Ana Sayfa Blog Sayfa 1499

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı ziyareti öncesi katledilen ağaçlar İkizdere’den taşındı

Haber: Gençağa Karafazlı

Rize‘nin İkizdere ilçesindeki İşkencedere Vadisi‘nde açılmak istenen taş ocağına karşı halkın direnişi, bölgeye kurdukları yeni çadırlarla devam ederken; bugün Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu bölgeye ziyarete gelecek.

Bakan Karaismailoğlu’nun ziyareti öncesi taş ocağı için kesilen ağaçlar bölgeden taşındı. Katledilen bazı ağaçların muhtarlara verildiği iddia edildi.

Bölge halkından Güngör Baş, kime ait olduğu belli olmayan bazı araçların da katledilen ağaçları götürdüklerini ifade etti.

Fotoğraf: Gençağa Karafazlı

‘Ağaçlar sus payı olarak mı dağıtılıyor?’

Ağaçların katledilmesi ve yaşam alanlarının yok edilmesine karşı direnen yurttaşlardan Güngör Baş, katledilen ağaçların Gürdere ve Cevizlik köy muhtarına verildiğini kaydederek, yaşananlarla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Biz günlerdir ağaçların, yaşam alanlarımızın yok edildiğini söyledik. Ancak, Bakan bey bizleri ‘marjinal gruplar’ diye suçladı.

Biz bu vadinin asıl sahipleriyiz. Biz ağaçlarımızın, yaşam alanlarımızın yok olmasına karşıyız.

Ağaçları katleden Cengiz, şimdi de ağaçları ona buna vermeye başladı. Gürdere ve Cevizlik köy muhtarına ağaçlar veriliyor. Bu arada kim oldukları bilinmeyen bazı araçların da ağaç yükleyip götürdüğünü görüyoruz. Merak ediyoruz. Katlettiği ağaçları sus payı olarak mı dağıtmaya başladılar?”

Fotoğraf: Gençağa Karafazlı

‘Katliamın boyutu ortaya çıkıyor’

Yaşam alanlarını korumaya kararlı olduklarının altını çizen Baş, şu açıklamalarla devam etti:

Günlerdir ağaçların katledildiğini söyledik ancak bizleri yalanlamaya kalktılar. Daha ilk günlerde onlarca ağacın katledildiği ortaya çıktı.

Bu katliam nedeniyle vadideki nesli tükenmekte olan boz ayılar ve diğer ayılarımız da vadiyi terk etmeye başladı.

Katliamın boyutu her geçen gün ortaya çıkmaktadır. Bu ağaçları katledip sonradan insanlarımıza vermekle bu direnişimizi durduracaklarını sananlar yanılıyor. Biz yaşam alanlarımızı korumaya kararlıyız.”

Yuvasını terk etmek zorunda kalan ayı

İzmir’in yavru flamingoları dünyaya gözlerini açtı

İzmir’in Gediz Deltası’nda yuva kuran yaklaşık 20 bin flamingo çiftinin yavruları yumurtadan çıkmaya başladı. Gediz Deltası’nda üreyen flamingoların yavruları, önümüzdeki yaz aylarının sonunda uçmaya başlayacak.

Flamingoların dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5 ila 10’nun Gediz Deltası’nda ürüyor. Flamingolar kış aylarında kur danslarına başlamış, nisan ayının başında deltadaki üreme adasında kuluçkaya yatmıştı.

Geçmiş yıllardaki çalışmalara göre Gediz Deltası’nda yıllık ortalama 18-20 bin çift flamingo ürüyor. Bu senenin tam sayıları, flamingolar üreme adasını terk ettikten sonra yuvaların sayılması sonucunda belli olacak. Flamingolar, yaz aylarında bir kreş oluşturacak ve yavrulara toplu olarak bakacak.

UNESCO listesine girmeye hazırlanıyor

Türkiye’nin önemli sulak alan sistemlerinden biri olan Gediz Deltası’nda bu yıl kuş nüfusunun belirlenmesi çalışmaları Doğa Derneği ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ortaklığında, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün (DKMP) ve DKMP İzmir Şube Müdürlüğü’nün gözetimiyle gerçekleştiriliyor.

Flamingoların durumu canlı olarak takip edilebiliyor

Çalışmada, Gediz Deltası’nın yıl boyu izlenmesi ve hem üreme hem de üreme dönemi dışında tüm kuş varlığının belirlenmesi hedefleniyor. Gediz Deltası, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapmış olduğu resmi başvuruyla, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girmeye hazırlanıyor. Deltada başlatılan Kuş İzleme Programı hem deltanın tanınması hem de deltanın dünya mirası özellikleri gösteren benzersiz doğasının araştırılması için önem taşıyor.

