TürkiyeEditörün SeçtikleriEkolojik YaşamManşet

Uzmanları anlatıyor: Yeşil, adil ve sürdürülebilir bir kent mimarisi nasıl olmalı?

Dosya Haber: Dilan Karacan

“Yeni binalardan çok fazla şey ve kendimizden ise çok az şey bekliyoruz.” (Jane Jacobs, The Death and Life of Great American Cities -1961)

Sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, doğal kaynakların korunarak kullanılması, geri dönüşüm, adil dönüşüm gibi kavramlar, henüz kısa sayılacak bir süre önce yaşamımıza girdi. Konunun birincil muhatapları öncelikle inşaat sektörü; bunun en önemli bileşenlerden biri de kentleri yeniden şekillendiren mimarlar.  

Sürdürülebilir ve yenilenebilir yeni bir mimarlık anlayışının kent ve içinde yaşayan toplumla ilişkisi ne ve nasıl olmalı? İnsana ve doğaya hizmet eden bir mimari için hem yeşil hem de adaletli bir anlayış için neler yapılmalı? İklim krizi ve ekokırıma doğru giden müdahalelere karşı çözümler sunacak bir mimari sistem nasıl olmalı? Ülkemizde mimarinin ve kentlerin durumu ne? Mimari ve kamu ilişkisi adına neler söylenebilir?

Bütün bunları Yüksek İnşaat Mühendisi, akademisyen ve sürdürülebilirlik kıdemli danışmanı Dr. Duygu Erten, MAD (Mekânda Adalet Derneği) Kentsel Politikalar Programı Sorumlusu Bahar Bayhan ve planlama ve kentsel tasarım uzmanı mimar Sera Tolgay ile konuştuk.

Sürdürülebilir mimarlık

Sürdürülebilir mimarlık, binaların çevresi ve insanlarla olan ilişkisinden yola çıkan bir anlayış olarak   minimum enerji ve kaynak tüketimiyle çevreye minimum zarar veren binalar üretmeyi amaçlayan bir yaklaşım. En önemli özelliklerinden biri olarak yenilebilir enerji kaynaklarına öncelik vermesi ve bulunduğu alandaki enerjiyi etkin biçimde kullanması kaydediliyor. Sürdürülebilir bir mimarlık anlayışı, malzeme, enerji, geliştirme alanı ve genel olarak ekosistem kullanımında, yapıların çevresel etkilerini en aza indirgemeyi hedefliyor.

Dr. Duygu Erten’in tanımı ise şöyle: “İnsan ve çevre için tasarlamak…. En hızlı böyle tanımlardım…. Ve sürdürülebilir mimarlığı her zamankinden daha fazla bina ölçeğinde düşünerek değil sürdürülebilir şehir planlamasından bina ölçeğine doğru düşünen bir mimarlık anlayışı ile konuşmak ve anlatmak zorundayız. “

‘Hiçbir canlıya zarar vermeyecek yapılaşma’

Erten şehirlerin ve şehirleşmenin sahip olduğu etkiye değinirken, nasıl olması gerektiğinin de altını çiziyor:

“Covid-19 vakalarının yaklaşık %90’ı kentlerde kaydedildi. Yani şehirler salgının merkez üssü. Bu yüzden sosyo-ekonomik ve sağlık sorunlarının çözümleri de şehirlerde bulunacak. Özetle,  güvenli bir sosyalleşmeye imkân veren şehirler artık daha popüler olacak.

“Sürdürülebilir şehirleşme” tanımı genellikle enerji tüketiminin azaltılması, sera gazı emisyonlarının azaltılması ya da atık yönetimi gibi konularla sınırlı tutuluyor, oysa bu tanımlamaya, ‘geçmişe ve kültürel mirasa saygı, insanlara olduğu kadar diğer canlı türlerine de zarar vermeyecek bir yapılaşma anlayışı kısacası yeryüzüne saygı” unsurunu da dahil etmemiz gerekiyor.”

