Ana Sayfa Blog Sayfa 1461

AB, Türkiye-Yunanistan sınırında göçmenlere karşı dijital bariyer inşa etti

Avrupa Birliği (AB) Meriç Nehri üzerinden Türkiye‘den yasadışı yollarla ülkeye geçmek isteyen göçmenleri durdurmak amacıyla 3 milyar euro harcayarak, Yunanistan sınırında dijital bir bariyer inşa etti.

Salgın aylarında sessiz sedasız test edilen sistemle ile iki ülke arasındaki 200 kilometrelik sınırdan AB’ye yasadışı yolardan göçmen girişinin engellenmesi amaçlanıyor. Yıl sonuna kadar hayata geçmesi beklenen sistem kapsamında yalan detektörü ve sınır koruma polis botu da yer alıyor.  Ayrıca, otomatik gözetleme ağı ile nehirde ve karada görev yapan devriyelerin projektör ve uzun menzilli akustik cihazları kullanarak göçmenleri sınıra yaklaşmadan caydırması öngörülüyor.

Türkiye’ye doğru ses bombaları

AP’nin aktardığına göre, ses sistemiyle, Yunan sınır polisi, zırhlı bir kamyondan gelen, bir jet motorunun ses düzeyine sahip sağır edici gürültü patlamaları sınırın üzerinden Türkiye’ye doğru yolluyor. Söz konusu ses topları, göçmenlerin Avrupa Birliği’ne yasadışı yollardan girmesini engellemek için Türkiye ile 200 kilometrelik Yunanistan sınırında  çok çeşitli fiziksel ve deneysel materyellerden oluşan  yeni dijital bariyerin bir parçası olarak öne çıkıyor.

Meriç boyunca çelik duvar 

Ayrıca ABD-Meksika sınırındaki son inşaata benzer yeni bir çelik duvar, Yunanistan ve Türkiye’yi ayıran Meriç Nehri boyunca yaygın olarak kullanılan geçiş noktalarını kapatacak.  Yakındaki gözlem kulelerine de uzun menzilli kameralar, gece görüşü ve çoklu sensörler takılıyor.

Bölgenin sınır koruma otoritesi başkanı Polis Binbaşı Dimonsthenis Kamargios, Associated Press’e verdiği demeçte, “Neler olup bittiğine dair net bir ‘sınır öncesi’ resmine sahip olacağız” dedi.

AB  2015-16’daki mülteci krizinin ardından, çoğu Suriye, Irak ve Afganistan‘daki savaşlardan kaçan 1 milyondan fazla insanın Yunanistan’a ve diğer AB ülkelerine kaçmasının ardından, güvenlik teknolojisi araştırmalarına 3 milyar euro (yaklaşık 31 milyar lira) kaynak akıttı.

Yeni inşa edilen otomatik gözetim ağının temel temel unsurlarının yıl sonunda başlatılacağını ifade eden Kamargios,  “Görevimiz göçmenlerin ülkeye yasa dışı girişlerini engellemek. Bunu yapmak için modern ekipmanlara ve araçlara ihtiyacımız var” dedi.

Yalan dedektörleri, botlar

Avrupa’daki üniversitelerde çalışan araştırmacıların sınırda test ettiği bir düzineden fazla proje kapsamında yapay zeka destekli yalan dedektörleri ve sanal sınır koruma görüşme botları gibi  pilot uygulamalarının yanı sıra, uydu verileri  kara, hava, deniz ve su altındaki insansız hava araçlarından alınan görüntülerle entegre edildi.

Türkiye Yunanistan arasındaki dijital bariyer, aynı zamanda avuç içi tarayıcılarına da sahip. Bu şekilde bir kişinin elindeki benzersiz çizgiler keydedilerek biyometrik veri olarak kaydediliyor ve sınır bölgelerine yakın yerlerde saklanan insanları ortaya çıkarmaya yardımcı oluyor.

Pandemi, sert müdahaleler ve yasadışı işlemlerin mazereti oldu

Ab ülkelerinin, pandemi sürecinde sığınmacılara kullandığı orantısız güç kullanımı ve insan hakları ihlalleri daha görünür hale geldi. Yeni bir raporda, AB ülkeleri salgın sırasında Avrupa sınırlarından en az 40 bin sığınmacıyı geri püskürtmek için yasa dışı yöntemler kullandığını ve bu operasyonların 2 binden fazla göçmenin ölümüne neden olduğu belirtildi.

Son yılların en büyük kitlesel sınır dışı işlemlerinde, AB’nin sınır ajansı Frontex tarafından desteklenen Avrupa ülkeleri, gözaltından tacize, çıplak aramadan işkenceye kadar çeşitli yasa dışı taktikler kullanarak binlerce mülteciyi sistematik olarak geri gönderdi.

Uluslararası Göç Örgütü‘ne göre de, 2020’de yaklaşık yüz bin göçmen Avrupa’ya deniz ve karadan geldi, bu rakam 2019’da yaklaşık 130 bin, 2017’de ise 190 bindi. Ancak, Ocak 2020’den bu yana sayılardaki düşüşe rağmen İtalya, Malta, Yunanistan, Hırvatistan ve İspanya göçmenlere ilişkin tutumunu katılaştırdı.

Koronavirüs salgınını durdurmak için sınırların kısmen veya tamamen kapatılmasından bu yana, bu ülkelerin AB üyesi olmayan ülkelere para ödediği, denizde tehlikede olan tekneleri durdurmak ve yolcuları gözaltı merkezlerine geri göndermek için özel gemiler görevlendirdiği biliniyor.  Konuyla ilgili çalışan STK’ler insanların dövüldüğüne, sınırlarda çıplak soyulduğuna veya denizde bırakıldığına dair defalarca rapor hazırladı.

 

Nilüfer çiçeklerini koparana 160 bin TL’ye varan para cezası

Bolu‘nun doğal güzellikleriyle ünlü Abant ve Gölcük Tabiat Parkı‘nda yetişen nilüfer çiçeklerini koparanlara, 160 bin liraya kadar para cezası kesilecek.

