Ana Sayfa Blog Sayfa 1419

Faz 3 çalışması başlayan yerli aşının adı belli oldu: TURKOVAC

Yerli aşıda faz 3 çalışması başladı.

Gönüllülerle yürütülen aşılama programı kapsamında ilk doz aşı Ankara Şehir Hastanesi‘nde yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ilk doz uygulamasına canlı bağlantıyla katıldı. Burada bir konuşma yapan Erdoğan, aşının adının TURKOVAC olarak belirlendiği söyledi.

Erdoğan bağlantıda şunları söyledi:

“Erciyes Üniversitesi ile Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı tarafından geliştirilen bu aşı hali hazırda ülkemizde  en ileri düzeye ulaşmış olan çalışmadır. İlk yerli aşımızın bu seviyeye gelmesinde emeği geçen bilim insanlarımıza teşekkür ediyorum.

‘Birkaç haftada 18 yaş üzeri nüfusun tamamını aşılama kapsamına alacağız’

Türkiye, Çin ve Almanya başta olmak üzere somut neticeye ulaşan tüm aşıların tedariki ve uygulamasında oldukça ileri bir düzeydedir. İnşallah birkaç hafta içinde ülkemizdeki 18 yaş üzeri nüfusun tamamını aşılama kapsamına almış olacağız. Haziran ayı başıyla birlikte pek çok alanda milletimize rahat bir nefes aldıracak açılımları  zaten başlatmıştık. Dün de Kabine toplantımızın ardından temmuz ayıyla birlikte  sokağa çıkma kısıtlamaları başta olmak üzere pek çok konuya ilişkin mücadele ve müjdelerimizi milletimizle paylaştık.

Dışarıdan temin ettiğimiz aşılar önemli olmakla birlikte asıl olan kendi aşımızı üretmektir. Bu hastalığın ne kadar süreceği, ne kadar mutasyon geçireceği belirsizdir. Ülkemizi salgın cenderesinden bir an önce kurtulmak iç.in kendi aşımıza sahip olmamız kritik öneme sahiptir. Üçüncü faza geçilen bu çalışmayla artık kendi aşımıza sahip olma konusunda son dönemece girmiş bulunuyoruz. Bu aşamanın da ön görülen sürece tamamlanarak aşımızın seri üretime ve yaygın kullanımına geçilmesini temenni ediyorum.”

 

İspanya’da cezaevindeki Katalan siyasetçilere af

Sánchez’in Barselona‘da, STK temsilcisilerinin önünde kuzeydoğu bölgesinin geleceğine ilişkin yol haritasından bahsederken yaptığı açıklamaya göre, kabinenin afları salı günü onaylaması bekleniyor.

‘Sembolik olarak milyonlarca kişiyi bir arada yaşama katıyoruz’

12 bağımsızlıkçı lider, ayaklanma ve diğer suçlardan mahkum olmuş, dokuzu yasadışı ilan edilmiş olan referandum sonuçlarının geçerli olduğu konusunda beyanatlar verdikten birkaç gün sonra bağımsızlık ilan etmekten ötürü ağır hapis cezalarına çarptırılmışlardı.

Katalan bölgesinde yaşayan İspanya yanlıları ise referandumu boykot etmişti.

Euronews‘te yer alan habere göre Sánchez, “Yeniden birleşim: tüm İspanya’nın geleceği için bir proje” başlıklı sunumunda, “Bu eylemle, fiziki olarak dokuz kişiyi hapisten çıkarıyoruz, ancak sembolik olarak milyonlarca insanı bir arada yaşama katıyoruz. Anlaşabilmek uğruna yapacağız ve bunu gönülden isteyerek yapacağız” dedi.

Pedro Sanchez.

Muhalefet: Katalan partilerin desteği için af kullanılıyor

Muhalefet partileri ise af kararını sert şekilde eleştiriyor ve Sanchez’in affı, Katalan partilerin desteğini güvence almak için kullandığını söylüyor.  Son haftalarda kutuplaştırıcı ve tartışmalı bir konu haline gelen aflar hali hazırda zor şartlarda kurulmuş olan hükümette sıkıntılara yol açıyor ve ülkedeki siyasi gerilimi artırıyor.

Sánchez’in sosyalist partisi şu anda solcu Podemos ile koalisyon halinde bir azınlık hükümetine liderlik ediyor.