Kullanılacak malzemenin önemi

Yapılarda kullanılan malzemenin sürdürülebilir olması en önemli noktalardan biri.  Erten sadece tasarım aşamasında takılıp kalmamak gerektiğini anlatıyor:

Bir tasarımda aranılan özellikleri genelde tanımlayacak olursak, bunlar, amacına uygun olması, sağlamlığı, estetik değer taşıması ve ekonomikliği olmak üzere özetlenebilir.  Ancak artık malzeme her zamankinden daha farklı bir yaklaşımla seçilmeli…Mimarların bunu yaparken bundan böyle gömülü enerji üzerinde düşünmesi gerek.  Öncelik görsellik kadar malzemenin DNA’sı da olmalı ve artık markadan çok EPD, LCA gibi kısaltmaları konuşacağı bir döneme giriyoruz. Neden mi?  Çünkü iklim değişikliği her gün etkisini daha da fazla hissettiriyor.”

İklim krizi

Yenilenebilir ve düşük karbonlu yakıtların enerji üretim sistemlerinin çoğunluğunu oluşturduğu, sektörlerin döngüsel ve yeşil olduğu, binaların verimli bir şekilde ısıtıldığı ve soğutulduğu, doğanın korunduğu ve bize temiz hava, su ve toprak sağlaması için geliştirildiği bir dünyaya doğru götüren bir dönüşümden bahsediyoruz” diye konuşan Dr. Erten, LCA kavramının önemini de vurguluyor:

“Bina Boyutunda Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (LCA) çalışması ile bina inşasında çevreci yapı malzemeleri kullanımı potansiyeli ile binanın, yapı malzemeleri üretimi, bina inşası, bina kullanım süres, ve bina yıkım aşamalarında meydana gelen çevresel etkilerin azalımının hesaplanması yapılabilmektedir. LCA ile yapı malzemelerindeki geri dönüşümlü malzeme kullanımlarının enerji azaltımı, kaynak tüketimi azaltımı ve yapı malzemelerinin yaşam sonunda geri dönüşüm ve tekrar kullanılabilme potansiyelleri hesaplanabilmektedir.”

Bir yapının enerji yönetimi en kritik noktalardan biri. Enerji ve yapı ilişkisiyle ilgili, Bir binanın enerji performansının geliştirilmesi aşamasında gömülü enerji ve küresel ısınma potansiyelinin ekstra malzeme kullanımının artmasına karşın, yıllık enerji tüketimi ve yıllık küresel ısınma potansiyeli azalır” ifadelerini kullanan Duygu Erten, artık sürdürülebilir mimarinin gelişen kelime hazinesinde “küresel ısınma potansiyeli” , “Ozon tabakası incelme potansiyeli”, “asidifikasyon potansiyeli”, “ötrofikasyon potansiyeli”, “fotokimyasal oksidasyon” ve “kaynak tüketimi”  gibi kavramların oluştuğuna dikkat çekiyor: “Artık marka farkındalığı ve popüleritesi bu değerler bazında ele alınacak.”

‘Yeşil dönüşüm için döngüsel ekonomiye uygun bir evrim şart’  

Dr. Duygu Erten dünyanın yeşil dönüşüm gerçekleştirebilmesi için geçmek zorunda olduğu döngüsel ekonominin sürdürülebilir mimarlık için kaçınılmaz olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Döngüsel ekonomide (Circular Economy) üreticiler yeniden kullanılabilir ürünler tasarlarlar zira amaç malzemeyi yeniden kullanabilmektir. Bu şekilde ürünler ve hammaddeler mümkün olduğu kadar tekrar kullanılmaktadır. Bu sayede de çevreye karşı daha sorumlu bir şekilde davranmış ve hammaddeleri adeta sınırsızlarmış gibi değerlendirmemiş oluruz. 1980’lerden beri sıkça duyduğunuz Sürdürülebilir mimari artık döngüsel ekonomi prensiplerinin üzerine oturan bir kavram olarak evrim geçirmek zorunda.”

