Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Türkiye’de orman yangınlarından etkilenen ve evlerini, bağını ve hayvanlarını kaybeden köylülere TOKİ aracılığı ile “Afet Borçlandırma Senedi” imzalatılmak istenmesine ilişkin bir açıklama yaptı.
Devletin yangına maruz kalan insanlara yardım etmesinin hem vicdani bir görev hem de Anayasal yükümlülük olduğu belirtilen açıklamada “Devlet, yangından zarar gören insanlara yapacağı yeni evler için, kredilendirme yoluyla yangınzedeleri bir de borçlu duruma sokmanın peşindedir” ifadeleri kıllanıldı.
Açıklamada bu borçlandırma senetlerinde borç miktarının ve ne kadar faiz ödeneceğinin belirtilmediği ve yangınzedelere boş olarak imzalatılmak istendiği iddia edildi.
‘Sosyal devlet ilkesine aykırı’
Bu tavrın Anayasa’da geçen sosyal devlet ilkesine aykırı olduğu belirtilen açıklamada “Her ne kadar yanan bölge ‘afet bölgesi’ ilan edilmişse de 1959 yılında çıkarılan 7269 sayılı “Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun” günümüz şartlarına uygun değildir” denildi.
Açıklamada “Genel afetle baş başa kalmış afetzedelere kredilendirme (yani borçlandırma) yoluyla ve TOKİ aracılığı ile ev yapmak, devletin temel sorumluluk alanlarından çekilmesi anlamını taşımaktadır” eleştirisi yöneltildi.
‘Gerçek bir yardım değil’
Tüm malını mülkünü kaybetmiş afetzedelere, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yangın söndürmede kusuru açıkken, bankalara borçlandırma yöntemiyle konut yapmanın gerçek bir yardım olmadığını belirten ÇHD şunları söyledi:
“Üstelik imzalatılmak istenen borç senetlerinde borç miktarı ve faizi de belli değildir. Bu sosyal hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşan bir durum değildir. Zaten 7269 sayılı Yasanın 40. maddesinde bu kredilere faiz işletilmeyeceği de hüküm altına alınmıştır.”
‘Zarar, afet fonlarından karşılanmalı’
Yangınzedelerin tarım alanlarını, meyve bahçelerini ve bunlardan elde edecekleri ürünlerini de kaybettiği hatırlatılan açıklamada “Tarım ve Orman Bakanlığı ise sadece köylülere bir yıllık ürün desteği vereceğini ilan etmiştir. Oysa ileriye dönük tazminat bedeli olarak en az 10 yıllık ürün bedeli Bakanlık tarafından tazmin edilmelidir” denildi.
Açıklamada son olarak “Yapılması gereken afetzedelere bir an önce, yörenin sosyal dokusuna uygun evleri ve kaybetmiş olduğu tarımsal üretim araçlarını nakdi ve ayni olarak Afet Fonlarından karşılanması sağlanmalıdır” ifadeleri kullanıldı.
İklim krizine neden olan sera gazı emisyonlarından en az sorumlu ülkelerin ve toplulukların krizin bedelini daha ağır bir şekilde ödemesini anlatan iklim adaleti kavramının bir kolunu da nesiller arası adaletsizlik oluşturuyor.
Yani şu andaki genç nesiller ve daha doğmamış nesiller bizim ve bizden önceki nesillerin eylemlerinin ve eylemsizliklerinin sonuçlarıyla daha ağır bir şekilde yüzleşecek.
Ancak buna rağmen Türkiye’de ve dünyadaki eğitim sistemleri iklim ve ekolojik krizlerinin etkilerini en aza indirmek ve adaptasyon sağlamada gerekli dönüşümü sağlamak için yeterli hazırlığa sahip değil. Bu noktada ise öğretmenlerin çabaları devreye giriyor.
‘En etkili müdahale alanlarından biri eğitim’
Öğretmen Ağı İletişim Koordinatörü Fulden Ergen, “Bireylerin ekolojik farkındalık kazanmasının da ötesinde, toplumsal bir dönüşüme ihtiyacımız var. Bu dönüşüm için en etkili müdahale alanlarından biri eğitim” diyor.