Havaların ısınmasının ardından göllerde bulunan beyaz ve sarı nilüferler de çiçek açtı. AA’nın aktardığına göre görevliler, nilüferlerin kopartılmaması için bölgede denetimlerini sürdürüyor.

Fotoğraf: AA

Korunan alanda bulunuyor

Bolu Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü‘nden alınan bilgiye göre, korunan alanlarda biyolojik çeşitliliğin tahrip edilmesi, Çevre Kanunu’na göre cezaların iki katı artırılarak uygulanmasını gerektiriyor.

Bu nedenle bir gölden nilüfer koparan kişiye, türüne ve miktarına bağlı olarak minimum 20 bin liradan 160 bin liraya kadar idari para cezası uygulanıyor.

Brezilya lideri Bolsonaro’dan Yanomanilere söz: Bir daha maden çalışması olmayacak

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, Amazon ormanlarında yaşayan yerli halk Yanomanilerin topraklarında yasadışı madencilik faaliyetlerine son vereceği konusunda söz verdi.

AFP’nin aktardığına göre, Bolsonaro, Yanomami halkının topraklarına el konulduğuna ve yasa dışı madencilik yapan kişiler tarafından saldırıya uğradıklarına ilişkin suçlamaların ardından geçen pazar günü Yanomani temsilcileriyle bir araya gelerek “Madencilik istemiyorsanız madencilik olmayacak. Amazon’un içinde ve dışında, başka yerlerde madencilik yapmak isteyen, toprağı işlemek isteyen yerli kardeşler var ve onların isteklerine de saygı duyacağız” dedi.

Brezilya lideri Yanomanilerin haklarını korumak için ordunun devreye gireceğine söz verdi.

Yasadışı madencilikle bir yılda 500 futbol sahasına eşdeğer alan harap oldu

Hutukara Yanomami Derneği tarafından mart ayında yayınlanan bir rapora göre, Amazon havzası bölgesinin yıkımının ana nedenlerinden biri olan yasadışı madencilik, geçen yıl Yanomami topraklarında yüzde 30 artarak 500 futbol sahasına eşdeğer bir alanı mahvetti.

Haftalardır Yanomami ve Mundurucu bölgelerindeki yerli halk, yasadışı madencilerin saldırılarını protesto ediyor. Geçen hafta da bir Yüksek Mahkeme yargıcı, Bolsonaro hükümetine bu toprakları korumak için “gerekli önlemleri” almasını emretmişti.

Brezilya hükümetinin de yerli halklara tahsis edilen topraklarda madencilik faaliyetini düzenlemek için bir yasa taslağı hazırladığı belirtiliyor.

Yanomani halkının toprakları, özellikle yasadışı madenciler tarafından talan ediliyor.

Yerli halk madencilerin saldırısına maruz kalıyor

Yanomami halkı da geçen yıldan bu yana, Roraima ve Amazonas eyaletlerine yayılmış 96.000 kilometrekarelik, 27 bin nüfusu barındıran geniş alanda yapılan madencilik çalışmaları yüzünden giderek büyüyen gerilim hakkında Bolsanoro hükümetini birçok kez uyarmıştı.

İnsan hakları savunucuları ile çevre örgütleri, Bolsonaro hükümetinin yerli topraklarının ekonomik sömürüsünde büyük sorumluluğu olduğunu söylüyor.

Brezilya lideri son konuşmasında ordunun Yanomami haklarını savunacağını söylese de yasadışı madencilerin çalışmaları ve yerel halka saldırılarıyla ilgili hiçbir şey söylememesine dikkat çekiliyor.

İkizdere, New York Times’ın gündeminde: Erdoğan, sadık seçmeninin yaşadığı bölgeyi kızdırdı

Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) önde gelen gazetelerinden olan New York Times, Rize İkizdere‘de Cengiz Holding tarafından yapılmak istenen liman projesine hammadde temini için açılmak istenen taş ocağına karşı başlayan protestolara gazetesinde yer verdi.

İkizdere’yle ilgili analiz, Gazetenin Türkiye muhabiri Carlotta Gall imzasıyla “Erdoğan sadık seçmeninin yaşadığı bölgeyi kızdırırken, muhalefet de bunu fırsata çevirmek istiyor” başlığıyla verildi.

‘Erdoğan, kendi memleketinde de bir cephede yer alıyor’

Analizde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, bölgedeki yeşil ve ormanlık alanı yok ederek maden inşa etme planlarıyla kendi memleketinde, siyasi tabanının kalbinde protestoların fitilini ateşledi” ifadelerine yer verilerek şöyle devam edildi:

Türkiye’nin kuzeydoğusundaki Rize’de yaşayan köylülerin her zaman iki doğal avantajı vardı: Zengin bir vahşi yaşamın olduğu el değmemiş bir arazi ve bölgenin en popüler ve güçlü hemşehrisi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koruyucu etkisi. Fakat şimdi, ülke genelinde siyasi baskı altında olan Erdoğan, kendi memleketinde de bir cephede yer alıyor. Cumhurbaşkanına karşı olanlar İkizdere’de haftalardır 220 hektarlık yeşil alanın maden yapılmasını protesto ediyor.”

‘Buradaki protestolar dikkat çekici’

Rize’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın memleketi olduğu için buradaki protestoların dikkat çekici olduğuna işaret edilen analizde, muhalefetin bunu bir fırsat olarak düşündüğü dile getirildi:

Buradaki protestolar dikkat çekici çünkü Rize, Erdoğan’ın memleketi ve sadık bir kitlesi var. Onun siyasi rakipleri hali hazırda ekonomiyi ve pandemiyi yönetememekle eleştirilen ve savunmada olan Erdoğan’a karşı bu bölgede bir fırsat olduğunu düşünüyor.

