Gezi Parkı’nda yurt dışında bulunan sanıkların yargılandığı davanın tutuklu tek sanık olan Osman Kavala‘nın da içinde bulunduğu ana dava dosyasıyla birleştirilmesine karar verildi. İlk duruşma 21 Mayıs’ta yapılacak.
Gezi eylemlerine ilişkin aralarında iş insanı Osman Kavala, gazeteci Can Dündar, Ayşe Mücella Yapıcı ve oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın da bulunduğu 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı dava, 18 Şubat 2020’de karara bağlanmıştı.
Ayrılan dosyalara birleştirme
İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, Osman Kavala’nın da aralarında olduğu dokuz sanığın beraatine, firari sanıklar Ayşe Pınar Alabora, Can Dündar, Gökçe Tüylüoğlu, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Ekmekçi ve Mehmet Ali Alabora’nın ise dosyalarının ayrılmasına karar vermişti.
Yerel mahkemenin istinafa taşıdığı karar, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından 22 Ocak 2021’de bozuldu. Şimdi ana davayla birleştirilen dosyalar, tekrar görülecek.
Osman Kavala ve hakkında yakalama kararı bulunan eski CIA danışmanı Henri Barkey’in FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin “Anayasa’yı ihlal” ve “Devletin gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etme” suçlarından İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandıkları dava da daha önce Gezi Parkı ana davasıyla birleştirilmişti.
Rize İkizdere‘de bulunan İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı protestolar bugün de devam ediyor.
Vadideki ağaçların dozerlerle kesilmesinin önüne geçmek isteyen vatandaşlar ağaçların üzerine çıkarak nöbet tutmaya başladı. Köylüler yaptıkları açıklamada nöbetlerini gece-gündüz devam ettireceklerini söyledi.
Ağaca çıkan yurttaşlardan biri Nazım Hikmet şiirini okudu. Vadi içerisinde şu dizeler yankılandı: “Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.”
— Kazdağları İstanbul Dayanışması (@kazdaglariist) April 28, 2021
Çevre ilçelerden destek
İkizdere Dernekler Federasyonu tarafından yapılan çağrı üzerine çevre köy, ilçe ve şehirlerden de onlarca kişi direnen bölge halkına destek olmak için vadiye geldi.
Vadi girişinde ilk etapta jandarma tarafından engellenen vatandaşlar köy yollarından ve ormanın içerisindeki patika yollar üzerinden çalışma sahasında nöbet tutan köylülerin yanına ulaştı. İş makinelerinin çalışmaya devam etmesi sloganlarla protesto edildi.
Çadır destekleri toplanıyor
Sosyal medya üzerinden de #ikizderedireniyor ve #ikizderetaşocağıolmasın etiketleri üzerinden ağaç kesimlerine karşı tepkiler dile getirildi. Ayrıca direnen bölge halkının sürekli vadide kalabilmesini sağlamak için doğaseverler çadır temin etme kampanyası başlattı.
AKP’li Külünk: Eylemleri Biden yönlendiriyor
AKP MKYK Üyesi Metin Külünk, doğa nöbeti tutan ve Cengiz İnşaat’a ait iş makinelerinin önünde duran köylülerin eyleminin HDP üzerinden ABD Başkanı Joe Biden tarafından yönlendirildiğini öne sürdü.
“Biden’in Karadeniz Planını Deşifre Ediyoruz” başlığıyla bir dizi iddiada bulunan Külünk “Biden Türk siyasetini HDP üzerinden manipüle etmek istiyor. ABD sadece Suriye’de PKK-PYD’ye silah yığmıyor; aynı zamanda HDP’ye de bilgi, plan yığıyor…” ifadelerini kullandı.
‘Vatandaşlarımızı tahrik ediyorlar’
“CHP’nin HDP’ye mahkum olma sebebinin de ABD’nin HDP ısrarı” suçlamasını ortaya atan Külünk, “Dolayısıyla HDP İzmir milletvekili Murat Çepni 2-3 gündür, İkizdere’de lojistik bölge inşası için alt yapı oluşturulmak amacıyla çalışılan alanda ilgili çalışmalari engelleyip, siyasi poziyon oluşturmak için vatandaşlarımızı tahrik ederek provakasyon çabasında olmasını bu büyük fotoğraf içinde okumak gerekir” dedi. Devamında ise şunları söyledi:
Ayrıca bölgenin en önemli ticari yatırımlarından biri olan ve yeni ipekyolu kurgusunda stratejik bir önem taşıyan Rize-İyidere Lojistik Bölgesi çalışmasını aynı 3. Havalimanında olduğu ve diğer büyük stratejik projelerde olduğu gibi, sekteye uğratabilme kastıyla, çevrecilik konseptinde bir kalkışma organize etmenin kısık ateşte provası yapılmaktadır. Hatırlatmak isteriz ki kısık ateşte pişirilen ve içinde başta Biden-HDP iş birliği olan ve ülkenin geleceğine büyük katkısı olan hizmetlerin durdurulmasına yönelik hiçbir provakasyona müsaade etmeyeceğiz.”
CHP’li Bekaroğlu da alandaydı
CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu da eylemlere destek olmak için İşkencedere Vadisi’ne geldi. Bekaroğlu, vatandaşların taleplerini ve yaşadıkları sıkıntıları dinledi.
‘Sarayın kepçelerini saraya göndereceğiz’
İkizdere’de yaşanan katliamı TBMM gündemine taşıyan HDP Milletvekili Murat Çepni ise “Her yerde İkizdere’nin sesi olacağız. Her yerde dayanışmayı büyüteceğiz. Sarayın kepçelerini saraya göndereceğiz. Kazaanacağız” ifadeleriyle konuşmasını paylaştı.
23 Nisan Cuma günü uygulanan sokağa çıkma yasağını fırsat bilen şirket, jandarma ve polis eşliğinde ağaç kesimlerine başlamıştı. Yasakların bitmesinin ardından kurulan barikatları aşan vatandaşlar İşkencedere Vadisi’ne inmişti.
Çalışmaları engellemeye kararlı olan halk ile kolluk kuvvetleri arasında tartışmalar yaşanmış, köylülere biber gazlı müdahale edilmiş ve sekiz kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan kişiler ise ertesi gün serbest bırakılmıştı.
ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle 22-23 Nisan’da sanal ortamda gerçekleşen “İklim üzerine Liderler Zirvesi”, Türkiye’de hiç de ilgi görmeden geçip gidiverdi. Üstüne üstlük, zirvenin hemen ertesinde Biden’ın “Ermeni Soykırımı”nı telaffuz etmesiyle, birden Türkiye gündemi adeta bir asrı aşkın geriye ışınlanıverdi.
Türkiye için “milliyetçiliğin” ön plana çıktığı bir dönemdeyken dünyanın önde gelen ülkeleri, sınır tanımayan ölümcül bir kriz için ortaklaşmaya çalışıyor. Biden’ın “İklim Zirvesi”, son dönemde uluslararası ilişkilerde gerçekleşen en önemli gelişmelerden biriydi.