Birleşmiş Milletler, son 30 yıldır düzenlediği konferanslarda ve raporlarda iklim kriziyle mücadele etmek için eğitimdeki bir dönüşümün gerekliliğini ortaya koyuyor.
197 ülke tarafından imzalanan Paris İklim Anlaşması’nın 12’nci maddesi de tarafların iklim eğitimi, öğretimi, kamu bilincini ve halkın katılımını artırmak için işbirliği yapılmasını taahhüt ediyor.
‘Eğitimin merkezinde yer almalı’
Buna rağmen İtalya ve Kanada gibi tekil örneklerin dışında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede çevre ve iklim konuları eğitim müfredatının içerisine tam anlamıyla dahil edilmiyor.
Yeşil Gazete’ye konuşan Fulden Ergen’e göre “Ekolojinin sadece derslerin bir kısmında ya da koridorlardaki panolarda yer alan tali bir konu değil; tüm eğitim müfredatında ve aslında hayatın her alanında başat bir konu, bir öncelik alanı olarak yer alması hepimizin ihtiyacı.”
Öğretmen Ağı İletişim Sorumlusu Fulden Ergen
Süreç öğretmenlerle birlikte örülmeli
Bu uygulamaların ise tek seferlik olmaması gerektiğini vurgulayan Ergen, “Öğretmenlerin geliştirdiği, çocukların ve hatta okulun tüm bileşenlerinin ekolojik farkındalığını artırmaya yönelik uygulamaların tek seferlik etkinlikler değil, sürekli ve herkesin katılabileceği alanlara dönüşmesi önemli” yorumunda bulunuyor.
Ancak her şeyden mühimi, eğitimde dönüştürücü gücü en yüksek aktörler olan öğretmenler adına değil, öğretmenlerle birlikte bu dönüşüm sürecini oluşturmak gerekiyor.
‘Öğretmenler elini taşın altına koyuyor’
Öğretmen Ağı’nda Ağ Etkileşim Sorumlusu Zeynep Hancı, öğretmenlerin eğitim alanındaki pek çok tema ve ihtiyaçta olduğu gibi iklim ve ekolojik krizler konusunda farkındalığı artırmak için elini taşın altına koyduklarını söylüyor:
“Günlük eğitim ve yaşam pratiklerinde öğrencilerle birlikte doğayla güçlü bağları yaşatmayı, düzenli doğa gözlemleri yapmayı, doğal yaşam döngülerini ve biyolojik çeşitliliği tanımayı, tüketimi azaltmayı ve yeniden kullanmayı teşvik etmeyi, kendi karbon ayak izleriyle tanıştırmanın ve karbon izlerini nasıl küçültebilecekleriyle ilgili çocukların katılımını sağlamayı; bir yandan da çocuklarda ekolojiye ve doğaya ilişkin endişenin artmayacağı güvenli alanlar yaratmayı odağa alıyorlar.”
Öğretmen Ağı- Ağ Etkileşim Sorumlusu Zeynep Hancı
Değişim Elçileri neler yapıyor?
Öğretmen Ağı’nda kendi mesleki ve kişisel güçlenme yolculuklarına devam ederken bir yandan da Ağ çalışmalarını tasarlayan ve sürdüren öğretmenler kısaca “Değişim Elçisi” olarak anılıyor.
“Ekoloji ve doğa temaları da Değişim Elçilerinin hem bireysel hem de topluluk olarak sıklıkla üzerine eğildiği alanlardan biri” diyen Hancı, öğretmenlerin yürüttüğü ve gene onların katıldığı etkinliklerden bahsetti.
Çözümler üretiyor
Bunlardan bir tanesi Yaratıcı Problem Çözme Programı. Burada öğretmenler üç ay boyunca çevre bilincini yaymak, ekolojik süreçlerde değiştirici güce sahip olmak, öğrencilerin bu alandaki karar verme süreçlerindeki yetkinliğini görünür kılmak ve doğayı deneyimleyerek öğrenmek üzerine çözümler geliştirdi.