Nisan ayının sonunda İkizdere’de başlayan protestolarda Erdoğan’ın elinde tuttuğu güçte çatlaklar bulmaya çalışan muhalif siyasetçiler de bölgeye giderek destek verdi. Erdoğan, kendi destekçilerininkiler haricinde hiçbir protestoya tolere etmiyor ve Rize’de de polis etkisini gösterdi.”

Gazetede, 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rize’den Recep Tayyip Erdoğan’a yüzde 77 oranında oy çıktığı da hatırlatıldı.

Sağlık uzmanları uyardı: Sıcak dalgalarından kaynaklı ölümler artıyor, önlemler yeterli değil

Birleşik Krallık’taki sağlık uzmanları yaptıkları açıklamada ülkenin vatandaşlarını her geçen yıl daha da artan sıcak dalgaları tehdidinden koruyamadığını söyledi.

İklim krizinin doğrudan etkisi olarak sıcak hava dalgaları daha da sıklaşıyor. En çok etkilenenler arasında ise çok genç olanlar, yaşlılar ve astım gibi kronik rahatsızlığı olan kişiler yer alıyor.

Met Office geçtiğimiz hafta fabrikalardan, enerji santrallerinden ve taşıtlardan kaynaklanan sera gazı emisyonları devam ettikçe yıllık ortalama küresel sıcaklığın önümüzdeki beş yıl içerisinde sanayi öncesi döneme kıyasla 1.5 derece üzerine çıkma ihtimalinin yüzde 40’tan fazla olduğunu açıkladı.

‘Sorun daha da kötüleşecek’

Birleşik Krallık İklim Değişikliği Komitesi (CCC) üyesi Julia King, “Mevcut evlerin çok yüksek bir oranı, normal bir yaz ayında zaten aşırı ısınıyor” ifadelerini kullandı.

The Guardian’ın aktardığına göre 2018 yazında, o yılki sıcak hava dalgasının yaklaşık 2 bin 500 kişinin ölümüne neden olduğunu hatırlatan King, “Artık bu olaylardan daha fazlasına sahip olacağımız konusunda gerçek bir olasılık var. Ancak tehdidin üstesinden gelmek için yeterli bir şey yapmıyoruz” dedi.

CCC’nin evleri ve bakım evlerini sıcak hava dalgalarının kötü etkilerinden korumak için alınması gereken önlemleri anlattığını dile getiren King, sorunun ele alındığına dair çok az işaret olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Plan bariz şekilde yetersiz’

Birleşik Krallık için 2004 yılında Sıcak Dalgası Planı (NHS) oluşturulmuştu ancak Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırma Enstitüsü politika direktörü Bob Ward tarafından “bariz şekilde yetersiz” olarak nitelendirilmişti.

Ward Başbakan’a yazdığı bir mektupta “Yaz sıcak dalgaları Birleşik Krallık’ta son birkaç yılda binlerce insanı öldüren doğal bir afet. Sıcaklık risklerini yönetmek için daha iyi bir strateji oluşturularak birçok hayat kurtarılabilirdi” ifadelerini kullandı.

2050 yılına kadar ülkede bugün olduğundan üç kat daha fazla sıcaklığa bağlı ölüm görebileceği tahmin edildiğini belirten King, “Bu, İklim Değişikliği Komitesi’nin 10 yıl önce konuyla ilgili ilk raporlarını hazırladığından beri tartıştığı bir şey, ancak çok az ilerleme gördük” ifadelerini kullandı.

‘Enerji verimliliği önlemleri riski artırabiliyor’

London School of Hygiene and Tropical Medicine’den Profesör Paul Wilkinson, enerji verimliliği için alınan önlemlerin aşırı ısınma risklerini artırabildiğine dikkat çekti:

Çok fazla yalıtımınız var ve konut sızdırmaz hale geliyor, bu nedenle bir sıcak hava dalgası sırasında ısının dağıtılması zorlaşıyor. Sorun oldukça şiddetli hale gelebilir. Kışın evleri sıcak tutmamız gerekiyor ama bu yazın serin kalmasını sağlayacak şekilde yapılmalı.”

Fotoğraf: Shutterstock

‘Yeni evlerde bu adımlara öncelik verilmiyor’

Bu tür bir soğutmaya izin verecek önlemler arasında panjurlar, kepenkler ve yeterli havalandırmanın yanı sıra gölge sağlayan ağaçların – özellikle şehirlerdeki – korunması da yer alıyor. Ancak, uzmanlar Birleşik Krallık’ta inşa edilen yeni ev ve projelerde bu adımlara öncelik verilmediğini iddia ediyor.

Sorunun koronavirüs salgını nedeniyle de kötüleşebileceği uyarısında bulunan King, “Pandemi sona erdikten sonra, muhtemelen çok daha fazla insan evden çalışacak ve çoğu evi -özellikle geceleri aşırı derecede sıcak olabilen şehirlerde- serin tutmak kolay değil. Dolayısıyla önümüzdeki birkaç yıl içinde sorunun daha da şiddetlenmesi muhtemel” dedi.

Londra’da aşı karşıtları sokaklara döküldü, AVM bastı, polisle çatıştı

Binlerce “aşı pasaportu” karşıtı, geçen hafta sonu, Londra’nın orta ve batısında binlerce kilometre yürüyerek protesto gösterisi yaptı, yürüyüşün sonunda da Shepherd’s Bush‘taki Westfield alışveriş merkezini işgal etti.  

Aşı pasaportu, maske zorunluluğu ve salgına karşı alınan önlemleri protesto eden kalabalık grup akşam saatlerinde alışveriş merkezine ulaştı. Kapıda önlem alan polisle çatışan yüzlerce kişi, yarım saat kadar işgal ettikleri  AVM’de “artık tecrit yok” ve “özgürlüğünüzü geri alın” sloganları attı.

Bu sırada içerideki dükkanların kepenklerini kapattıkları ve çalışanların kendilerini içeriye kilitledikleri görüldü.

