Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), eski Devlet ve Kültür Bakanı, eski CHP Milletvekili Fikri Sağlar‘ın “Ben türbanlı bir hâkimin karşısına gittiğimde adaleti yerine getirebileceği doğrultusunda kuşkum var” açıklaması nedeniyle Halk Tv‘ye idari para cezası verdi.
Gazeteci Özgen Bingöl, kararın oy birliğiyle alındığını sosyal medya hesabından duyurdu.
FLAŞ: RTÜK Fikri Sağlar’ın başörtülü hakimleri hedef alan sözleri nedeniyle Halk TV’ye "OY BİRLİĞİYLE" idari para cezası verdi.
Fikri Sağlar, Halk TV’de katıldığı bir programda başörtüsü hakkındaki görüşlerini dile getirmişti. “Sorun başörtüsü değil, sorun türbandır” diyen Sağlar şunları söylemişti: “Türban irticai faaliyetlerin, şeriat isteyenlerin üniformasıdır. Başörtüsü yüzyıllar boyunca Anadolu’da bir geleneksel giysidir. Arada fark var. Ben kendimden söylüyorum, yargılandığım zaman türbanlı bir hâkimin karşısına gittiğimde, benim haklarımı koruyacağına, adaleti yerine getirebileceği doğrultusunda kuşkum var. Nitekim de başıma geldi.”.
Sağlar’ın ‘Türbanlı hâkim karşısına gittiğimde adaleti savunacağı konusunda kuşkum var. Bazıları militanca ve ideolojik takılıyor, bununla mücadele edilmeli’ şeklindeki sözleri nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘nca soruşturma başlatılmıştı.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) 2020 yılına ait iş cinayeti raporunu açıkladı. Rapora göre 2020’de en az 2427 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
Yüzde 66’sını ulusal basından; yüzde 34’ünü ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimleri, sendikalar ve yerel basından öğrendiğimiz bilgilere dayanarak hazırlanan rapora göre iş cinayetlerinin aylara göre dağılımı şu şekilde oldu:
Ocak ayında en az 114 işçi, şubat ayında en az 132 işçi, mart ayında en az 113 işçi, nisan ayında en az 223 işçi, mayıs ayında en az 166 işçi, haziran ayında en az 190 işçi, temmuz ayında en az 164 işçi, ağustos ayında en az 218 işçi, eylül ayında en az 211 işçi, ekim ayında en az 232 işçi, kasım ayında en az 308 işçi ve aralık ayında en az 356 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.
İstihdama göre dağılım
2020 yılında iş cinayetlerinin istihdam biçimlerine göre dağılımına baktığımızda 2023 ücretli (işçi ve memur) ve 404 kendi nam ve hesabına çalışan (çiftçi ve esnaf) hayatını kaybetti. Yani ölenlerin yüzde 83’ünü ücretliler yüzde 17’sini ise kendi nam ve hesabına çalışanlar oluşturuyor.
En çok ölüm inşaat ve sağlık sektöründe
2020 yılında iş cinayetlerinin iş kollarına göre dağılımı şu şekilde gerçekleşti: Tarım, Orman işkolunda 442 emekçi (224 çiftçi ve 218 işçi); İnşaat, Yol işkolunda 355 işçi; Sağlık, Sosyal Hizmetler işkolunda 330 işçi; Ticaret, Büro, Eğitim, Sinema işkolunda 296 emekçi; Taşımacılık işkolunda 248 işçi; Belediye, Genel İşler işkolunda 141 işçi; Metal işkolunda 106 işçi; Savunma, Güvenlik işkolunda 79 işçi; Madencilik işkolunda 61 işçi; Tekstil, Deri işkolunda 54 işçi; Enerji işkolunda 54 işçi; Gıda, Şeker işkolunda 44 işçi; Petro-Kimya, Lastik işkolunda 44 işçi; Konaklama, Eğlence işkolunda 43 işçi; Gemi, Tersane, Deniz, Liman işkolunda 26 işçi; Ağaç, Kâğıt işkolunda 23 işçi; Çimento, Toprak, Cam işkolunda 14 işçi; İletişim işkolunda 8 işçi; Basın, Gazetecilik işkolunda 7 işçi; Banka, Finans, Sigorta işkolunda 5 işçi; Elimizdeki veriler ışığında çalıştığı işkolunu belirleyemediğimiz 47 işçi.
En büyük sebep Covid-19
Rapora göre Covid-19 nedeniyle 741 işçi, Trafik, Servis Kazası nedeniyle 388 işçi; Ezilme, Göçük nedeniyle 296 işçi; Yüksekten Düşme nedeniyle 237 işçi; Kalp Krizi, Beyin Kanaması nedeniyle 190 işçi; Şiddet nedeniyle 105 işçi; Elektrik Çarpması nedeniyle 104 işçi; Zehirlenme, Boğulma nedeniyle 87 işçi; İntihar nedeniyle 73 işçi; Patlama, Yanma nedeniyle 53 işçi; Nesne Çarpması, Düşmesi nedeniyle 27 işçi; Kesilme, Kopma nedeniyle 21 işçi; Diğer nedenlerden dolayı 105 işçi hayatını kaybetti.
Cinsiyet ve yaş
2020 yılında iş cinayetlerinin cinsiyetlere göre dağılımı incelendiğinde ölenlerin 148’inin kadın işçi, 2 bin 279’unun erkek işçi olduğu belirtildi. Yaşamını yitiren işçilerin yaşlarına göre yapılan sıralama ise şu şekilde oldu:
14 yaş ve altı 22 çocuk işçi,
15-17 yaş arası 46 çocuk/genç işçi,
18-27 yaş arası 258 işçi,
28-50 yaş arası 1079 işçi,
51-64 yaş arası 708 işçi,
65 yaş ve üstü 159 işçi,
Yaşını bilmediğimiz 155 işçi
101 mülteci/göçmen işçi öldü
2020 yılında 101 mülteci/göçmen işçi hayatını kaybetti. Bu işçilerin geldikleri ülkeler ise şu şekilde oldu: 48 işçi Suriyeli; 28 işçi Afganistanlı; 5 işçi Türkmenistanlı; 4’er işçi Gürcistanlı ve Özbekistanlı; 2’şer işçi Azerbaycanlı, İranlı, Rusyalı ve Ukraynalı; 1’er işçi Bulgaristanlı,Iraklı, Nepalli ve Pakistanlı.
Yüzde 95’i sendikasız
Açıklamada ayrıca ölenlerin sendika durumuna da bakıldı. Buna göre 2020’de yaşamını yitiren işçilerin yüzde 95.5’ini sendikasız işçiler oluşturdu. Yapılan açıklamada ölen başka sendikalı işçiler olabileceği belirtildi:
Ölen başka sendikalı işçiler de olabilir. Ancak kâğıt üzerinde olan sendikal üyeliklerinin gerçek bir örgütlülük olmaması ve birçok sendikanın ölen üyelerini sahiplenmemesi sonucu net bir bilgi verme şansımız olmadığını da belirtelim. Bu durum özellikle kamu çalışanı/memur sendikaları açısından daha da tespit edemediğimiz bir husus.
Sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, doğal kaynakların korunarak kullanılması, geri dönüşüm, adil dönüşüm gibi kavramlar, henüz kısa sayılacak bir süre önce yaşamımıza girdi. Konunun birincil muhatapları öncelikle inşaat sektörü; bunun en önemli bileşenlerden biri de kentleri yeniden şekillendiren mimarlar.
Sürdürülebilir ve yenilenebilir yeni bir mimarlık anlayışının kent ve içinde yaşayan toplumla ilişkisi ne ve nasıl olmalı? İnsana ve doğaya hizmet eden bir mimari için hem yeşil hem de adaletli bir anlayış için neler yapılmalı? İklim krizi ve ekokırıma doğru giden müdahalelere karşı çözümler sunacak bir mimari sistem nasıl olmalı? Ülkemizde mimarinin ve kentlerin durumu ne? Mimari ve kamu ilişkisi adına neler söylenebilir?
