Ana Sayfa Blog Sayfa 1370

Beykoz’da tırtıl istilası: İklim krizinin etkisi var

Beykoz’un Akbaba Mahallesi yaklaşık bir aydır tırtıl istilası yaşandığı kaydedildi.

Mahalle sakinlerinin iddiasına göre, meyve ve fındık ağaçları tırtıllar tarafından sarıldı. Ayrıca, tırtılların ağaçlardan sonra ekinlere, lahanalara da dadandığı belirtildi.

İlaç önerildi

DHA‘da yer alan habere göre, mahallenin muhtarı Yüksel Kılıç durumu Beykoz İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü‘ne bildirdi.

Müdürlüğün kendisine insan sağlığına zararlı olmayan ilaçları önerdiklerini ifade eden Kılıç, yaşadıklarını şöyle anlattı:

O ilaçlardan biz aldık, kullanmaya başladık. Bin lira ile bin 500 lira arası fiyatı olan bir ilaçlama makinesi aldık. İBB yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi aracı bir bölgeye geldi, o bölgeyi de ben analiz ettim ilacın tesir edip etmediği konusunda. Fazla da tesir etmedi yani. Ben kendi ilacımı kendim yapayım diye yola çıktım”

‘Şu anda felaket gözüküyor’

Mahalle sakini Hüseyin Öztürk ise tüm ağaçları tırtıl sardığını şöyle anlattı:

Ağaçlara kurt sardı, kiraz ağacı, erik ağacı, fındık ağacı, hepsinde var şu anda. Bir ay falan oldu, felaket oldu yani, o zamana kadar olsa da gözükmüyordu, şu anda felaket gözüküyor. Evlere girmiyor ama evlerin çevresinde, erik ağaçlarında, her şeyde var, lahana da falan.”

İklim krizinin etkisi var

İstanbul Ziraat Odası Başkanı Murat Kapıkıran, ise tırtıl istilasının kısmen iklim krizinin etkisi sebebiyle görüldüğünü söyledi:

İklim değişikliğinin etkisiyle dünyada çeşitli bölgelerde bulunan çeşitli canlı türlerinin farklı bölgelerdeki uygun ekolojik şartlar nedeniyle uzun yıllar içerisinde göç ettiğini gözlemliyoruz. Özellikle fındık zararlısı olan Amerikan beyaz kelebeğinin Türkiye’ye gelişi. İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok yerinde görülmeye başlanan bu tırtıl sorunu aslında kısmen iklim değişikliğinin etkisiyle, uygun hava koşullarının dar bir zaman aralığına sıkışmasıyla çok yaygın bir popülasyon görüldüğünü söyleyebiliriz.”

İstanbul’da kalanlara: İşte hayvanlara zarar vermeden beslenebileceğiniz yedi mekan

Haber: Tolga ÖZTORUN

*

Veganların en sık karşılaştığı sorulardır: “Peki zor olmuyor mu öyle beslenmek? Veganlık mı, ne bileyim yani?  Cidden ne yiyorsunuz? Nereden alıyorsunuz?  Aç kalmıyor musunuz?”…

Bu sorular sonsuza dek sürer gider.

Ancak sebze ve meyvenin çok çeşitli olduğu, -normal koşullarda- tahıl sıkıntısı yaşanmayan; tüm zeytinyağlı yiyecekler, pazarda manavda satılan taze sebze ve meyveler, kuru yemişler, otlar, salataların hepsi Türkiye gibi bir ülkede vegan beslenmenin, aslında hiç de zor olmadığını gösteriyor.

Bu uzun tatili İstanbul’da geçirecekler için şehrin bazı vegan mekanlarını Yeşil Gazete için inceledik. Ne yiyoruz ve nerelerden alıyoruz? Hepsi birbirinden değerli, hepsi birbirinden lezzetli vegan içerikler ile dolu bu işletmeler, birilerine fikir verir ve bu mekanlardan birini ziyaret edip veganlığa adım atmayı bile düşünürlerse ne mutlu.

Limonita Vegan Kasap

Türkiye’de verilen tüm girişimcilik ödüllerini toplaması gereken en harika vegan mekan denilebilir.

Dört çılgın veganın bir araya gelerek hayal birliği yaptığı bir mekan, Vegan Kasap. İlk duyulduğunda veganlık ve kasap kelimeleri yan yana kulağımı tırmalayabilir, ancak zamanla hiç de mantıksız gelmiyor. Burası Türkiye’nin ilk vegan kasap dükkanı. Moda Rıza Paşa Sokak’ta hizmet veriyor. Kasapta bulunan tüm ürünler kendi üretimleri. Harika insanlar işletiyor. Müşterilere güler yüz dışında kıyma, sosis, tantuni, sucuk ve daha fazlasını da sunuyorlar.

Üstelik ürünleri paketlerken de karbon ayak izi konusunda çok dikkatliler. Geri dönüşümlü ürünleri tercih ediyorlar.

Limonita Club

Limonita Vegan Kasap ile aynı işletme ağındaki vegan cafe. Moda’da önce kasabı buluyor, biraz ilerliyorsunuz ve aynı sokakta sizi Club karşılıyor. Lezzetler konusunda oldukça iddialı bir mekan. Kıymalı pide, lahmacun, içli köfte, falafel ve pizzalar, tantuni hatta Türkiye ve dünya mutfağından birçok yemeğin etik hallerini deneyimleyebilmek mümkün.

Kem Küm Cafe

Mısır vegan yemeklerini deneyimlemek için harika bir seçenek. Kafenin sahibi Mısırlı, dolayısı ile yediğiniz tüm yemekler orijinal tadında. Mısır mutfağı oldukça zengin vegan seçeneğe sahipmiş.  Kadıköy sokaklarında salaş bir mekan ama hemen her şey fazlasıyla lezzetli.  Koşari ve falafelleri mutlaka denemelisiniz. Tabaktaki birçok yiyeceğin iç içe giren manzarası göz zevkinize biraz aykırı gelebilir, ama harika bir alternatif mekan olduğu da yadsınamaz.

Rulo Ezberbozan Lezzetler

Kadıköy Caferağa’da hayatına devam eden Rulo Ezberbozan Lezzetler, mekanı işleten ailenin güler yüzü sayesinde pek çok veganın en sevdiği mekan olabilir.