Canlı olarak izlenebiliyor

Gediz Deltası’nda yürütülen kuş araştırma programı hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç“Dünyadaki her 10 flamingodan birine İzmir’in yaşam vermesi büyük bir ayrıcalık. İklim kriziyle karşı karşıya olduğumuz bu dönemde Gediz Deltası ve onun sunduğu yaşam her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve DKMP ile yürüttüğümüz bu çalışma Deltanın daha fazla tanınması, sevilmesi ve yaşatılması için büyük önem taşıyor. Deltadaki kuşların yaşamına gün be gün şahitlik yapmak ve bunu paylaşmak bizim için hem bir mutluluk kaynağı hem de bir görev. Pandemi koşullarında özel izinle sürdürdüğümüz çalışmamız önümüzdeki dönemde gönüllülerimize de açık olacak” dedi.

Flamingo üreme adasını canlı olarak izlemek ve yumurtadan yeni çıkan yavruları görmek bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.

 

Kuzey Ormanları’ndaki yapılaşma baskısı artıyor

Kuzey Ormanları Savunması’nın çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla kurulan Kuzey Ormanları Araştırma Derneği, Kuzey Ormanları’nı kapsayan bölgelerde süregelen tehdit ve yıkımların izini sürdüğü üç aylık izleme raporunu yayınladı.

Raporda Kuzey Ormanları Coğrafyasında yer alan; Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Kuzey Çanakkale, İstanbul, Sakarya, Kocaeli, Düzce, Yalova, Kuzey Balıkesir, Kuzey Bursa illerinde ocak, şubat ve mart aylarında 230 ayrı tehdit, tahrip ve savunma tespit edildi.

Kuraklık birinci sırada

Kuzey Ormanları beslediği 80’nin üzerinde göl, gölet ve barajla bölgede yaşayan on milyonlarca insan ve sayısız canlının yegane su kaynağı. İzleme dönemi kış ayları olmasına rağmen en çok yapılan izleme konusu kuraklık oldu.

Rapora göre Kuzey Ormanları göl ve barajlarının hemen hepsi ciddi seviyelerde su kaybına uğradı, bir kısmı kurumaya yüz tuttu. Uzmanlar bu durumun su havzaları üzerindeki inşaat baskısı, bölgedeki sanayi ve nüfus yığılması ile iklim krizinden kaynaklandığını belirtiyor.

Yapılaşma baskısı altında

Kuzey Ormanları’nın İstanbul sınırları içinde kalan alanlarını önemli ölçüde tahrip etmiş olan 3. Köprü, KMO ve 3. Havalimanı projeleri, yine Kuzey Ormanları’nın özellikle parçalanmış mevkileri üzerindeki inşaat/yapılaşma baskısını da giderek arttırıyor.

Raporda özellikle Arnavutköy, Sarıyer, Beykoz, Şile ve Çekmeköy gibi kuzey ilçelerinde birçok yeni inşaat projesiyle orman işgalleri yaşandığı belirtildi. Ayrıca bu projelere inşaat malzemesi sağlamak için orman içine açılan dev taş ocaklarının da büyütülmeye devam edildiği gözlendi.

 Kanal İstanbul etkisi

Raporda inceleme altına alınan üç ayda İstanbul’a değil tüm Kuzey Ormanları coğrafyasıyla, Karadeniz ve Marmara Denizi ekosistemlerine zarar verecek olan Kanal İstanbul projesinin hazırlıklarına devam edildiği belirtildi.

Açıklamada “Yapılan izlemelerde özellikle İstanbul’un Avrupa yakasındaki son su, tarım ve orman alanlarının bulunduğu arazilerin hızla el değiştirdiği kaydedilmiştir” denildi.

Trakya’da sanayi etkisi

İstanbul’dan sonra en yüksek oranda tehdit ve tahrip altında bulunan bölge ise Trakya olarak belirtildi. Buna göre Trakya, Istrancalar’da hızla yayılan maden ve RES projelerinin yanı sıra tüm bölgeyi etkisi altına alan sanayi kirliliğinin de tahribi altında.

Dünyadaki en eşsiz körfezlerden biri olan Saros Körfezi ve çevresindeki ormanlık alanlar, FSRU Doğalgaz limanı ve boru hattı projesiyle hızla tahrip ediliyor. Ayrıca Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, ikinci nükleer güç santrali için Trakya’nın daha öne çıktığını açıklaması bölgedeki nükleer santral tehdidinin yeniden ilk sıralara taşıdı.

Avcılık yaban hayatını yok ediyor

Raporda “Mart ayında sona eren av sezonu boyunca Kuzey Ormanları’nın tüm bölgeleri yoğun bir avcı baskısı altında kalmış, tahrip projelerinin görece uzak kaldığı orman içlerinde yaşamaya çalışan az sayıda yaban hayvanının da avcı ateşinde can verdiği gözlenmiştir” tespiti yapıldı.

Nesli tükenme tehdidi altındaki kuş türlerinden, sayısı parmakla sayılabilecek kadar azalmış memeli türlerine kadar pek çok yaban hayvanının av hedefi olduğu aktarıldı.