Geçen hafta yayınlanan bir Ipsos anketi, İspanyolların yüzde 53’ünün aflara karşı olduğunu, yüzde 29’unun desteklediğini ve yüzde 18’inin bu konuda bir fikri olmadığını ortaya koydu. Katalan iş dünyası liderleri ise sosyal barışı teşvik edeceğini söyleyerek öneriyi desteklediklerini açıkladılar.

Gözaltına alınan İkizdere direnişçisi Dursun Baş: Tek başıma kalsam da direneceğim

Rize İkizdere’de, Cengiz İnşaat tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı direniş, iki ayı aşkın bir süredir devam ediyor. Jandarma korumasındaki inşaat sürdürülürken,  yöre halkına yönelik engelleme, gözdağı ve gözaltılar da devam ediyor.

Geçen cuma günü evi aranarak, gözaltına alınan direnişçilerden Dursun Baş, adli kontrol şartıyla bırakıldıktan sonra, tek kişi kalsa bile mücadeleye devam edeceğini söyledi.

‘Terör örgütü propagandası yapmakla suçlandım’

Gözaltına alınma sürecini Yeşil Gazete’ye anlatan Baş, evlerine 15-20  askerin geldiğini ve terör örgütü propagandası yapmakla suçlandığını anlattı:

“Arama emri savcılıktan çıkmış. Dedim neyle suçlanıyorum? ‘THKPC/TKP terör örgütü propagandası yapmaktan suçlanıyorsunuz’ dediler. Eve girdiler, aradılar. Daha sonra ‘Dursun Bey sizi götüreceğiz’ dediler.

İkizdere Jandarma Komutanlığı’na gittik. Bir saat orada kaldıktan sonra sağlık kontrolü için hastaneye götürdüler. Sonrasında savcılığa gittik.”

‘Hesabım çalınmıştı’

Savcılığın 2014 yılında yaptığı paylaşımları suç olarak gösterdiğini anlatan Baş, hesabının çalındığını ve o paylaşımları kendisinin yapmadığını ifade etti:

“Facebook hesabım çalınmıştı gerçekten. Mahir Çayan’ın resmini koymuşlar, İbrahim Kaypakkaya’nın resmini koymuşlar, onları paylaştığımı söylediler. Ben de öyle bir paylaşım yapmadım dedim.”

Savcılığın ardından sulh ceza hakimliğine gönderilen Baş, yurt dışı yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

‘Tek başıma da kalsam, tek kişi direnirim’

Direnişinden vaz geçmeyeceğini kaydeden Baş, doğayı çocuklarına miras bırakmak istediğini ifade etti:

“Ben doğayı korumak için sonuna kadar devam edeceğim. Tek başıma da kalsam, tek kişi direnirim. Doğanın talan edilmesini hiç istemiyorum. Buradan bir an önce çekip giderseler çok memnun olacağız. İnşallah bazı yerler duyar sesimizi. Derler ki şu doğayı katletmeyin, şuradan elinizi eteğinizi çekin gidin. Bizi de mutlu ederler. Biz de bu doğayı çocuklarımıza miras bırakabilelim.”

 

Bodrum Yalıkavak’ta bir özelleştirme ve imar kararı daha

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Bodrum’un en gözde bölgelerinden birindeki bir Hazine arazisi daha imara açıldı.

22 Haziran tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı’na göre, özelleştirme kararı alınan Yalıkavak Gökçebel Mahallesi‘ndeki arazide imar planı onaylandı. Ayrıca, 25 dönümlük araziyi ticaret ve konut alanına çeviren imar düzenlemesine yapılan itirazlar da reddedildi. Arazi, 3 Şubat tarihli Cumhurbaşkanı Kararı’yla özelleştirme kapsamına alınmıştı.

Kararda, “Alana ilişkin mevcut imar planları mahkeme kararı ile iptal edildiğinden, altlık imar planı paftaları yerine halihazır haritalar kullanılması gerektiğinden bu kapsamda Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca kullanım kararlarında her hangi bir değişiklik yapılmadan halihazır harita üzerine hazırlanan ekli 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planın onaylanmasına karar verilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Ayvacık’ta toplu katliam: En az 26 kedi ve köpek zehirlenerek öldürüldü

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde çok sayıda kedi ve köpek öldürüldü. Merkezde ve çevre mahallelerinde ölü bulunan hayvanların zehirlenerek öldürüldüğü düşünülüyor.

Hayvanların cansız bedenlerinin mahalleliler tarafından fark edildiğini aktaran Feryal Bayrak, “Çok fazla kedi ve köpek ölü bulundu. Aralarında sahipli olan hayvanlar da var” bilgisini paylaştı.