Lavaş ekmeklerin içine günlük olarak üretilen ve yaklaşık yirmi beş çeşit ürün içinden büfeden kendi seçeceğiniz lezzetler ile oluşturacağınız kişisel menüler ile masadan mutlu kalkmanız garanti. Üstelik fiyat politikası ile diğer tüm mekanlardan önde gelir.

Vegan Bakkal

Bildiğimiz şahane bir mahalle bakkalı desek hatalı değil, ama eksik olur. Her şey vegan, her şey organik. Bez çantadan yoğurda, şampuandan doğal besin takviyelerine kadar neye ihtiyacınız varsa girip alabileceğiniz, hatta internetten de sipariş edebileceğiniz modern bir masal bakkalı. Üstelik alışverişinizi evinize de gönderiyorlar.

Veganarsist

Hem Nişantaşı hem Kadıköy’de iki şubesi olan zincir bir marka Veganarsist. Her iki mekan da çok küçük ama sundukları yemek çeşitleri çok fazla. Üstelik lezzetleri de bir o kadar konuşulacak türden. Vegan lahmacunda oldukça iddialılar. Veganlar ve vegan adayları mutlaka denemeli. Üstelik sahilde otururken acıkırsanız oturduğunuz yere kadar bile siparişinizi yolluyorlar.

Yuzu Moda

Mekan Türkiye’deki ilk ve tek vegan Asya mutfağı olarak biliniyor. Menünün tamamı vegan olan Yuzu’da sushiler ve glaze tofu – pirinç özellikle tavsiye ediliyor.

Uzak doğu yemek kültürü, veganlar için oldukça fazla seçenek sunuyor. Yuzu da bunlar arasında, en iyilerden biri. Henüz deneyimlemesek de en kısa sürede görüşmek üzere Yuzu Taste of Nature.

Nedir bu veganlık?

“Vegan” sözcüğü, The Vegan Society (Vegan Topluluğu) tarafından 1944 yılında türetildi. Vegan Topluluğu 1979 yılında dernekleştiğinde, “veganlık” tanımını bugün kabul edilen haliyle güncelledi.

Veganlık, kısaca özetlemek gerekirse hayvanların maruz kaldıkları sömürü ve zulmün her türlüsünden, uygulanabilir olan en mümkün derecede kaçınan bir felsefe ve yaşama biçimi. Temeline, hayvanların kullanılmasına neden olan her tür hareketten uzak durmak yatıyor.

Bazen yalnızca bir yeme biçimi, bitkisel beslenmeye dayalı bir diyet sanılan veganlık, daha geniş kapsama sahip; hayvanların hangi amaçla olursa olsun sömürülmesine karşı olmak anlamına geliyor.

Veganlar gıda, giyim, bakım ve kozmetik, sirkler, hayvanlar üzerinden yapılan tıbbi deneyler, hayvanat bahçeleri, akvaryum ve yunus parkları, faytonlar, at yarışları, petshoplar için hayvan üretim ve satışı ve benzer her tür şekilde hayvanların insanların keyfi için kullanıldığı ve bir meta olarak görüldüğü pratikleri desteklemekten kaçınır.

Veganlık ile yanlış bilinenler

Veganların hayvan eti yemediği için sağlıklı beslenmediği, başta B12 olmak üzere insan vücudu için gerekli vitamin ve mineralleri yeterince almadığı için  hastalıklara daha açık olduğu yolundaki yaygın görüşe rağmen, yapılan pek çok çalışma vegan beslenme tarzının insana daha uygun olduğu ve insan (ve dolayısıyla hayvan) sağlığı üzerinde birçok olumlu etkisinin olabileceğini gösteriyor.

Özellikle kalp-damar hastalıkları başta olmak üzere hipertansiyon, obezite, diyabet ve bazı kanser türleri vegan beslenenlerde vegan olmayanlara oranla daha az görülüyor.

Vegan beslenenlere ilişkin diğer “şehir efsaneleri” ise şöyle:

  • İnsan doğasına aykırıdır.
  • Vegan beslenmeyle doymak mümkün değildir.
  • Vegan yaşama biçimi zor ve maliyetlidir.
  • Veganlar sporda başarılı olamazlar.
  • Daha kolay hastalanırlar, yaşamları daha kısa olur.

İnsanın şimdiye dek sahip olduğu alışkanlıklar vegan yaşama geçişte herkesi biraz zorlasa da günümüzde vegan ürün çeşitlerinin artması ve yiyeceklerden temizlik ve kozmetik malzemelere kadar vegan ürünlerin sembollerle ayırt edilebiliyor olması bu zorluğu büyük ölçüde azaltıyor.

Daha dikkatli incelemeye başladığınızda ise, vegan ürünlerle olmayanlar arasında fiyat farkı da ya bulunmuyor ya da organik ve sağlıklı beslenmeden dolayı sağlık harcamalarınız azaldığı için cebinizden daha az para çıkıyor.

TTB’den çağrı: Eylül ayında okulları açalım

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Okul Sağlığı Çalışma Grubu, eylül ayında okulların açılması için başta hükümet olmak üzere; siyasi partiler, sendikalar, uzmanlık dernekleri, sivil toplum kuruluşları ve velilere çağrı yaptı.

TTB, okulların açılması gerektiğini belirterek, “Okulların kapalı kalmasını savunmak, çocuklarımızın sağlığına değer verdiğimizin değil, eğitimlerine değer vermediğimizin göstergesidir. Bu bir kaynak sorunu değildir. Bu bir imkan sorunu değildir. Bu bir tercihtir” dedi.