Bütün bunları Yüksek İnşaat Mühendisi, akademisyen ve sürdürülebilirlik kıdemli danışmanı Dr. Duygu Erten, MAD (Mekânda Adalet Derneği) Kentsel Politikalar Programı Sorumlusu Bahar Bayhan ve planlama ve kentsel tasarım uzmanı mimar Sera Tolgay ile konuştuk.
Sürdürülebilir mimarlık
Sürdürülebilir mimarlık, binaların çevresi ve insanlarla olan ilişkisinden yola çıkan bir anlayış olarak minimum enerji ve kaynak tüketimiyle çevreye minimum zarar veren binalar üretmeyi amaçlayan bir yaklaşım. En önemli özelliklerinden biri olarak yenilebilir enerji kaynaklarına öncelik vermesi ve bulunduğu alandaki enerjiyi etkin biçimde kullanması kaydediliyor. Sürdürülebilir bir mimarlık anlayışı, malzeme, enerji, geliştirme alanı ve genel olarak ekosistem kullanımında, yapıların çevresel etkilerini en aza indirgemeyi hedefliyor.
Dr. Duygu Erten’in tanımı ise şöyle: “İnsan ve çevre için tasarlamak…. En hızlı böyle tanımlardım…. Ve sürdürülebilir mimarlığı her zamankinden daha fazla bina ölçeğinde düşünerek değil sürdürülebilir şehir planlamasından bina ölçeğine doğru düşünen bir mimarlık anlayışı ile konuşmak ve anlatmak zorundayız. “
‘Hiçbir canlıya zarar vermeyecek yapılaşma’
Erten şehirlerin ve şehirleşmenin sahip olduğu etkiye değinirken, nasıl olması gerektiğinin de altını çiziyor:
“Covid-19 vakalarının yaklaşık %90’ı kentlerde kaydedildi. Yani şehirler salgının merkez üssü. Bu yüzden sosyo-ekonomik ve sağlık sorunlarının çözümleri de şehirlerde bulunacak. Özetle, güvenli bir sosyalleşmeye imkân veren şehirler artık daha popüler olacak.
“Sürdürülebilir şehirleşme” tanımı genellikle enerji tüketiminin azaltılması, sera gazı emisyonlarının azaltılması ya da atık yönetimi gibi konularla sınırlı tutuluyor, oysa bu tanımlamaya, ‘geçmişe ve kültürel mirasa saygı, insanlara olduğu kadar diğer canlı türlerine de zarar vermeyecek bir yapılaşma anlayışı kısacası yeryüzüne saygı” unsurunu da dahil etmemiz gerekiyor.”
Kullanılacak malzemenin önemi
Yapılarda kullanılan malzemenin sürdürülebilir olması en önemli noktalardan biri. Erten sadece tasarım aşamasında takılıp kalmamak gerektiğini anlatıyor:
“Bir tasarımda aranılan özellikleri genelde tanımlayacak olursak, bunlar, amacına uygun olması, sağlamlığı, estetik değer taşıması ve ekonomikliği olmak üzere özetlenebilir. Ancak artık malzeme her zamankinden daha farklı bir yaklaşımla seçilmeli…Mimarların bunu yaparken bundan böyle gömülü enerji üzerinde düşünmesi gerek. Öncelik görsellik kadar malzemenin DNA’sı da olmalı ve artık markadan çok EPD, LCA gibi kısaltmaları konuşacağı bir döneme giriyoruz. Neden mi? Çünkü iklim değişikliği her gün etkisini daha da fazla hissettiriyor.”
İklim krizi
“Yenilenebilir ve düşük karbonlu yakıtların enerji üretim sistemlerinin çoğunluğunu oluşturduğu, sektörlerin döngüsel ve yeşil olduğu, binaların verimli bir şekilde ısıtıldığı ve soğutulduğu, doğanın korunduğu ve bize temiz hava, su ve toprak sağlaması için geliştirildiği bir dünyaya doğru götüren bir dönüşümden bahsediyoruz” diye konuşan Dr. Erten, LCA kavramının önemini de vurguluyor:
“Bina Boyutunda Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (LCA) çalışması ile bina inşasında çevreci yapı malzemeleri kullanımı potansiyeli ile binanın, yapı malzemeleri üretimi, bina inşası, bina kullanım süres, ve bina yıkım aşamalarında meydana gelen çevresel etkilerin azalımının hesaplanması yapılabilmektedir. LCA ile yapı malzemelerindeki geri dönüşümlü malzeme kullanımlarının enerji azaltımı, kaynak tüketimi azaltımı ve yapı malzemelerinin yaşam sonunda geri dönüşüm ve tekrar kullanılabilme potansiyelleri hesaplanabilmektedir.”
Bir yapının enerji yönetimi en kritik noktalardan biri. Enerji ve yapı ilişkisiyle ilgili, “Bir binanın enerji performansının geliştirilmesi aşamasında gömülü enerji ve küresel ısınma potansiyelinin ekstra malzeme kullanımının artmasına karşın, yıllık enerji tüketimi ve yıllık küresel ısınma potansiyeli azalır” ifadelerini kullanan Duygu Erten, artık sürdürülebilir mimarinin gelişen kelime hazinesinde “küresel ısınma potansiyeli” , “Ozon tabakası incelme potansiyeli”, “asidifikasyon potansiyeli”, “ötrofikasyon potansiyeli”, “fotokimyasal oksidasyon” ve “kaynak tüketimi” gibi kavramların oluştuğuna dikkat çekiyor: “Artık marka farkındalığı ve popüleritesi bu değerler bazında ele alınacak.”
‘Yeşil dönüşüm için döngüsel ekonomiye uygun bir evrim şart’
Dr. Duygu Erten dünyanın yeşil dönüşüm gerçekleştirebilmesi için geçmek zorunda olduğu döngüsel ekonominin sürdürülebilir mimarlık için kaçınılmaz olduğunu şöyle ifade ediyor:
“Döngüsel ekonomide (Circular Economy) üreticiler yeniden kullanılabilir ürünler tasarlarlar zira amaç malzemeyi yeniden kullanabilmektir. Bu şekilde ürünler ve hammaddeler mümkün olduğu kadar tekrar kullanılmaktadır. Bu sayede de çevreye karşı daha sorumlu bir şekilde davranmış ve hammaddeleri adeta sınırsızlarmış gibi değerlendirmemiş oluruz. 1980’lerden beri sıkça duyduğunuz Sürdürülebilir mimari artık döngüsel ekonomi prensiplerinin üzerine oturan bir kavram olarak evrim geçirmek zorunda.”
Mimar, planlama ve kentsel tasarım uzmanı Sera Tolgay ise günümüz şehirlerinde hava kirliliğinin geldiği karanlık noktaya dikkat çekiyor. İklim değişikliği koşullarında sürdürülebilir bir insanlık adına şehirlerin önemini şöyle vurguluyor Tolgay:
“Günümüzde şehirleşmiş bölgelerde atmosferdeki CO2 konsantrasyonunun aslında 600 – 800 ppm civarlarında olduğu yönünde. Bu rakam 1,000 ppm’i geçtiğinde nefes almamız zorlaşıyor. İklim değişikliği ile mücadele sadece gezegenimizin sağlığı için değil, kendimizin ve gelecek nesillerin de sağlığını yakından ilgilendiren dinamikler içeriyor. Bu bakımdan kentlerde sürdürülebilirlik prensiplerini uygulamamız hem bedensel hem de zihinsel sağlımız için çok önemli bir rol oynuyor. Bir yandan temiz üretim ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapmamız zorunluyken, geçiş de sadece enerji sistemlerimizin değil, aynı zamanda şehirlerimizin de derin dönüşümlerini gerektiriyor.”