Tam sayıyı tahmin edemediklerini aktaran Bayrak, sebebinin ise birçok hayvanın ölüsünün çöpe atılması ve çöplerin bir kısmının mahalleli fark edene kadar boşaltılması olduğunu söyledi.

‘Emniyet ve Savcılık tarafından inceleniyor’

Ayvacık Belediyesi’nde görevli Çevre Teknikeri Çiğdem Kocaman ise Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Olay dün akşam saatlerinde yaşandı. Sabah saatlerinde fark edildi. 15 köpek ve dokuz kedi tespit edildi. Ancak sayı artıyor, daha sonrasında iki köpeğin daha öldüğü orataya çıktı” bilgilerini paylaştı.

Köpeklerden bazılarının sahipli olduğu bilgisini doğrulayan Kocaman, “Sahipleri de suç duyurusunda bulundular. Biz tespit etmek ile yükümlüyüz. Olay şu anda Emniyet ve Savcılık birimleri tarafından inceleniyor” ifadelerini kullandı.

Parkta dolaştırmaya çıkardığı köpeği zehirlendi

Terrier cinsi köpeğini gezdirmeye çıkardıktan sonra köpeği parkta zehirlenen bir vatandaş ise Ayvacık Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı suç duyurusunda yaşadıklarını şu şekilde aktardı:

“Bir ara yanıma ağzında bir cisimle geldi ve yedi. Ancak ne olduğunu tam göremedim. Birkaç dakika sonra köpeğimle eve geçtik ve köpeğim çırpınmaya başladı. Ağzında köpürme oldu. Veteriner kliniğini aradım. Kısa sürede gelip müdahale ettiler ancak kurtaramadılar ve köpeğim öldü. Veteriner zehirlenmiş olduğunu söyledi ve tutanak tanzim etti.”

‘Örtbas edilmesini istemiyoruz’

İlçede hayvanlara yönelik benzer saldırıların daha önce de yaşandığını hatırlatan Feryal Bayrak ise “7 Nisan’da panayır yerinde bizim baktığımız hayvanlar zehirlenmişti. Dört ya da beş köpeğimiz bu sebeple öldü” dedi.

Faillerin yakalanmasını talep ettiklerini belirten Feryal Bayrak, “Bu suçun örtbas edilmesini istemiyoruz” ifadelerini kullandı.

Belediye’den talepler

Ayvacık Canları isimli hesaptan yapılan paylaşımda da yaşanan katliama tepki gösterildi. İlçedeki hayvanların korunması için Ayvacık Belediyesi’nin de göreve çağrıldığı açıklamada şu talepler sıralandı:

  • MOBESE kayıtlarına bakılmasını istiyoruz.
  • Parklarda güvenlik istiyoruz.
  • Kısırlaştırma istiyoruz.
  • Barınağın bize söz verilen rehabilite çalışmalarının yapılmasını istiyoruz.
  • Yasal uyarı afişleri istiyoruz.
  • Belediye’de düzenli çalışan hayvan sevgisi olan uzmanlaşmış veteriner hekim istiyoruz.,
  • Vatandaşın 5199 sayılı Hayvanları Koruma Konunu hakkında bilgilendirilmesini istiyoruz.

AYM, Cumhurbaşkanlığı’nın MB ve öğretim üyeliğinden çift maaş kararını iptal etti

Anayasa Mahkemesi (AYM) 16 Mayıs 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın (CBK) bir maddesini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. İptal edilen madde, Merkez Bankası Banka Meclisi üyeliği ile öğretim üyeliği görevlerinin birleştirilebilmesini öngörüyordu.

Anayasa’ya göre özellikle kanunla düzenlenmesi gereken konularda Cumhurbaşkanlığı Kararı çıkarılamayacağı vurgulanan Yüksek Mahkeme kararında, “Anayasa’da CBK’larla düzenleneceği özel olarak öngörülen konulara ilişkin olmayan kuralın Anayasa’nın 104. Maddesinin on yedinci fıkrasının üçüncü cümlesini ihlal ettiği anlaşılmaktadır” değerlendirmesine yer verdi.

Üç üyeden itiraz: MB kamu kurumu

Karara karşı oy kullanan üyeler Rıdvan Güleç, Selahaddin Menteş ve İrfan Fidan, ortak karşı oy gerekçelerinde Merkez Bankası’nın bir kamu kurumu olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunarak, öğretim üyelerinin Yükseköğretim Kanunu’na göre kamu kurumlarında görevlendirilebileceğini belirtti.