 ‘CO2 seviyesi 1,000 ppm’i geçtiğinde nefes almamız zorlaşıyor’

Mimar, planlama ve kentsel tasarım uzmanı Sera Tolgay ise günümüz şehirlerinde hava kirliliğinin geldiği karanlık noktaya dikkat çekiyor. İklim değişikliği koşullarında sürdürülebilir bir insanlık adına şehirlerin önemini şöyle vurguluyor Tolgay:

“Günümüzde şehirleşmiş bölgelerde atmosferdeki CO2 konsantrasyonunun aslında 600 – 800 ppm civarlarında olduğu yönünde. Bu rakam 1,000 ppm’i geçtiğinde nefes almamız zorlaşıyor. İklim değişikliği ile mücadele sadece gezegenimizin sağlığı için değil, kendimizin ve gelecek nesillerin de sağlığını yakından ilgilendiren dinamikler içeriyor. Bu bakımdan kentlerde sürdürülebilirlik prensiplerini uygulamamız hem bedensel hem de zihinsel sağlımız için çok önemli bir rol oynuyor. Bir yandan temiz üretim ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapmamız zorunluyken, geçiş de sadece enerji sistemlerimizin değil, aynı zamanda şehirlerimizin de derin dönüşümlerini gerektiriyor.”

Yaklaşık aynı nüfusa sahip Atlanta ve Barcelona şehirlerinin yüz ölçümlerinin çok farklı olmasına rağmen, Barcelona sürdürülebilir şehirlerin kompaktlık ilkesine daha çok uyum gösteriyor.

Tolgay’ın  sürdürülebilir şehir tanımı şöyle: “Sürdürülebilir şehirlerin pek çok farklı tanımı var. Yürünebilir, toplu taşımanın entegre olduğu ve yüksek performanslı binaların ve altyapının olduğu şehirler olarak tanımlanan sürdürülebilir şehirler günümüzde tanıdık ve yerleşmiş bir şema sunuyor. Ama bunun daha ötesine giderek yeni nesil planlamada kompaktlık ve biofili prensiplerini göz önünde bulundurmak, yani doğa ile entegre bir biçimde varolan şehirler bir model olarak gösteriliyor.”

İstanbul

Sera Tolgay İstanbul’un güncel durumuna da sürdürülebilir çerçevesinden bakıyor: “İstanbul’da son on ila yirmi senede toplu taşıma sistemlerine yapılan yatırımlar olumlu bir şekilde özel araç trafiğine olan talep yükünü hafifletse de kentin yüz ölçümünün hızlı bir şekilde artması ve yeşil alanların gittikçe azalmasıyla ulaşılan noktada büyüme gidişatı sürdürülemeyecek bir noktaya geldi.

NASA’nın Landsat uydusunun verileri bu değişimi çok açık bir şekilde gösteriyor. Fotoğraflarda İstanbul’un 1997 ve 2017 de 20 senelik bir değişimini görüyoruz. Özellikle kuzeydeki yeni şehirleşme, havaalanı, otoban ve altyapı çalışmaları ile orman azarilerinin azaldığını, ve aynı zamanda Marmara Denizi hattında doğu ve batıya doğru şehirleşmenin hızlanarak arttığı belirgin bir şekilde anlaşılıyor. Hem kompaklık hem de biyofili prensiplerinin tam tersi bir gelişme görüyoruz. Son yirmi senede dünyanın pek çok kentinde benzer bir şehirleşme süreci görüyoruz. “

“Belki çıkarabileceğimiz birinci ders patika bağımlığından (path dependency- bireylerin, grupların, toplumların yahut insanlığın belli eyleyişleri sonucu girdiği bir yolun, bir kalıbın daha sonraki yönelimlerini koşullaması, hareket alanını belli ölçülerde sınırlandırması) kurtulmamız gerektiği yönünde” diyen Tolgay, şu ifadeleri kullanıyor:

Günümüzün şehirleri patika bağımlılığından kurtulmak için onaylanan tüm kamusal ve özel projelerde sürdürülebilirlik ve doğa ile barışık tasarım prensiplerinin uygulandığının hukuksal ve prosedürsel olarak güvencesini verilmeli ve kompakt, yürünebilir, doğal ve kamusal alanların korunup genişletildiği şehirleri hedef almalı.”