Doğa Pencerem, EkoFİL, Kara Dedektifleri, Ekoloji Çarkı, Eko-kahramanlar İçimizde, Hazinem Doğa gibi çözümlere Çözüm Merkezi’ndeki ekoloji teması altında ulaşmak mümkün. Internet sitesinde yaratılan bu çözümlerin nasıl uygulanacağı ve etkisinin nasıl olacağı bilgileri de yer alıyor.
Kaynaklar hazırlıyor
Zeynep Hancı “Yaratıcı çözümlerin yanı sıra, öğretmenler meslektaşlarının faydalanabileceği pek çok kaynak da üretiyor” diyor.
Öğretmen Ağı Değişim Elçilerinden Bilge Buhan Musa’nın kaleme aldığı, Geri Kazanım Atölyesi, Meraklı Yeşil Şişe, Yaşlı Çınar Ağacı, Beyaz Plastik Bardak isimli çocuk kitapları da öğretmenlerin faydalanabileceği kaynaklardan.
Bir araya geliyor
Adana, Mersin ve Hatay’dan Değişim Elçisi öğretmenler ise hem eğitimi doğayla buluşturmak hem de yerel paydaşların, öğretmenlerin, ailelerinin ve çocukların bir araya gelerek beslenmesini sağlamak ve dayanışma ruhunu artırmak için Burası Tamamen Bizim Kampı düzenledi.
Bu yıl ikinci kez 16-18 Ağustos tarihlerinde düzenlenen kamp hakkında bilgi veren Hancı, “Kampta, doğa üzerine resim okumaları, iklim krizi ve matematiksel modelleme, edebiyat ve sinemada doğa, türkülerde doğa ve felsefe, beden perküsyonu, doğa ve psikolojik iyi oluş, doğada ders örnekleri gibi başlıklar altında atölye ve etkinlikler gerçekleştirildi” dedi.
Burası Tamamen Bizim Kampı
Ekoloji Topluluğu oluşturuldu
Çeşitli il, kademe ve branşlardan Değişim Elçisi öğretmenlerin iklim krizi ve ekoloji odağında bir araya gelerek “Ekoloji Topluluğu” oluşturduğunu belirten Hancı şunları söyledi:
“Topluluğun oluşması yolunda önemli adımlardan biri, ekolojik sorunlar karşısında sanatın güncel durumunu araştırmak için yola çıkan ve 2019’da “Yedinci Kıta” başlığıyla düzenlenen 16. İstanbul Bienali paralelinde Ağ’ın düzenlediği 7 atölye olmuştu. Atölyeler ile bir araya gelen öğretmenler deneyimlerini ve ihtiyaçlarını paylaşarak, Ekoloji Topluluğu’nun kurulmasına zemin oluşturdu. Şimdiye dek Burcu Meltem Arık, Sezai Ozan Zeybek gibi uzmanlarla buluşan Ekoloji Topluluğu, bugünlerde önümüzdeki dönem çalışmalarını planlıyor.”
Dijitalde üretim
Bu bir araya gelmelerin dijital ortamda da devam ettiğine değinen Hancı, öğretmenler tarafından üretilen podcast ve blog yazılarına örnek verdi.
Öğretmen Ağı’nda yalnızca öğretmenlerin değil aynı zamanda 300’ün üzerinde paydaşın yer aldığını belirten Zeynep Hancı, bu paydaşlardın çalışmalarından da örnekler sundu.
ÇEKÜL Bilgi Ağacı’nın öğretmenlere yönelik hazırladığı, sınıf içi etkinliklerle desteklenen eğitim programı, doğal ve kültürel mirasın barındırdığı bilgiyi öğretmenler aracılığıyla öğrencilere aktarabilmeyi amaçlıyor.
TEMA Vakfı, çocukların ekolojik okuryazarlık becerilerini güçlendirmek amacıyla okul öncesinden liseye kadar farklı seviyeler için hazırladığı ve yıllardır gönüllü öğretmenler ile okullarda hayata geçirdiği Doğa Eğitim Programlarını yenileyerek dijital bir portalda öğretmenlerle buluşturuyor.