Zirve sonrası ise ABD ve aslında dünya geneli için de işin asıl zor kısmı başlıyor: 40 liderin katıldığı bu toplantının yarattığı beklentiyi karşılamak ve dünya genelinde, iklim krizine karşı tedbir alınması için hakikaten de somut ve kalıcı ivme yaratabilmek.
Biden için iklim krizi mücadelesi hakikaten öncelik çünkü…
Biden, zirvenin açılış konuşmasını yaparken, iklim krizine karşı mücadele etmenin “ahlâki bir zorunluluk” olduğundan bahsetti. Beyaz Saray açısından bakılınca, iklim krizinin yıkıcılığı ötesinde “ahlâki” ve “zorunluluk” kavramlarının ayrı bir anlamı var. Biden ve ekibi, ülke içinde ve dışında Donald Trump yönetiminin yarattığı tahribatı onarmaya çalışırken, ellerinde iklim krizi dışında ABD’nin “ahlâki alanda öncülük” yapmasını sağlayacak fazla da bir ilham kaynağı yok. Bunun ötesinde, iklim krizine karşı önlem alınması ve hakiki bir dönüşüm sürecine girilmesi, ekonomik ve politik bir zorunluluk.
Zirveden 24 saat önce AB kendi içinde sabaha kadar uzayan bir müzakere ile Avrupa İklim Yasası’na son şeklini verdi. Bu yasa, tüm AB ülkeleri için bağlayıcı ve dolayısıyla baştan aşağı dönüştürücü.”
Biden yönetimi, Trump döneminin aksine bilimsel veriler ışığında hızlı ve etkin hareket eden, rasyonaliteye sadık kalan bir yönelim benimseme iddiası taşıdığından, iklim krizini öncelikli olarak gündeme alması kaçınılmaz. Bu politik çizginin faydasını da şimdiden gördüler: Biden ekibinin aşılamayı hızla tamamlamaya ve ekonomik destek paketlerine ağırlık vermesi ile, ABD’nin koronavirüs pandemisinin yarattığı krizi aşmaya başlaması söz konusu olabildi. Bu da, etkin ve hızlı hareket etmenin, ülkenin akıbeti açısından ne denli belirleyici olacağının bir göstergesi oldu.
Tüm bu sebeplerle, iklim krizi ile mücadele ve tüm ABD ekonomisinin “yeşil” dönüşümle baştan aşağı değiştirilmesi, Biden yönetimi için başlıca öncelik. Sadece ABD için değil, Avrupa Birliği için de iklim krizinin ne denli ciddiye alındığı ve o taraflarda nasıl köklü bir dönüşüm başladığını Türkiye’den pek de fark etmiyoruz. AB, Biden’ın toplantısının başlamasından yaklaşık 24 saat önce, kendi içinde sabaha kadar uzayan bir müzakere ile “Avrupa İklim Yasası”na son şeklini verdi. Bu yasa, tüm AB ülkeleri için bağlayıcı ve dolayısıyla baştan aşağı dönüştürücü olacağı gibi, Avrupa ile ticaret yapan ülkeleri de yakından ilgilendirecek.
Liderler arası yeni rekabet alanı
“Liderler İklim Zirvesi”nde gözler, sera etkisine neden olan gazların atmosfere salınımından tarih boyunca en çok sorumlu olan ABD’nin ve şu an için en yüksek emisyon oranına sahip Çin’in üzerindeydi.
Biden yönetimi, 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını, 2005’teki seviyelerine göre yüzde 50-52 oranında azaltacağı gibi hakikaten çıtayı kendisi açısından yükseğe koyan bir vaatte bulundu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ise, 2030’a kadar kömür başta olmak üzere fosil yakıtların kullanımını sınırlayacağını ve 2060’a kadar ekonominin tamamen “karbonsuz” hâle geleceğine dair sözünü yineledi.
Bu sözlerin tutulması iki ülke için de kolay değil. Biden’ın emisyonları yarılama sözü, 2015’te Paris İklim Anlaşması’na ABD taraf olurken Barack Obama’nın söz verdiği miktarı ikiye katlıyor. Obama’nın, altı yıl önce o dönem oldukça iddialı olan vaadi, ABD’nin emisyonlarını 2005’e göre %26-28 azaltmaktı. ABD’nin, bu sözün yarısına bile ulaşması henüz mümkün olmadı.
Çin ise iklim krizi ile ilgili kendisine yönelik eleştirilere karşılık, endüstrileşmeye Batı ülkelerinden çok daha geç başladığını ve halkının tümünü fakirlik çizgisinin üzerine çekme mücadelesinin öncelikli olduğunu öne sürüyordu. Ancak, 22 Eylül 2020’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşma ile Xi Jinping büyük bir rota değişikliğine gitti. Xi, “Çin, ‘Kesin Katkılar için Ulusal Niyet Beyanı’nı genişleterek daha gayretli politikalar ve tedbirler benimseyecektir. 2030’da [karbondioksit] emisyonlarının en yüksek seviyeye ulaşıp düşmeye başlamasını, 2060’dan önce de sıfır karbon hedefine erişmeyi hedefliyoruz,” dedi.
Çin’in neredeyse Mao Zedong döneminde olduğu ölçekte bir devrimden geçmesi gerekiyor ki ‘Sıfır Karbon’ hale gelebilsin.”
Xi, Biden’ın davetine icabet ettiği Liderler İklim Zirvesi’nde de bu vaadini yineledi. Bir yandan bakınca, Çin’in zaten belirlediği hedeften farklı ve daha iddialı bir söz verilmemiş oldu. Öte yandan ise, Xi ilk olarak bu hedefi koyduğunda ülkesinde de şaşkınlık yaratmış ve hatta fazla iddialı bulunmuştu. Zira, Çin neredeyse Mao Zedong döneminde olduğu ölçekte bir devrimden geçmesi gerekiyor ki “sıfır karbon” hâle gelebilsin. Buna karşılık, Çin’in vaadini gerçekleştirmesi demek, küresel ısınma seviyesini yapılan projeksiyonlardan 0,3 derece aşağı çekmek anlamına geliyor. Bu da maksimum 1,5 derecelik ısınma hedefine, dünya genelinde herhangi bir ülkenin alabileceği tedbirlerin sağlayabileceğinden daha fazla yaklaşılmasını sağlayacak bir düşüş.
Yine bardağın dolu ve boş yanlarına bakarsak, ABD ve Çin’in hedefleri, şimdiye kadar yapılması ertelenenlerden hareketle hakikaten erişilebilirlikleri veya daha fazlası için neden söz verilemediği gibi bakımlardan eleştirilebilir. Başka bir açıdan bakıldığında ise, bu iki ülkenin silahlanma veya ticaret savaşları üzerinden rekabet etmesindense, küresel iklim krizi alanında yarışmaları çok daha tercih edilebilir bir durum.
Uluslararası ilişkilere ‘iklim krizi’ şartı
Zirvede, Avustralya, Meksika ve Hindistan gibi ABD ile diğer konularda işbirliği yapan ülkelerin söz vermekten kaçınması ve hatta sadece “savunmacı” bir tutumla sıra savmaları da dikkat çekiciydi.