Ayrıca Kuzey Ormanları’nın iç içe olduğu Karadeniz ve Marmara Denizi ile Boğaziçi’nde yoğunlaşan endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin birçok balık türünün popülasyonunda tükenişe yol açtığı, onlarca yunus ve deniz kaplumbağasının da yine bu ağlarda boğularak can verdiği belirtildi.

Yangınlar 15 hektarlık ormanı tahrip etti 

Kuzey Ormanları Araştırma Derneği üç ay içerisinde çıkan yangınlara ilişkin istatistiklere de yer verdi. Üç aylık periyotta resmi kaynaklar tarafından açıklanan bilgilere göre yangın çıkan 10 noktada, 15 hektarlık bir orman alanı tahrip edildi.

Raporda “Bu yangınların 2 tanesi ocak ayında çıkmış olup Düzce ve Sakarya’da, 8 tanesi şubat ayında çıkmış olup İznik, Düzce, Sakarya, Yedigöller, Beykoz’da   gerçekleşmiştir” denildi.

‘İnsanlar örgütleniyor’

Rapor kapsamında yapılan izlemelerde tehdit ve tahrip projelerine karşı Kuzey Ormanları yerleşmelerinde yaşayanlar örgütlü bir şekilde bir araya gelip, projeye neden karşı olduklarını ifade etti.

Raporda “Ekolojik tahribatın yarattığı sonuçlarının etkilerinin her geçen gün arttığı ve bu duruma karşı da Kuzey Ormanları sakinlerinin mücadele etmek için örgütlendikleri görülmektedir” ifadeleri yer aldı.

 

 

İstanbul’un havasında asbest tehdidi

Asbest Söküm Uzmanları Derneği’nin öncülüğünde yürütülen araştırmada, İstanbul caddelerinde dolaşan bir araçtan alınan numuneler laboratuvarda analiz edildi.

Numuneler sonucunda akciğer kanserine neden olan birçok asbest lifinin otomobil yüzeyine yapıştığı görüldü.

Bir hafta şehirde dolaştı

Milliyet gazetesinden Mert İnan’ın haberine göre, araştırma kapsamında İstanbul’daki asbest riskine dikkat çekmek için 28 Nisan’da asbest mühendisi Kenan Yıldız’ın şahsi arabası tamamen temizlendi.

Söz konusu araç, bir haftalık süreçte sadece Pendik, Eyüpsultan ve Beylikdüzü güzergahını takip ederek Çekmeköy’e park edildi. Park halindeki otomobilden 5 Mayıs’ta kontak numune denilen bant yapıştırma yöntemiyle alınan numuneler akredite laboratuvarda, SEM mikroskobuyla (taramalı elektron mikroskobu) analiz edildi.

istanbul-un-havasinda-zehir-geziyor-874169-1.

‘Sağlık riskine dikkat çekmek istiyoruz’

Analiz sonunda alınan numunelerin içeriğinde asbest lifleri başta olmak üzere polen, küf mantarları, silikozis riski içeren silikat tuzları, kireç tozu, bitki lifleri ve cam yünü tespit edildi. İnsan sağlığına zararlı partikül maddeler elektron mikroskobuyla da fotoğraflandı.

Asbest Söküm Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Şeyhmus Ensari, yaptığı açıklamada, “Bu çalışmamızı detaylandırıp tüm ilçeler bazında yürüteceğiz. İnsanların kıyafetlerinden de numuneler alarak yaşanan sağlık riskine dikkat çekmek istiyoruz. Numune aldığımız aracın bir haftalık süreçte kentsel dönüşümün yoğun olduğu Gaziosmanpaşa, Esenler gibi ilçelerde yol almadığına dikkat çekmek isteriz. Sadece bir aracın üzerindeki tozda bile asbest lifleri varsa, kentin genelindeki durumu takdirlerinize bırakıyorum” dedi.

Asbest denetiminde en kötü ilçeler

Asbest denetim ve bertarafı konusunda en kötü karneye sahip ilçelerin Gaziosmanpaşa, Esenyurt, Bakırköy olduğunu öne süren Ensari, “Kağıt üzerinde rapor hazırlayan kişiler var. Maalesef asbest raporu istenen ilçelerde, müteahhit ve uzmanlık belgesi olan bazı kişilerin aralarında anlaşıp formaliteden rapor düzenlediğini biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu konuda iyi olan belediyeleri de sayan Ensari, “Şişli, Beşiktaş, Bağcılar, Kağıthane, Ataşehir, Kadıköy, Maltepe asbest konusunda karnesi iyi belediyeler. İstanbul’da sadece 7 belediye bu konuya ehemmiyet veriyor. Geri kalan belediyeler kağıt üzerinde asbest kontrolü yapıyor veya bakanlık yazısı olmasına rağmen rapor istemiyor” dedi.