 Sera Tolgay bu değişim için şehirlerin tasarımında ve planlanmasında rol oynayan bütün kurumların da değişime açık olması ve alışılagelmiş projelere karşı yenilikçi tasarım prensiplerini benimsemesi gerektiğini düşünüyor : “İngiltere Galler Bölgesi‘nde yapılması planlanan M4 otoban projesi Çevre ve İklim Değişikliğinden sorumlu bakanlar tarafından reddedilmişti örneğin. Galler ve Londra arasındaki bu büyük otobanın genişletilmesi için Londra’daki merkez hükümet £1.4 milyar pound ayırıyor, fakat kanun gereği Galler’deki Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı bu bütçenin aslında otobanı genişleterek iyi bir şekilde değerlendirilemeyeceğini, çevreye ve sulak alanları zedeleyeceği ve gelecek nesillere de karbon salınımı arttırarak negatif etki yaratacağını söyleyerek projenin iptal edilmesini talep ediyor. Aynı zamanda bütçenin nasıl daha iyi harcanabileceğine dair alternatifler de sunuyorlar ve otoban genişletme projesi yerine sürdürülebilir ulaşım sistemlerine daha çok yatırım getirecek projeler ortaya çıkıyor.”

‘İmar planları 50 ila 100 sene içerisinde gerçekleşebilecek iklim senaryolarını göz önünde bulundurmalı’

New York’ta East River kıyısında tasarlanan Hunter’s Point South Park iklim değişikliği ile mücadelede yeşil altyapı sistemlerini kullanarak, sel ve fırtına esnasında taşabilen ve suyu depolayan doğal bir kıyı sistemi kullanıyor ve gelecekte kıyı şeridini su seviyelerinin yükselmesinden de koruyor./NYC Parks Department. 

 Sera Tolgay önümüzdeki dönemin geleceğimize şekil vereceğine inanıyor. Bu doğrultuda disiplinlerarası çalışmalar ile doğal sistemlerin değişkenliğine uygun şehir tasarımlarının önemini anlatıyor: “Önümüzdeki on ila yirmi sene farklı bir yol çizmemiz gereken ve geleceğin şehirlerini inşa ettiğimiz çok önemli bir süreç olacak. Örneğin alışık olduğumuz gri altyapı projelerinin yeni nesil doğal ve yaşayan altyapı sistemilerine göre hem daha pahalı hem de değişen koşullara daha zor adapte olacağını görüyoruz. Şahsen dahil olduğum kentsel tasarım projelerinde inşaat, ulaşım, kıyı ve liman mühendislerinin yanı sıra ekonomist, biyolog, jeolog, ekolojist ve peyzaj mimarları ile de disiplinlerarası bir şekilde çalışıyoruz. Edindiğimiz tecrübeler doğal sistemlerin sürekli değişim içerisinde olduğunu ve geleceğin kentlerinin de bu değişimlere ayak uydurabilecek esnek ve yapıcı sistemler üzerine kurulması gerektiğini gösteriyor.”

New York’taki High Line Parkı eski bir ray hattını yıkmaktansa yükseltilmiş bir yeşil yola dönüştürerek hem yeni kamusal alanlar yaratıyor hem de bölgenin ekonomik olarak gelişmesine yardımcı oluyor.

Çin’deki Qian’an City’deki Sanlihe nehrinin atık ve lağım kanalizasyonundan restore edilmiş doğal park ve ekolojik koridora dönüşmesi ile tüm şehir de dönüşüm sürecine giriyor.

Sürdürülebilirlik kavramının “yeni” odaklı olmadığını vurgulayan Sera Tolgay asıl noktanın elimizdekini onarmak ve dönüştürmekten geçtiğini de vurgu yapıyor:  “Son olarak Jane Jabocs’un da dediği gibi şehirler aslında geleceğin madenlerini oluşturuyor. Sürdürülebilirlik yıkıp yeniden yapmak, çölde sıfırdan yeni şehirler yaratmak, ya da sürekli işlenmemiş yeni ham maddeleri kullanmak yerine halihazırda inşa ettiğimiz şehirleri onarmak, dönüştürmek ve iyileştirmekten geçiyor.”

Thames Nehrine yakın Eton, İngiltere’deki RIBA ödüllü “Mantar Ev” projesinde ahşap ve mantardan yapılan evler karbon negatif bina malzemesi alternatifi sunuyor.