‘Çocuklarımıza değer vermediğimizin göstergesi’

Açıklamada, okulların kapanmasıyla birlikte çocukların evde yaşadıkları bazı problemlere şöyle değinildi:

Gün sorumluluk alma, elimizi taşın altına koyma günüdür. Türkiye dünyada okullarını en uzun süre kapalı tutan ülkelerden biri olmak gibi utanç verici bir payeye sahiptir. Bu çocuklarımıza değer vermediğimizin göstergesidir. Çocuklara değer vermek, onları hem korumanın, hem eğitmenin yollarını bulmayı gerektirir. Okulların sadece birkaç ay kapalı kaldığı ülkelerde yapılan zekâ ölçümlerinde dahi büyük kayıplar tespit edilmiş, çocukluk obezitesinde yüksek artış görülmüşken, ülkemizde yaşanan kayıpların boyutunu düşünmek bile korkutucudur. Haneler hem ev, hem okul olmanın stresi altında ezilmiş, ailede ağırlıklı olarak bakım ve eğitim yükünü üstlenen kadınlarımız yorulmuş ve tükenmiştir. Uzaktan eğitime katılabilen ‘şanslı’ çocukların psikolojisi bütün gün ekran başında oturmaktan bozulmuş, dikkat dağınıklıkları artmış, sosyal yetileri azalmış, çocuklar okuldan soğumuş, sınavlara başkasını sokmak ve ödevini başkasına yaptırmak normalleşmiş, eğitimde ahlaki bir çöküntü yaşanmış, notlama yapılması ülke çapında engellenerek bu ağır erozyon ve sosyal kesimler arası oluşan öğrenim farkı görünmez kılınmaya çalışılmıştır.

Uzaktan eğitime katılamayan çocukların ise eğitimle bağı kesilmiş, bir kısmı çalışmaya başlamış, bir kısmı evlendirilmiş, okulun koruyuculuğundan uzak kalan çocuklar arasında kazalar ve istismara maruz kalma riski artmış ve okullaşma oranlarındaki kazanımlarımız yitirilmiştir. Dezavantajlı çocuklar ile nispeten daha şanslı olanların arasındaki fark yıllar boyunca kapanamayacak şekilde açılmıştır.”

‘Çocuklar salgında en az bulaştırıcı kesimdir’

Hesap verilecek en üst mercinin öğrenciler olduğu hatırlatılan açıklamada, son bir buçuk senede çocuklara ve gençlere karşı ödemesi imkansız bir borç altına girildiğinin altını çizilirken, bu borcun daha da artmaması için okulların bir an önce açılması ve açık tutulması gerektiğine vurgu yapıldı:

Çocuklar salgında en az bulaştırıcı kesimdir. Çocuklar COVID-19’dan en az etkilenen yaş grubudur. Öğretmenlerimizin büyük bir çoğunluğu aşılanmıştır. ‘Eylül’de okullar nasıl olsa açılacak’ diyerek hazırlık yapmamak, okulların açıldıktan kısa süre sonra tekrar kapanması ile sonuçlanacaktır.

Okullar yine ilk kapanan, son açılan kurumlar olacaktır. Salgında yeni varyantlar ve yeni zirveler de göz önüne alınarak acilen bir eğitim eylem planı oluşturulmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği bir eylem planına yönelik ve Delta varyantı ile aşılama konusundaki son gelişmeleri de dikkate alarak okulların güvenli açılması konusundaki önerilerini güncellemiştir. Toplumun tüm kesimlerine sesleniyoruz. Salgın kadar, eğitim de bir halk sağlığı sorunudur. Bilimsel bulgular ışığında acilen gerçekçi ve güvenli eylem planı oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. Çocuklarımıza duyduğumuz sevgiyi ve saygıyı, onları korumak için elimizden geleni yapacağımızı göstermenin başka bir yolu yoktur. Eğitime olan ihmalkâr tavrımız, çocuklarımızın bugününe ve yarınına ne kadar ilgisiz olduğumuzu göstermekten başka işe yaramıyor.

Okulları güvenli olarak açalım. Okulları geleceğimiz için açalım. Okulları çocuklarımız için açalım.”

Gönen Çayı kirlilik nedeniyle artık siyah

Kaz Dağları’ndan itibaren, birçok dereyle birleşerek Erdek’ten Marmara Denizi’ne dökülen yaklaşık 134 kilometrelik Gönen Çayı‘nın kirlilik nedeniyle siyahlaştığı görüldü.

Fabrikaların yenilenebilir enerji işletmesi atıklarını arıtmadan Gönen Çayı’na verdiklerini ifade eden Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği (GÜMÇED) Bandırma Şube Başkanı Gültekin Mutlu, bazı çalışmalar yapılsa da yeterli olmadığını kaydetti.

Kirliliğin en büyük sebebi fabrikalar

DHA‘da yer alan habere göre, GÜMÇED Bandırma Şube Başkanı Gültekin Mutlu, çayın kirlenmesinin en büyük sebebinin fabrikalar olduğunu şöyle anlattı:

Kaz Dağları’ndan doğan Gönen Çayı’nın denize döküldüğü Misakça deltası üzerindeyiz. Gönen Çayı’nın kirleticilerinin başında, Gönen Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikalar geliyor. Jelatin fabrikası, deri fabrikaları, yenilenebilir enerji işletmesi atıklarını arıtmadan Gönen Çayı’na veriyorlar. Onlarca sanayi kuruluşu atık tesislerini çalıştırmadan atıklarını Gönen Çayı’na deşarj ettikleri için çay hızlı bir şekilde kirleniyor. Buradan, Misakça’dan da Gönen Çayı Marmara Denizi’ne dökülüyor. Maalesef bu kirliliğin önüne geçilmek için bazı çalışmalar yapılsa da yeterli gelmiyor.”

Fotoğraf: DHA

‘Bugüne kadar ne gibi çalışmalar yapıldı?’

Gültekin Mutlu, 2017 yılında Gönen Deltası Sulak Alan Eylem Planı çalışmalarının yapıldığını ve bu beş yıllık planda gerekli çalışmaların yapılıp yapılmadığının açıklanması gerektiğini ifade etti:

Su kalitesini artırmak için belirli bölgelere su izleme noktaları yerleştirilmesi düşünülüyordu. Yine bunun yanında arıtma tesisi olmayan fabrikalara arıtma tesisi kurulması ve bunların çalıştırılmasının gereği üzerinde duruldu 2017’de yapılan toplantıda ama 2017’den bugüne kadar çevre derneklerinin de üyesi olduğu bu yürütme kuruluna toplantı yapılıp yapılmadığı, bu konuda bir faaliyet yürütülüp yürütülmediğini de maalesef bilmiyoruz.