Avustralya’da, küresel bir medya imparatorluğuna sahip Rupert Murdoch’un sahibi olduğu sağ muhafazakar Sky News’un popüler programcısı Chris Kenny’nin “Biden’ın zirveyi düzenleyip, aptal yeşil solcu bir yola saparak kendini rezil ettiği” yorumunu yaptığını da unutmayalım. Yine Murdoch’un sahibi olduğu ve Avustralya’da ulusal çapta dağıtımı olan The Australian’da çıkan yorumlarda, “Greta Thunberg bile Biden’ın ne kadar saçmaladığını anladı” gibi alaycı ifadeler kullanılıyordu.
Bugün hayal etmesi zor olabilir ama uluslararası ilişkilerde dengeler iklim krizinin zorlaması ile çok değişebilir. Avustralya ve ABD ile geleneksel müttefik olan ülkelerin böylesi temel bir konuda anlaşamaz ve örtük olarak zıtlaşırken, Çin ve ABD gibi rakipler ortak nokta bulabiliyor. İklim krizi üzerinden yeni ilişkiler gelişeceğini ve tıpkı insan hakları gibi bu konunun da ticaretten politikaya, dış ilişkileri etkileyen boyut kazanacağını öngörebiliriz.
Hindistan ve ABD arasında, zirvenin hemen arifesinde yaşanan perde arkasındaki gerilimin iklim krizi boyutu da vardı. Bilindiği gibi Hindistan, bugünlerde Covid-19 pandemisinin en sert vurduğu ülke: 26 Nisan itibariyle son 4 gündür 350 bin fazladan yeni vaka tesbit edildi. Bu süreçte, Hindistan’a Rusya ve Çin hızla yardım teklif edip destek verirken; ABD, en son ses veren ülke oldu. Dahası, Hindistan genelinde inaktif virüs içeren aşıların hızla üretilmesi hedefi de, Washington’un bu aşıların hammaddelerine ambargo uygulaması dolayısıyla duvara tosladı. ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in kökenlerinin de etkisiyle Hindistan ve ABD’nin arasının her zamankinden de iyi gitmesi beklenirken, tersine “aşı krizi” ilişkilerde ciddi bir yara açtı.
“Aşı krizi”, iklim krizi konusunda Hindistan’ın Başbakanı Naredra Modi’nin, Biden’ın beklediği desteği vermemesine de bahane oldu. Her ne kadar ABD ve Hindistan zirveyle eş zamanlı olarak “Temiz Enerji Ortaklığı” ve “İklim Hareketi Finansal Seferberlik Diyaloğu” belgelerini açıklamış olsalar da, Biden’ın tüm teşviklerine rağmen Modi tarafında ayak direme tavrı ön plana çıkıyordu. Washington’un Çin ile ABD’nin ardından, dünyanın en çok emisyona neden olan üçüncü ülkesi olan Hindistan’a yeşil dönüşüm için finansal ve ekonomik destek vermesini öngören işbirliği paketleri, beklenen sinerjiyi yaratamadı.
Öte yandan, Biden’ın toplantısı ertesinde Washington merkezli Council on Foreign Relations’ın (CFR) Pekin’deki şubesinin düzenlediği bir panele katılan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, zirvenin iki ülke arasında dayanışmanın mümkün olabildiğini gösterdiğine işaret ederken; yine de “şartlı” bir tavır benimsiyordu. Wang, eğer ABD, Çin’in içişlerine ve “özgür modeline göre çizgisini sürdürmesine” karışmazsa, iklim krizi konusunda işbirliğinin çok daha derinleştirebileceğini söylüyordu.
Görüldüğü gibi, Biden’ın liderler zirvesi, uluslararası ilişkilerde iklim krizinin öncelik hâline gelmesi bakımından ve bu açıdan, Trump döneminin büyük tahribatının bir nebze olsun onarılmaya başlandığı bir dönüm noktası. Dediğimiz gibi, iklim krizine karşı tedbir almak ülkeler arasındaki başlıca rekabet konusu olursa, yapıcı bir değişiklik yaşanır. Buna karşılık, liderler zirvesinin şimdilik ortaya koyduğu, istisnasız olarak her tarafın, iklim krizini yaşamsal bir mesele olmaktan ziyade bir “pazarlık kozu” olarak gördüğü. Evet, tüm dünyanın geleceğini kurtaracak uluslararası dayanışmanın “ucunu” gördük, ama tünelin sonuna daha var. Ve zaman da giderek azalıyor
Çalışanların, işverenlerinin plastik atıklar, çevresel kirlilik, modern kölelik, iş gücü çeşitliliği, insan hakları, adil olmayan tedarik zincirleri, kadın hakları, göçmen ve mülteci sorunları gibi önemli toplumsal meseleler için sorumluluk almaktan ve harekete geçmekten kaçınmalarından memnun olmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız
Köşenin takipçisi okur, daha önce konu ettiğimiz “aktivist CEO” kavramını hatırlayacaktır. Bu okumayı “aktivist çalışan” ya da “çalışan aktivizmi” kavramıyla zenginleştirelim.
Çalışan aktivizmi, çalışanların toplumu etkileyen konularda işverenleri adına veya işverenlerinin aleyhine seslerini yükselttikleri eylemlerdir.
Aktivist çalışanlar, olumlu bir değişim yaratmak amacıyla gerçekleştirdikleri eylemlerle, içinde bulundukları şirketin politikalarını değiştirmek için baskı unsuru olmaya çalışıyorlar. Aktivist çalışanlar, sosyal medyada konuşma, şirket içi e-postaları sızdırma, içeriden önemli bilgileri kamuoyuyla paylaşma, yürüyüşler ve protestolar düzenleyeme gibi çeşitli eylemlerde bulunuyorlar.
Kurumsal aktivizm, çalışanların işverenlerine ve iş liderlerine doğrudan meydan okumasıyla çalışan aktivizmine dönüştü.
Geçen yıl yaklaşık 3 bin Amazon çalışanı şirketin iklim politikasına karşı çıkarak sokaklara döküldü. Yüzlerce Wayfair çalışanı, şirketin ABD Göçmen Gözaltı Merkezlerine mobilya satışını protesto etmek amacıyla eylem yaptı. 2018’de yaklaşık 20 bin Google çalışanı, cinsel tacizle suçlanan bir yöneticiye şirketin ödediği cömert kıdem tazminatını protesto etti. Doğrudan çalışan haklarıyla ilgili olmayan sorunlara karşı oluşan başkaldırı aktivist hareketin temellerini oluşturuyor.
Günümüz şirketleri toplumsal olarak “doğru şeyleri” yapmak ve sorumluluk üstlenmek konusunda ciddi baskı altındalar. Bu baskının içeriden geldiği durumlarda ise şirketler genel olarak nasıl davranmaları gerektiği konusunda deneyimsiz, kararsız, çekingenler.
Aktivist çalışanların dile getirdiği sorunlar için kapsayıcı bir cevap bulamayan şirketlerin, yetenekleri kendilerine çekmekte ve elde tutmakta zorlanacakları açık.