‘Her belediye kayıtlarını açıklasın’

Araştırmada kullanılan aracın üzerindeki tozları analiz eden Asbest Uzmanı Kenan Yıldız, “Asbest ve zararlı tozlar kentsel dönüşümde yeterli önlem alınmadığı için her yere bulaşıyor. Bu tozların şehrin büyük kısmına dağıldığı anlaşılıyor. Tespit ettiğimiz maddeler, solunum yoluyla çok ciddi sorunlara yol açabilir. Belediyelerin kentsel dönüşümde çok titiz çalışması gerekiyor” yorumunu yaptı.

Asbest raporunun maliyetinin 1500 lirayı geçmeyeceğini dile getiren Yıldız,  “Kağıt üzerinde bu raporu verenler var. Koskoca belediyelerin sınırlarındaki binalarda yılda birkaç ton asbest çıkması mümkün mü? Asbest raporlarını sorduğumuz yetkililer, 3-5 ton diyorlar. 7 belediye dışındaki yerlerde yıllık atık miktarı 1.5 tonu geçmiyor. Her belediye kayıtlarını açıklasın” dedi.

‘LGBTİ+’ların İfade Özgürlüğü ve Sansür’ konferansı 29 Mayıs’ta

Kaos GL Derneği ve Susma Platformu; medya, yayıncılık ve sanatta LGBTİ+’lara uygulanan sansür ve LGBTİ+’ların ifade özgürlüğünü tartışmak için bu alanlarla ilgili farklı oturumların olacağı bir konferans düzenliyor.

29 Mayıs Cumartesi günü 13.00-18.00 saatleri arasında yapılacak çevrimiçi konferansta medya, yayıncılık ve sanat başlıkları altında LGBTİ+’ların ifade özgürlüğü, sansür, nefret söylemi ve ayrımcılıkla mücadele yolları konuşulacak.

Kimler yer alacak?

Konferans, Kaos GL’den Yıldız Tar ve Susma Platformu’ndan Alican Acanerler’in açılış konuşmasıyla başlayacak. Tar, Kaos GL Medya İzleme Raporu ışığında medyada LGBTİ+ temsillerine değinecek. Acanerler ise “Türkiye’de Sansür ve Otosansür” raporlarından LGBTİ+ lar ile ilgili öne çıkan sonuçları paylaşacak.

Konferansın ilk oturumunda Kaos GL Hukuk Koordinatörü Av. Kerem Dikmen, “İfade Özgürlüğü Denizinde Nefret Adası Olabilir mi?” sorusunun peşine düşecek, medya ve hukuk alanından sansür örneklerini paylaşacak.

Galatasaray Üniversitesi’nden Dr. İdil Engindeniz ise “Medyadaki Nefret Söylemi LGBTİ+’ların İfade Özgürlüğünü Nasıl Etkiliyor?” diyerek dünden bugüne medyada nefret söylemi ve ifade özgürlüğünü tartışacak. Oturumun moderatörü ise Yıldız Tar.

“LGBTİ+’ların İfade Özgürlüğü ve Sansür” konferansına davetlisiniz! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Sanatta ve edebiyatta LGBTİ+

İkinci oturum olan yayıncılık oturumunda Aşkın L* Hali kitap seti editörlerinden Oya Burcu Ersoy, hem seti hem de dünden bugüne Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın açtığı alanları anlatacak. Ardından Hatice Kapusuz, “Çocuk Edebiyatında Sansür ve Muzır Kurul” başlığıyla çocuk kitaplarına uygulanan sansürü anlatacak. Oturumun moderatörü ise Kaos GL dergisi editörü Umut Güven.

Konferansın son oturumunda sanat tartışılacak. “Sanatta ifade özgürlüğü ve sansür” başlıklı oturumda Kaos GL Ankara Queer Sanat Programı’ndan Aylime Aslı Demir, TAPA’dan Özgür Can Taşçı ve Pembe Hayat Kuirfest Kuir Sanatçılar Dayanışma Ağı’ndan Arya Zencefil, sansüre karşı dayanışma imkanlarını konuşacak. Oturumda Argonotlar ve Susma Platformu’ndan Kültigin Kağan Akbulut moderatör olarak yer alacak.

Konferansa katılmak isteyen kişilerin bu adres üzerinden kayıt formunu doldurması gerekiyor.

Kaliforniya’daki bir Sekoya ağacının geçen yılki yangından bu yana dumanı tütüyor

ABD‘nin Kaliforniya eyaletinde Ulusal Park Hizmeti görevlileri ve bilim insanları, 2020’de çıkan yangından etkilenen bölgede dumanı halen tütmekte olan bir Sekoya ağacı keşfetti.

Sekoya Ulusal Parkı‘nda yer alan ağaca ilişkin CNN’e konuşan park itfaiye yetkilisi Mike Theune, “Akılda tutulması gereken şeylerden biri, dev Sekoya’ların sağlıklı olmak, kozalarını gençleştirmek ve tohumlarını orman zemininde açabilmek için bu ateşe ihtiyaçları olmasıdır” dedi.