Gerekli çalışmalar yapılmış olsaydı, kirleticilerin engellenmesine yönelik gerekli adımlar atılsaydı bu çay bugün bu halde olmazdı. Maalesef fabrikalar atıklarını arıtmadan çaya boşaltmakta. Çayla birlikte Marmara Denizi de hızla yok olmaya doğru gitmektedir. Biz ilgililerden 2017 yılında yapılan Gönen Deltası Sulak Alan Eylem Planı çalışmalarını kamuoyuna, basına açıklanmasını istiyoruz. Bugüne kadar ne gibi çalışmalar yapıldı? Bu 5 yıllık bir plandı. Bu planın sonunda gerekli çalışmaların yapılıp yapılmadığını bilmekte çevre örgütleri ve halk olarak bizim en doğal hakkımız. Bunu takip etmek de görevimiz.”

Mutlu, çayda 14 farklı balık türünün yaşadığının söylendiği ancak iki balık türünün bile yaşadığına inanmanın zor olduğunu ifade ederek, “Bu kirlilik çayda yaşayan canlıların da neslinin hızlı bir şekilde tükenmesine yol açıyor” dedi.

Marmara’dan toplanan müsilaj nereye gidiyor, nasıl ‘bertaraf’ ediliyor?

Haber: İsa Uğur ERDOĞAN

*

Mart ayından beri gündemde olan Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu uzun süredir biraraya gelmeyen iktidar ve muhalefeti birleştirdi. Marmara’ya kıyısı olan belediyeler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda yüzeydeki müsilajı toplamaya başladı.

Peki deniz yüzeyinden toplanıp karaya çıkarılan müsilaja ne oluyor? Açıklanan her verinin ardından “bertaraf edildi” veya “bertarafa gönderildi” ifadeleri kullanılıyor. Ancak toplanan müsilajın nereye gönderildiği, ne şekilde bertaraf edildiğine ilişkin ilgili kurumlara sorduğumuz sorular yanıtsız kaldı.

Bizimle aynı kaderi paylaştığını öğrendiğimiz TMMOB’a bağlı Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dursun Kahraman, müsilaja dair kurulan bilim kurullarına dahil edilmediklerini belirterek “Bu kurulların içinde kirletenler de vardır, buna karşı çözüm önerileri arayacakları örgütler yoktur. Buna alıştık demek istemesek de bu tür konulara iktidar tarafından emek, bilim ve doğa tarafından bakılmadığını biliyoruz. Ama İBB tarafında da aynı duyarsızlığa şahit olduk” eleştirisini getirdi.

Müsilaj toplama çalışmaları sona erdi

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Marmara Denizi’ni tehdit eden müsilajdan temizlemek için 22 maddelik bir eylem planını 6 Haziran’da açıklamıştı. Eylem planında Bilim ve Teknik Kurulu‘nun oluşturulmasından, Marmara’nın koruma alanı ilan edilmesine, atık su arıtma tesislerinin ileri biyolojik arıtma tesislerine dönüştürülmesinden denetimlerin artırılmasına kadar pek çok adım bulunuyordu.

Bakan Kurum, ikinci adım olarak düzenli şekilde deniz yüzeyinden ne kadar müsilaj toplandığını da açıklamaya başladı. Kurum, en son 7 Temmuz itibarıyla toplanan müsilaj miktarının 11 bin 84 metreküp olduğu duyurdu. Buna göre 6 Temmuz itibarıyla İstanbul’da 6.440 m³, Kocaeli’de 476 m³, Bursa’da 166 m³, Tekirdağ’da 154 m³, Balıkesir’de 811 m³, Çanakkale’de 919 m³, Yalova’2.118 m³ müsilaj toplandı. Devam eden günlerde ise toplanacak çoğunlukta müsilaj görülmediğini belirterek çalışma yapmadıklarını belirtti.

Bakanlık, eylem planında tüm tesislerin ileri biyolojik arıtma tesisine dönüştürülmesini hedefliyor. Marmara’ya kıyısı olan yedi kentin erişilebilir kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarıyla toplamda 170 arıtma tesisi bulunuyor. Bakanlığın hedefi için ise elde sadece 15 ileri biyolojik arıtma tesisi var.

Söz konusu tesisler atıksuları işledikten sonra akarsu aracılığıyla veya doğrudan derin deşarj yoluyla Marmara’ya gönderiyor. Müsilajın oluşmasındaki temel etkenin de bu olduğu biliniyor.

Kahraman: Katı atık tesisinde sıvı atık bertaraf edilemez

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Şile’de bulunan Kömürcüoda Düzenli Depolama Sahası’nda sürdürdüğü müsilaj bertaraf yöntemini sorduğumuz Kahraman şu değerlendirmelerde bulundu:

“İlk açıklamaları biliyorsunuz ‘bariyerle çevirdiğimiz müsilajı pompalarla tanklara alıyoruz, gönderiyoruz’ şeklindeydi. Bertaraf noktası neresidir, bertaraf yöntemi nedir, bununla ilgili hiçbir detay öğrenemedik. Sorduğumuzda ‘düzenli depolama sahası’ cevabı geldi. Sonrasında da bir yetkilinin videolarını izledik. Topladıkları malzemenin lagünlere verildiği, buradan sıvı kısmın sızarak hemen doğrudan denize karıştığı ve bu yolla da yeraltı sularının kirlenmesinin mümkün olmadığı gibi çok enteresan, bilimsel olmayan bir yöntem, video görüntüleri ile birlikte sunuldu.

Atık değerlendirme tesislerinin bir kısmını özel teşebbüs işletiyor. Bu tesislere söz konusu atıkların alınmasıyla ilgili baskı yapıldığı duyumları da aldık. Ama bir de kamunun elinde olan Şile’deki gibi tesisler var. Oraya doğrudan mı veriliyor, bilmiyoruz ama söz konusu atıkların bu tür tesislere verilebilmesi, ancak içerdikleri suyun belli bir oranın altında olması ile mümkün. Şile’ye gidiyorsa, orası bir katı atık tesisi, yani yüzde 90’ı su olan bir şeyi oraya veremezsiniz. Bir malzemenin yüzde 70’in üzerinde su içerdiği hallerde bu tesislere gönderilemez. Bu, ne teknik olarak doğru ne de bir bertaraf yöntemi.

