Aydemir, köylüleri Besim Dursun, eşi Hatun Dursun, Yıldırım Artam ve eşi Ayşe Artam ise beraat etmişti.

Cengiz Holding’in ‘meyve veren ağaç taşlanır’ temalı reklamı dislike rekoru kırdı

Gençlerle yaptığı YouTube buluşması binlerce genç tarafından ‘dislike’ alan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra, AKP’den aldığı ihalelerle ve Türkiye’nin dört bir yanında yaptığı ekolojik yıkım ile gündem olan Cengiz Holding’in YouTube hesabından yayınlanan reklam filmi binlerce kişi tarafından ‘dislike’ aldı.

Reklamda bir ağaca taş atan çocukların kovalanmasının ardından, yaşça büyük bir kişi gelerek “Kolay değil. Yazıyla kışıyla 40 yıl geçse de aradan ağaç dediğin dimdik durmak ister. En zor şey meyve veren ağaç olmaktır. Taşlamak isteyen çok olur ama o her bahar gene çiçek açmak, tohumlarıyla beraber yeniden doğmak ister” sözlerini söylüyor.

65 bin kişi ‘dislike’ butonuna bastı

Video açıklamasında ise “Kurulduğumuz ilk günden itibaren bir ağacı şirket felsefemiz yaptık. Cengiz Holding olarak, bugüne kadar, üstlendiğimiz her işi, her zaman memleket menfaatlerini ön planda tutarak hayata geçirdik. Her zaman bu ülkeye ve insanlarına fayda yaratacak, toplumun her katmanına dokunacak projeler geliştirerek, Türkiye’nin gurur duyacağı bir şirket olma vizyonu ile çalıştık. Bizim işimiz de gücümüz de bu memleket” sözleri yer aldı.

Cengiz Holding tarafından çekilen bu reklam filminin yayınlanmasının ardından kanalında 905 abone olan video 486 bin kere izlendi. 65 bin kişi ise beğenmeme anlamına gelen dislike butonuna bastı.

Sosyal medyadan tepki

Sosyal medyada da birçok kişi şirketin Kazdağları’nda ve Artvin Murgul’da yaptığı ekolojik yıkımlara rağmen çektiği reklam filmine tepki göstererek paylaşımlarda bulundu.

https://twitter.com/semavural01/status/1341289734023360517

https://twitter.com/codeofabap/status/1340929393061990400