 Daha adil ve yaşanılır kentlerin inşası

Mimarlığın yalnızca yapı bazında değil de hem insanı hem de doğayı bütün olarak ele alması gerektiğini savunan MAD (Mekanda Adalet Derneği) Kentsel Politikalar Programı Sorumlusu Bahar Bayhan da mimarlıkta adalet kavramına vurgu yapıyor: Halk sağlığını, toplulukların yaşam koşullarını/alışkanlıklarını temel alan, sağlıklı, güvenli yaşam olanağı sunan, aynı zamanda insan dışındaki canlılara da yaşam hakkı tanıyan bir mimarlıktan bahsetmeliyiz. Yani mimarlık yalnızca yapı ölçeğinde değil bir yaşam alanı kurgusu olarak ele alınmalı. Dolayısıyla amaç, her yere uygulanabilecek bir reçete oluşturmaktan çok o reçeteleri farklı ihtiyaçlar, talepler doğrultusunda şekillendirip çeşitlendirmek olmalı.”

Topluluklarla ve STK’lar ile iletişimin önemi..

Bayhan kentsel uygulamanın söz konusu olan bir bölgede orada yaşayan insanlar, STK’ler ve kent hakkı aktivistleriyle yaşanan kopukluğun yarattığı sorunları şöyle özetliyor: “Bugüne kadar kentsel uygulamalarda yaşanan sorunların pek çoğu alanda çalışan aktivistlere/STK’lere danışılmamasından, mevcutta orada yaşayan toplulukların ihtiyaçlarının, taleplerinin, şikâyetlerinin gözetilmemesinden kaynaklanıyor. Mevcutta var olan sorunları analiz etmeden mekâna yapılan her müdahale yetersiz kalıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) bu husustaki çabasına değinen Bayhan karşılıklı iletişimin önemine dikkat çekiyor: “Mevcutta var olan sorunları analiz etmeden mekâna yapılan her müdahale yetersiz kalıyor. Örneğin İBB’nin hayata geçirmeye çalıştığı, çeşitli STK’lerle iletişim kurarak deneyimlerine başvurmak üzere geliştirdiği katılım vizyonu bu sorunun çözümü için olanakları genişletiyor. Birlikte çalışmanın yolları, kamu aktörleri ile STK’ların karşılıklı iletişimi ve bilgi akışını güçlendirmekten, toplulukların karar alma süreçlerine doğrudan dahil olabilecekleri mekanizmaları çeşitlendirmekten, karar süreçlerini de anlaşılabilir kılmaktan ve şeffaflaştırmaktan geçiyor.”

‘Elverişli konut hakkı kişisel tercihlere ve sınıfsal koşullara indirgenmemeli’

Türkiye’deki güncel duruma değinen Bahar Bayhan afetlere karşı hazırlığın önemine de dikkat çekiyor. Bu gibi durumlarda elverişli konut hakkında adil uygulamalar ve farkındalık gerektiğini belirten Bayhan, herkesin ideal koşullarda yaşama imkansızlığının kişisel tercihlere ve sınıfsal koşullara indirgenmemesi gerektiğini kaydediyor:” Sağlıklı, güvenli, nitelikli mimariye sahip konutlarda yaşama hakkı olduğu kabul edilerek bu hakka herkesin erişebilmesi için çözümler üretilmesi lazım.  Örneğin yapıları depreme karşı güvenli hâle getirmek adına başlatılan kentsel dönüşüm çalışmalarının, müteahhitler ile ev sahipleri arasında bir anlaşmadan ibaretmiş gibi algılanmaması, bina risk tespiti ücretlerinin karşılanabilirliğinden o binada yaşayan kiracıların haklarına kadar geniş bir kapsamda ele alınması gerekiyor.”