Resmi Gazete’de 16 Mayıs’ta yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’ndan 3 gün sonra İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, eski MHP milletvekili Mustafa Haykır‘ın kızı  Elif Haykır Hobikoğlu Merkez Bankası Banka Meclisi’ne seçilmişti. Atama kararı “kişiye özel düzenleme” olarak eleştirilmiş, CHP de atamaya dayanak oluşturan CBK’nın iptali sitemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.

Marmara Denizi’ndeki kirlilik sorununa bir çözüm: Agroekoloji – Bülent Şık

Marmara Denizi’ne uzun yıllardır evsel atıklar ile endüstriyel ve tarımsal üretimden açığa çıkan atıklar boşaltılıyor. Atıklarda bulunan azot ve fosfor denizde bulunan bitkisel planktonların aşırı çoğalmasını ve tüm deniz ekosistemine yayılmasını teşvik ederek deniz ekosistemini mahvetti. Denizin üstü ve 30-40 metre derinliklere kadar uzanan iç kısmı bitkisel planktonların açığa çıkardığı müsilaj ya da deniz sümüğü-salyası ile kaplanmış durumda.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Marmara Belediyeler Birliği’nin deniz salyası/müsilaj sorununu görüşmek için düzenlediği Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Toplantısının ardından “Marmara Denizi’ni koruma eylem planı”nı açıklamıştı.

Marmara Denizi’nin koruma alanı ilan edileceğini duyuran Kurum, “Bilim insanlarının ‘denizlerimizdeki azot miktarını yüzde 40 oranında düşürürsek bu işi kökten çözeriz ve Marmara Denizi eski haline 5 yıl içerisinde gelir’ diye görüşleri var. Bu görüş doğrultusunda çalışmaları yürüteceğiz” demişti.

Eylem planında iyi tarım ve organik tarım uygulamaları ile basınçlı ve damlama sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması suretiyle sulamada kullanılan su miktarının azaltılacağı, Marmara Denizi’yle ilişkili havzalarda, dere yataklarına yapay sulak alanlar ve tampon bölgeler oluşturularak kirliliğin Marmara Denizi’ne ulaşmasının engelleneceği belirtilmişti. Bu uygulamaların nasıl ve ne zaman yapılacağı ise belirsiz bırakıldı.

Sahicilik var mı?

Yapılacağı belirtilen şeyler kapsamlı olduğu için ne yapılacağına ve nasıl yapılacağına karar vermek için zamana ihtiyaç var diye düşünülebilir ama bu düşünce doğru değil.

Ülkemizdeki tarımsal üretim sisteminin toprakta, su varlıklarında, doğal hayatta yol açtığı yıkımlara dair uzun yıllara yaslanan eleştirel bir literatür var. Meslek odaları, çiftçi örgütleri, çevre ve ekoloji örgütleri tarımsal üretim sisteminde son 30-40 yıla yayılan özelleştirmelerin, gıdanın metalaştırılmasının, tarımsal üretim altyapısının en önemli bileşenleri olan toprak ve su varlıkları ile orman ekosistemlerine verilen zararın yol açtığı sorunları ve çözümleri dile getirip duruyordu. Siyasal iktidarlar, tıpkı Marmara Denizi’ni mahveden kirlilik sorununda olduğu gibi, tarım-gıda üretimi politikalarıyla ilgili eleştirilere de kulaklarını tıkadı. Kuzey Ormanları’nın yıkımına yol açacak projelere ve Kanal İstanbul projesine yönelik ısrarıyla hala da tıkıyor. Dolayısıyla Çevre ve Şehircilik Bakanının açıkladığı eylem planında yer alan hükümlerin kamuoyunu yatıştırmaya yönelik olduğunu düşünüyorum. Yok, eğer yapılan açıklamalar sahici ise, o zaman yapılacak ciddi işler var; hem de acilen. Örneğin agroekolojik esaslara dayanan bir tarımsal üretim programını derhal uygulamaya koymak gibi.

Küçük üreticilerin desteklenmesi, sulak alanların, meraların ve orman ekosistemlerinin korunması, tarımda toksik kimyasal kullanımının azaltılması başta olmak üzere agroekoloji temelli yöntemlerin şimdiye kadar destek gördüğü ya da bir siyasal program olarak uygulamaya konulduğu kesinlikle söylenemez. Aksine Marmara Denizi’ndeki kirlilikte iş başındaki siyasal iktidarın büyük payı var. Ne var ki, geldiğimiz noktada çözümleri konuşmak ve mümkün çözümlerin hızla hayata geçirilmesi için kamuoyu oluşturmak zorundayız.