Alışveriş merkezindeki kalabalığa seslenen aşı karşıtlarının liderlerinden biri,  “Özgür insanlar olarak buradayız, iletişim kurarak, daha fazla kilitlenmeyi önlemek için her toplulukta örgütleyeceğimiz hoşnutsuzluk yazına hazırlanmak için buradayız. Artık karantina yok!” dedi.

Alışveriş merkezi işgali, Parlamento Meydanı‘ndan başlayıp Acton’a kadar yaklaşık 12 millik bir yürüyüşün ardından gerçekleşti. Protesto öncesinde günlerce internet üzerinden hazırlık yapan eylemciler işgali; protestolarını “daha önce tercih etmedikleri kamusal alanlara” yayarak etki yaratmak için amaçladıklarını söylüyordu.

Cumartesi günkü eylem, Birleşik Krallık hükümetinin son haftalarda çok sayıda insanı etkileyen koronavirüs önlemlerine karşı bir dizi protestonun sonuncu halkası. Guardian‘a konuşan protestocular, hükümetin  pandemiyle  mücadele etmek için attığı adımların yarardan çok zarar getirdiğine inandıklarını belirtiyor.

Bedfordshire‘dan Paul adlı protestocu,  pandemi ile mücadele bahanesiyle sivil özgürlüklere yönelik benzeri görülmemiş baskının nereye varacağından korktuğu için katıldığını söyledi:

“Özgürlüklerimizi kaybetmekten, aşı olmak isteyip istemediğimiz konusundaki seçimin bize bırakılmamasından korkuyorum.”

‘Tıbbı özgürlük’ yasası istiyorlar

Eylemlerin arkasındaki gruplardan biri olan Save Our Rights UK’nin kurucusu Louise Creffield, cumartesi günkü protestonun odak noktasının tıbbi özgürlük olduğunu söyledi:

“İzlemenin aşı pasaportlarına dönüştürülmesi ve zorunlu testlerdeki artış konusunda çok endişeliyiz. Tıbbi bir prosedüre katılmak ya da katılmamak için herhangi bir zorlamayı ve herhangi bir ayrımcılığı önleyecek bir tıbbi özgürlük yasası için kampanya yürütüyoruz, çünkü bunun olmadığı yerde adil ve bilgilendirilmiş rıza olamaz. Tıbbi özgürlüğümüzü bir kez kaybettiğimizde, onu geri alıp alamayacağımıza ve bu kaygan eğimin bizi nereye götürebileceğine dair hiçbir söz yok.”

Metropolitan polisi ise eylemlerde polise saldırı, şiddet içeren kargaşa ve mala zarar da dahil olmak üzere suç şüphesiyle dört kişinin tutuklandığını açıkladı. 

 

Salgın ve Toplum’da bu hafta: Popüler kültür, toplum ve siyaset

İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) tarafından düzenlenen Salgın ve Toplum başlıklı söyleşi serisinde bu kez “Popüler Kültür, Toplum ve Siyaset” konusu konuşulacak.

Çevrimiçi düzenlenecek söyleşide konuşmacı olarak Senem Aydın-Düzgit, Emre Erdoğan, Fuat Keyman ve Çimen Erkol yer alacak.

1 Haziran’da

1 Haziran Salı saat 15.00’da video konferans yoluyla gerçekleşen söyleşinin kolaylaştırıcılığını da Senem Aydın-Düzgit üstlenecek.

Etkinliğe katılmak isteyenler bu adres üzerinden kayıt formunu doldurabilir. 25 Mayıs 2021 tarihli Salgın ve Toplum söyleşisi olan “İslamcılık Sağ Düşünce ve Tarih Savaşları” webinarını izlemek isteyenler ise bu adrese tıklayabilir.

Boğaziçi LGBTİ+’dan 3 Haziran’daki ilk duruşmaya çağrı: Yanımızda olun

Boğaziçi LGBTİ+, LGBTİ+ bayrağı taşıdığı gerekçesiyle arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto ettikleri için gözaltına alınanların yargılandığı davanın ilk duruşmasında 3 Haziran Perşembe günü saat 09.30’da Çağlayan Adliyesi‘nde olacaklarını duyurdu.

Kuzey Kampüs önünde gözaltına alınan 12 kişi hakkında “toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefet” suçlamasıyla dava açılmıştı.

‘LGBTİ+ nefretinin karşısında birleşik mücadele kurmak için’

Boğaziçi LGBTİ+, yaptığı açıklamada LGBTİ+ nefretinin karşısında birleşik bir mücadele kurmak için herkesi arkadaşlarının yanında olmaya davet ettiklerini belirtti:

1 Şubat günü okuldaki özel güvenlik görevlileri ve polislerin ablukaya aldığı Boğaziçi Üniversitesi’nden çıkmaya çalışan arkadaşlarımız yoğun bir şiddette maruz bırakıldılar ve okul içerisinde rehin alındılar. Güney Kapı içerisinde devam eden protestolar sırasında LGBTİ+ bayrağı açan bir arkadaşımız hakkında Eğitim Fakültesi Dekanlığı soruşturma başlattı ve ilk savunması 25 Mart’ta görülecekti. Ancak savunmasını komisyona iletmek üzere Kuzey Kampüs’e giden arkadaşımız ve yanında ona destek olmak üzere bulunan üç kişi üstlerinde gökkuşağı bayrağı olduğu gerekçesiyle sivil giyimli polisler tarafından alıkonuldular. Durumu protesto etmek için toplananlara dağılmadıkları sürece arkadaşlarımızı serbest bırakmayacağını söyleyen polis açıkça aylardır süren düşman hukuku politikalarını devam ettirdiğini beyan etti. Arkadaşlarımız salınana kadar eyleme devam edeceklerini belirten öğrencilere polis şiddet uygulayarak müdahale etti ve işkenceyle sekiz arkadaşımızı daha gözaltına aldı. Bunlar üzerine Bebek’ten Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine destek olmak için yürüyen on iki arkadaşımız da işkencenceyle polis tarafından gözaltına alındı.