Yaklaşık aynı nüfusa sahip Atlanta ve Barcelona şehirlerinin yüz ölçümlerinin çok farklı olmasına rağmen, Barcelona sürdürülebilir şehirlerin kompaktlık ilkesine daha çok uyum gösteriyor.
Tolgay’ın sürdürülebilir şehir tanımı şöyle: “Sürdürülebilir şehirlerin pek çok farklı tanımı var. Yürünebilir, toplu taşımanın entegre olduğu ve yüksek performanslı binaların ve altyapının olduğu şehirler olarak tanımlanan sürdürülebilir şehirler günümüzde tanıdık ve yerleşmiş bir şema sunuyor. Ama bunun daha ötesine giderek yeni nesil planlamada kompaktlık ve biofili prensiplerini göz önünde bulundurmak, yani doğa ile entegre bir biçimde varolan şehirler bir model olarak gösteriliyor.”
İstanbul
Sera Tolgay İstanbul’un güncel durumuna da sürdürülebilir çerçevesinden bakıyor: “İstanbul’da son on ila yirmi senede toplu taşıma sistemlerine yapılan yatırımlar olumlu bir şekilde özel araç trafiğine olan talep yükünü hafifletse de kentin yüz ölçümünün hızlı bir şekilde artması ve yeşil alanların gittikçe azalmasıyla ulaşılan noktada büyüme gidişatı sürdürülemeyecek bir noktaya geldi.
NASA’nın Landsat uydusunun verileri bu değişimi çok açık bir şekilde gösteriyor. Fotoğraflarda İstanbul’un 1997 ve 2017 de 20 senelik bir değişimini görüyoruz. Özellikle kuzeydeki yeni şehirleşme, havaalanı, otoban ve altyapı çalışmaları ile orman azarilerinin azaldığını, ve aynı zamanda Marmara Denizi hattında doğu ve batıya doğru şehirleşmenin hızlanarak arttığı belirgin bir şekilde anlaşılıyor. Hem kompaklık hem de biyofili prensiplerinin tam tersi bir gelişme görüyoruz. Son yirmi senede dünyanın pek çok kentinde benzer bir şehirleşme süreci görüyoruz. “
“Belki çıkarabileceğimiz birinci ders patika bağımlığından (path dependency- bireylerin, grupların, toplumların yahut insanlığın belli eyleyişleri sonucu girdiği bir yolun, bir kalıbın daha sonraki yönelimlerini koşullaması, hareket alanını belli ölçülerde sınırlandırması) kurtulmamız gerektiği yönünde” diyen Tolgay, şu ifadeleri kullanıyor:
”Günümüzün şehirleri patika bağımlılığından kurtulmak için onaylanan tüm kamusal ve özel projelerde sürdürülebilirlik ve doğa ile barışık tasarım prensiplerinin uygulandığının hukuksal ve prosedürsel olarak güvencesini verilmeli ve kompakt, yürünebilir, doğal ve kamusal alanların korunup genişletildiği şehirleri hedef almalı.”
Sera Tolgay bu değişim için şehirlerin tasarımında ve planlanmasında rol oynayan bütün kurumların da değişime açık olması ve alışılagelmiş projelere karşı yenilikçi tasarım prensiplerini benimsemesi gerektiğini düşünüyor : “İngiltere Galler Bölgesi‘nde yapılması planlanan M4 otoban projesi Çevre ve İklim Değişikliğinden sorumlu bakanlar tarafından reddedilmişti örneğin. Galler ve Londra arasındaki bu büyük otobanın genişletilmesi için Londra’daki merkez hükümet £1.4 milyar pound ayırıyor, fakat kanun gereği Galler’deki Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı bu bütçenin aslında otobanı genişleterek iyi bir şekilde değerlendirilemeyeceğini, çevreye ve sulak alanları zedeleyeceği ve gelecek nesillere de karbon salınımı arttırarak negatif etki yaratacağını söyleyerek projenin iptal edilmesini talep ediyor. Aynı zamanda bütçenin nasıl daha iyi harcanabileceğine dair alternatifler de sunuyorlar ve otoban genişletme projesi yerine sürdürülebilir ulaşım sistemlerine daha çok yatırım getirecek projeler ortaya çıkıyor.”
‘İmar planları 50 ila 100 sene içerisinde gerçekleşebilecek iklim senaryolarını göz önünde bulundurmalı’
New York’ta East River kıyısında tasarlanan Hunter’s Point South Park iklim değişikliği ile mücadelede yeşil altyapı sistemlerini kullanarak, sel ve fırtına esnasında taşabilen ve suyu depolayan doğal bir kıyı sistemi kullanıyor ve gelecekte kıyı şeridini su seviyelerinin yükselmesinden de koruyor./NYC Parks Department.
Sera Tolgay önümüzdeki dönemin geleceğimize şekil vereceğine inanıyor. Bu doğrultuda disiplinlerarası çalışmalar ile doğal sistemlerin değişkenliğine uygun şehir tasarımlarının önemini anlatıyor: “Önümüzdeki on ila yirmi sene farklı bir yol çizmemiz gereken ve geleceğin şehirlerini inşa ettiğimiz çok önemli bir süreç olacak. Örneğin alışık olduğumuz gri altyapı projelerinin yeni nesil doğal ve yaşayan altyapı sistemilerine göre hem daha pahalı hem de değişen koşullara daha zor adapte olacağını görüyoruz. Şahsen dahil olduğum kentsel tasarım projelerinde inşaat, ulaşım, kıyı ve liman mühendislerinin yanı sıra ekonomist, biyolog, jeolog, ekolojist ve peyzaj mimarları ile de disiplinlerarası bir şekilde çalışıyoruz. Edindiğimiz tecrübeler doğal sistemlerin sürekli değişim içerisinde olduğunu ve geleceğin kentlerinin de bu değişimlere ayak uydurabilecek esnek ve yapıcı sistemler üzerine kurulması gerektiğini gösteriyor.”
New York’taki High Line Parkı eski bir ray hattını yıkmaktansa yükseltilmiş bir yeşil yola dönüştürerek hem yeni kamusal alanlar yaratıyor hem de bölgenin ekonomik olarak gelişmesine yardımcı oluyor.Çin’deki Qian’an City’deki Sanlihe nehrinin atık ve lağım kanalizasyonundan restore edilmiş doğal park ve ekolojik koridora dönüşmesi ile tüm şehir de dönüşüm sürecine giriyor.
Sürdürülebilirlik kavramının “yeni” odaklı olmadığını vurgulayan Sera Tolgay asıl noktanın elimizdekini onarmak ve dönüştürmekten geçtiğini de vurgu yapıyor: “Son olarak Jane Jabocs’un da dediği gibi şehirler aslında geleceğin madenlerini oluşturuyor. Sürdürülebilirlik yıkıp yeniden yapmak, çölde sıfırdan yeni şehirler yaratmak, ya da sürekli işlenmemiş yeni ham maddeleri kullanmak yerine halihazırda inşa ettiğimiz şehirleri onarmak, dönüştürmek ve iyileştirmekten geçiyor.”
Thames Nehrine yakın Eton, İngiltere’deki RIBA ödüllü “Mantar Ev” projesinde ahşap ve mantardan yapılan evler karbon negatif bina malzemesi alternatifi sunuyor.
Daha adil ve yaşanılır kentlerin inşası
Mimarlığın yalnızca yapı bazında değil de hem insanı hem de doğayı bütün olarak ele alması gerektiğini savunan MAD (Mekanda Adalet Derneği) Kentsel Politikalar Programı Sorumlusu Bahar Bayhan da mimarlıkta adalet kavramına vurgu yapıyor: “Halk sağlığını, toplulukların yaşam koşullarını/alışkanlıklarını temel alan, sağlıklı, güvenli yaşam olanağı sunan, aynı zamanda insan dışındaki canlılara da yaşam hakkı tanıyan bir mimarlıktan bahsetmeliyiz. Yani mimarlık yalnızca yapı ölçeğinde değil bir yaşam alanı kurgusu olarak ele alınmalı. Dolayısıyla amaç, her yere uygulanabilecek bir reçete oluşturmaktan çok o reçeteleri farklı ihtiyaçlar, talepler doğrultusunda şekillendirip çeşitlendirmek olmalı.”