Bu yazıda müsilajın görünür kıldığı kirlilik sorununa çözüm olabilecek agroekolojik yaklaşımlardan ve sağlayacağı faydalardan söz edeceğim.

Sadece Marmara’da değil her yerde gerekli

Öncelikle agroekolojiye yaslanan bir tarımsal üretim programının sadece Marmara Denizi kıyısındaki bölgeler için değil tüm ülke için gereklilik olduğunu belirtmeliyim.

Agroekoloji tarımda ekolojik ilkeleri odağa yerleştirerek tarımsal üretim yapılmasını amaçlayan yöntemler bütünüdür. Bu konuda olağanüstü geniş bir akademik literatür ve uygulama alanı var.

Çok özetleyerek söylemek gerekirse, agroekolojik yöntemler toprağın organik madde içeriğini arttıran, biyoçeşitliliği koruyan, toksik kimyasal kullanımını azaltan, topraktaki azot ve fosfor gibi besleyici maddelerin suda çözünürlüğünü zorlaştıran ve toprağın su tutma kapasitesini güçlendiren yöntemlerdir.

Marmara Denizi’ndeki müsilajla görünür olan kirlilik sorununun en önemli nedenlerinden biri denize yüksek miktarda azot ve fosfor karışmasıdır. Azot ve fosforun en önemli kaynaklarının başında da tarımsal faaliyetler gelir.

Tarımsal üretimde çeşitli kimyasal maddelere ihtiyaç var. Bitkilerin büyümesi için gerekli olan bu kimyasal maddelerin başında azot ve fosfor geliyor. Tarımsal üretim esnasında topraktaki azot ve fosfor miktarı azalır. Azalan miktarın yerine konması üretimin devamlılığı için bir gerekliliktir. Bu kimyasal maddeler üretim yapılan tarımsal alanlarda suni gübreler ve hayvan gübresi şeklinde toprağa eklenir.

Agroekolojik yöntemler azot ve fosforun toprakta tutulumunu arttırıp, sudaki çözünürlüklerini azalttığı için sulardaki azot ve fosfor esaslı kirliliği ve bu kirlilikten kaynaklanan ötrofikasyon (sularda plankton ve alg çoğalması) problemlerini ortadan kaldırır ya da çok azaltır.

Ötrofikasyon, sudaki oksijen miktarının azalmasına (hipoksiye) yol açarak sucul ekosistemlerde yaşama elverişsiz bölgeler (ölü bölgeler) ortaya çıkarır. Bu durumun olağan sonuçlarından biri kitlesel balık ölümleridir örneğin. Balıklar dışındaki diğer canlılar da bu durumdan olumsuz etkilenir. Buna ek olarak, sulara aşırı miktarda azot ve fosfor karışması sadece sulardaki yaban hayata zarar vermekle kalmayıp aynı zamanda insanlara zararlı toksinler üretebilen zararlı alg çeşitlerinin aşırı çoğalmasına da yol açmaktadır.

Tarımda kullanılan azotlu ve fosforlu suni gübreler hayvanlardan elde edilen gübrelere kıyasla suda kolayca çözünür. Suni gübrelerin suda çözünürlüklerinin yüksek olması toprağın alt tabakalarına sızarak yer altı sularını kirletecekleri ya da toprak yüzeyinden akan sularla örneğin yağmur suları ile dere ve akarsulara hızla taşınacakları anlamına gelir. Bu maddelerin su varlıklarına taşınması ise kirliliğe yol açar. Topraktaki azot ve fosfor içeriğinin suda kolayca çözünmesi, bu öğelerin akan-sızan suyla taşınması ve topraktaki miktarının azalması sonucuna yol açacaktır. Azalan miktarı yerine koymak için yeniden gübre eklemek gerekeceği için bu süreç en nihayetinde azotlu ve fosforlu gübrelerin aşırı kullanılması sonucuna yol açacaktır.