LGBTİ+fobik ve kadın düşmanı söylemlere ve muamelelere gece boyunca maruz bırakılan arkadaşlarımıza destek için Çağlayan Adliyesi önünde eylem yapmak isterken daha alana giriş yapamadan yüzlerce polisin saldırısına ve işkencesine maruz bırakıldık, elli iki kişi dakikalar içinde gözaltına alındı. Demokratik mücadelesini yürütmeye çalışan LGBTİ+lar olarak sadece iki gün içinde yetmiş altı arkadaşımızın nefret saikiyle gözaltına alınması, uğradığımız şiddet ve işkenceler ülke gündeminde yer etmedi, ulusal basın yayın organları haber bültenlerine bir cümle eklemeyi dahi çok gördü.

Hukukun ve insan haklarının ayaklar altına alındığı, LGBTİ+ nefretinin devletin en yüksek kadroları dahil her alanda en yüksek perdeden seslendirildiği bu atmosferde Kuzey Kampüs önünde gözaltına alınan on iki arkadaşımız hakkında “toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefet” suçlamasıyla dava açıldı.

3 Haziran Perşembe günü saat 10.00 Çağlayan Adliyesi’nde görülecek davada LGBTİ+ nefretinin karşısında birleşik bir mücadele kurmak için herkesi arkadaşlarımızın yanında olmaya davet ediyoruz.”

Ne olmuştu?

25 Mart’ta Boğaziçi Üniversitesi’nin bulunduğu Hisarüstüstü Mahallesi’nde dört öğrenci “LGBTİ+ bayrağı taşıdıkları” gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.

Aynı gün Boğaziçi Üniversitesi‘ne rektör atanmasını protesto eylemleri sırasında LGBTİ+ bayrağı taşıyan bir öğrenciye açılan disiplin soruşturması vardı.

Bu disiplin soruşturmasını protesto eden öğrenciler de gözaltına alındı.

Bunun ardından polis saldırıları ve gözaltılar, Kuzey Kampüs’te, üniversitenin Bebek kapısında ve 26 Mart’ta ise Çağlayan Adliyesi’nde devam etti.

Kuzey Kampüs önünde gözaltına alınan 12 kişi hakkında “toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefet” suçlamasıyla dava açıldı. Davanın ilk duruşması 3 Haziran günü görülecek.

Bir ‘İstanbul ihaneti’nin eşiğindeyiz – Aydın Engin

Tamam, reyting rekorları kıran “Peker videoları“nın sekizincisini de izledik. Ülkeye yapılan ihanetler zincirini bir mafya elebaşısının ağzından bir kez daha dinledik. Anlaşılan daha da dinleyeceğiz.

Evet ihanetler

Cezasız kalmış. Soruşturmaya bile uğramamış, uğradığında suçluları aklamayla sonuçlanmış ihanetler. Kanlı tuğların üstüne kanlı, kirli tuğlalar konmuş, hiçbir tuğla çekilmemiş, harcına kan karışmış “devlet” duvarları titizlikle ve ısrarla korunmuş…

İhanetler birbiri üstüne yığılmış ve yığılmakta…

***

Hele şu video dizisi süredursun, demlensin. Bir başka ve en az ötekiler kadar can yakıcı bir ihanet, “Peker videoları“nın gölgesinde kalmasın…

İstanbul ihaneti“nden söz ediyorum. Sürdürüleceği, vazgeçilmeyeceği gözlerimizin içine baka baka bir kez daha ilan edilen “İstanbul ihaneti“nden, Kanal İstanbul‘dan…

Baş sorumlu iki gün önce, “Çamlıca Kulesi” açılışında konuştu:

“…. Haziran ayının sonunda Kanal İstanbul’u şehrimize kazandırmak üzere temeli atıyoruz. Rahatsız olanlar var, olacaklar. Varsın olsunlar. Kanal İstanbul üzerinden 6 tane köprü göreceksiniz. Sağında ve solunda iki şehir inşa edeceğiz. İstanbul bir başka güzel olacak…”

Bugünkü İstanbul’a kanalın iki yakasında iki şehir (semt değil şehir) daha eklenecek. 83 milyonluk Türkiye’nin beşte birinin yaşadığı İstanbul’a iki şehir daha eklemek… Sonra da “İstanbul bir başka güzel olacak” diye eklemek…

Şimdi tutup buna “Bu bir ihanettir ve bu ihanetin sorumlusu da AKP Reisi’dir” diye yazsam, adım gibi eminim Saray avukatları hakaret davası açacaklar. Saray mahkemeleri de…

O yüzden yazmayacağım. Onun yerine 21 Ekim 2017’de Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesi’nde konuşan AKP Reisi’nin söylediklerini, virgülüne bile dokunmadan aktaracağım:

…Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum…

Alıntıda siyah dizilen sözcüklere bir kez daha bakın. Ben de aynen ve sadece bunu söylüyorum:

Bu şehre ihanet etti(ler), hâlâ da ihanet ediyor(lar).

Çizgi: Tan Oral

***

Hatırlayın, bir süre önce NASA (Amerikan’nın Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) İstanbul’un uzaydan çekilmiş bir fotoğrafını “Parıldıyorsun İstanbul” başlığı ile yayımladı.

Etkileyici bir görsel şölendi. İstanbul sahiden parıldıyordu. Ancak o fotoğrafa daha dikkatle bakan gözler de vardı. Bunlardan biri, doğayı koruma hedefine kilitlenmiş bir küresel örgütün, Doğal Hayatı Koruma Vakfı‘nın (WWF) Türkiye kolu kendi sosyal medya kanalından uyardı:

İstanbul ışıldıyor ancak biz burada sınırlarına dayanmış ve onları aşmış bir şehir görüyoruz. İnsanın dokunmadığı hiçbir alanın neredeyse kalmadığı bir şehir.