Topluluklarla ve STK’lar ile iletişimin önemi..
Bayhan kentsel uygulamanın söz konusu olan bir bölgede orada yaşayan insanlar, STK’ler ve kent hakkı aktivistleriyle yaşanan kopukluğun yarattığı sorunları şöyle özetliyor: “Bugüne kadar kentsel uygulamalarda yaşanan sorunların pek çoğu alanda çalışan aktivistlere/STK’lere danışılmamasından, mevcutta orada yaşayan toplulukların ihtiyaçlarının, taleplerinin, şikâyetlerinin gözetilmemesinden kaynaklanıyor. Mevcutta var olan sorunları analiz etmeden mekâna yapılan her müdahale yetersiz kalıyor.”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) bu husustaki çabasına değinen Bayhan karşılıklı iletişimin önemine dikkat çekiyor: “Mevcutta var olan sorunları analiz etmeden mekâna yapılan her müdahale yetersiz kalıyor. Örneğin İBB’nin hayata geçirmeye çalıştığı, çeşitli STK’lerle iletişim kurarak deneyimlerine başvurmak üzere geliştirdiği katılım vizyonu bu sorunun çözümü için olanakları genişletiyor. Birlikte çalışmanın yolları, kamu aktörleri ile STK’ların karşılıklı iletişimi ve bilgi akışını güçlendirmekten, toplulukların karar alma süreçlerine doğrudan dahil olabilecekleri mekanizmaları çeşitlendirmekten, karar süreçlerini de anlaşılabilir kılmaktan ve şeffaflaştırmaktan geçiyor.”
‘Elverişli konut hakkı kişisel tercihlere ve sınıfsal koşullara indirgenmemeli’
Türkiye’deki güncel duruma değinen Bahar Bayhan afetlere karşı hazırlığın önemine de dikkat çekiyor. Bu gibi durumlarda elverişli konut hakkında adil uygulamalar ve farkındalık gerektiğini belirten Bayhan, herkesin ideal koşullarda yaşama imkansızlığının kişisel tercihlere ve sınıfsal koşullara indirgenmemesi gerektiğini kaydediyor:” Sağlıklı, güvenli, nitelikli mimariye sahip konutlarda yaşama hakkı olduğu kabul edilerek bu hakka herkesin erişebilmesi için çözümler üretilmesi lazım. Örneğin yapıları depreme karşı güvenli hâle getirmek adına başlatılan kentsel dönüşüm çalışmalarının, müteahhitler ile ev sahipleri arasında bir anlaşmadan ibaretmiş gibi algılanmaması, bina risk tespiti ücretlerinin karşılanabilirliğinden o binada yaşayan kiracıların haklarına kadar geniş bir kapsamda ele alınması gerekiyor.”
Kamu yararını herkesin mekâna adil biçimde erişebilmesi ve aynı zamanda mekânsal uygulamaların haklara erişimin önünde engel teşkil etmemesi olarak tanımlayan Bahar Bayhan kentsel dönüşümde amaç ve uygulama bazlı çelişkileri de örneklendiriyor: “Mekân üretimini bütüncül ama farklı ihtiyaçların karşılanmasına imkân tanıyacak perspektifte ele almak gerekiyor. Örneğin kentsel dönüşüm bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Fakat biliyoruz ki riskli alan ilan edilen, özellikle alt gelir grubunun yaşadığı mahallelerde kentsel dönüşüm farklı mağduriyetler doğuruyor. Yani aslında kamu yararını hedefleyen bir projenin uygulaması yeni sorunlar ortaya çıkarıyor. Örneğin toplulukların yerinden edilme tehdidi, mülkiyet hakkının tesis edilmeme tehlikesi veya bina yıkımlarıyla asbest maddesinin ortaya çıkma riskinin halk sağlığı üzerinde yarattığı tehdit. Bir başka örnek de kentsel dönüşüm kapsamında inşa edilen yeni binaların sakatlar için erişilebilirliğinin sağlanmamış olması. Yeni inşa edilmiş birçok binada biliyoruz ki erişilebilirlik göstermelik uygulamalarla geçiştiriliyor, kullanılabilirlik hesaba katılmıyor. Bu durum, sakat bireylerin kent merkezlerinde yaşamasını imkânsız kılıyor. Bütün bu örnekler, aslında kamu yararını hedef alan kentsel dönüşüm uygulamasının farklı ölçeklerde, farklı topluluklar üzerinde yarattığı mağduriyetlerden sadece birkaçı.”
Akıllı mimari iklim krizini çözmez
Bahar Bayhan yalnızca yenilikçi ve akıllı mimarinin iklim krizini çözemeyeceğine de özellikle dikkat çekiyor. Bu krizde önceliğin fosil yakıt tüketimindeki azalım olduğunu belirten Bayhan buna karşın mimari tasarım aşamasında bu devasa tehdidin göz ardı edilemeyeceğini söylüyor. Bahar Bayhan mimari yaklaşımın iklim krizinin yaratacağı olumsuz koşulları en aza indirgemekle ilgili olduğuna dikkat çekerek, bunu yaparken dikkat edilmesi gereken hususlara değiniyor:
“İklim değişikliğine uyum kavramı, değişikliğin kabulünden ziyade bu değişiklikten doğacak olan zararları ve adaletsizlikleri mümkün olduğunca en aza indirecek önlemlerin alınması anlamına geliyor. Bu bağlamda tasarım ve mimarinin önemli bir rolü olabilir, bu uzmanlık alanları iklim değişikliğinin etkilerinden koruyucu mekânlar yaratılması hususunda yurttaşlara yardımcı olabilir. Tabii, uyum tasarımları geliştirirken teknoloji ve malzeme seçimi kadar geleneksel yapılardan feyz almanın ve odağa az sayıda avantajlı kullanıcı yerine yaygınlaştırılabilme ve uygulanabilme prensiplerinin konulması gerektiğine inanıyoruz. Aksi hâlde iklim krizi tasarım ve mimarlık dünyası için yeni bir pazarlama alanı olmaktan öteye geçemeyebilir.”
Mekânda Adalet
Mekânda adalet anlayışına açıklık getiren Bahar Bayhan sosyal eşitsizlikler ve ayrımcılıkların mekânsal izdüşümlerine çözümler sunmanın önemini vurguluyor: “Mekânda adaletin, bir toplumsal talep olduğunu iddia ediyoruz. Çünkü yoksulluk, barınma, eğitim, sağlık, ayrımcılık gibi toplumsal adalete ilişkin tüm konuların mekânsal bir boyutu var, mekânsal ilişkilerle açığa çıkıyorlar. Diğer yandan mekân üzerinden işleyen sermaye birikim süreçleri adaletsizliklerin yeniden üretilmesine sebep oluyor. Yani mekânsal adalet, hem kaynakların, hizmetlerin, mekânların adil dağılımı hem de farklı grupların mekân ihtiyaçlarının ve taleplerinin tanınmasıyla ilişkili. Herkes için adil mekânlardan bahsetmek için o mekânların kullanıcılarının ne kadar çeşitli olduğunun, “dezavantajlı gruplar” potasında eritmeden her topluluğun o mekâna erişmek, kullanmak adına farklı talepleri olduğunun farkında olarak, bu talepleri dillendirmeleri için gereken mekanizmaları hayata geçirerek, hak temelli bir yönetim anlayışını oluşturmak gerekiyor.”