Tarımsal üretimde kullanılan gübre miktarını azaltmanın-verimli kullanmanın yüzey ve yeraltı suyu kalitesini iyileştirme potansiyeline sahip olduğu net bir şekilde gösterilmiştir; ancak su kalitesinde kabul edilebilir seviyelere ulaşmak uzun yıllar alabilmektedir. Örneğin Ağustos 2017’de, Meksika Körfezi’nin hipoksik olarak nitelenen bölgesinin (yani ekosistemin kirlilik nedeniyle çöktüğü, oksijensiz kalan bölgesinin) sınırlarının aşırı genişlediği ilan edilmişti. Körfez’deki ötrofikasyonu yeterince azaltmak için havzadaki azot yüklemesinde yüzde 60’lık bir azalmanın gerekli olduğu belirtilmiştir. Ancak, tarımsal üretimdeki azot kullanımı yüzde yüz verimli hale getirilse bile, yıllar boyunca Mississippi Nehri havzasından Meksika Körfezi’ne taşınan ve orada biriken azot miktarının ulaştığı yüksek düzey nedeniyle azot yükünü yüzde 60 oranında azaltmaya yönelik hedefe ulaşmanın 30 yıl alabileceği tahmin edilmiştir.

Otuz yıl çok uzun bir süre. Üstelik her şeyin yolunda gittiği ve belirlenen azaltma planına sadık kalınacağı varsayılarak ortaya atılan bir hedef.

Meksika Körfezi’ndeki durumun Marmara Denizi için birebir örnek teşkil etmeyeceği açıktır; ancak dikkat edilmesi gereken nokta bu değil. Dikkat etmemiz gereken nokta kirliliği gidermeye yönelik çalışmaların çok uzun yıllara yayılabileceği gerçeğidir. Bu nokta tarımsal üretim alanlarından denize taşınan azot ve fosfor miktarını azaltmaya yönelik tedbir ve uygulamaların acilen hayata geçirilmesi gerektiğine işaret eder.

Agroekolojinin ilave faydaları

Agroekoloji toprağın yapısını iyileştirmek, su varlıklarının tasarruflu kullanımını sağlamak, temiz su teminini kolaylaştırmak gibi iklim krizine dirençli tarımsal üretim altyapısı oluşturmak için çok önem taşıyan konularda büyük avantajlar sağlar. Ayrıca, değişen iklim şartlarının getireceği kırılganlıklara direnç oluşturacak yöntemlerin yaygınlaştırılması sadece sulardaki kirlilik yükünü azaltmakla kalmayacak besleyici içeriği yüksek, sağlığa uygun gıda maddelerin üretimi sağlamak suretiyle ilave kamusal faydalar da sağlayacaktır. Bu yöntemlerin yaygınlaştırılması en nihayetinde Marmara Denizi’ne taşınan azot ve fosfor miktarını da azaltacaktır.

Agroekoloji temelli bir tarımsal üretim programı ormanların korunmasına da hassasiyet göstermek zorunda. Ormanlık havzalar­daki akarsularda sudaki azot ve nitrat azotu (bünyesinde azot taşıyan bir kimyasal madde)  konsantrasyonları diğer havzalara kıyasla daha düşük olmaktadır. Mevcut orman varlıklarının korunması ve ağaçlandırma çalışmalarının yaygınlaştırılması sulardaki azot ve nitrat azotu miktarlarının düşürülmesine katkı sağlayacaktır.

Nitrat, tatlı içme suları için de önemli bir kirleticidir. Nitratla kirlenmiş suları arıtmak zordur ve yapılan arıtma işlemleri tam olarak başarı sağlayamamaktadır. Agroekolojik yöntemler sulardaki nitrat kirliliğini azaltıcı bir sonuç doğurur ve bu da içme suyu kaynaklarının korunması anlamına gelir.

Marmara Denizi’ne gerek atık su deşarjı ile ve gerekse akarsularla aktarılan sulardaki azot ve fosfor yükünü azaltmak için agroekolojik yöntemlerin kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik kamusal nitelikli bir tarımsal üretim programını acilen uygulamaya koymak gerekmektedir.

Bu yapılmadığı sürece Marmara Denizi’ni temizlemeye yönelik eylem planlarında yer alan azot ya da fosfor taşınmasını azaltmaya yönelik vaatlerin bir anlamı olmayacaktır. Ama daha açık konuşmak gerekiyor: Ortada böyle bir agroekolojik program olmadığı sürece söylenen her şey boş laftır.

 

(Bu yazı ilk kez Bianet’te yayımlanmıştır.)

Bakan Kurum: Marmara’yı kirleten 16 işletme kapatıldı

Oksijen seviyesini artıracak cihazlar denize bırakıldı

Bakan Murat Kurum, oksijen seviyesini artıracak cihazları da Marmara Denizi’ne bıraktıklarını, olumlu bir ilerleme olursa bunu Marmara geneline yaygınlaştıracaklarını da duyurdu.