O güzelim fotoğrafa farklı açıdan bakmasını bilen sorumlu bir gözün değerlendirmesi bu. Betonla sıvanmış benzersiz güzellikte bir doğa parçasından söz ediyor ve ekliyor

Sürdürülebilir bir İstanbul hayal değil. Mega projeler yerine İstanbul’un ormanlarını, sulak alanlarını, çevresindeki tarım alanlarını, yaşam destek sistemlerini korumazsak kaybederiz…”

Karadeniz‘le Marmara denizlerini birleştirecek bir kanal açmak ve o kanalın iki yakasında iki yeni şehir inşa etmek o fotoğrafta “parıldayan” İstanbul’u geri dönülemeyecek ölçüde kaybetmek değilse nedir?

* * *

Yıllar önce Sadun Aren öğretmenimiz, bencileyin ekonomi biliminden nasipsiz TİP üyesi gençlere bir “Keynes fıkrası” anlatmıştı. 20. yüzyıla damga vuran ekonomi bilgini John Maynard Keynes şöyle demiş:

– Dört beş işçinin eline kazma ve kürekler tutuşturun ve ücretlerini verip kocaman bir çukur kazdırın. Onlar aldıkları ücretle ekmek alacak, süt alacak, giysi alacak, ekonomiyi canlandıracaklar. Sonra başka dört beş işçinin eline kazma kürekler tutuşturun ve o çukuru kapatmalarını isteyin. O işçiler de alacakları ücretle ekmek alacak, süt alacak, giysi alacaklar ve ekonomiyi daha da canlandıracaklar

Anlamsızlığı pek belirgin bu öneriye şaşıran bizleri Sadun Aren gülümseyerek uyardı:

– Fıkra gerçek mi bilmiyorum. Ama burada vurgulanan saçma sapan, anlamsız, yararsız bir inşaat değil, istihdam yaratmanın öneminden söz ediliyor. Kapitalizmin hiçbir zaman ulaşamayacağı tam istihdamın önemine vurgu yapılıyor…

Büyük şirketlere muhasebeci yetiştirmek üzere kurulmuş iktisadi ve ticari bilimler akademilerinin birinden (üniversite değil yüksek okuldur onlar) mezun olan, ama 2019 Mart’ında, Haymana’daki bir mitingde “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim, ben” diye kükreyen, 2020 Aralık’ının son günlerinde “benim alanım ekonomi” diye kostaklanan AKP Risi bu fıkrayı duydu mu bilmiyorum. Ama duyduysa bile “İnşaat yaparsan kalkınırsın” diye anlamış.

Beş büyük inşaat müteahhidi ve onların “alt müteahhitleri” ile el ele tutuşup başta İstanbul olmak üzere kentleri, kırları, dereleri, ovaları, bayırları ama bina, ama köprü, ama duble yol, ama otoyol, ama HES, ama baraj inşaatı ile heryeri betonla sıvamayı kalkınma sağlayacak, istihdamı artıracak sandığı bir ekonomi modeli icat etti. Ekonomik göstergeler bu saçma modelin işlemediğini açıkça gösteriyor ama bunlar onun umurunda değil.

Nitekim şimdi de milyonlarca ton toprağı bir yerden kaldırıp bir yere taşıyacak (Keynes fıkrasını hatırlayın) bir hafriyat (kazı) çalışmasından sonra iki yeni şehir inşa edip İstanbul’un güzelliklerine güzellik katacağına inanmış durumda.

***

Birkaç yıl sonra AKP Reisi’nin bir kez daha “İstanbul’a ihanet ettik. Ben de bundan sorumluyum” deyip demeyeceği umurumda değil, umurumuzda da olmasın.

Bize düşen İstanbul’a yönelik bu yeni saldırıyı durdurmak, yeni bir ihaneti önlemek olsa gerek. Unutmayalım ki İstanbul elden giderse Türkiye elden gitmiş olur.

Seyirci kalmak, yakınmak, sosyal medyada hınzır sataşmalarla yürek soğutmak bizim işimiz ve görevimiz ve hele ödevimiz olamaz.

Kabak tadı verse de o cümleyi yeniden kuracağım: İstanbul’a ihaneti de ancak bir kitlesel hareket önleyebilir. Şiddetten arınmış ama milyonluk kitleleri kucaklayan bir kitlesel gücün önünde hiçbir güç duramaz.

Siyasal literatürde buna “Hak arayanların birleşik gücü”, “Adaleti savunanların birleşik gücü”, “Demokrasi isteyenlerin birleşik gücü” de deniyor…

(Bu yazı ilk kez T24’te yayımlanmıştır.)

6’ıncı kitlesel yok oluşun nasıl ilerlediğini görmek isteyenler; Marmara’ya bakmanız yeterli- Pelin Cengiz

Gezegenimiz dünya, 6’ncı büyük kitlesel yok oluş evresinde. Bu kitlesel yok oluşun temel nedeni ise insanoğlunun dünya üzerindeki faaliyetleri. “6’ncı Büyük Kitlesel Yok Oluş” adlı evre insanoğlunun soyunun da tükenmesine sebep olabilecek kadar kritik.

Yerkürenin biyolojik çeşitliliğinin bir parçası olan insan ırkının geleceğinin dünyadaki biyolojik canlılığın devamına bağlı olduğu sıklıkla vurgulanıyor. Yerküre kaynaklarının bu şekliyle kullanımı sürdürülebilir değil.

Planet Earth, Life, Africa gibi önemli BBC belgesellerinin yaratıcısı ve anlatıcısı, doğa bilimci Sir David Attenborough, “insan bu dünyanın vebasıdır” demişti birkaç yıl önce. Ne kadar doğru…

Yeryüzündeki doğal kaynaklar ve insan toplulukları benzeri görülmemiş biçimde geri dönülmez bir tahribata sürükleniyor.