Buğday Derneği, pestisit kullanımının sonuçlarına dair tehlikeli tabloyu ortaya koyan BMC Public Health adlı hakemli dergide yayımlanan yeni bir araştırmanın sonuçlarını paylaştı.
Wolfgang Boedeker, Meriel Watts, Peter Clausing ve Emily Marquez’in yaptıkları araştırmaya göre, 1990’da yıllık yaklaşık 25 milyon olan pestisit zehirlenmesi sayısı, 2020’de 385 milyona yükseldi. Bu yükselişin nedeni, 30 yıl içerisinde pestisit kullanımının dünya genelinde yüzde 81 artmış olması.
Yılda 11 bin ölüm
Araştırmaya göre, dünyadaki 860 milyon çiftçi ve tarım işçisinin yarısına yakını (yüzde 44’ü) her yıl zehirleniyor. 141 ülkeye ait verilerin incelendiği araştırmada pestisit zehirlenmelerinin yol açtığı ölüm sayısı ise yılda yaklaşık 11 bin olarak veriliyor.
Uluslararası Pestisit Eylem Ağı (PAN International) Koordinatörü Kristin Schafer bu bulguların, son derece tehlikeli pestisitlerin kullanımının azaltılmasının aciliyetini ortaya koyduğunu belirtti.
Schafer, konunun aciliyetiyle ilgili, “Bu pestisitler, yiyeceklerimizi üretenlerin kabul edilemez şekilde zehirlenmesine; aynı zamanda kanser gibi kronik sağlık etkilerine ve biyolojik çeşitliliğin yok olması gibi ekolojik zararlara neden oluyor. Bu konuda bir an önce harekete geçilmeli” açıklamasını yaptı.
86 pestisit etken maddesi
Dr. Bülent Şık’ın, Zehirsiz Sofralar Kampanyası için hazırladığı En Tehlikeli Pestisitler tablosuna göre, Türkiye’de, çiftçi ve tarım işçilerine zarar veren 86 pestisit etken maddesi kullanılıyor.
Bu etken maddelerin arasında solunduğunda ölümcül olan, kansere yol açan, hormonal ve üreme sistemini bozan, ya da birikim yoluyla vücuda zarar veren pestisitler bulunuyor.
Çiftçilerin saçında bile pestisit kalıntısı var
Çukurova Üniversitesi’nde Dr. Saliha Çelik tarafından yapılan bir araştırmada, Adana Ceyhan’daki 66 tarım işçisi ve çiftçiden saç ve kan örnekleri alındı. Kontrol grubu olarak tarımla ilgisi olmayan 66 kişi de bu araştırmaya dahil edildi. Sonuçlar korkutucu:
Çiftçilerin hepsinin saçında en az 1 tarım zehiri var.
66 çiftçinin saçlarında toplam 31 farklı tarım zehiri var.
Çiftçilerin yüzde 94’ünün kanında en az 1 tarım zehiri var.
Kontrol grubundaki tarımla ilgisi olmayan 66 kişiden 55’inin saçında, 52’sinin kanında pestisit var. Bu sonuç, sadece pestisit kullanan çiftçilerin değil, bu ürünleri tüketenlerin de etkilendiğini gösteriyor.
‘Zehirsiz gelecek mümkün’
Buğday Derneği tarafından yapılan açıklamada “Hem çiftçi ve tarım işçilerinin sağlığını korumak, hem de pestisit kullanılan ürünleri tüketen toplumun sağlığını korumak için pestisit kullanımını azaltmaya yönelik politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor” denildi.
Zehirsiz bir geleceğin mümkün olduğu belirtilen açıklamada “Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), kimyasallara dayalı çiftçiliğin dünyanın gıda ihtiyacını karşılayabilecek bir seçenek olmadığını kabul ediyor ve daha sağlıklı bir geleceğin anahtarı olarak agroekolojiye dikkat çekiyor” ifadeleri yer aldı.
Agroekolojinin yanı sıra, organik tarım ve onarıcı tarım gibi zehirsiz üretim yöntemleri ile kültürel, biyolojik ve biyoteknik mücadelenin ön plana çıkarıldığı entegre zararlı yönetimi, sürdürülebilir bir tarım politikası için önemli seçenekleri oluşturuyor.
Bu yöntemleri benimseyen çiftçiler, tek tip ürün yerine farklı çeşitlerin bir arada üretimi, toprak canlılığının artırılması, hastalıklara dayanıklı yerel tohumların ekimi, zararlıları çekici tuzak ve ev yapımı doğal reçetelerin kullanılması, ürün zararlılarıyla beslenen faydalı böceklerin ortama salınması ve ekim nöbeti gibi kültürel, biyolojik, fiziksel ve biyoteknik uygulamalara yer veriyor.
Vakit kaybetmeden #ZehirsizSofralar
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin öncülüğünde 100’ü aşkın kurum ve inisiyatifin oluşturduğu Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, insana ve çevreye zarar veren tarım zehirlerinin yasaklanması için 23 Kasım 2019’da Zehirsiz Kampanya’yı başlattı.
Kampanya kısa sürede kamuoyunda yankı buldu ve kampanyanın talepleri ile ilgili TBMM’de 3 soru önergesi, 1 araştırma önergesi verildi. Kampanyaya 146 bin kişi imza vererek destek oldu.
Üç talep
Kampanya olumlu sonuç verdi. Tarım ve Orman Bakanlığı 25 pestisit etken maddenin yasaklanmasına, 7 etken maddenin de kısıtlanmasına karar verdi. Zehirsiz Kampanya, şu taleplerle devam ediyor:
1-Dünya Sağlık Örgütü tarafından “son derece tehlikeli”, “yüksek seviyede tehlikeli” ve “muhtemel kanserojen” olarak belirlenen ve tarımda kullanılan 9 etken madde (ethoprophos, beta-cyfluthrin, zeta-cypermethrin, fenamiphos, formetanate X formetanate hydrochloride, tefluthrin, zinc phosphide, glyphosate, malathion) öncelikle ve acilen yasaklansın.
2-Pestisitlerin tamamının 2030 yılına kadar yasaklanması, doğa dostu, zehirsiz yöntemlerle tarımsal üretim yapılması için Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından gerekli adımlar atılsın; doğa dostu tarım yöntemleri ve bu yöntemlerle tarım yapan küçük üreticiler desteklensin; üreticileri doğa dostu, zehirsiz yöntemler kullanmaya teşvik edecek politikalar uygulansın.
3-Türkiye’de tarım ve gıda ürünlerinde kullanılan pestisitlerle ilgili denetimler artırılsın, elde edilen denetim sonuçlarıyla ilgili şeffaflık sağlansın.
Türkiye’deki genç iklim aktivistleri İklim İçin Gençlik (Youth For Climate Turkey) hareketi altında bir araya gelerek 19 Mart 2021 tarihinde gerçekleşecek küresel iklim grevi için çağrıda bulundu.
Yapılan açıklamada “Karar alıcıların, bir an önce 2015’te imzalanan ancak hala meclisten geçirilmeyen Paris Anlaşması’nın bir an önce onaylanmasını ve iklim acil durumunun göz önüne alınarak gerekli uyumlulukların sağlanması için birleşiyoruz” ifadeleri kullanıldı.
‘İddialı eylemler talep ediyoruz’
İklim için Gençlik hareketi tarafından yapılan açıklamada “Dünyanın yeni yıla girerken karşılaşmaya devam ettiği çeşitli halk sağlığı, sosyo-politik ve ekonomik krizlerin ortasında, iklim aktivistleri olarak acil, somut talepler ve devam eden iklim krizine yanıt olarak dünya liderlerinin iddialı eylemlerini talep ediyoruz” denildi.