Başka Bir Okul Mümkün Derneği, eğitim modelinin dört temel ekseninden biri olan Ekolojik Duruş, okullarda ekoloji konusunun yaşamla, müfredatla iç içe olmasını, okulda yaşayanlarla birlikte döngülerle uyum içinde, doğayı tanıyan, farkında olan topluluklar oluşturmayı amaçlıyor. Evde Ekolojik Duruş kitapçığından ve 2021 Ekoloji Takvimi’nden öğretmenler ve veliler faydalanabiliyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Sadece ‘öğretmek’ yeterli değil
“Ekoloji bilgisinin öğretim programlarına dahil edilmesi büyük öneme sahip olsa da bu bilginin sadece “öğretme” yoluyla verilmesi yeterli değil” diyen Fulden Ergen, çocuklar dahil okulun tüm paydaşlarının, doğada olarak doğa ile bağını geliştirebilecekleri alanlar yaratmak gerektiğini söylüyor.
Ergen, “Bu süreçleri kurgularken çocukları izleyen değil, kendi sorumluluklarını kendilerinin aldığı, doğayla ilişki kurmayı bizzat deneyimleyen özneler olmasını sağlamalıyız” yorumunda bulunuyor.
‘Tek yol doğada vakit geçirmek değil’
Öğrencilerin doğada vakit geçirmesi için her okulun fiziki şartlarının yeterli olmayabileceğini belirten Ergen, doğada vakit geçirmenin ekolojik farkındalığa sahip olmanın tek yolu olmadığını belirtiyor.
Bu durumlar için alternatif yöntemler kullanılabileceğini ifade eden Ergen, “Hibrit öğrenme modellerinin hayatımızda kalıcı yer ettiği ve öğrencilerin teknolojiyi tutkuyla sevdikleri bu çağda, teknolojiyi çevre bilincinin gelişmesi için daha etkili kullanabiliriz” önerisinde bulunuyor ve ekliyor:
“Fakat şunu unutmamak gerekiyor; öğretmenler olarak ekolojik farkındalık yaratmak istiyorsak, önce kendi hayatlarımızı değiştirmeliyiz.”
Meteoroloji Genel Müdürlüğü, hava sıcaklıklarının yarından itibaren Marmara ile kuzey, iç ve doğu kesimlerde artarak mevsim normallerinin 4-8 derece üzerinde seyredeceğinin tahmin edildiğini açıkladı.
Yaşlılar, çocuklar ve kronik rahatsızlığı olan kişilerin öğle saatlerinde (11 ile 16 saatleri arasında) sıcak çarpmasına karşı dikkatli ve tedbirli olmaları uyarısında bulunuldu.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
Günün en yüksek hava sıcaklıklarının ; İstanbul’da 31-33, Ankara’da 34-37, İzmir’de 34-35, Samsun’da 29-31, Rize’de 28-31, Konya’da 34-36, Kayseri’de 36-39, Kahramanmaraş’da 38-41, Erzurum’da 29-33, Elazığ’da 37-41, Diyarbakır’da 39-42, Gaziantep’te 36-40 dereceler civarında seyredeceği tahmin edilmektedir.”
Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği‘nin (IUCN) “kırmızı listesinde” yer alan Arap tavşanı Elazığ‘ın Baskil ilçesinde görüldü.
Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Akın Temizer, Arap tavşanının Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşayabilen ancak nadir görülen bir tür olduğunu ifade etti.
‘Durumu, ilk bulduğum ana göre çok daha iyi’
Baskil’in Aydınlar köyünde yaşayan İrfan Solak, büyükbaş hayvanlarını sulamaya götürdüğü sırada daha önce görmediği bir hayvana rastladığını kaydederken, yaşadıklarını şöyle anlattı:
Böyle bir türle ilk defa karşılaşmıştım. Kulakları tavşana, vücudu fareye, ayakları ise kanguru ayaklarına benziyordu, çok ilginç ve bir o kadar da sevimli bir hayvandı. Hayvanın bitkin olduğunu, kaçamadığını fark ettim. O yüzden çevredeki büyükbaş hayvanlar zarar vermesin diye koruma altına aldım. Hayvana su verdim, mısır ve buğdayla besledim. Durumu, ilk bulduğum ana göre çok daha iyi. Biraz daha kendine geldikten sonra tekrar bulduğum yerde doğaya salacağım.”