İletişim şirketi Weber Shandwick‘in yakın tarihli bir araştırması, her on çalışandan dördünün (yüzde 38’i) işverenlerinin eylemlerini desteklemek veya eleştirmek için sesini yükselttiğini gösterdi. Herbert Smith Freehills‘in “İşin Geleceği” raporu, şirketlerin yüzde 80’inin gelecek yıllarda çalışan aktivizminde bir artış beklediğini söylüyor.
Yani çalışanların, işverenlerinin plastik atıklar, çevresel kirlilik, modern kölelik, iş gücü çeşitliliği, insan hakları, adil olmayan tedarik zincirleri, kadın hakları, göçmen ve mülteci sorunları gibi önemli toplumsal meseleler için sorumluluk almaktan ve harekete geçmekten kaçınmalarından memnun olmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Çalışan aktivizmini doğru yönetmek isteyen şirketler ne yapmalı?
Adımlarınızı atarken iyi düşünün
Çalışan aktivizmini ele almadaki yanlış adımlar, liderler ve şirketler için zarar verici olabilir. Örneğin, Wayfair’in çalışanlarının şirketten insanlık dışı göçmen barınma tesislerine mobilya tedarik etmeyi bırakmasını istemesi, şirketi olumsuz ilgi odağı haline getiren kamuya açık yürüyüşlerle sonuçlandı.
Amazon’un aktivist çalışanlarına dönük baskısı ve sendikalaşmaya yönelik hareketi yavaşlatmak için almaya çalıştığı önlemler üst düzey bir istifaya yol açtı.
Yetenekli çalışanlar, rakip şirketlere yönelmeye giderek daha fazla hazır hale geliyor. Tüketiciler de çalışanları destekleme ve şirketle ticareti kesme eğilimi gösteriyorlar.
Apolitik kalabileceğinizi zannetmeyin
Liderlerin başka bir eylemde bulunması sakıncalı göründüğünde apolitik bir pozisyon almak çekici olabilir.
İşverenler ve şirket liderleri en hayati konularda bile görüş beyan etmekten kaçınıyorlar ve tarafsız kalmayı tercih ediyorlar. Apolitik duruş sergileyen liderin sessizliği, çalışanlar tarafından olumsuz yorumlanıyor ve güven kaybına yol açıyor. Bir Türk büyüğünün dediği gibi “taraf olmayan bertaraf olmaya” başlıyor.
Apolitik duruşun mümkün olabileceğine dair yanılgı, şirket liderlerinin eylemsizliğin tarafsızlık olmadığını anlamadaki başarısızlığının açık göstergesi. Bu tarafsızlık aynı zamanda siyasi bir açıklama ve duruş olarak algılanıyor. Şirketin kaçınmayı umduğu konularda çalışanlar tarafından daha fazla eleştirilmesine yol açıyor.
McKinsey firması, Putin karşıtı siyasi gösteriler sırasında Moskova’daki çalışanlarının kamusal ya da kişisel alanda tarafsız kalmasını bekleyen bir iç iletişim notunu çalışanlarına iletti. Sosyal medya aracılığı ile bile olsa görüş yayınlamayı yasaklayan bu bildiri Financial Times’da Vladimir Putin‘in gündemine hizmet ettiği şeklinde yorumlandı. Gelen tepkilere yanıt olarak, McKinsey’nin Küresel İletişim Direktörü Ramiro Prudencio birkaç gün sonra aynı gazetede bir “mea culpa” (benim suçum) bildirisini kaleme almak zorunda kaldı.
Söylediğinizle yaptığınız bir olsun, yaşatmak istediğiniz değerleri hayata geçirin
Günümüz çalışanları kurumların öne çıkarılan değerlerine olan derin bağlılıklarını önemsiyor. Günümüz iş gücünün büyük bölümünü oluşturan Millenial kuşağının yüzde 76’sı, nerede çalışacağına karar verirken, potansiyel şirketin sosyal ve çevresel duyarlılıklarını göz önünde bulunduruyor. Memnun olmayan çalışan olasılığını azaltmak isteyen şirket liderinin ilk adımı, şirketin eylemleri ile değerlerini hizalamak olmalıdır. İletişim uzmanı Shel Holtz, davranışlarla değerler arasında kopukluğa tanık olan çalışanların ihanete uğramış hissedeceklerini söylüyor.
Çalıştığı şirketin yapay zekâ teknolojisini savaş dronelarında kullanmak için Savunma Bakanlığı ile bir sözleşme imzalaması, bu teknolojiyi geliştiren mühendis için önemli bir vicdan ve etik problemi yaratabilir.
Çalışanların görüşlerini öğrenin
Povvado tarafından yapılan bir araştırmaya göre çalışanların sadece yüzde 35’i, CEO’larının önemli toplumsal sorunlara duyarlı çalışanların nabzını tuttuklarını söylüyor.
Bu nedenle Povvado’nun kurucusu William Stewart, liderlere iş kararlarının çalışanları ve dış dünyayı nasıl etkileyebileceğini değerlendirmek için, en kritik paydaşları olan çalışanlarının görüşlerini öğrenmeye çalışmalarını ve onları dinlemelerini öneriyor.
Çalışan taleplerini ciddiye alın ve kabul edin
Aktivist çalışanları kamuoyunun ilgisini kendi üstlerine çekmek isteyen kişiler olarak değerlendirmek ve bu çalışanlarla yolları ayırmak mümkün. Ancak Weber Shandwick’in araştırması, aktivist çalışanların sadece yüzde 11’inin medyayla ilgilendiğini gösteriyor. Araştırma, yüzde 46’lık geniş bir grubun diğer çalışanların dikkatini çekmek istediğini, yüzde 43’ünün ise şirketin liderinin dikkatini çekmek istediğini ortaya koydu. Sorumluluk etiği gelişmiş liderlerin bu talepleri dikkate almaları şirket için hayati. Weber Shandwick’in Baş İtibar Stratejisti Leslie Gaines-Ross, “Kimse çalışanın nabzını tutmaz ve geri bildirimlerini ciddiye almaz ise, kurumsal itibar yerle yeksan olabilir.” diyor.
İlerici uygulamaları nedeniyle kendisinden övgüyle bahsedilen Salesforce şirketi bile, yüzlerce çalışanının, şirketin ABD Gümrük ve Sınır Koruma Ajansı’na yazılım satışını durdurmasını istemesiyle bir çalışan aktivizmi dalgası yaşadı. Buna karşılık CEO Marc Benioff, bu tür sorunları gözden geçirmek için dahili bir “Teknolojinin Etik ve İnsani Kullanımı” adında bir çalışma grubu kurdu. Benioff, “bana ‘aktivist CEO’ denebilir, çünkü çalışanlarımın isteklerine yanıt veriyorum ama gerçek şu ki, eğer bunu yapmazsanız, CEO olmayacaksınız. Silikon Vadisi’nde çalışanlarını dinlemediği için ‘işten çıkarılan’ pek çok CEO örneğimiz var” diyor.
Türkiye gerçeklerine baktığımızda, yüksek işsizlik, bozuk gelir dağılımı, derin yoksulluk gibi ekonomik sebeplerin çalışanları seslerini yükseltme konusunda korkak ya da çekimser yaptığı çok açık.