Grev tarihi için yapılacak olan aktiviteler ise hareketin Instagram ve Twitter sosyal medya hesaplarından ve “#BoşVaatlerİstemiyoruz” etiketi üzerinden takip edilebilecek. Dünyanın dört bir yanından iklim aktivistleri yaptıkları açıklamada şu ifadeleri kullandı:
‘Artık ölmek istemiyoruz’
İstanbul’dan iklim aktivisti Ela Naz Birdal (15): “İklim krizi günümüzde bir sürü hastalığa etki etmekte ve en çokta akciğer hastalıklarından dolayı erken ölümler artmaya başladı.Geleceğimizi önemsediğinizi söylüyorsunuz ama bu sözleriniz hep lafta kalıyor. Hava kirliliğinden dolayı 9 yaşında astım hastası olan Ella Kissi-Debrah örnek verilebilir. Hava kirliliğinden dolayı ölen ilk çocuk olarak tarihe geçti. Artık ölmek istemiyoruz, sesimizin duyulmasını ve harekete geçilmesini talep ediyoruz. Artık gerçekleri söyleyin ve boş vaatlerinizden vazgeçin çünkü birlikte güçlüyüz ve şimdi söz bizde.”
Brezilya‘dan iklim aktivisti João Duccini: “Bilim çok net – iklim değişikliği, bu olayları daha güçlü, daha yoğun, daha sık ve dolayısıyla daha yıkıcı hale getirerek doğal afetleri şiddetlendiriyor. İklim krizi çok uzak bir felaket değil. Sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, seller, kasırgalar, toprak kaymaları, ormansızlaşma, yangınlar, barınak kaybı ve hastalıkların yayılması – bu, günümüzde en çok etkilenen insanlar ve bölgeler ile daha fazla sıklıkta uğraşıyor. Hayatlarımız acil eyleme bağlı.”
‘Gerçekleri konuşma vakti’
İstanbul’dan iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu (13): “Artık gereksiz detayları bir kenara bırakalım ve gerçekleri konuşalım. İklim krizini çözmek için koyulan hedeflere boş sözleri karıştırmayın ve harekete geçmek için ileri atılın. Çünkü gerçek liderler kriz zamanlarında belli olur. İklim krizi de yaşadığımız krizlerin en büyüğüdür!”
Bilecik’ten iklim aktivisti Baha Kesici (18): “İklim krizi ile olan mücadelemizi güçlendirmenin yolu birlikten geçmektedir.Dünyamızın geleceği için gençler olarak bir adım atıyoruz. Yetişkinlerin bile görmediği bu yolu aydınlatmak için. Adımladığımız yollar, kendimizi ifade ediş biçimimizi yansıtıyor ve sık sık birbiriyle kesişiyor. Şu anda bu yazıları yazan gençlerin yollarının kesiştiği gibi. Mücadelemiz biz yürüdükçe devam edecektir. Biz geleceğimiz için mücadele ettikçe, dünyamıza umut olacağız. Yarınlarını önemseyen herkesin bu geleceği kurmamıza yardım etmesini istiyoruz.”
Fotoğraf: Shutterstock
‘Korku içerisindeyiz’
İzmir’den iklim aktivisti Selin Özdemir (17): “Bilimin çağrısına sağır kalışımızın yeni bir yılına daha girdik. Ama bu yıl farklı olan bir şey var. 2020 tüm insanlığa doğanın insanı ne kadar güçsüz ve çaresiz bırakabildiğini gösterdi. Biz gençler iklim krizinin ciddiyetini ve eylemsizliğin tüm insanlık için sonuçlarını görüyoruz, geleceğimiz için korku içindeyiz. Ama korkup oturmak için çok geç. İklim krizi sebebiyle hayatı tehdit altında olan insanların ve sesini çıkaracak konumda olmayan herkesin sesi olmaya hazırız. Boş sözler ve vaatlerle kandırılmayacağız. Artık, güçlü azınlığın gücünü arttırırken güçsüzleri ezip geçmesine ve buna göz yumulmasına tahammülümüz yok!”
Polonya‘dan iklim aktivisti Maya Özbayoğlu: “Paris Anlaşması’nın imzalanmasının üzerinden beş yıl ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) endişe verici raporunun kamuoyuna açıklanmasının üzerinden üç yıl geçti” dedi. “Dünyanın dört bir yanındaki çok sayıda ülke, ‘net sıfır’ emisyonlara ulaşma konusunda görünüşte iddialı taahhütler vermeyi taahhüt etti. Bunun gibi boş vaatler çok tehlikeli bir fenomen olabilir, çünkü yeterli önlemin alındığı izlenimini veriyorlar, ancak bu hedefler boşluklarla, yaratıcı hesaplamalarla ve bilim dışı varsayımlarla dolu olduğundan aslında durum böyle değil.”
‘Boş vaatlerden sıkılmadınız mı?’
Denizli’den iklim aktivisti Irmak Oğuzhan (14), “İklim krizini çözmek için gereksiz detaylardan ve boş vaatlerden artık sıkılmadınız mı ? Lütfen artık gerçekçi olalım…. Bu doğamız ve hatta en önemlisi biz insanlar için çok önemli bir acil eylem. İklim yanılmaları sorumluluklarını biz yarının liderlerine yüklemeyelim. Bugün siz değerli liderler sorumluluklarınızı yerine getirip, biz yarının liderlerine güzel bir dünya bırakın.”
İstanbul’dan iklim aktivisti Yiğit Özer (15), “Pandemi süreci bizlere hemen harekete geçmenin önemini gösterdi. Maalesef, iklim krizine duyarsızlığın sonuçları çok daha felaket olacak. Bizler tutulmayan sözlerden ve duyarsız liderlerden bıktık usandık artık. Şimdi inkar değil, eylem zamanı!”
‘İhtiyacımız olan boş vaatler değil’
Filipinler‘den iklim aktivisti Mitzi Jonelle Tan: “Şimdi harekete geçmezsek, dünya liderlerinin bahsetmeye devam ettiği 2030, 2050 hedeflerine ulaşma şansımız bile olmayacak. Şu anda ihtiyacımız olan şey boş vaatler değil, yıllık bağlayıcı karbon hedefleri ve ekonomimizin tüm sektörlerinde emisyonlarda acil kesintiler.”
İsveç‘ten iklim aktivisti Greta Thunberg (18): “Eviniz yandığında, itfaiyeyi aramadan önce 10, 20 yıl beklemezsiniz; olabildiğince çabuk ve olabildiğince fazla hareket edersiniz.”
Konya’nın Ilgın ilçesine bağlı Çavuşçugöl Mahallesi’nde açılan yürütmeyi durdurma davasının sonucu beklenmeden kömür çıkarma işlemlerine başlandı.
3 Ocak tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan acele kamulaştırma kararıyla bölge halkının 200 yıllık ata toprakları elinden alınmıştı. Karşı çıkan köylüler jandarma müdahalesiyle karşılaşmış tarlalar iş makineleri tarafından tahrip edilmişti.
‘Kuraklık var, yer altı suyu boşa akıtılıyor’
Şimdi ise bölgede yağışsız geçen mevsimin ardından yaşanan kuraklığa rağmen 30 adet kuyu açılarak yer altı suları kömür çıkarmak için kurutuluyor.
Yeşil Gazete’ye yaşananlar hakkında bilgi veren Sıtkı Mavuş, “Zaten burada kuraklık var. Yağış yok, ekilen buğdaylar ölüyor. Bunun üzerine bir de kurutma kuyuları açtılar. Yer altı suyu boşa akıtılıyor. Gerçekten sıkıntılı bir durum” dedi.
‘Köy kömür tozuna bulanmış durumda’
Üç dört gündür lodos estiğini belirten Mavuş, “Mahalle külün ve tozun içerisinde kaldı. Nefes almak bile zorlaştı” ifadelerini kullandı.
Ilgın Çevre Platformu tarafından Yeşil Gazete’ye yapılan açıklamada da “Kömür çıkarımına başladılar. Filtre falan hak getire. Bütün köy kömür tozuna bulanmış durumda” denildi.