Yakıt haline geliyor

Ağaçların genellikle düşük yoğunluklu yangınlara uyum sağlayabildiklerini ancak söz konusu bölgelerde 100 yıldan fazla bir süredir yangının gerçekleşmemiş olmasından dolayı, ‘yakıt’ olarak nitelendirdikleri bir bitki örtüsüyle karşılaştıklarını dile getiren yetkili şunları söyledi:

“Dolayısıyla, özellikle çok yoğun ve yüksek sıcaklık yaratan orman yangınları çıktığında bu yakıt bu durumdan faydalanır ve yangının yoğunluğu çok daha fazla artış gösterir.”

Söz konusu bitki örtüsüne ilaveten, kuraklık ve düşük yağış oranlarının da bu durumu tetiklediği kaydedildi.

1.6 milyon hektardan fazlası yandı

​Geçen yıl tarihinin en kötü orman yangını sezonunu geçiren Kaliforniya’da 2020’de 1.6 milyon hektardan daha fazla bir alanı tahrip etmişken, bu yıl kuraklık ve olağanın üzerindeki sıcaklıklar sebebiyle bu tahribatın çok daha fazla olması bekleniyor.

Sekoya & Kings Kanyon Ulusal Parkları’nda yangın yönetimi yetkilisi olarak görev yapan Leif Mathiesen, “2020 Castle yangınlarından zarar gören alanlarda halen duman tütüyor olması, parkın ne derece kuru olduğunu gözler önüne seriyor. Düşük kar yağışı ve yağışlar nedeniyle bu yıl bahardan yaza geçişlerde çok daha fazla yangın meydana gelebilir” ifadelerini kullandı.

Yetkililer, park ziyaretçilerini patikalardan ayrılmamaları ve ormanda yürüyüşe çıkmadan önce yakınlarına bulundukları yer konusunda bilgi vermeleri yönünde uyardı.

CHP’li Öztunç’tan Karaismailoğlu’na: Cengiz İnşaat’ın CEO’su musun yoksa bakan mı?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Rize İkizdere‘de açılmak istenen taş ocaklarının ihalesiz bir şekilde Cengiz İnşaat‘a verilmesine dair iddialara Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu‘nun hala yanıt vermemesine ilişkin açıklamalarda bulundu.

Ali Öztunç, Bakan Karaismailoğlu’nun sessiz kalarak iddiaları savuşturmaya çalıştığına dikkat çekti.

‘Algı oluşturmaya çalışıyor’

CHP’li Ali Öztunç, Bakan Adil Karaismailoğlu’nun katıldığı bir canlı yayında İkizdere’yle ilgili açıklamalarına da değinerek, şunları söyledi:

Kurmaca bir programla İkizdere’yle ilgili algı oluşturmaya çalışıyor. Onu da beceremiyor, yanlış bilgiler veriyor. İkizdere’deki taş ocaklarında, işletmesi süresini 2 yıl diyor, açsın proje tanıtım dosyalarına baksın. Cevizlik taş ocağı için öngörülen süre yaklaşık 3 yıl. Kapasite artış talebi reddedilmeseydi, bu süre 4,5 yıl olacaktı. Cengiz adına başvuru yaptığı Gürdere taş ocağının işletme süre ise, 5 yıl.”

Karaismailoğlu, katıldığı programda taş ocağına karşı çıkan bölge halkı için ‘marjinal gruplar’ demiş, bölge halkı da çektikleri videoyla bakana yanıt vermişlerdi.

 

‘Resmi evrak sahteciliği yapıyorlar’

“Devletin bir kurumu, başka bir kurumunu açıkça aldatıyor” diyen Ali Öztunç, şu açıklamalarla devam etti:

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının, İkizdere’de taş ocağı işletmesi, hukuken mümkün değildir. Çünkü, İyidere Lojistik planlarının ÇED raporunda açıkça, yeni bir taş ocağı işletmesi kurmayacaklarını, mevcuttaki ocaklardan taş alacaklarını yazmışlardır. Şimdi de en uygun taşlar burada vardı diyorlar. Bu uygunluğu, İyidere’nin ÇED raporu sunulmadan önce tespit etmeleri gerekirdi. Devletin bir kurumu, başka kurumunu açıkça aldatıyor. Bu bir suçtur. Resmi evrak sahteciliği yapıyorlar. Bu sayede, İyidere Lojistik limanının toplamda ne kadar çevresel zarara yol açacağını Çevre ve Şehircilik Bakanlığından gizliyorlar.”

‘Tek ÇED süreci işletilmeli’

Öztunç, İyidere Lojistik limanı ile İkizdere’deki taş ocağı projeleriyle ilgili tek ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreci işletilmesi gerektiğini dile getirdi:

Yönetmelik bu durumda tek ÇED başvurusunu zorunlu tutmuş. Ama, Bakanlık ve Cengiz İnşaat ortaklığı, liman projesi ile taş ocağı projeleri için, birbirinden ayrı projelermiş gibi ayrı ayrı başvurular yapmış. Hiçbir başvuru dosyasında, diğer projelerle ilgili bilgi yok. Her üç başvuru iptal edilmeli, tek ÇED süreci işletilmeli. Nasıl ki, dün akşam Bakan Karaismailoğlu, İkizdere’yi sorduklarında, İyidere’deki limanı övüyorsa; ÇED raporunda da her üç projeyi aynı anda anlatması gerekirdi.”