Ülkemizde şirket hissedarlarının ve liderlerinin de siyasi ve ekonomik kaygılarla seslerini duyurmaması, çalışanlarını desteklememesi yaygın.
Gezi parkı protestoları sırasında, şirket merkezinin parka yakın olması sebebiyle, öğle yemeği aralarında bile eylemlere yoğun olarak katılabilmiş şirket çalışanlarının, sert esen siyasi rüzgâr sebebiyle aynı eylemlere bugün katılamayacağı acı bir gerçek.
“Enseyi karartmayalım” temennisi acaba çok mu naif?
CHP İstanbul Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, ‘Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği Hak İhlalleri’ raporunu yayımlandı.
28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü dolayısıyla hazırlanan raporda, AKP hükümetleri döneminde yaşanan işsizlik başta olmak üzere işçi ölümleri ve intiharlardan oluşan veriler derlendi. Rapora göre 2002 yılında 146 olan işçi ölümleri, 2020 yılında 2 bin 427’ye ulaştı.
Türkiye’de geçen 2002-2020 yılları arasında en az 26 bin 407 işçinin “önlenebilir sebeplere rağmen” yaşamını yitirdiği vurgulanan raporda şu bilgiler yer aldı:
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’nin (İSİG) çalışmaları sonucunda 2002 yılında 146 olan işçi ölümleri 2020’de 148 kadın, 2 bin 279 erkek işçi olarak açıklanmıştır.
22 ölümün 14 yaş ve altında, 46 ölümün 15-17 yaş arasında olduğu saptanmıştır.
Ayrıca 101 mülteci/göçmen işçinin de yaşamını yitirdiği belirlenmiştir.
2020 yılında iş cinayetlerinin (2 bin 427) nedenlerine göre dağılımı ise, trafik ve servis kazası (388), ezilme, göçük (296), yüksekten düşme ( 237), Kalp Krizi, Beyin Kanaması (190), Şiddet (105), Elektrik Çarpması (104), Zehirlenme, Boğulma (87), Covid-19 (74), İntihar (73), Patlama, Yanma (73), Nesne Çarpması düşmesi (27), Kesilme, kopma (21), Diğer nedenler (105) gibi sebeplerden oluştu.”
Bir yılda Covid-19’dan en az 861 işçi öldü
İSİG verilerine göre, 10 Mart 2021 itibariyle salgının birinci yılında (11 Mart 2020-10 Mart 2021) Covid-19 nedeniyle en az 861 işçinin (71 kadın, 790 erkek) öldüğü belirtilen raporda ise şu ifadelere yer verildi:
“İSİG’in çalışmalarına göre, salgının birinci yılında -en az- 367 sağlık/sosyal hizmetler emekçisi (emekli sağlıkçılar hariç) pandemi nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Ticaret, büro, eğitim, sinema işkollarında ise 228 ölüm olayı gerçekleşmiş. Covid – 19 nedeniyle İstanbul’da 178, Ankara’da 42, İzmir’de 41, Kocaeli’de 38, Bursa’da 33 can kaybı yaşanmıştır.”
2020’de 177 bin kişi kod 29 nedeniyle işten çıkarıldı
Rapora göre; salgın döneminde “işten çıkarmaların yasaklandığı” açıklamalarına karşın tazminatsız işten çıkarmaların da önü açıldı. İş Kanunu’nun 25. maddesinin 2. fıkrası ile işten çıkarmaların “yasal” olduğu ifade edilen raporda, çok sayıda işçinin Kod-29 nedeniyle tazminatsız işten çıkarıldığı vurgulandı. Ayrıca raporda Kod-29 ile işten çıkarılan işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı alamadıklarının altı çizilirken, bu işçilerin işsizlik ödeneğinden de yararlanamadıkları aktarıldı.
DİSK-AR’ın çalışmasına göre de 2020 yılında toplam 177 bin işçinin (34 bin kadın, 143 bin erkek) Kod-29 maddesi ile işten çıkarıldığı belirtilen raporda, “Yani her ay yaklaşık 15 bin işçi Kod-29 gerekçesiyle işten çıkarılmıştır” ifadelerine yer verildi.
Raporda ayrıca İSİG verilerine göre, 2013-2020 arasında en az 502 işçinin de işyeri içinde ve dışında 502 kişinin intihar ettiğinin altı çizildi. 2013 yılında 15 kişi olan intihar rakamları 2020’de 75 işçi intiharı olarak kayıtlara geçti.
’28 Nisan anma ve yaş günü ilan edilsin’
Sezgin Tanrıkulu, iş cinayeti sonucu hayatını kaybedenlerin anılması için Galatasaray Meydanı’nda toplanmanın yasaklandığını söyleyerek “Yasağın ortadan kaldırılması için çalışma yaptık ama kaldırılmadı” dedi.
28 Nisan Günü’nün anma ve yas günü olarak kabul edilmesi gerektiğini belirten Tanrıkulu, TBMM’deki bütün siyasi partilere çağrıda bulundu.
ABD Başkanı Joe Biden, federal kurumlarda çalışan işçiler için asgari saatlik ücrete ilişkin kararnameye imza attı. Kararnameye göre, federal kurumlarda çalışan işçiler için asgari saatlik ücret yaklaşık yüzde 40 artırıldı.
Beyaz Saray‘dan yapılan açıklamada, Biden’ın imzaladığı söz konusu kararnamenin, ekonomiyi ve verimliliği teşvik edeceği, işçilerin verimliliğini artırarak daha kaliteli işler üretmeleri sonucu vergi mükellefleri için değer sağlayacağı belirtildi.
AA’nın aktardığına göre açıklamada, federal kurumlarda çalışan işçiler için halihazırda 10,95 dolar olan asgari saatlik ücretin 15 dolara çıkarılacağı kaydedildi.
Ocak itibariyle sözleşmeye eklenecek
Tüm federal kurumların 30 Ocak 2022’den başlayarak yeni asgari ücret oranını sözleşmelerine dahil etmeleri gerekeceği ifade edilen açıklamada, 30 Mart 2022’ye kadar tüm kurumların söz konusu oranı yeni sözleşmelerde uygulaması gerektiği vurgulandı.
Açıklamada, asgari ücretin enflasyona endeksli olmaya devam edeceği, böylece ücretin yaşam maliyetindeki değişiklikleri yansıtacak şekilde otomatik olarak ayarlanacağı aktarıldı.
Daha önce reddedilmişti
Biden, asgari saatlik ücretin 15 dolara çıkarılmasına ilişkin düzenlemeyi yeni tip koronavirüs salgının ekonomik etkilerini hafifletmeye yönelik mart ayında onaylanan 1,9 trilyon dolarlık ekonomik destek paketine dahil etmek istemişti.
Cumhuriyetçilerin yanı sıra bazı Demokratların da “işsizliği artıracağı” gerekçesiyle karşı çıktığı düzenleme, bütçe kurallarına uygun olmadığının kararlaştırılması üzerine destek paketinde yer alamamıştı.
Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, katıldığı bir televizyon programında yarın başlayacak tam kapanma uygulamasında alkollü içki satış yasağını tepki gösterdi. Yavuz, “Tüm eleştirilere katılıyorum. Hiçbir akılcı tarafı olmayan nasıl bir uygulamadır anlamış değilim” dedi.