Daha önce açılan kömür madenleri yüzünden köyde hali hazırda KOAH, astım ve kanserin çok yaygın olduğu belirtilen açıklamada “Bu son açılan maden köyün dibinde. Yani eski ocaklardan daha yakın ve etkisini daha yoğun hissediyorlar” ifadeleri yer aldı.
‘Mahkemeden hala cevap yok’
Köydekiler şu anda Bölge İdare Mahkemesi’ne açılan yürütmeyi durdurma kararının sonuçlanmasını bekliyor. Dava süreci hakkında bilgi veren Sıtkı Mavuş şunları söyledi:
Mahkeme bilirkişi raporu istedi. 11 Aralık’ta rapor hazırlandı. Tarımın kamu yararının kömür madeninden daha fazla olduğu belirtildi. Ancak dava açılalı yedi ay geçmesine rağmen mahkemeden hala cevap yok.”
‘300 kilometre uzağa gönderildim’
Bölgedekiler ise hem şirket hem de devlet tarafından uygulanan bastırma politikası sebebiyle sessizleştirilmiş durumda. Aynı zamanda bir devlet memuru olan Sıtkı Mavuş, kömür madenine karşı çıktığı için daha uzak bölgelere sürgün edildiğini söyledi:
Kamu çalışanıydım. Önce 140 kilometre uzaklıkta bir yere tayinimi çıkardılar. Şimdi ise Ereğli’ye evimden 300 kilometre uzaklıkta bir yere götürdüler. Yol ve yemek parası vermeden her gün bu mesafeyi gidip gelmemi bekliyorlar.”
Görev yerinin değiştirilmesinin yapılacak kömür madeni projesine karşı çıkmasıyla ilgili olduğunu belirten Mavuş, eski çalıştığı yere dönebilmek için dilekçe yazdığını söyledi. Mavuş’a göre kendi yaşadığı olay köylülerin de büyük ölçüde itiraz etmeye çekinmesine yol açtı.
‘Ölmeyi bekliyorlar’
Kömür çıkarma işlemlerinin başlamasıyla birlikte bölgede yaşamlarını sürdüren kişilerin oldukça zor durumda kaldığını belirten Çavuş, köyden göçün başlayıp başlamadığı sorusuna şu cevabı verdi:
Göç etmek için de para gerekiyor. Nereye gidecekler? Onun için de ekonomik imkan gerek. Şu anda köyün yaşlıları evlerinde oturup ölmeyi bekliyor.”
Neler yaşandı?
3 Ocak tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan acele kamulaştırma kararıyla Çavuşcugöl Mahallesi’nde yaşayanların 200 yıllık ata topraklarının Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu tarafından elinden alınması kararlaştırıldı.
İş makinelerinin tarlalara girmesi üzerine halk, 23 Haziran Salı günü köy merkezinde bir araya gelerek yürüyüş yapmak istemiş jandarmanın engeliyle karşılaştı.
12 Temmuz Pazar günü iş makinelerinin çalışmaya başlamasıyla birlikte köylüler kepçelerin önüne geçmiş, köylü kadınlar ise yolun girişini kapattı. Ancak itirazlara rağmen el konulan tarlalarda kömür çıkarma işlemine başlandı.
23 kere suç duyurusu ve dört kere de koruma kararına rağmen boşandığı erkek tarafından sokak ortasında katledilen Ayşe Tuba Arslan‘ın cinayetiyle ilgili kamu görevlileri hakkında yürütülen soruşturma ve incelemelerde hiçbir görevli ceza almadı.
Hakimler ve Savcılar Kurulu, (HSK) Ayşe Tuba Arslan’ın cinayetinin faili Yalçın Özalpay hakkında ev hapsi dahi uygulamayan hakim hakkında “Kovuşturmaya yer yok” diyerek dosyayı kapattı.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül “Adalet kapısına gelenin feryadına sessiz kalamaz. Bu konuda yargısal olarak en ufak bir aksaklık yaşandıysa HSK gerekli müeyyideyi uygulayacaktır” demişti.
Şönim görevlilerine de suçlama yok
Eskişehir Şiddeti Önleme ve İzleme (ŞÖNİM) sorumlularının, Arslan’ın suç duyuruları ve tedbir kararları takibi konusunda ihmallerin olduğu, Bakanlık avukatlarının dava süreçlerini takip etmediği gerekçeleriyle ilgili soruşturmadan da herhangi bir suçlama çıkmadı.
Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, CHP’li Utku Çakırzer’in konuyla ilgili soru önergesine şu yanıtı vermişti: “ŞÖNİM personeli hakkında gerekli soruşturma gerçekleştirilerek, yapılan incelemede Bakanlığımız görevlerine ilişkin mevzuat çerçevesinde gerekli mesleki iş ve işlemlerin gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.”
‘Emniyet birimlerinin bir kusuru yok’
Eskişehir Aile Mahkemesi‘nin uzaklaştırma kararlarına uymayan fail hakkında etkili tedbirler uygulamaması, şiddeti önleme amaçlı elektronik kelepçe ya da zorunlu hapis cezasının hiçbirini uygulamaması nedenleriyle yapılan soruşturma sonucu HSK tarafından Ayşe Tuba Arslan’ın babası Serdar Arslan‘a 4 Ocak tarihinde iletildi.
Ayşe Tuba Arslan’ın katledilmesinde polisin ihmal ve kusuru olup olmadığına ilişkin Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen inceleme sonucunda da “Emniyet birimlerinin bir kusur olmadığı ve soruşturma yer olmadığı”na karar verildi.
“Bugün yaşıyor olabilirdi”
Sorumlu kamu görevlilerin aklanmasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer tepki gösterdi. HSK’nın kamu görevlilerini koruduğunu belirten Çakırözer konuyla ilgili şunları söyledi:
Sorumlu kamu görevlilerinin aklanmasına CHP Milletvekili Çakırözer tepki gösterdi. Aklama kararlarını ‘skandal olarak niteleyen Çakırözer, “Bir yıl önceden ‘Geliyorum’ diyen bu cinayete göz yuman devlet görevlileri hakkında hiçbir yaptırım yok. Hakimler bir tek başvuruda dahi farklı davranmış olsalar bugün Ayşe Tuba yaşıyor olacaktı. HSK hakim ve savcılarını, Emniyet polisini, Aile Bakanlığı da uzmanlarını korudu. Tam 23 kez ‘Can güvenliğim yok, beni koruyun’ diyen Ayşe Tuba’yı koruyamayan devlet bu kararlarıyla onu mezarında bir kez daha öldürdü. ‘Ayşe Tuba’nın feryadına sessiz kalamayız’ diyenler, görülüyor ki bugün bu feryada kulak tıkadı. Ayşe Tuba’nın katledilmesinden bu yana 408 günde tam 324 kadın daha öldürüldü bu ülkede.”
Hangi kurum sorumluydu?
Eskişehirli yedi avukat, Ayşe Tuba Arslan’ın yaptığı 23 suç duyurusuna rağmen neden korunamadığına dair 56 sayfalık bir rapor hazırladı. Raporda şu sonuçlar ortaya çıktı:
Aile Mahkemesi uzaklaştırma kararlarına uymayan saldırgan hakkında etkili tedbirleri seçmemiş, şiddeti önleme amaçlı GPS donanımı, elektronik kelepçe ya da zorunlu hapis cezasından hiçbirini uygulamadı.
Ayşe Tuba Arslan’ın tüm şikayetleri İstanbul Sözleşmesi’nin açık hükümlerine aykırı biçimde savcılıkça uzlaşma bürosuna sevk edildi. Bu uzlaştırma girişimleri Arslan’ın yeni saldırılara uğramasına zaman hazırlarken, saldırgan Özalpay hakkında dava açılma sürecini geciktirdi.