‘Savuşturmaya çalışıyorlar’

Bakanlığının, Cengiz İnşaat adına başvuru yaptığı iddialarına karşı, hiçbir yanıt verilmemesini değerlendiren CHP Maraş Milletvekili, sessiz kalarak iddiaları savuşturmaya çalıştıklarını söyledi:

Sessiz kalarak iddiaları savuşturmaya çalışıyorlar ama bu halk bunu yutmaz. Bakan, açık bir şekilde Cengiz İnşaat adına proje başvurular yapıyor, devletin kurumlarını aldatıyor. Her şey belgesiyle ortada. Bakan, yeni ağaç dikme sözünü, keseceği ağaçlar yerine değil de, verdiği her on yalan bilgi üzerinden verse, kuraklık riskimiz ortadan kalkar.”

CHP’li Öztunç, Bakan Karaismailoğlu’yla ilgili, “Cengiz İnşaata kendi CEO’larının dahi bu kadar hizmeti olmamıştır. Kimse, kimse adına bu derece mevkisini de tehlikeye atacak derecede suç işlemez. Burada Bakan’a sormak istiyoruz, Sayın Bakan, sen Cengiz İnşaatın CEO’su musun yoksa devletin bakanı mı?” dedi.

İzmir’de deniz yüzeyini ‘deniz marulu’ kapladı

İzmir‘in Karşıyaka ilçesinde halk arasında “deniz marulu” olarak bilinen ulva lactuca isimli yeşil renkli yosunlar, denizin yüzeyini kaplamaya başladı. Vatandaşlar yosunların kötü kokuya neden olduğunu belirtti.

Nüfus artışına bağlı olarak körfez kirliliğinin son yıllarda arttığını dile getiren İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Yaşar, 3-4 yılda bir görülen bu tür olayların daha sık yaşanmaya başladığını söyledi.

‘Atık sular denize karışıyor’

Prof. Dr. Doğan Yaşar DHA’ya yaptığı açıklamada “Bu tür olayların yaşanmaması için belediyenin sıkı bir denetim ile bütün körfeze girişleri denetlemesi lazım. Bu durumu engellemek çok zor. Daha fazla önlem alınmalı. Arıtma tesislerimiz iyi çalışıyor ancak hala derelerden gelen atık su denize karışıyor” dedi ve şunları ekledi:

Bu kirlilik devam ettiği sürece İzmir Körfezi’nde plankton (denizde bulunan, mikroskopla görülebilen tek hücreli canlı) patlamalarından ve kokudan hep rahatsız olacağız. Öte yandan deniz marullarının insan sağlığına bir zararı yok. Ortamdaki bütün oksijeni çektikleri için zararı direkt olarak denize oluyor.

‘Görülme sıklığı arttı’

İzmir’de deniz marulu görülme sıklığının arttığını dile getiren Prof. Dr. Yaşar, “Deniz marulları eskiden 2-3 yılda, hatta 4-5 yılda bir görülürdü. Şu anda hem nisan, mayıs aylarında hem de eylül ayında plankton patlaması nedeniyle bu tür manzaraların oluştuğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.

İzmir’de nüfus artışına bağlı olarak kirliliğin arttığını aktaran Prof. Dr. Yaşar, “Bu yıl çöl tozu geldi, üstüne sıcak başlayınca canlılar için verimli bir ortam oluştu. Canlı sayısı bir anda 2 milyona çıktı. Bu canlılar ortamdaki tüm oksijeni çektikten sonra ölüyor ve bu tür olaylara neden oluyor. Bu durum özellik son 20 yıldır çok sık yaşanmaya başladı. Arıtma tesislerimiz iyi çalışıyor ancak ne kadar iyi çalışırsa çalışsın yüzde 85, yüzde 90 oranında bir başarı söz konusu. İzmir’de yaşayan 4 milyon insan düşünürsek, 400 bin kişinin atığı direkt olarak denize karışıyor diyebiliriz. Nüfus arttıkça daha çok sorun yaşıyoruz” ifadelerine yer verdi.

‘Deniz salyası burada da yaşanabilir’

Marmara denizinde özellikle balıkçıları zor duruma sokan müsilaj (Deniz salyası) olayının yeterli önlem alınmazsa İzmir’de de yaşanabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Doğan Yaşar şunları söyledi:

Marmara’da yaşanan müsilaj olaylarının da sebebi budur. Marmara Denizi’nin de doğası zengin ve insan unsuru fazla. Çevreden gelen atıklarla müsilaj olayı devam ediyor. Balıkçıları da zorlamaya başladı. İzmir’de de böyle bir olayın yaşanma ihtimali var. Çok dikkatli olmamız lazım. Sıkı önlemler almak gerekiyor.