 

Ahmet Dursun Kahraman, belediyenin yayınladığı bir başka videoda da “Deniz kenarındaki lagünlere dolduruyoruz. Deniz kenarına yakın olduğu için bu su, doğrudan denize sızıyor. Toprak kirliliği söz konusu değil” ifadelerinin kullanıldığına dikkat çekerek, “Suyun bir kısmı da buharlaşarak gidiyor. Buharlaşıp, koyulaşınca da bertaraf tesisine götürdüklerini söylüyorlar” dedi.

Deniz değerlendirme dışı’

ÇMO Başkanı,  kuruma ve buharlaşma açıklamasına da mesafeli:

“Onların ‘temizleme’ dedikleri uygulamadan elde ettikleri malzemenin bir-iki haftada oraya depolanabilecek kadar kuruması mümkün değil. Kurumasını bekliyoruz, göndereceğiz denilse, bir ölçüde kabul edilebilir. Ancak bu kadar süre içerisinde onun katı atık bertarafına gönderilmesi mümkün değil. Bu yöntemle kurutmaya çalışıp ondan sonra da vereceklerse de su yine denize gidecek. Yani her şekilde deniz yok, değerlendirme dışı.”

Müsilaj atıklarının bertaraf tesisine gidebilmesi için fiziksel ve termal yöntemlerle susuzlaştırılması gerektiğine vurgu yapan Kahraman, bertaraf yöntemlerinde sızdırma ve buharlaştırmadan bahsedildiğine dikkat çekti:

“Sızdırma kısmını gayet net anladık denize gidiyor, ama buharlaştırma kısmını bu kadar hafife kaçarak anlatamazsınız. Videoda görülen hafriyat çukuru benzeri ‘lagün’lerde bu mümkün değil. Buharlaştırma için malzemeyi yaymanız lazım; 10 bin metreküpten bahsediliyor, 20 cm kalınlığında yaysanız 50 dönüm alan lazım. İstenmeyen sonuçları düşünün, ki görüntüler basit hafriyat çukurları. O sürece gelebilmesi için de bayağı bir süre geçmesi lazım. Yani, daha bu yolla bertaraf edilmiş bir malzeme olmadığını anlıyoruz. Her şey bir yana müsilajı sadece yüzeyde görünen kısım olarak anlıyor ve anlatıyor gibiler.”

‘Siyasal algı üretme çabası’

Kurutma yönteminin bilimsel olmadığını vurgulayan Kahraman, şu ifadeleri kullandı:

“10 bin metreküp müsilaj topladık deniliyor. Daha önce de uygulanan, benzer kurutma yöntemleri arıtma çamurları için de olmuştur. Ama onların altı geçirimsizdir, alttan gelen su drene edilir, arıtma tesisine geri verilir. Drenaj dışında üzerinde kalan suyun da buharlaşması için 20 metre yükseklikte bir havuz yaparsanız, buharlaşmaz. Mesela 10 bin metreküp malzemeyi 20 santime yaymak için 50 bin metrekare bir yer lazım. Burada oluşacak istenmeyen durumları bir kenara koyun, öyle bir alan yok ortada.

Kendiliğinden kurutma yapmanın da bir tekniği var. Nasıl ki bahsettikleri ‘ön arıtma tesisleri’ ön arıtma tesisi; ‘derin deniz deşarjları’ derin deniz deşarjı değilse; burada ‘kurutma’ dedikleri de kurutma yöntemi değildir. Ayrıca ne süpürme, ne kurutma bu sorunun çözüm süreçleri içinde değildir. Bu çok palyatif, bilimsel olarak değerlendirilmemiş panik çözümleridir. Aslında asıl sorun da müsilaj değil, kirlilik ve siyasi iradenin olaya bakış açısıdır. Müsilaj, bu sorunların sonucu. Hele ki sadece yüzeyde görülebilir malzeme ile bağdaştırmak veya bu yollu algı üretme çabalarına girmek asla bilimsel değil doğrudan siyasi bir yaklaşım.”

‘Müsilaj nereye gidiyor hala net bir şekilde görmüş değiliz’

İBB Çevre Koruma Daire Başkanlığı tarafından yapılan “Müsilajı geçirimsiz tabakanın bulunduğu çukurlara” konulduğu yönündeki açıklamayı değerlendiren ÇMO Başkanı, “Bir çukur kazıyorsunuz oraya dolduruyorsunuz, bir de direkt denize gittiğini söylüyorsunuz. Çabuk buharlaşması için 30-20 santim arasında yaymanız lazım ki buharlaşma etkisini göstersin. Fakat gösterilen videodaki havuzlar böyle bir yer değil. Kepçeyle kazılmış, geçirimsizliği söz konusu olmayan toprak. Öbür taraftan baktığınızda müsilaj nereye gidiyor? Bunu hala net bir şekilde görmüş değiliz. Birbirinden farklı bir takım açıklamalar var. Biz, bu açıklamalar üzerinden ancak yorumlar yapabiliyoruz” dedi.

Bakanlığın ‘zararsız’ söylemi toplum suçudur

Müsilajla ve bertarafıyla ilgili oluşturulan Bilim Kurulu’nda Çevre Mühendisleri Odası bulunmuyor. Muhatap alınmadıklarını söyleyen Kahraman, sermaye külüplerinin ve iş insanları derneklerinin temsilcilerinin de bulunduğu kurul için iktidarın tavrına alışmasalar da artık rahatsız olmadıklarını ancak İBB’nin tavrına şaşırdıklarını kaydetti.

Bakan Kurum’un Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nın ardından kullandığı, “Yaptığımız ilk çalışmalar çerçevesinde; bugün itibarıyla müsilajın tehlikeli atık olmadığı veya toksik özellik göstermediğini tespit ettik” ifadelerini ve müsilajdan sabun ve gübre gibi çeşitli ürünlerin üretilebileceğine ilişkin yorumları sorduğumuz Kahraman’ın cevabı şöyle:

“Herkes müsilaj kelimesinin üzerinde dans ediyor. ‘Müsilajın içerisinde karbon vardır. Yoktur, zararsız değildir.’ Krem bile yapmaya kalktılar. Çevre Bakanlığı, ‘Müsilaj zararsızdır’ derken suç işliyor. Çünkü bir bakanlığın bu beyanı üzerine insanlar denize girse, denizden çıkan ürünleri tüketse zarar görebilir. Müsilajın zararsız olduğunu söylemek bir toplum suçudur.