Antroposen (antropocene) çağı, yani insanların çağı. Antroposen, Yunanca’da insan anlamına gelen “antropos” kelimesine jeolojik çağları imleyen “-cene” ekinin eklenmesiyle elde edilen bir terim.

Bilim insanları, epeydir insanın dünya üzerinde büyük etkide bulunduğu yeni bir jeolojik çağa girildiğini söylüyor. Yapılan çalışmaların önemli bir kısmı insanoğlunun yerkürede jeolojik bir döneme adını verebilecek kadar iz bıraktığı yönünde.

Çünkü, sanayi devriminden bu yana insan faaliyetlerinin yerkürenin iklimini çok hızlı bir şekilde değiştirdiğine, canlıların yaşam alanlarının da buna paralel olarak yok olduğuna vurgu yapan bilim insanları, 6’ncı büyük kitlesel yok oluşun çoktan başladığına dikkat çekiyor, biyoçeşitlilik büyük tehlike altında, hayvan ve bitki türleri hızla yok oluyor.

6’ıncı yok oluş, insan soyunun tükenmesine de yol açabilir

Son yarım milyar yılda tam beş defa kitlesel yok oluş yaşandı, bu beş büyük yok oluş, dünya üzerindeki canlı türlerinin büyük bir bölümünün (yüzde 80 ile yüzde 96 arasında) soyunun tükenmesine neden oldu. Ancak, bir farkla, diğer yok oluşların hepsi doğal yollarla oldu.

Şimdi insanlık, yeni bir yok oluşu eşiğinde. Bilim insanlarına göre, dünya 6’ncı kitlesel yok oluşu doğru gidiyor. Bunun temel sebebi ise insanın dünya üzerindeki faaliyetleri. 6’ncı büyük kitlesel yok oluş evresi insanoğlunun soyunun da tükenmesine sebep olabilir. Bir anlamda, insanlık son 150-200 yılda yarattığı “kendi dünyasının” kurbanı oluyor. İnsan kendi eliyle yaşadığı başkalaştırıyor, yok oluşa sürüklüyor. Bir devri bundan daha iyi anlatacak bir tanım yoktur herhalde.

Antroposen çağı kavramını farklı biçimde ifade ederek kapitalosen (capitalocene) demeyi tercih edenler de var. Kapitalosen yani sermaye çağı. Kapitalizmin dünyaya neler ettiğinin, dünyayı nasıl bir tehditle karşı karşıya bıraktığının bir çağa verdiği isim.

Son haftalarda özellikle Marmara Denizi’nin gözlerimizin önünde can çekişiyor oluşunu, denizden yükselen feryat sesin insan faaliyetleriyle hızla ilerleyen tüm nu 6’ncı yok oluştan ayrı değerlendirebilir miyiz? Elbette hayır…

Marmara Denizi’nde yaşamakta olduğumuz müsilaj sorunu gibi deniz, göl, baraj gibi alanlarda yaşanan ötrofikasyon (besin maddelerinin büyük oranda artması), alg patlaması benzeri sorunlarının iki kök sebebi var:

Birincisi organik yükün artması, ikincisi sıcaklığın bu canlıların üremesi için en elverişli seviyeye ulaşması…

Bu iki ön koşula akıntı ve rüzgar gibi su hareketlerinin azlığının da eklenmesi deniz salyası ya da müsilaj olarak adlandırılan sorunlarının gözle görünür şekilde açığa çıkmasına sebep oluyor.

Marmara Denizi’nde mevsimsel bir geçişe denk gelen nisan sonu mayıs başı dönemlerinde bir hafta kadar bir periyotta kendini açığa vuran müsilaj sorunu denizin kendi iç dengesi ev yağış rejimi gibi etmenlerle hemen her yıl gözlemlenebiliyor.

Aynı dönemde Marmara’daki barajlar ve Küçükçekmece Lagünü’nde de benzer problemler diğer etmenlerin varlığı ile bağlantılı olarak görüldü. Ancak Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj sorununun zamansal uzunluğu, kapsadığı alanın genişliği ve yoğunluğunu göz önünde bulundurulduğunda bugünkü sorun doğal döngünün dışındaki problemlere işaret ediyor. 

En önemli etken arıtılmayan atıklar

Konuyla ilgili olarak Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi geçen hafta “Marmara Denizi Müsilaj Sorununun Sebepleri, Değerlendirmesi ve Çözüm Önerileri” başlıklı önemli bir rapor açıkladı.

Rapora göre, Marmara Denizi’ndeki organik yükünün artmasındaki birincil sebebin yanlış atık su arıtma politikası olduğunu söylemek yanlış olmaz…

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin şu tespitleri önemli:

“Deşarj verileri incelendiğinde 2019 ve 2020 yıllarında İstanbul atık sularının neredeyse yüzde 70’inin yalnızca ön arıtmadan geçirilerek Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjının yapıldığı görülmektedir.

Marmara’nın dip akıntısı ile Karadeniz’e aktarılacağı düşünülen bu atık su yönetimi her şeye rağmen Marmara Denizi’nin dibinde büyük bir kirlilik birikimine sebep olmaktadır.

Sadece İstanbul örneği dahi Tekirdağ, Yalova, İzmit ve kısmen de Çanakkale’nin atık sularının deşarj edildiği Marmara’daki kirlilik yükünün niçin arttığını açıklamaktadır.

Deniz deşarjlarında atık suyun bırakıldığı derinlik ve difüzör dizaynları, deniz içinde birincil, ikincil, üçüncül seyrelme fazlarını belirleyen hesaplara dayanmaktadır.

Bölgesel akıntılar ve yoğunluk tabakalaşmasına göre belirlenen derinlik ve difüzör yapılarının uygunluğu artan nüfusla beraber bugün sorgulanması gereken duruma ulaşmıştır.

Müsilajın sürekli ve yaygın halde devam etmesi, deniz içindeki atıksu organik dağılımının seyrelmediğini göstermekte olup, “derin deniz deşarjları” ile bırakıldığı noktalarda yeterli seyrelme olmadığı gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. 