Bilimsel araştırma başlatılacak
Arap tavşanın farklı özelliklerde alt türlerinin de bulunduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Akın Temizer, Baskil ilçesinde görülen Arap tavşanının dünyada nadir görülen türlerden biri olduğunu ve bununla ilgili bölgede bilimsel bir araştırma başlatacaklarını söyledi:
Arap tavşanı toprağın altında yaklaşık 2-3 metre uzunluğunda oyuklar kazarak gündüzleri sıcaktan korunmak için günün büyük bölümünü yuvasında uyuyarak geçirir. Beslenmek için daha çok geceleri tercih eder, gececi kemirgen bir hayvan türüdür. Kış aylarında ise besin sıkıntısı çekmemek için kış uykusuna yatar. Kanguru gibi zıplayarak hareket ederler. Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşayabilen ancak nadir görülen türlerden biri. Arap tavşanın farklı özelliklerde alt türleri de bulunuyor. Baskil ilçesinde görülen Arap tavşanı da dünyada nadir görülen türlerden biri, bununla ilgili bölgede bilimsel bir araştırma başlatacağız.”
Sivas İdare Mahkemesi’nce alınan ve Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’nü yapılaşmaya açacak plan değişikliğinin yürütmesini durdurması kararına yapılan itiraz reddedildi.
Mahkeme, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada, sözkonusu plan değişikliğinin yürütmesini durdurmuş, ancak Sivas İl Özel İdaresi bu karara itiraz etmişti.
İtirazı değerlendiren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 5. İdari Dava Dairesi, yürütmeyi durdurma kararının yasaya uygun olduğunu belirterek itirazı reddetti.
“Kamu yararına sevindirici”
Kararı bianet’e değerlendiren Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan şunları söyledi:
“Gökpınar Gölü Havzası doğal güzelliği, tarihi ve arkeolojik değerleri açısından ender rastlanan coğrafi yapısıyla biriciktir. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin ve bölge halkının mücadelesi sonucunda, yargı da bu doğal güzelliği yok edecek plan değişikliklerine izin vermemiştir.
Bu süreçte, Gökpınar Gölü’nü Koruma Platformu’nun ve Gürünlü aydınların özverili mücadelesi de takdire şayandır. Sonuçta Sivas İl Özel İdare’nin rant ısrarı yargı nezdinde yanıt bulmamıştır. Bu kararlar kamu yararı adına sevindiricidir.
Sivas İdare Mahkemesi, bilirkişi incelemesinden sonra, Göle telafisi mümkün olmayan zararlar verileceği gerekçesiyle, planın yürütmesini durdurmuştur. Gökpınar Gölü ‘Doğal Sit Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ olarak tescil edilmiş ve ‘Kesin Korunacak Hassas Alan’ olarak ilan edilmiştir. Buna rağmen Sivas İl Özel İdaresi, bakanlığın uyarılarını yerine getirmek yerine, yapılaşma sürecinin önünü açmış ve başına buyruk davranmaya devam etmektedir.
‘İl Özel İdaresi hakkında görevi kötüye kullanmaktan işlem yapılmalı’
Sivas İl Özel İdaresi, Gürün İlçesi, Yelken Köyü sınırları içerisindeki muhtelif parselleri kapsar şekilde hazırlanan ve Sivas İl Genel Meclisi’nin 09.10.2020 tarih ve 133 sayılı kararı ile onanan Gürün Gökpınar Gölü 2. Etap 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planına ilişkin yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması için yargıya başvurmuştur.
Yargı da itirazı reddederek, göle telafisi mümkün olmayan zararlar verilmesini engellemiştir. Bundan sonraki süreçte Sivas İl Özel İdaresi’ni yargı kararlarını uygulamaya davet ediyoruz. Plan kapsamında yapılan her türlü inşai faaliyetin durdurulmalı, söz konusu plan iptal edilmelidir. Göl kıyısındaki yapılaşmalar göle zarar vermeden acilen kaldırılmalıdır. Sivas il Özel İdaresi hakkında görevi kötüye kullanmaktan işlem yapılmalıdır.”