‘Temizlenmediğinde kokuyor’

Karşıyaka’da 7 yıldır oturduğunu dile getiren Arda Utine “Deniz kirliliğinden şikayetçiyiz. İnsanların doğaya saygısı yok. Bunu anlamak mümkün değil. Bu gördüğünüz deniz marulları denizin kendini temizleme yöntemi, mevsimsel olduğunu düşünüyorum. Kirliliği dışa vuruyor. Burada bir akıntı yok, iç deniz olduğu için temizlenmediği zaman kokuyor. Yosunların temizlenmesini istiyoruz” dedi.

Karşıyaka’da doğup büyüdüğünü dile getiren balıkçı Hüseyin Artagan, “Deniz marulu Ege’de olan bir yosun türü. Burası iç deniz olduğundan deniz marulları daha çok görülüyor. Bu genelde her sene oluyor. Deniz marulları suyun üzerine çıkıyor. Temizlenmesi gerekiyor. Yosunlar zamanla dibe çöküyor. Denizin dibine çöken yosunlar, belli bir süre sonra koku yapabiliyor, denizde bulanıklığa neden olabiliyor. Deniz marulları balıkçı teknelerine de zarar veriyor. Balıkçılar olarak bizi zorladığı zamanlar oluyor biz elbette denizin temiz olmasını isteriz. Yıllardır yaşanıyor” yorumunu yaptı.

 

Türkiye çöplük değildir!

Geçtiğimiz haftalar içinde Türkiye’nin en çok çöp ithal ülkeler içinde olduğu,  hatta dünyada en çok çöp ithal eden ülke haline geldiği yabancı medyada Adana’da çekilmiş görüntüler eşliğinde tekrar yer aldı. Oysa ülkemizdeki plastik atık ağırlıklı çöp ithalatı sorunun ortaya çıkışı ve büyümesi 2018 yılına dayanıyor. O yıl önemli plastik atık ithalatçısı ülkelerin başında gelen Çin’in atık ithalatını yasaklaması üzerine ülkemizin plastik atık ithalatındaki payı giderek yükselmeye başladı. Bugün Türkiye Avrupa Birliği İstatistik Ofisi‘nin (Eurostat), rakamlarına göre Avrupa’dan yapılan atık ihracatının en büyük alıcısı durumuna geldi.

Aslında halkımız arasındaki ‘perşembenin gelişi çarşambadan belli olur’ deyişini doğrularcasına bugünlerin yaşanacağı; 2018’de Çin’in bu kara atık ticaretinden çekilmesiyle belli olmuştu. Türk Tabipleri Birliği (TTB) 06 Kasım 2018’de yaptığı bir basın açıklamasıyla ülkemiz açısından gittikçe büyüyen tehlikeye kamuoyunun dikkatini çekmişti. Açıklamasında İngiliz basınında o günlerde çıkan haberlere dikkat çeken TTB, o haberlere göre daha 2018 yılında ülkemizin İngiltere’den en çok plastik atık ithal eden ülke durumuna yükseldiğine dikkat çekiyordu. TTB o basın açıklamasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerine, o günden bu güne kadar yanıtlarını alamadığı aşağıdaki sorular yöneltmişti:

  • Ülkemizin yıllık plastik çöp ithalatı ne kadardır? İngiltere dışında başka ülkelerden de plastik çöp alınmakta mıdır? 2005 yılından bu yana plastik çöp ithalatı miktarı toplamda ne kadarı bulmuştur?
  • 2005-2018 yılları arasında ithal edilen plastik çöpü tehlikeli ya da toksik atık olup olmadığı açısından gümrüklerde herhangi bir kontrol ve denetime tabi tutulmuş mudur? Fitalat, bisfenol ya da benzeri toksik bileşikleri içeren plastik çöpler bu süreçte ülkemize girmiş midir? Eğer öyle ise ne miktarda girmiştir?
  •  2005-2018 yılları arasında hiçbir kontrol ve denetime tabi tutulmadan, sadece ithalatçı firmanın beyanına dayalı olarak ülkemize ne miktarda plastik çöpü girmiştir ve ithal edilen plastik çöpünün ne kadarı geri dönüşüme tabi tutulmuştur?
  • Geri dönüşüme girmeyen plastik çöpü nasıl değerlendirilmektedir?
  • Gıda ambalajlarında, gıdalarda ve sularda, bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncaklarda fitalat ve bisfenol A ile bisfenol S bileşiklerinin kalıntı analizleri yapılmakta mıdır? Eğer yapıldıysa ne gibi sonuçlar elde edilmiştir?