Marmara Denizi'ne nefes verecek - 1

Neden #YeşillerGerek ?

Yeşiller Partisi’nin İçişleri Bakanlığı’na yaptığı rutin parti kuruluş başvurusunun yanıtsız bırakılması dokuzuncu ayına girdi. İzne tabi olunmayan bir süreç olduğu için yaşananlara “izin vermeme” diyemeyiz. “Eksik ya da yanlış evrak verildiği için ilerlemiyor” da diyemeyiz çünkü İçişleri Bakanlığı’ndan bu yönde herhangi bir bilgi gelmedi. “Hadi işleri çok fazla onlar gönderemedi, biz soralım” desek neredeyse sekiz aydır, evet SEKİZ aydır telefonlarına bakmayan, yerinde olmayan bir birimden bahsediyoruz. Yani net bir oyalama ve bıktırarak kaçırma taktiği uyguluyor İçişleri Bakanlığı.

Oysa Anayasa’nın 68. maddesi çok açık ve net: Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. Tam da bizim yapmak için yola çıktığımız gibi. Fakat sonuç? Sonuç Anayasa’nın uygulanmaması ve oyalama. Daha da enteresanı ortaya konulabilen somut bir neden de yok. Eğer siz yasalarda yazanlarla somut bir neden ortaya koyamazsanız biz de yasalarda yazmayan nedenlere yani politik nedenlere döner bakarız. Bu yüzden artık apaçık bir gerçekle karşı karşıyayız: Yeşiller Partisi’nin oyalanmasının sebebi politiktir ve politik olarak çözülecektir.

Sözünü söyleme özgürlüğü için: Yeşiller Partisi Olsun Kampanyası

Politik olarak çözmek adına bir kampanya başlattık. Belki 21 Eylül 2020’de kurulmuş olsak bu kadar tekrar tekrar kampanya yapacak ve gündeme gelecek gücü kendimizde bulamayacaktık ama İçişleri Bakanlığı’nın bize yaklaşımı sebebiyle artık sürekli bir söz söyleyebiliyoruz. Bu sefer bir imza kampanyası ile yola çıkıyoruz. 350’ye yakın imza ile başladık kampanyaya. (Tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz: https://yesiller.org.tr/yesillergerek ) Kişisel olarak beni çok mutlu eden bir tablo ortaya çıktı. Bu tabloyu biraz açmak isterim.

Öncelikle bu imza kampanyasının ne olmadığıyla başlayayım. Bu bir “Yeşiller Partisi’ni destekliyorum!” kampanyası değil. “Yeşiller Partisi’ne üye olun!” kampanyası hiç değil. Bu kampanya çok sade bir şekilde Türkiye’de siyasi alanda Yeşiller Partisi de olsun kampanyası. Oy vermek, üye olmak ya da katı muhalifi olmak bir sonraki adımda geliyor. Türkiye’de Yeşiller Partisi olsun, Yeşiller Partisi siyaset yapsın, kendi sözünü Anayasal hakkı çerçevesinde kullanabilsin diyor bu imza kampanyası.

‘Türkiye’ye Yeşiller gerek’

Bu sebeple de çok ama çok geniş bir kesimden imzacıları var. Siyasi yelpazenin sağından soluna; sokakta olanından salonu tercih edenine kadar her türlü kimlikten imzacı var. Ve bir tanesi dâhi Yeşiller Partisi üyesi değil.  Hepsi sadece Yeşiller’in siyaset yapabilme hakkını, en temel Anayasal haklardan bir tanesini, savunuyor. Klasiktir. Belki fikrimize katılmıyorlar ama sözümüzü söyleme özgürlüğümüzü savunuyorlar.

Türkiye’ye Yeşiller gerek. Türkiye siyasetine Yeşiller gerek. Müsilajı Yeşiller olmadan konuşursak eksik kalır. İkizdere’yi, Van’ı Yeşiller olmadan konuşup tamamlayamayız. Kayyum rektörlere, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece bir kararname ile çıkılmasına yeşil bakış getirmek zorundayız. Ülke olarak geleceğimizi çalanlara, neşemizi çalanlara, genç yaşlı herkesi umutsuzluğa sevk edenlere yeşil politikadan yanıtlar üretebileceğimiz için Türkiye’ye Yeşiller gerek. Denizleri salyalı, gençleri umutsuz, insanları işsiz, demokrasisi sorunlu, Anayasası askıda, doğası tarumar edilmiş bir ülkeye gidişattan dönülmesi için Türkiye’ye Yeşiller gerek.