Neler yaşandı?
Geçen ay gölü yapılaşmaya açacak ve İl Genel Meclisi’nin kararı ile onanan imar planının yürütmesi, Sivas İdare Mahkemesitarafından durdurulmuş; mahkeme, 9 Ekim 2020 tarihinde onaylanan 1/5000 ile 1/1000 ölçekli plan değişikliklerinin durdurulma gerekçesi olarak söz konusu değişikliklerin telafisi mümkün olmayan zararlara yol açacak olmasını göstermişti.
Karakuş Candan karar üzerine yaptığı açıklamada, “Gökpınar Gölü Havzası doğal güzelliği, tarihi ve arkeolojik değerleri açısından ender rastlanan coğrafi yapısıyla biriciktir. Bu karar doğal güzelliğe ile alüvyon birikimi ile beraber aynı zamanda doğal kaynaklar üzerinden oluşmuş özel bir gölde, telafisi mümkün olmayan zarar verilme aşamasında hepimize nefes olmuştur” demişti.
Alüvyon birikimi ile beraber doğal kaynaklar üzerinde oluşmuş özel bir göl olan Gökpınar’ın derinliği 17-20 metreyi buluyor. Göl, yaslandığı kayaların dibinden ve yer yer tabandan kaynayan su ile beslenen doğal bir akvaryum görünümünde.
Karim Elgendy’nin El Cezire’de kaleme aldığı yazı, Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir.
*
Son birkaç haftadır Akdeniz‘i kasıp kavuran orman yangınları, Türkiye‘nin güney kıyılarında on yıllardır görülmeyen düzeyde yıkıma yol açtı. Yaklaşık 300 yangın ve önceki yılların ortalamasının dokuz katına erişen kavrulmuş alanlar Türk itfaiyecilerini de bunalttı ve pek çok ülkeden destek teklifleri yağdı.
Yerel halk ise yangınlar dolayısıyla ağır bedel ödedi. Alevlerin Antalya, Muğla, Aydın, Isparta ve Denizli‘de köy ve şehirlere yaklaşması sonucu sekiz kişi hayatını kaybederken on binlerce kişi tahliye edildi. Manavgat, Marmaris ve Bodrum gibi yerlerdeki yaygın yangınların turizm sektörüne olumsuz etkisi, Covid-19 salgını ve küresel seyahat kısıtlamalarının da etkisiyle bu sahil cennetlerinin gördüğü zararı daha da artırdı.
Çevresel kayıplar ise daha az yürek parçalayıcı değildi. Binlerce çiftlik hayvanı ve sayısız ağacın ölümünün yanı sıra çam ormanları ve zeytinlikler etrafında gelişen hassas ekosistemler de büyük ölçüde yok oldu. Muğla’daki çam bal arılarının yaşam alanlarının ve ekosisteminin yok olması yüzünden arılar onlarca yıl geri dönemeyebilir.
Yangınların tümü iklim değişikliğine bağlı
Bu istisnai orman yangınlarına zemin hazırlayan koşulların tümü iklim değişikliği ile bağlantılı. Kuzeydoğu Akdeniz‘deki ortalama sıcaklıklar 1990’lardan bu yana istikrarlı bir şekilde yükseliyor ve giderek sertleşen sıcak dalgalarına neden oluyor. Nitekim, bu yıl yaşadığımız son sıcak dalgası 1980’lerden bu yana en yükseği kabul ediliyor ve Türkiye’de de 1961’den bu yana görülen en yüksek sıcaklıklar..
Ülkenin güneyindeki yangınlar birkaç hafta sürdükten sonra söndürüldu, ancak bu kez kuzeyi farklı bir iklim felaketi yaşadı. Sel felaketine yatkın Karadeniz bölgesindeki şiddetli yağışlar, Kastamonu, Sinop ve Bartın‘da onlarca kişinin ölümüne, birçok kişinin kaybolmasına, bina ve köprülerin yıkılmasına neden olan ani sel ve heyelanlara yol açtı.