Şimşek Yavuz, Habertürk televizyonunda katıldığı canlı yayında alınan kararla ilgili şunları söyledi: “Bizim amacımız kalabalıkları azaltmak. Kapalı ortamları azaltmak. Barlar, restoranlar kapalı. Bu ortamlarda alkol içilirse sıkıntı olabilir. İnsanların evinde alkol almasında ne sakınca var? ”
‘Yersiz bir uygulama’
Alkol yasağı kararının, salgını önlemek adına alınmasının hiçbir akılcı açıklaması olmadığını vurgulayan Yavuz, “Hatta şöyle bir tarafı var, ağzın alkol gibi dezenfektanlarla çalkalanmasının virüs yükünü azalttığı söyleniyor. Şimdi siz kalkıp neye dayanarak böyle bir şey yapabiliyorsunuz, ben gerçekten hayretler içindeyim. Çok yersiz. Tabii eleştiri alıyor. Alkollü dezenfektan kullanmaktan parmak izimiz kayboldu ama insanlar evinde alkol alamıyorlar. İnanılmaz bir şey, çok büyük hata. Ben olsam, böyle bir uygulamadan hemen dönerim” diye konuştu.
Bu yıl 10’uncusu düzenlenen Pink Lady Yemek Fotoğrafı Yarışması‘nda jüri kazananları çevrimiçi yayınla duyurdu.
Bir çocuklu Çinli ailenin mutfakta yemek hazırladığı neşeli anı gösteren fotoğraf, yarışmanın birincisi oldu. Fotoğrafı çeken Li Huaifeng, 2021 Pink Lady Yemek Fotoğrafçısı unvanını aldı.
Türkiyeli fotoğrafçı da yer alıyor
Yarışmanın kazananları arasında Türkiyeli bir fotoğrafçı da yer aldı. Dilek Uyar‘ın Tokat‘ta çekilen biber kurutma fotoğrafı, “hasadı eve getirme” kategorisinde birinci oldu.
10 bin 500 başvuru yapıldı
Yarışmaya bu yıl 70’ten fazla ülkeden yaklaşık 10 bin 500 başvuru yapılmıştı. Farklı kategorilerde yarışmaların kazananları düzenlenen ödül töreninde şu şekilde sıralandı:
Düğün yemeği fotoğrafçısı kategorisinin kazananı Fransa’dan John Armstrong-Millar oldu.Yiyecek stilisti ödülü Almanya’dan Martin Grünewald’a verildi.Fujifilm yenilikçilik ödülü için Bangladeş’ten Abdul Momin seçildi.Pink Lady Elma Günü’ kategorisi ödülü Polonya’dan Natalia Bogubowicz’a verildi.Sokak yemeği kategorisi kazananı Vietnam’dan Viet Van Tran.Marks & Spencer yemek portresi ödülü Avustralya’dan Harriet Harcourt’a verildi.Yılın öğrenci yemek fotoğrafçısı kategorisi kazananı Birleşik Krallık’tan Sarah Blandford.Yemek influencer’ları ödülü İtalya’dan Deborah Trocchia’ya ait.Yiyecek satışı kategorisinin ödül sahibi Malta’dan Joseph P Smith.ünya Gıda Programı ödülü de Bangladeş’ten Mahabub Hossain Khan’ın oldu.
Türkiye, geçen ay Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Ardından başta kadınlar olmak üzere milyonlarca insan tepkilerini dile getirdi; meydanlarda kararı tanımadıklarını haykırdı. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyen kadınlar, Sözleşme’nin kadın hakları açısından önemine vurgu yaptı.
Peki İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, Türkiye’de yaşayan mülteci kadınları nasıl etkiledi? Mülteci kadınlarla Türkiye’de yaşadıklarını, İstanbul Sözleşmesi’ye ilişkilerini konuştuk.
Kenda Shaherhawasli, Suriye Diyalog Merkezi Sosyal Birim yöneticisi. Kentisi de Suriyeli bir mülteci ve aynı zamanda aktivist olan Shaherhawasli, Suriyeli mültecilerin yaşadıkları uyum süreci üzerine çeşitli çalışmaları bulunuyor. Şimdiye dek, Suriyeli göçmenlerin beslenme, barınma, iş bulma gibi sorunlarının öncelikli olarak konuşulduğunu anlatan Shaherhawasli, İstanbul Sözleşmesi gibi kanuni hakların daha geride kaldığına dikkat çekiyor.
Shaherhawasli’ye göre, en önemli sorun “dil bariyeri.” Türkçe bilmeyen Suriyeliler mevzuatlardan ve kanunlardan haberdar olamıyor. Mültecilere yönelik kanunların çok değiştirildiğini ve bazı kanunların katı uygulanmasının mülteci kadınları zor duruma soktuğunu ifade eden Suriyeli aktivist şunları anlatıyor:
Kenda Shaherhawasli.
“Birincisi mültecilerle alakalı kanunlar sürekli değişiyor. Kimse onlara bilgi de vermiyor. Örneğin Sağlık Sigortası… Normalde kimliğin varsa hastaneye gidip tedavi olabiliyorsun. Ancak son dönemde bazı Suriyeli mülteciler hastaneye giderken onlardan para isteniyor. Önceden böyle değildi. Demek ki kanun değişti, ancak bilgilendirme yapılmadı.
Kadınların yaşadığı diğer bir sorun ise evlilik. Mesela bir kadının ikametgahı İstanbul’dan farklı bir şehir diyelim. Evlendiği adamın ise ikametgahı İstanbul. Evlenip hamile kalıyor. Ama kadının kimliği başka yere bağlı olduğu için hastane kabul etmiyor. Bu konu, ciddi bir ayrımcılık içeriyor, kadınları zora sokuyor. Özel hastaneye gidebilir ama buna parası da yok. Böylece ekonomik olarak da mağdur oluyor.
Yine Suriyeli bazı insanlar halen Suriye gelenekleri ile evleniyor. 18 yaş altında evlenenler oluyor. Doğum yapınca idari sıkıntılar çıkıyor. Bu da kadınları mağdur eden başka bir örnek. Bazen de çocuklar erken doğuyor. Kadının kimliği başka yere bağlı olunca bu sefer hastane anne ve babaya bilgi vermeden milyonlarca lira masraf yükleyebiliyor. Yani sigorta konusunda kanunlar değişiyor ama mülteci toplumundaki kadınlara bildirilmiyor.
‘Sözleşme’den çıkılsa da bizim için çok kıymetli bir deneyim oldu’
Göç idarelerinde kadınlar başvururken, bilgilerini yanlış yazması da başka bir sorun. Ya adını yanlış yazıyor ya da kadın evli, kucakta çocuk var. Ama kadını bekar yazmış. Kadın bilgi güncellemesine gidince de yapmıyorlar.”