İsminin içerisinde çevre kelimesinin geçtiği Bakanlık, bilim çevrelerinin, üniversitelerin, bizim gibi odaların Marmara’daki kirlilikle ilgili çalışmalarını hiç duymamıştır. Onu bırakın, denizanası istilasıyla isyan eden Marmara’yı görmemiştir. Bir gün sahilde dolaşırken su yüzeyinde alışık olmadığı bir görüntüyle karşılaşan, ‘bu nedir diye’ soran halk sayesinde bakanlık da durumu fark etmiş; bu da yetmemiş talimat beklemişlerdir. Şimdi de ‘müsilaj zararlı değildir’ diyerek toplum suçu işliyorlar.

O denize zararsız değil diye girelim, zararsız değilmiş yiyelim diye davranan toplumu buna iterseniz bunun sonucunda oluşabilecek en basiti göz, burun konjüktiviti gibi hastalıktan bakanlık sorumlu olacaktır. Müsilajın orada olmasından şunu biliyoruz ki; orası kirleniyor. Alg tek başına zararlı olmayabilir. Ancak o alg orada kirlilik yüzünden var. Kirlilik varsa orada ağır metal de vardır, patojen mikroorganizmalar da vardır. Bunun zararsız olduğunu söyleyerek büyük bir toplumsal sorumluluğu üzerlerine alıyorlar. Bu bir toplumsal suçtur.”

‘Deniz deşarjı artık tarla deşarjı mı olacak?’

Çevre Bakanlığı’nın, çevre politikalarında denetim ve planlamalar üzerindeki kamu gücünü kaldırdığını, bunları sermayenin güdümüne soktuğunu söyleyen Ahmet Dursun Kahraman, “Müsilaj sorununun ardından atıkların arıtıldıktan sonra denize deşarj yerine öncelikle endüstride, tarımda geri kullanılacağı laflarını duyuyoruz. Biz, geri kullanıma karşı değiliz, ancak iktidarın zihniyetiyle bunun denetlenmesi konusunda kaygılarımız var. Yüzlerce deniz deşarjı artık tarla deşarjları mı olacaktır mesela? Bu, karasal alanda yeni facialar yaratılması anlamına gelir” dedi.

Kahraman, yöneticilerin deniz deşarjları noktasında bir kıskaca girdikleri için yeni kaçış noktaları aradıklarını belirterek, “Bu siyasi irade ile sorun çözülmez. Bu son ‘denetim’ furyasında da kapattıkları bazı işletmelerin 9-10 gün öncesinde yine aynı bakanlığın denetiminde tam not almış olanları var. Bu da işlerin göstermelik, algı oluşturmaya yönelik, siyasi hamleler olduğunun işaretidir. Geri kullanım elbette çok önemlidir. Bizde bunu destekleriz ama bunun prensipleri vardır. Bu sistem içinde uygulanabilirliği yoktur” ifadelerini kullandı.

‘Nedenler olarak sıraladıkları kalemlerin tek adı kirlilik’

Asıl sorunun müsilajı yaratan kirlilik olduğunu kaydeden Kahraman şöyle konuştu:

“İktidara yakın akademisyelerin katıldığı bir zirvenin ardından yayımlanan bildirgede müsilajın nedenleri çözülmüş oksijen azalması, okyanusların asitlenmesi, karasal girdiler, gemicilik faaliyetleri, bir satır da kirlilik şeklinde sıralanmış. Bu, bilimsel bir sıralama değildir. Bunların zaten genel bir adı vardır: Kirlilik. Çözülmüş oksijen de kirliliktir, okyanusun asitlenmesi de kirliliktir, karasal girdiler de kirlenmedir. Bir ülke için kötü olan gemicilik faaliyetleri değil, o geminin balans sularını denize boşaltmasıdır.

Şubat ayında görüntü yoktu, ama Marmara kirli değil miydi? Bugünkü görüntü, o kirliliğin müsilaj olarak patlamasıdır. Yarın balık ölümleri, öbür gün anabolik ortam nedeniyle kokuşma, bir sonraki gün salgın hastalık olarak patlar. Müsilajdan anladıkları yüzeyi temizlemek.”

‘Marmara, iç deniz olduğu için korunmasız’

Yapılan temizleme çalışmalarını “Görsel kirliliği ortadan kaldırıp toplumsal rahatsızlığı yumuşatmak için yapılmış bir işlemdir” şeklinde değerlendiren ÇMO Başkanı Kahraman, Marmara Denizi’nin korumasız olduğunu kaydetti:

Ege, Akdeniz ve Karadeniz uluslararası anlaşmalarla bir ölçüde korunuyor olsa da Marmara bunlardan farklı olarak iç denizdir. Tamamen bize ait olduğu için de tamamen korunmasızdır. Sadece Marmara Denizi için değil, yurdun genelinde duyarsızlık ve boşvermişlik hüküm sürüyor. Kanal İstanbul yağmalamasına kalkınma denmesi ya da UNESCO gibi uluslararası örgütlerin dünyada korunması gereken ender yerler arasında gördüğü eşsiz vadilerin yüzölçümü 25 bin metrekareden küçükse ÇED raporuna gerek yok denmesi, büyükse ikiye bölünerek imara açılması gibi.

Marmara’yı koruma süreci geçildi artık, bu yıllar önce yapılacaktı. Bu andan sonra savunmadayız.”

*

NOT: Müsilajın en çok toplandığı ve en fazla atık tesisinin bulunduğu İstanbul’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü’nü arayıp kendimizi tanıttığımızda telefondaki sesin ilk sözü ‘Müsilaj demeyin sakın’ oldu. Ardından İl Müdürü’ne yönlendirilen telefon görüşmesi defalarca denememize rağmen yapılamadı.