Kamu yararını herkesin mekâna adil biçimde erişebilmesi ve aynı zamanda mekânsal uygulamaların haklara erişimin önünde engel teşkil etmemesi olarak tanımlayan Bahar Bayhan kentsel dönüşümde amaç ve uygulama bazlı çelişkileri de örneklendiriyor: “Mekân üretimini bütüncül ama farklı ihtiyaçların karşılanmasına imkân tanıyacak perspektifte ele almak gerekiyor. Örneğin kentsel dönüşüm bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Fakat biliyoruz ki riskli alan ilan edilen, özellikle alt gelir grubunun yaşadığı mahallelerde kentsel dönüşüm farklı mağduriyetler doğuruyor. Yani aslında kamu yararını hedefleyen bir projenin uygulaması yeni sorunlar ortaya çıkarıyor. Örneğin toplulukların yerinden edilme tehdidi, mülkiyet hakkının tesis edilmeme tehlikesi veya bina yıkımlarıyla asbest maddesinin ortaya çıkma riskinin halk sağlığı üzerinde yarattığı tehdit. Bir başka örnek de kentsel dönüşüm kapsamında inşa edilen yeni binaların sakatlar için erişilebilirliğinin sağlanmamış olması. Yeni inşa edilmiş birçok binada biliyoruz ki erişilebilirlik göstermelik uygulamalarla geçiştiriliyor, kullanılabilirlik hesaba katılmıyor. Bu durum, sakat bireylerin kent merkezlerinde yaşamasını imkânsız kılıyor. Bütün bu örnekler, aslında kamu yararını hedef alan kentsel dönüşüm uygulamasının farklı ölçeklerde, farklı topluluklar üzerinde yarattığı mağduriyetlerden sadece birkaçı.”

Akıllı mimari iklim krizini çözmez

Bahar Bayhan yalnızca yenilikçi ve akıllı mimarinin iklim krizini çözemeyeceğine de özellikle dikkat çekiyor. Bu krizde önceliğin fosil yakıt tüketimindeki azalım olduğunu belirten Bayhan buna karşın mimari tasarım aşamasında bu devasa tehdidin göz ardı edilemeyeceğini söylüyor. Bahar Bayhan mimari yaklaşımın iklim krizinin yaratacağı olumsuz koşulları en aza indirgemekle ilgili olduğuna dikkat çekerek, bunu yaparken dikkat edilmesi gereken hususlara değiniyor:

“İklim değişikliğine uyum kavramı, değişikliğin kabulünden ziyade bu değişiklikten doğacak olan zararları ve adaletsizlikleri mümkün olduğunca en aza indirecek önlemlerin alınması anlamına geliyor. Bu bağlamda tasarım ve mimarinin önemli bir rolü olabilir, bu uzmanlık alanları iklim değişikliğinin etkilerinden koruyucu mekânlar yaratılması hususunda yurttaşlara yardımcı olabilir. Tabii, uyum tasarımları geliştirirken teknoloji ve malzeme seçimi kadar geleneksel yapılardan feyz almanın ve odağa az sayıda avantajlı kullanıcı yerine yaygınlaştırılabilme ve uygulanabilme prensiplerinin konulması gerektiğine inanıyoruz. Aksi hâlde iklim krizi tasarım ve mimarlık dünyası için yeni bir pazarlama alanı olmaktan öteye geçemeyebilir.”

Mekânda Adalet

Mekânda adalet anlayışına açıklık getiren Bahar Bayhan sosyal eşitsizlikler ve ayrımcılıkların mekânsal izdüşümlerine çözümler sunmanın önemini vurguluyor: “Mekânda adaletin, bir toplumsal talep olduğunu iddia ediyoruz. Çünkü yoksulluk, barınma, eğitim, sağlık, ayrımcılık gibi toplumsal adalete ilişkin tüm konuların mekânsal bir boyutu var, mekânsal ilişkilerle açığa çıkıyorlar. Diğer yandan mekân üzerinden işleyen sermaye birikim süreçleri adaletsizliklerin yeniden üretilmesine sebep oluyor. Yani mekânsal adalet, hem kaynakların, hizmetlerin, mekânların adil dağılımı hem de farklı grupların mekân ihtiyaçlarının ve taleplerinin tanınmasıyla ilişkili. Herkes için adil mekânlardan bahsetmek için o mekânların kullanıcılarının ne kadar çeşitli olduğunun, “dezavantajlı gruplar” potasında eritmeden her topluluğun o mekâna erişmek, kullanmak adına farklı talepleri olduğunun farkında olarak, bu talepleri dillendirmeleri için gereken mekanizmaları hayata geçirerek, hak temelli bir yönetim anlayışını oluşturmak gerekiyor.”

 

Kategori: Türkiye