İkinci eş olarak evlenen Suriyeli kadınların çaresizliğine de vurgu yapan Shaherhawasli, “Kendilerine bir güvenli alan bulmak için bu evliliklere razı olan kadınların sayısı az değil. Bazıları sonradan ayrılsa da bir kısmı devam edebiliyor. Asıl Türk vatandaşı olup da Suriyeli bir kadınla evlenene sormalı. Üç sebep var. Birincisi onun gözünde masrafı az. İkincisi Suriyeli kadın onun gözünde ikinci sınıf olduğu için ona itaat etmesi gereken bir konumda görüyor. Üçüncüsü de kimsesi olmayan, kendine bir güven ortamı arayanlar çaresiz kadınlar evleniyor” diye anlatıyor.
Suriyeli kadınların çoğu Türkiye’den ziyade Suriyelilerin kültür kodlarıyla yaşıyor. Yani buraya gelen mültecilerin büyük çoğunluğu halen zihinsel anlamda Suriye’de yaygın olan kadın hakları perspektifine sahip. Shaherhawasli, “Bir Türkiyeli kadın ile bir Suriyeli kadının, kadın hakları konusunda durumunu kıyaslarsak Suriyeli kadınların daha geride kaldığını söyleyebiliriz. Türkiye kadın hakları konusunda çok ilerde ve kadınlar da haklarının farkında” diye konuşuyor.
Kendisi kadın hakları alanında çalışan bir aktivist olmasına rağmen İstanbul Sözleşmesi’ni son bir yılda duymuş. Mültecilerin sözleşme metninin içeriğine vakıf olmadıklarını ekliyor:
“Kadınların başlarına bir şey geldiğinde, ilk başta hangi kuruma başvurmak gerektiğini de bilmiyorduk. Kadın sokakta kalsa nereye gidecekti? Nasıl korunacak? Bunları bilmiyorduk. Sonrasında çeşitli STK’lerle ve derneklerle yaptığımız çalışmalarda bu yolları öğrendik. İstanbul Sözleşmesi’ni bu süreçte derneklerden duyduk.”
Kenda Shaherhawasli, Türkiyeli kadınların meydanlara çıkarak Sözleşme’ye ve haklarına sahip çıkmasının çok önemli olduğuna da dikkat çekiyor: “Türkiye’deki kadınların eylemlerine baktığımızda kendi adıma çok değerli ve önemli görüyorum. O kadar toplantı, miting, gösteri oldu ki… Yarın biz Suriye’ye dönsek de dönmesek de bu konular bizim içimizde de tartışılacak. Bunlar bize deneyim olacak. Eskiden bu kadar cesur olamıyorduk maalesef. İstanbul Sözleşmesi bu konuda güzel bir kalkış noktası oldu. Kadınlar haklarını savunuyor. Kadın haklarını savunduğumuz zaman sanki aile içinde erkeklere düşmanlık yapıyoruz gibi algılayanlar da var. Oysa hak talebi düşmanlık değildir.”
Shaherhawasli’ye göre son dönemlerde mülteci kadınların uğradığı şiddette de artış var. Ancak ellerinde bu konuda istatistik yok. Şiddete uğrayan kadınlar da korktukları ya da utandıkları için saklıyor. Çocuklarının elinden alınabileceğini düşünüyor. Kimliksiz kadınlar başvuru yaptğında ise şikayetleri işleme bile konmuyor. Hatta kadının ikametgahının olduğu şehre gönderildiği durumlar da var.
Suriyeli aktivist konuyla ilgili çalışan STK’lere de seslenerek, sürekli gıda ve giysi yardımı yapmaya odaklanmaktansa, artık 10 yıldır Türkiye’de olup ihtiyaçları değişen ve eğitimli Suriyelilerin yaşadıklarına yönelik çalışmalar üzerine yoğunlaşmaları gerektiğini söylüyor.
‘Türkiye Pakistan gibi olacak diye endişeleniyorum’
Güvenliği için gerçek adını söylemekten çekinen ama konuşmak isteyen Pakistanlı mülteci bir kadın aktivist ise Sözleşme’nin iptalinin kendisini endişelendirmeye başladığını belirtiyor. Burada kadınlar için özgürlük alanının Pakistan’dan daha fazla olduğunu belirten göçmen kadın, “Türkiye Sözleşme’den çekildiği için endişelendim. Pakistan’da da kadın hakları alanında aktivist idim. Orada kadın haklarının gün be gün nasıl geriye gittiğini gördüm. Türkiye’nin ülkem gibi olma ihtimali beni korkutuyor. Burada çeşitli gösterilere de katıldım ama devletin gösterdiği sert tavırlar beni korkuttu” diye anlatıyor.
Göçmen kadın, kendi araştırmasıyla İstanbul Sözleşmesi’nin etkisini ve maddelerini uzun zaman önce öğrenmiş. Oradaki maddelerin kadınlar, LGBTQ+’lar, mülteciler ve göçmenler için faydasını da öyle keşfettiğini anlatıyor. Pakistan’da LGBTİ+ bir kızı olan kadın, kızının buraya taşınmasını istediğini ancak polisin protestolarda bu grubu hedef aldığını görünce bir süre beklemeye karar verdiğini söylüyor. Tüm maddelereni vakıf olmasa da Sözleşme’nin göçmen kadınları da koruduğunu söylüyor.
Pakistanlı aktivist şöyle konuşuyor:
“Göçmen bir kadın olarak, kadın hakları konusundaki endişeliyim. Sınır dışı edilmekten korkuyorum. Yine kadın dayanışmasını inşa ederken yaşadığım dil engeli de bana zorluk çıkartıyor. Ayrıca hükümet tarafından istenen banka hesabı açmak, adres ve ikamet kaydı gibi gereksinimler konusunda, kadınlara yardım edecek pek bir kaynak bulamadım. Bana karşı işlenen bir suçu nasıl ihbar edeceğimi bilmiyorum. Acil durumda bana rehber olacak bir kaynak yok.”
‘Türkiyeli kadınların hak mücadelesi bize örnek oluyor’
Bir diğer mülteci aktivist Aya Sultan da mültecilerin en çok yaşadığı sıkıntının dil bilmemek olduğunu söylüyor. Bir grafiker ve basın çalışamın olan Sultan, altı yıldır Suriye Nur Derneği’nde insani yardımlar konusunda gönüllü olarak çalışıyor. 2014 yılında Türkiye’ye iltica etmiş.
Aya Sultan.
Kadın mültecilerin Türkiye’deki kadınlarla kısmen benzer sıkıntılar yaşadıklarını fakat bazı hukuksal mevzuatlardan habersiz oldukları için bu haklardan yeteri kadar faydalanmadıklarını anlatan Aya Sultan, mülteci kadınların İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken, Sözleşme’den doğan haklarını pek kullanamadıklarını, ancak feshiyle farkına vardıklarını belirtiyor: “Eğitimli, Türkçeyi öğrenen ve kendini geliştiren Suriyeli kadınlar ile Türk vatandaşı kadınlar arasında bu konularda neredeyse ile hiçbir fark yok. İstanbul Sözleşmesi’ne gelince, mülteci kadınlar için belki çok anlamlıydı. Ama tam işlevini bilmedikleri için bu konuda bir şeyler söylemek zor. Fakat şunun altını çizmek önemli: Türkiye’deki kadınların hakları geliştikçe bundan Suriyeli kadınlar da faydalanıyor. Bazı mevzuatları bilmedikleri için nereye gideceklerini, nereye başvuracakları bilememeleri en büyük sıkıntı. Onların aslında bir danışmanlık hizmetine ihtiyacı var.”