Doğu Akdeniz‘de artan sıcaklıklar, azalan yağışlar ve yağışlardaki değişkenlikler yüzünden bu tür sıcak dalgalarının daha da artacağı, yangın mevsiminin iki ila altı hafta arasında uzayacağı ve yoğun yağış olasılığının artması bekleniyor. Sonuç olarak, hem orman yangınları hem de sel Türkiye’de daha düzenli iklim olayları haline gelebilir.
Bir belirsizlik durumunda iklim eylemi
Türkiyeli yetkililer, bölgelerinin bir iklim değişikliği sorunu olduğunu; tarım ve turizm sektörlerinin bundan en çok etkilenecekler arasında olduğunu biliyor. Son günlerdeki yangınlar ve sel, uyum kapasitesine ve iklim direncine yatırım yapma ihtiyacını vurgulayuyor ve konuyu daha vurgulu bir şekilde odak noktasına getirecek gibi görünüyor.
Ancak ülkenin bu tür yatırımları desteklemek için uluslararası fonlara erişimi bulunmuyor. Kişi başına düşen GSYİH’nın dünya ortalamasının altında olmasına ve tarihi karbon emisyonlarının sadece yüzde 0,6’sından sorumlu olmasına rağmen Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (IPCC) gereği, geçiş halindeki bir ekonomi olarak tanımlanması nedeniyle uluslararası iklim finansmanı için uygun değil.
Bu tanımlama Türkiye’nin 30 yıldır süren “iklim muamması”nın merkezinde yer alıyor. Bahreyn, Çin, Malezya, Arjantin ve Şili gibi kişi başına düşen GSYİH’sı daha yüksek ülkeler iklim finansmanından yararlanırken, Türkiye kendini haksız yere dışlanmış hissediyor. Yine de uluslararası ortama uygun olarak iklim değişikliğine karşı küresel çabalara ve sürdürülebilir kalkınmaya geçişe katkıda bulunma ihtiyacı hissediyor.
Bu ikilemi çözmek için bulunan çözüm ise, ulusal önceliklerini destekleyen, kendi kendini finanse eden iklim eylemleri olarak belirlendi. 2015’te imzaladığı Paris Anlaşması’nı onaylamayı ise çok ihtiyaç duyulan iklim finansmanının kilidini açmak için bir pazarlık kozu olarak kullanmayı sürdürüyor.
Bir taşla iki kuş vurmaya çalışmak
Artan enerji talebi, enerji ithalatına bağımlılığı ve yenilenebilir enerji potansiyeli göz önüne alındığında, Türkiye’nin seçtiği iklim eylemleri şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ilerleme kaydettiği bir sektör olan enerjiye odaklandı.
On yıldan biraz fazla bir süre içinde ülkede, hidroelektrik, güneş, rüzgar ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak üretilen elektriğin payını yüzde 17’den yüzde 46’ya çıkarıldı. 2023 yenilenebilir enerji hedefine planlanandan beş yıl önce ulaşmakla kalmadı, aynı zamanda birleşik güneş, rüzgar ve jeotermal kapasitesi de on yılda üç katına çıktı ve on yılın sonuna kadar her yıl yüzde 10 büyümesi bekleniyor. Türkiye ayrıca 2023 yılına kadar enerji tüketimindeki büyümeyi yavaşlatmak istiyor.
Bunu bölgesel bir bağlama yerleştirirsek, örneğin bugün en iddialı yenilenebilir enerji hedeflerine sahip iki MENA ülkesi olan Fas ve Suudi Arabistan’ın bu on yılın sonuna kadar elektriğinin yarısından fazlasını yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı, Birleşik Arap Emirlikler ise yüzyılın ortasına kadar elektriğinin yüzde 44’ünü yenilenebilir kaynaklardan elde etmeyi planlıyor.
Ancak, MENA üyesi komşularıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’nin yenilenebilir enerji çabaları genellikle göz ardı ediliyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamındaki mütevazı taahhütlerini yerine getirme yolunda olduğu gerçeği, bunun yerine anlaşmayı onaylamadığına işaret eden yorumcular tarafından genellikle reddediliyor. Benzer şekilde, iddialı yeniden ağaçlandırma projeleriyle 2023 yılına kadar yedi milyar ağaç dikilmesi planlanıyor ve ve başarılı Sıfır Atık Projesi Türkiye dışında pek anılmıyor.