O günden bugüne Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri TTB’ye yanıt vermediler. Fakat bugün artık başta The Guardian ve BBC olmak üzere gerek yabancı basın haberlerinden; gerekse Eurostat’ın rakamlarından ülkemizin İngiltere dışında; diğer AB ülkelerinden de plastik atık ithal ettiğini ve AB ülkelerinden en çok plastik atık alan ülke durumunda olduğumuzu biliyoruz. Hala bilmediklerimiz de var. Örnek vermek gerekirse bu atıkların gümrüklerde denetime tabii tutulup tutulmadığını, toksik bileşikler içeren plastik çöplerin ülkemize girip girmediğini bilmiyoruz. TTB’nin haklı sorularına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın üç yıldır vermediği yanıtlar nedeniyle bilmediğimiz başka şeyler de var, Türkiye’ye getirilen atık plastiklerin nasıl bertaraf edildiği veya ne kadarının geri kazanıma gittiği gibi…

Atık ve geri dönüştürme sorunu

Yıllardan bu yana plastik kullanımı ve buna bağlı olarak imalatı sürekli artıyor. Bu nedenle plastik atık miktarı da inanılmaz boyutlara ulaştı. Geri kazanım yolu ile bu atıkların değerlendirilebileceği iddia edilse de plastik atıkların geri kazanımı hem pahalı hem de bazı türleri için teknolojik olarak imkânsız… Bu nedenle de plastiğin günlük yaşamımıza girdiği 1950’li yıllardan bu yana Greenpeace’in rakamlarına göre ancak %9’u geri dönüştürülebildi. Bu geri dönüşümün büyük bir kısmını yapan Çin’in 2018’de hava ve çevre kirliliği nedeniyle bu sektörden çekilmesi sonucu gelişmiş ülkeler atık plastiklerini gönderecek yeni ülkeler aramaya ve bu ülkelere gizlice atıklarını yığmaya başladılar.

Bu nedenle ülkemiz 2018 yılından itibaren plastik çöplerin gönderildiği ülkeler listesinde büyük bir hızla ilk sıraya oturdu. Özellikle de AB ülkelerinin plastik çöplerinin son durağı Türkiye. Üstelik ülkemiz kendi çöpünün bile ancak %1-2’ni geri dönüştürebilen bir ülke iken geri dönüştürmek için Avrupa’nın çöpünü alıyor. Bu nedenle yurt dışından gelen çöplerin, son Adana örneğinde de yaşandığı gibi hiçbir önlem alınmadan doğaya terk edildiği kuvvetli bir olasılık…

Günümüzde üretilen plastiklerin %40’dan fazlası ambalaj malzemesi olarak kullanılıyor. Bu da üretilen plastiklerin yarısına yakının kısa süre içinde atığa dönüştüğü anlamına geliyor. Yine plastik ve onların doğa da parçalanması sonucu ortaya çıkan mikroplastiklerin insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkileri hemen her gün yenileri yayınlanan bilimsel çalışmalarla daha da iyi anlaşılıyor. Tüm bunlara rağmen, çözüm için plastik tüketimini azaltıcı teknolojiler geliştirmek yerine günden güne plastiklerin kullanım alanlarını çoğaltan ve buna bağlı olarak plastik üretimlerini de artıran merkez kapitalist ülkeler plastik atık sorunundan kurtulmak için ‘geri dönüştürülebilir malzeme’ görüntüsünde bu atıkları çevre kapitalist ülkelere göndermekten çekinmiyor. Üstelik bu ülkeler tarafından son yıllarda ülkemizin bu atıkları göndermek için hedef ülke olarak seçildiği çok açık.

Bugün sömürünün bir başka boyutu olan merkez kapitalist ülkelerin çevre ülkelerin üzerine çöpünü atma oyununu bozmazsak, kısa bir süre içinde atık plastik ve mikroplastiklere bağlı çevre ve insan sağlığı yüzleşmemiz kaçınılmaz…

 

Rize’ye mayıs ayında kar yağdı

Doğu Karadeniz’in yüksek kesimlerinde başlayan kar yağışı Giresun ve Trabzon‘un ardından Rize‘de de etkili oldu.

Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı 1900 rakımlı Rüzgarlı ve Nanle yaylarının ardından Karadeniz’in sahil şeridine en yakın yaylası Handüzü Yaylası da beyaza büründü.

AA’nın aktardığına göre Ayder Yaylası‘nda 5 santimetreye ulaşan kar kalınlığı daha yüksek rakımdaki yaylalarda ise 10 santimetreye kadar çıktı.
Fotoğraf: AA

‘Sabah hava güneşliydi’

Yaylaya ineklerini çıkardığını söyleyen Mahmut Şahin, DHA’ya yaptığı açıklamada “Sabah hava çok güneşliydi, dönüşte kar yağışı başladı. Burada 4 mevsimi yaşıyoruz” dedi.

Yaylada annesiyle birlikte yaşayan Yusuf Çiftçi de “Aslında kar yağışını özlememiştik, bize de sürpriz oldu. 13 sene önce haziran ayında kar yağmıştı ve 20 santimetreyi bulmuştu” diye konuştu.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre Rize genelinde 1928-2020 yılları arasındaki mayıs ayı sıcaklık ortalaması 16 derece. Ortalama en yüksek sıcaklık 19.4 derece iken ortalama en düşük sıcaklık ise 12.7 derece.