Deniz deşarjı yapılarının dizaynının yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Marmara Denizi çevresinde bulunan çok sayıda kentin (yaklaşık 25-30 milyon eşdeğer nüfusun) atıksuları tam biyolojik arıtma olmadan büyük ölçüde fiziksel çökeltme ve ızgara sistemleri sonrasında Marmara denizine deşarj edilmektedir. Deniz deşarjı sistemleri çoğu zaman hareketli su ortamı kabülüne göre dizayn edilmiş sistemlerdir.

Gözlemlediğimiz mevsimsel etkiler ve sakin deniz ortamları ise bu kabullerin sorgulanması gerektiğini açığa çıkarmıştır. Karadeniz-Marmara Denizi yüzey ve dip akıntıları Karadeniz’deki oksijensiz H2S tabakasının kalınlığı ve Karadeniz’i besleyen akarsuların yıl içindeki debileri ile bağlantılıdır. Uzun yıllar öncesinin ölçümleri ve hesaplamalarına dayanan İstanbul derin deşarjı sisteminin güncel denizel araştırmalara dayanarak derinlik ve çıkış difüzör yeterliliği sorgulanmalıdır.

Ergene havzasının rolü

Marmara’ya bir başka ciddi kirlilik yükü sağlayan noktanın Ergene Havzası olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu bölgedeki yanlış atık su yönetim politikası Marmara’ya olan tehdidin baş aktörlerindendir. Buradaki kirlilik yalnızca biyolojik değil, kimyasal bir muhtevaya da sahiptir. Ergene havzasının vakit kaybedilmeksizin atıksu yönetimi planlaması yapılmalı, her türlü denetim, kontrol ve deşarj parametreleri şeffaf ve ulaşılabilir olmalıdır. Sonuç olarak yukarıda ifade ettiğimiz yanılış atıksu yönetimi politikası kendi iç argümanları ve mantığı içerisinde dahi beklenen sonucu vermemektedir. Deniz içinde seyrelmesi beklenen atıksuların Marmara Denizi’nde seyrelmesinin gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Müsilaj sorunu bize bugüne değin Marmara Denizi’nin dibinde bulunan yoğun kirliliğin farklı biçimlerde de su yüzeyine taşabildiğini göstermekte ve mevcut sistemin değişmesi gerektiğini açığa çıkarmaktadır.

Nütrientlerin yanında alıcı ortamın estetik durumunun değişmesine yol açan yüzücü maddeler, yağ gres, koku ve renk parametrelerinin kontrolü için de deşarj öncesi sistemden uzaklaştırılması yani ayrıştırılması gerekmektedir. Hem müsilaj sorunun tekrarlanmaması hem de Marmara Denizi’ndeki büyük kirliliği kontrol altın almak adına ön artıma sistemleri yerine ileri biyolojik atıksu arıtma sistemlerine geçiş sağlanmalıdır.”

Peki bizi bir yok oluşa doğru sürükleyen bu yanlış atık su politikalarından nasıl çıkabiliriz?

Raporda, konuyla ilgili çözüm önerileri ise şöyle sıralanıyor:

  • Yaşanmakta olan ve alarm zillerini alabildiğine çalan deniz salyası/müsilaj sorununa dair tedbirler derhal hayata geçirilmelidir.
  • Sürecin yalnızca Marmara’ya kıyısı olan belediyeler tarafından ele alınması bir eksikliktir.
  • Yerel yönetimlerin ellerindeki tüm imkanlarını seferber ederek bu soruna müdahalede bulunmalarının yanı sıra sorunun kalıcı ve güvenilir bir çözümü ancak merkezi bir planlama, Marmara üzerinde kesin bir korumanın sağlanması ile mümkün olabilir.
  • Bu hususta birkaç il belediyesinin kendi inisiyatifiyle yaptığı açıklamalar, yüzey sıyırıcıları ile temizleme girişimleri yetersiz kalırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın konu hakkındaki sessizliği endişe vericidir. Bakanlık sürece müdahale etmeli, çözümün bir parçası olmalıdır.
  • Müsilaj sorununun denizlerdeki kirlilik yükü ve sıcaklık ortalamasındaki artış olarak özetlenebilecek iki kök sebebi olduğu için, sorunun tekrarlanmaması ve nihai olarak çözülmesi de bu iki kök sebebin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır.
  • Her şeyden önce Marmara Denizi’ne deşarj edilen atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtmadan geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde, küresel iklim krizinin çarpan etkisi ile beraber mevcut atıksu yönetimi politikasının devamı halinde Marmara Denizi’nde oksijen yetersizliği de artacak ve balık göçlerinin yanı sıra her türden biyoçeşitlilik de azaltacaktır.
  • Marmara’da sık görülen bir rüzgâr akımı ya da akıntının artması gözle görünür müsilaj sorununu geçici olarak ortadan kaldırabilecek olsa da konu hakkında yapılan tespitler sorunun büyümekte olduğunu göstermektedir.
  • Mevcut duruma müdahale için ilk elden derin deniz deşarjları ve ön arıtma tesislerinin hızlıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
  • Baltalimanı (625.000 m³/gün kapasite), Kadıköy (833.000 m³/gün kapasite), Küçükçekmece (354.000 m³/gün kapasite), Küçüksu (640.000 m³/gün kapasite), Paşabahçe (575.000 m³/gün kapasite), Şile (46.000 m³/gün kapasite) ve Yenikapı (864.000 m³/gün kapasite)’deki ön arıtma tesislerinin ivedilikle ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerine çevrilmesi ve bu acil ihtiyaca yanıt vermek için gerekli kamulaştırma işlemlerinin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
  • Sorunun bir diğer yakıcı yüzü olan küresel iklim krizine karşı da iklim krizine karşı acil eylem planının yayınlanarak plana katı bir şekilde uyulması gerekmektedir.

(Bu yazı ilk kez Artı Gerçek’te yayımlanmıştır.)