Öte yandan konuyla ilgili çalışmalarını çeşitli çalışmalarla duyuran İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ile görüşme çabalarımız da sonuçsuz kaldı. İSKİ iştiraki olan İSTAÇ’a, İSTAÇ ‘kamu kurumu oldukları için doğrudan yanıtlamayacaklarını’ söyleyerek İBB Basın’a, İBB Basın tekrardan İSKİ’ye yönlendirdi.

En nihayetinde Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı Prof. Dr. Ayşen Erdinçler’e ulaşmaya çalıştık. Müsilajın nasıl bertaraf edildiğine ilişkin gönderdiğimiz soruların yanıtlanacağı söylenmesine rağmen aradan geçen iki haftalık zaman diliminde herhangi bir geri dönüş olmadı.

Birleşik Krallık’ta mekanlara girebilmek için aşı pasaportu zorunluluğu getiriliyor

Birleşik Krallık‘ta eylül ayı sonu itibariyle birçok mekana girebilmek için aşı pasaportu zorunluluğu getiriliyor.

Getirilecek bu yeni zorunluluğa göre, gece kulüpleri gibi kalabalık mekanlara girebilmek için iki doz koronavirüs aşısının yaptırılması gerekiyor.

‘Gece kulüplerini kapatmak istemiyorum’

Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, dün yaptığı açıklamada salgın sebebiyle vakaların artmasından endişe duyduğunu dile getirdi ve şunları söyledi:

Diğer ülkelerde olduğu gibi gece kulüplerini kapatmak istemiyorum. Bu da, gece kulüplerinin sorumlu hareket etmesi anlamına geliyor.”

Gece kulüpleri ve benzer diğer mekanlar, müşterilerine aşı ve negatif test sormaları konusunda yalnızca teşvik ediliyor.

Aynı önlemin publar ve stadyumlar için alınıp alınmayacağı ise henüz belli değil.

‘Kötü bir fikir’

Johnson’ın aşı pasaportu açıklaması ise gece kulübü işletmecileri tarafından eleştirildi.

Bir gece kulübü birliğinin başkanı olan Michael Kill konuyla ilgili, “Aylardır yeniden açılmaya hazırlanan kulüpleri, ek değişikliklere zorlamak kötü bir fikir” ifadelerini kullandı.

Kill, sektörün yüzde 80’inin aşı pasaportu uygulamak istemediğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Kabil Havaalanı’nın işletimini ele almayı düşünüyoruz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lefkoşa’da kıldığı bayram namazı sonrası basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Afganistan ile ilgili gelen bir soruya, ABD’nin bazı şartları sağlaması durumunda Türkiye olarak Kabil Havaalanı’nın işletimini ele almayı düşündüklerini kaydetti.

Öte yandan Taliban, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Afganistan’dan çekildikten sonra Türkiye’nin bölgede kalması durumunda işgalci olarak nitelendirileceğini belirtip, Türkiye’yi tehdit etmişti.

ABD’ye üç şart

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin diplomatik ilişkilerde Türkiye’nin yanında olması, lojistik konusunda ve mali konularda gerekli desteği vermesi durumunda Kabil Havaalanı’nın işletimine olumlu baktıklarını kaydetti:

Dikkat edilirse egemen güçler, emperyalist güçler Afganistan’da ilk defa böyle bir sorun üretmiyor. Bundan önce de Afganistan’da nice sorunlar yaşadık. Afgan halkı dirayetiyle, iradesiyle bu emperyalist güçlere karşı mücadelesini verdi, bu mücadeleden de zaferle çıktı.

Daha sonra tekrar bu emperyalist güçler malum Afganistan’a girdi, 20 yıla aşkın zamandır oradalar. Bizde bu emperyalist güçler karşısında Afgan kardeşlerimizin yanında yer aldık. Orada onlarla beraber öncelikli olarak da Kabil Havaalanı’nın korunmasını, bunun yanında insani noktada Afgan halkına her türlü desteği verme mücadelemizi sürdürdük. Şimdi yeni bir dönem var. 3 ana otorite burada görülüyor. NATO, Amerika ve Türkiye. Ve Amerika çekilme kararını verdi ama Kabil Havaalanı’nın bizim tarafımızdan zaten 20 yıldır işletiliyor, bundan sonra da işletilmesini istedi. Biz şu anda buna olumlu bakıyoruz. Ama olumlu bakarken tabi Amerika’ya bizim bazı şartlarımız var. Nedir bunlar? Bir, diplomasi noktasında Amerika bizim yanımızda yer alacak, diplomatik ilişkilerde. İki, lojistik noktasında imkanlarını bizim için seferber edecek, lojistik anlamda hangi gücü varsa bunları Türkiye’ye devredecek. Ve bir diğeri de tabi burada bu süreç içerisinde çok ciddi bir mali ve idari noktalarda sıkıntılar olacak, bu konuda da gerekli desteği Türkiye’ye verecek. Eğer bunlar sağlanabilirse, biz Türkiye olarak Kabil Havaalanı’nın işletimini ele almayı düşünüyoruz.”

‘Taliban görüşmeleri Türkiye’yle rahat yapması lazım’

Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla ters bir yanı olmadığını ve Taliban’ın Türkiye’yle görüşmeleri çok daha rahat yapması gerektiğini ifade etti:

Bu arada Taliban’ın bazı rahatsızlıkları söz konusu. Taliban’la da bu süreci görüşmek suretiyle, nasıl ki Amerika’yla bazı görüşmeleri Taliban yaptıysa, herhalde Taliban bu görüşmeleri Türkiye’yle çok daha rahat yapması lazım. Çünkü Türkiye, onun inancıyla alakalı ters bir yanı yok. Ters bir yanı olmadığı için de onlarla bu konuları daha iyi görüşeceğimize, anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum. Ve Doha’dan oraya akan bir süreç var. Bu süreci de iyi değerlendireceğimizi düşünüyorum. Başka alternatifler var, bu alternatifler üzerinde de şu anda çalışmalarımızı devam ettiriyoruz.”

Kabil’de Kurban Bayramı namazı sırasında roketli saldırı düzenlendi

Afganistan’ın başkenti Kabil’de Kurban Bayramı namazı sırasında cumhurbaşkanlığı sarayı yakınlarına roketli saldırı düzenlendiği açıklandı.