Yeni araştırma: Mikroplar ve güneş enerjisi, bitkilerden 10 kat fazla protein üretebilir

Yeni bir araştırmaya göre güneş enerjisi ve mikropları birleştirmek soya fasulyesi gibi mahsullerden 10 kat daha fazla protein üretebilir.

Araştırmacılara göre bu yöntemin büyük miktarda iklim ısıtıcı gazlara, su kirliliğine yol açan hayvan çiftliklerinin aksine çevre üzerine etkisi çok daha az.

Yeni yöntemde biyoreaktör kaplarına yerleştirilen mikroplara yakıt sağlamak amacıyla güneş panellerinden elde edilen elektrik ve atmosferdeki karbondioksit kullanılıyor. Daha sonrasında bu mikroplar kuru protein tozlarına işleniyor.

‘Herhangi bir yerde uygulanabilir’

Bilim insanları bu sürecin toprak, su ve gübrenin oldukça verimli kullanılmasını sağladığını ve sadece güçlü güneş ışığına ve verimli topraklara sahip ülkelerde değil herhangi bir yerde uygulanabileceğini öne sürüyor.

Küresel nüfustaki artış, biyoyakıtların ekinli topraklar için rekabet etmesi ve günümüzde 800 milyon insanın yetersiz beslenmesi nedenleriyle gıda güvenliğinin önümüzdeki on yıllarda insanlık için kritik bir konu olacağına değinen araştırmacılar, hayvancılık ve süt ürünleri üretiminden kaynaklanan emisyonları azaltmadan iklim kriziyle mücadele etmenin neredeyse imkansız olacağını söylüyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Farklı ürünlerde uygulanabilecek

The Guardian’dan Damian Carrington’ın haberine göre mikroplar halihazırda ekmek, yoğurt ve bira gibi birçok yaygın gıdayı yapmak için kullanılıyor. Bu araştırmada ise yağmur ormanları üzerindeki yıkıcı etkisi nedeniyle soya fasülyesi üzerine odaklanışmış.

Almanya Potsdam’daki Max Planck Moleküler Bitki Fizyolojisi Enstitüsü’nden analize öncülük eden Dorian Leger, “Bakteriler çok esnek. Bu nedenle farklı ürünlere göre de ayarlanabilirler” ifadelerini kullandı.

Şu anda da bir düzine şirket mikroplardan hayvan yemi üretiyor. Ancak bu süreçlerde bakteriler tipik olarak diğer mahsullerden gelen şeker ya da fosil yakıtlardan metan veya metanol ile besleniyor.

Arazi kullanımı ve enerji verimliliği

Procedings of the National Academy of Sciences of the USA’de yayınlanan yeni çalışma geleneksel tarım ve güneş enerjili mikrobiyal üretim sistemleri arasındaki arazi kullanımı ve enerji verimliliğinin ilk nicel karşılaştırması niteliğinde.

Araştırmacılar, havadaki CO2’yi yakalamak ve mikropları insanların yiyebileceği yiyeceklere dönüştürmek dahil, sürecin her adımının verimliliğini hesaplamak için günümüz teknolojilerine ilişkin verileri kullandılar.

Protein açısından çok daha verimli

Mikrobiyal sistemin, mahsullerin ihtiyaç duyduğu suyun sadece yüzde 1’ini ve tarlalarda kullanıldığında çoğu boşa giden gübrenin küçük bir kısmını kullandığını buldular.

Yapılan analizle bu yöntemle her hektardan yılda 15 ton protein üretilebileceği ve bunun 520 kişiyi beslemeye yeteceği tahmin ediliyor. Şu andaki üretim şekillerinde bir hektarlık alandaki soya fasulyesi 1,1 ton protein üretebiliyor ve ancak 40 kişiyi besleyebiliyor.

Araştırmacılara göre mikrobiyal protein peynir altı suyu veya bezelye gibi insanlar tarafından tüketilen mevcut proteinlerle aynı maliyete sahip. Ancak mevcut hayvan yemlerinden hala birkaç kat daha pahalı. Gene de bilim insanları, gelecekteki teknolojik gelişmelerin maliyetleri düşürebileceğini söylüyor.

İskoçya’daki James Hutton Enstitüsü’nden Pete Iannetta araştırmanın oldukça ilginç olduğunu ancak gıdanın yalnızca protein ve karbonhidrat gibi ana besinlerden oluşmadığını ve insan sağlığı için önemli ikincil besinler de içerdiklerini dile getirdi.