Türkiyeli kadınların hak mücadelesinin kendilerine örnek olduğunu anlatan Sultan, “Suriyeli mülteci kadınlar erkek şiddetine uğradıkları, geldikleri ülkenin kültürü gereği bunu gizlemeyi ve alttan almamayı tercih eder. Ama şiddet sürerse, polise ya da yargıya başvuranlar da giderek artıyor.
Mülteci kadınlar ve LGBTİ+lar Sözleşme’nin koruma şemsiyesi altında
Mültecilerle çalışan Göç İzleme Derneği‘nden hukukçu Canan Kaya ise İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükteyken hem mülteci kadınlar hem de LGBTİ+lar için büyük bir öneme sahip öneme sahip olduğunu söylüyor. Kendileri içeriğini ve maddelerini bilmese de Sözleşme’nin onları koruduğunu anlatan Kaya, saldırılara uğradıklarında onların da koruma altında olduğunu kaydediyor:
Canan Kaya.
“İstanbul Sözleşmesi, özellikle mülteci LGBTİ+lar ve kadınlar için hayati öneme sahip. Mültecileri ilgilendiren tek Sözleşme değil ancak diğer sözleşmelerden ayıran, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet görenleri zulme uğrama ihtimali bulunanlar kategorisinde değerlendirerek koruma ve tedbirleri sağlamayı, mülteci statüsünü vermeyi devlete sorumluluk olarak yükleyen bir sözleşme. Sözleşme’nin Göç ve Sığınma başlıklı yedinci bölüm ve 59, 60, 61. maddeleri, mülteciler için hayati anlam ifade eder. 59.madde evlilik içinde sorun yaşayan mülteci kadını, bu evlilik sonlandığında eğer ülkesine geri gitmesi onun için tehlike arz ediyor veya tehlike kaygısıyla gitmekten imtina ediyorsa o evliliğe mahkum olmadan oturma izni alma hakkını verir. 60. maddede ise cinsiyete dayalı sığınma talebinden bahsedilir. Bu madde ve 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gören bireyi, zulüm tehlikesi altında değerlendirip mülteci statüsü vererek onu bu statünün korumalarından faydalandırmakla yükümlü kılıyor. Genel anlamıyla sözleşme, taraf olunan diğer sözleşmelerin mültecilerle ilgili kısımlarını toplumsal cinsiyete duyarlı yorumlamayı zorunlu hale getiriyor diyebiliriz. 61. madde ile geri göndermeme ilkesini mülteci kadın ve LGBTİ+lar için somutlaştırıp amasız, fakatsız, çekincesiz güvence altına alıyor.”
‘Erkek egemen dünyada mültecilerin sıkıntısı daha derin’
Kaya’nın söyledikleri ile mülteci kadın aktivistlerin ifadeleri örtüşüyor. Dil bariyeri, nefret söylemi, maddi imkansızlıklar ve sınırdışı edilme gibi korkular, şiddet gören pek mülteci kadının suskun kalmasında rol oynuyor.
Kaya, İstanbul Sözleşmesi’nin bu konularda kadınlar için önemli bir nirengi noktası olduğunu ifade ediyor:
“Erkek egemen bir dünyada kadın ve LGBTİ+ olmanın dezavantajlarını daima yaşarken bir de mülteci olmak insanları saldırıya, istismara daha da açık hale getiriyor. Üstelik mültecilerin nefret söylemiyle düşmanlaştırılmasıyla bu sorun derinleşiyor. Cinsel suçlara ve ayrımcılığa maruz kalabiliyorlar. Ucuz işgücü olarak görülüp emekleri sömürülebiliyor. Faillerin en büyük güç kaynağı onların sınır dışı edilme korkusu ve işini kaybetme korkusu oluyor. Böylece birçok suç karanlık alanda kalıyor. Diğer önemli problem dil bariyeri. Tüm bu korkuları aşıp şikayetçi olmak isteyen mülteci, kendini anadilinde güvenle ifade edeceği bir alan bulmakta zorlanıyor. Bu noktada İstanbul Sözleşmesi devreye giriyor çünkü mağdura anladığı dilde mesleki hizmet vermeyi devlete sorumluluk olarak yüklüyor. İstanbul Sözleşmesi erkek şiddetine uğrayan mülteci kadının, şiddet faili eş ise eşe bağlı olmadan oturma izni talep edebilmesini sağlıyor. Eğer kendi ülkesinde şiddet görmüşse maruz kalınan cinsiyete dayalı şiddet zulüm görme kapsamında olduğu için derhal mülteci statüsünün haklarından faydalanabiliyor.”
Sözleşme’nin kazanımlarından vazgeçmeyeceklerini vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor Kaya: “Statüsünü, cinsel yönelimini, etnik kökenini, siyasi görüşünü ayırmadan atılan her adım hangi taraftan gelirse gelsin tüm yurttaş, mülteci, sığınmacı, göçmen kadın ve LGBTİ+lar için büyük bir kazanımdır. Yeter ki ayrıştırmadan, kenetlenerek mücadeleyi büyütelim. İstanbul Sözleşmesi’nden, kazanımlarımızdan ve dayanışmamızdan asla vazgeçmeyeceğiz.
Türkiye‘de ocak ayında başlayan koronavirüs aşılamasında tedarik sorunu devam ederken, bazı ilaç firmalarının Sağlık Bakanlığı ile görüşmeler yaptığı, özel sektöre izin çıkması durumunda yabancı aşı firmalarından aşı getirtilerek “ücreti karşılığında” yapılacağı öne sürüldü.
Hali hazırda uygulanan Sinovac ve BioNTech aşılarında yaşanan tedarik sorununu aşmak için önerilen bu yönteme, hükümetin de sıcak baktığı belirtiliyor.
Türkiye gazetesinden Yücel Kayaoğlu’nun aktardığına göre, bazı ilaç firmaları, yabancı aşı firmaları ile doğrudan bağlantıya geçerek, Türkiye’ye aşı getirilmesi için görüşmeler yapmaya başladı. Cumhurbaşkanlığı ve Sağlık Bakanlığı nezdinde bazı görüşmeler yapıldığı, özel sektöre izin çıkması durumunda, getirilecek aşının “ücreti karşılığında” uygulanacağı kaydediliyor.
ABD’li Moderna ile de görüşülüyor
Bir yandan devletin ücretsiz aşı uygulamasının devam edeceği, diğer yandan ise ücreti karşılığında sırasını beklemeden aşı olmak isteyenlere tercih hakkı getirebileceği kaydediliyor.
Öte yandan, Sputnik V aşısının yanı sıra, Amerikan Moderna aşısının da Türkiye’de üretimi için bazı firmalar görüşmelerini sürdürüyor. Türk İlaç ve Serum Sanayi AŞ’nin hem mRNA aşıları hem de inaktif aşı üreten firmaları ile temas hâlinde olduğu kaydediliyor. Özellikle, mRNA teknolojisinin Türkiye’ye getirilmesi hedefleniyor.