Konuyla ilgili açıklama yapan İçişleri Bakanı Mirwais Stanekzai, bölgeye üç roket düştüğünü ve saldırıda yaralanan olmadığını kaydetti.

‘Taliban barışa niyeti olmadığını ortaya koyuyor’

Mirwais Stanekzai saldırıyla ilgili, “Bugün düşmanlarımız Kabil kentinin farklı bölgelerine roket saldırıları düzenledi” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin de katıldığı bayram namazı sırasında patlama yaşanırken, cemaat namaza devam etti. Gani, daha sonra saldırıyla ilgili bir açıklama yaptı.

Gani, “Taliban barışa niyeti olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bizler ise barışa niyet ve isteğimiz olduğunu kanıtladık, barış uğruna fedakarlık yaptık” dedi.

Van Valiliği göçmenlerle ilgili açıklama yaptı: Bin 456 göçmen yakalandı

Van Valiliği, sosyal medyaya da yansıyan çok sayıda düzensiz göçmenin boş arazide toplu şekilde yürüdükleri fotoğraf ve videolarla ilgili bir açıklama yaptı.

Valilik, yapılan operasyonlarda bin 456 göçmenin yakalandığı, altı organizatörün tutuklandığını kaydetti.

’11 yapı kullanılamaz hale getirildi’

Valilik tarafından yapılan açıklamada, göçmenlerin kullandığı 11 baraka tarzı yapının da yıkılarak kullanılmaz hale getirildiği kaydedildi:

19.07.2021 günü bazı basın ve yayın organları ile sosyal medya platformlarında çok sayıda düzensiz göçmenin boş arazide toplu şekilde yürüdükleri fotoğraf ve video kullanılarak yapılan haber ve paylaşımlarla ile ilgili olarak; görüntülerdeki alanın ilimiz İpekyolu ilçesi Hacıbekir Mahallesinin Erek Dağı istikametinde bulunan açık arazi olduğu, Polis sorumluluk sahasında kalan bu arazideki görüntülerin 10.07.2021 tarihine ait olduğu, görüntülerde cereyan eden hadisenin son dönemlerde ilimize takviye olarak gönderilen özel harekat ve kolluk personeli ile İl Jandarma Komutanlığımızca bölgeye sevk edilen takviye birliklerin birlikte bölgede şok ev olarak tanımlanan göçmen kaçakçılarının düzensiz göçmenleri saklamakta kullandığı evlere yönelik yaptığı operasyonlar neticesinde ortaya çıktığı tespit edilmiş olup; olayın olduğu gün ve sonrasında polis ekiplerince sürdürülen çalışmalar neticesinde 19.07.2021 günü itibariyle videoya konu bölgeye yakın yerleşim yerinde bulunan metruk binalarda toplam 1456 düzensiz göçmen yakalanmış, bunları organize eden 11 organizatör yakalanarak gözaltına alınmış ve 6’sı çıkarıldıkları mahkemece tutuklanmıştır. Buna ek olarak göçmenlerin saklandıkları 11 adet baraka tarzı yapı yıkılarak kullanılmaz hale getirilmiştir.”

‘Çalışmalarımız kararlılıkla sürüyor’

Düzensiz göç ile ilgili faaliyetlerin kararlılıkla devam ettiği ifade edilen açıklamada, teknolojik imkanlardan ve insansız hava araçlarından da yararlanıldığı belirtildi:

Düzensiz göçü engellemeye yönelik faaliyetler neticesinde 2021 yılında Türkiye-İran sınırının İlimiz sınırlarında kalan hudut hattından 34.308 kişinin ülkemize yasadışı yollarla girişi engellenmiştir. Yine güvenlik kuvvetlerimizce 2021 yılı içinde 27.230 göçmen yakalanmış olup; ayrıca aynı yıl içerisinde 716 organizatör yakalanarak haklarında adli işlem başlatılmıştır.

Sınır güvenliğinin sağlanması noktasında sınır hattımızda ilave karakol ve kuleler yapılmakta olup, ayrıca sınır güvenlik duvarı inşaatına başlanmış; 110 km hendek kazılmış ve ilave hendek kazım çalışmaları devam etmektedir. Ayrıca sınır boyunda 76 monoblok ve lego kulenin yapımı tamamlanmış, 103 adet elektro optik kule yapımı da devam etmektedir.

Göçmen kaçakçılığıyla mücadele kapsamında düzensiz göçmenlerin sınırı geçmesinin engellenmesi, yakalanması, göçmen kaçakçılığı suçuna iştirak eden veya organize eden kişi ve yapıların tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasına yönelik çalışmalarımız kararlılıkla sürdürülmektedir.”

Bakan Koca: Vakalar geçen haftaya kıyasla yüzde 30 arttı

Türkiye‘de son 24 saatte yapılan 226 bin 513 Covid-19 testinden 7 bin 667 kişininki pozitif çıktı. Bir günde 50 kişi hayatını kaybetti; 4 bin 152 kişi iyileşti.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Twitter hesabından paylaştığı mesajda şu ifadeleri kullandı:

Vaka sayıları geçen haftaya kıyasla yaklaşık %30 oranında artış gösterdi. Bayram telaşı ve neşesi içinde tedbirleri hafife almayın. Kapalı ve kalabalık ortamlardan uzak durun. Bayrama gölge düşürecek tedbirsizliklerde bulunmayın.”

İki doz aşı yaptıranlar 18 yaş üstü nüfusun yüzde 33’ü 

En az bir doz aşı yaptıranların sayısının 39 milyonu geçtiğini ve bu sayının 18 yaş ve üstü nüfusun yaklaşık yüzde 63’üne denk geldiğini belirten Bakan, iki doz aşı uygulananların da 20 milyonu geçtiğini, bunun da 18 yaş ve üstü nüfusun yaklaşık %33’üne karşılık geldiğini kaydetti.

Koca, “Bulaşın kolaylaştığı ortamlara bağlı olarak, vaka sayısı artıyor. Bir hafta önce 5.261 olan yeni vaka sayısı dün 7.680. Biraz daha özen bayram sevincimizi sürdürür, bayramdan sonrasını hasta geçirmemizi önler” dedi.