Saldırgan aleyhinde açılan davaların büyük çoğunluğu beraat ya da tazminat cezası ile sonuçlandı ve Ayşe Tuba Arslan’a yönelik sistematik şiddet görmezden gelindi.
Gerek Aile Mahkemesi’nde gerekse ceza davalarında hakkında etkili ve caydırıcı ceza verilmeyen saldırgan Ayşe Tuba Arslan’ı öldürdü.
ŞÖNİM tedbirlerin uygulanıp uygulanmadığını takip etmedi. Ayşe Tuba Arslan için bir dosya dahi tutulmadı. ŞÖNİM’in mahkemelere gönderdiği hiçbir evrak olmadığı ortaya çıktı. Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bildirim yapılmasına rağmen bakanlık avukatları davaları takip etmedi.
Dört kez çıkarılan koruma kararlarına rağmen Emniyet güçleri uzaklaştırma ve koruma kararlarının infazı için gerekeni yapmadı.
Ne olmuştu?
Ayşe Tuba Arslan, 11 Ekim 2019’da Yalçın Özalpay’ın satırlı saldırısına uğradı. 44 gün yaşam mücadelesi veren Arslan, 24 Kasım’da hayatını kaybetti. Ölümünden sonra Ayşe Tuba Arslan’ın Eskişehir’de savcılık ve emniyete iki yıl içinde Özalpay hakkında hakaret, tehdit ve basit yaralama iddialarıyla 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı.
Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı da 29 Kasım 2019’da yaptığı bir açıklamayla Ayşe Tuba Arslan’ın 23 kez suç duyurusunda bulunduğunu doğruladı.
30 Kasım 2019’da, HSK tarafından ihmali görülen kamu görevlilerinin tespiti amacıyla inceleme izni verildi.
Türkiye‘nin de satın aldığı Çin merkezli Sinovac şirketi tarafından üretilen CoronaVac koronavirüs aşısının Brezilya’daki Faz-3 denemelerinin sonucunu açıklandı.
Sinovac’ın Brezilya’daki ortağı Butantan Enstitüsü, 13 bin kişinin katıldığı Faz-3 denemelerinde elde ettikleri genel koruma oranının yüzde 50.38 olduğunu duyurdu.
Endonezya yüzde 65 oran verdi
Sinovac’ın geliştirdiği aşı için Endonezya’da yapılan deneylerde yüzde 65 koruma oranı sağlandığı açıklanmış ve aşıya acil onay verilmişti.
Türkiye ise Faz-3 denemelerinin ara sonuçlarında yüzde 91,25 oranında koruma ölçüldüğünü duyurmuştu.
Sinovac: Aşının etkinliğini kanıtlamak için yeterli
Sinovac Biotech şirketinin Başkanı Yin Weidong yaptığı basın toplantısında Endonezya, Türkiye ve Brezilya’dan gelen sonuçları değerlendirdi. Weidong açıklamasında “Üçüncü aşama koronavirüs aşısı testlerinin sonucu aşının güvenli ve etkili olduğunu kanıtlamak için yeterlidir” ifadelerini kullandı.
Sinovac yöneticisi, yıllık aşı üretimini de şubat ayında iki kat artırarak 1 milyar doza çıkarmayı planladıklarını açıkladı.
60 yaş üstünde de uygulandı
Gazete Duvar’ın aktardığına göre Butantan’ın klinik araştırma bölümünün medikal direktörü Ricardo Palacios, yeni oranın içinde aşı denemelerine katılıp Covid-19’a yakalanan ve hastalığı klinik tedavi ihtiyacı hissetmeyecek derece hafif geçirenler ile asemptomatik vakaların da bulunduğunu söyledi.
Açıklamada, Brezilya’daki denemelere salgının ağır seyrettiği dönemde sağlık çalışanları ve 60 yaş üzeri gönüllülerin de katıldığı, bu nedenle Faz-3 sonuçlarının diğer ülkelerde elde edilen sonuçlarla karşılaştırılamayacağı savunuldu.
İlk açıklamada yüzde 78 denilmişti
Butantan Enstitüsü geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada aşının ağır hastalığı yüzde 100, orta ve hafif hastalığı ise yüzde 78 oranında engellediğini açıklamıştı.
Fakat uzmanlar bu oranların ikincil olduğunu, kamuoyuna açıklanan az sayıda veriye göre aşının koruma oranının en fazla yüzde 63 olarak hesaplandığını öne sürmüştü. Bunun üzerine enstitü yeni açıklama yapacağını söylemiş ve geçtiğimiz hafta açıklanan yüzde 78 oranını da ‘klinik etkinlik’ olduğunu duyurmuştu.
İnşaat Mühendisleri Odası Mersin Şubesi, Akkuyu Nükleer Santrali’nde reaktör koyulacak alanda meydana gelen çatlak iddialarıyla ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamada uzman kişilerce acilen teknik inceleme yapılması gerektiğinin altı çizildi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır‘ın geçtiğimiz günlerde Mersin Gülnar ilçesinde yapımı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali temel betonunda çatlak olduğunu söylemesinin ardından şirketten yapılan açıklamada iddiaların iddiasız olduğu belirtilmişti.
‘Yatırım sanıldığı gibi yerli ve milli değil’
Açıklamada, Nükleer Santral için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun yanlışlarla dolu olduğu vurgulanarak, raporun kabul edilmemesinin belirtildiği hatırlatıldı. Projenin özel bir şirket tarafından yapıldığının da altının çizildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:
Projenin iş sahibi ve yatırımcısı Akkuyu Nükleer A.Ş. projeyi yönetmek üzere özel olarak kurulmuş bir şirkettir. Proje de yap-sahip ol–işlet modeli bir projedir. Yani yap-işlet-devret modeli değildir. Şirketin yüzde 51 hissesi her zaman Rosatom şirketine ait olan Rusya kontrolünde bir şirkettir. Hisselerin en az yüzde 51’i Rus şirketlerine ait olacak ve yüzde 49’a varan hisseler dış yatırımcılara satılabilecektir. Yani tamamen yabancı bir şirkettir. Mersin’imize, ülkemize yapılan bu yatırım sanıldığı gibi yerli ve milli değildir.
Fotoğraf:AA / Anıl Bağrık
‘Kanser vakaları artıyor’
Yapılan açıklamada santrallerin bulunduğu civarda yaşayanlarda kanser vakalarında yüzde 400’lük artış yaşandığına da dikkat çekildi:
Nükleer santrallerin bulunduğu civarda yaşayanlarda kanser vakalarında yüzde 400’lük artış görülmektedir. Genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar ve yaygın lösemi hastalıklarının gözlenmektedir.
Yüzlerce yıl doğa ve insan sağlığını riske sokacak şekilde depolanan nükleer santral atıklarının dünya üzerinde henüz lisanslı bir nükleer atık depolama tesisi yoktur ve nükleer atıklar için ise hala çözüm üretilememiştir”
Açıklamada, ayrıca nükleer enerjinin terkedilip yenilebilir enerjiye geçilmesi gerektiğine de vurgu yapıldı.
Şirket yalanlamıştı
Akkuyu Nükleer A.Ş tarafından yapılan açıklamada nükleer santralde çatlak oluştuğu iddiasının doğru olmadığı belirtilerek şunlar söylenmişti:
Konuya ilişkin paylaşılan videonun ilk bölümünde yer alan görüntüler, Akkuyu NGS tesisi kapsamındaki bina ve yapılara ait değildir. Bu görüntülerin Akkuyu NGS inşaat sahasında bulunan yolun ve özel bir alanın bir kısmına ait olduğu görülmektedir. Herhangi bir binanın temeli olmayan bu beton yüzeyin üzerinde büyük bir iş makinesinin izleri görünmektedir. Ayrıca bu tür makinelerin beton zemin ve temelin üzerine çıkması mümkün değildir.”