Türkiye’nin çevresel çabalarının bu şekilde görmezden gelinmesi, kısmen kendi eylemlerinden kaynaklanıyor. İthal edilen doğal gazın yerini almak için kömürlü termik santrallere halen ağırlık vermesi ve Avrupa’ya yönelik ihracatiçin bir doğal gaz merkezi olma hedefi, jeopolitiği çevrenin üzerine yerleştiriyor gibi görünüyor. Türkiye’de güneş enerjisinin maliyetinin dünyanın en düşükleri arasında olduğu bir dönemde Karadeniz ve Akdeniz’de doğalgaz aramaya devam etmesinin de birçok gözlemciyi şaşkına çevirdiğini not etmeli.
Türkiye medyası, enerji dönüşümüne ilişkin mesajları, yenilenebilir enerji kapasitesini karbon emisyonlarını azaltan temiz kaynaklar yerine enerji bağımsızlığını desteklemenin bir aracı olarak göstermeye odaklandığı için de, ülkenin hak ettiği değeri görmesine pek yardımcı olmuyor.
Birlikte başarılı olmak veya tek başına başarısız olmak
Bütün bunlara rağmen, iklim etkilerinden kaynaklanan ekonomik kayıpların 2017’de şimdiden 2 milyar dolar olduğu tahmin edilen Türkiye’nin zaman yok. Bazı etkiler iklim değişikliğinin ateşini körükleyen kısır döngüler yarattığından, ikilem de daha karmaşık hale gelmek üzere: Yalnızca Türkiye’deki yangınlardan duman olarak yayılan milyonlarca ton karbondioksit, Filistin‘in toplam yıllık emisyonlarıyla karşılaştırılabilir oranda; azalan yağışlar da hidroelektrik barajlarından elektrik üretimini azaltarak daha fazla fosil yakıta yol açıyor.
Türkiye tek başına ilerlemeye devam edebilir, ancak iklim sorunuyla baş edebilmesi için alabileceği tüm desteğe ve oluşturabileceği tüm ortaklıklara ihtiyacı var. Sadece uluslararası finansmana erişim ve Avrupa Birliği ile daha iyi işbirliği de yeterli değil, aynı iklim riskleriyle karşı karşıya olduğu Doğu Akdeniz’deki komşularıyla da daha güçlü bir ittifak oluşturmalı.
Yakın zamanda kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu, çatışmalı bölgelerde ortak yarar konularında işbirliği yapabileceğini gösterdi. Bu, ortak iklim zorluklarını ele alan bir ortaklığa doğru genişletilebilir.
Forum, satın almakla giderek daha fazla ilgilenmeyen bir Avrupa Birliği’ne doğal gaz ihracatına odaklanmak yerine, kapsamı temiz enerji, su ve tarım gibi sektörlere genişletilirse daha kritik bir rol oynayabilir. Türkiye, Suriye ve Lübnan gibi ülkeleri de içine alırsa daha etkili ve kapsayıcı bir bölgesel örgüt haline gelebilir. Özellikle Türkiye, sadece coğrafi konumundan yararlanarak değil, aynı zamanda yenilenebilir enerji ve su yönetimi konusundaki deneyimlerini paylaşarak da forumda olumlu bir rol oynayabilir.
Tıpkı Türkiye ve Yunanistan’ın alevlerle mücadeleye destek için dost ve komşularına yönelmesi gibi, Doğu Akdeniz de kaynakları bir araya getirmekten ve bilgi paylaşımından karşılıklı olarak yararlanabilir. İklim değişikliğinin etkileriyle birlikte mücadele etmek, eski düşmanları ve farklılıkları bir kenara bırakmaya, güven oluşturmaya ve bu eski ve güzel bölge için sürdürülebilir kalkınmaya giden bir yol çizmeye bile motive edebilir.
Türkiye‘nin Batı ve Orta Karadeniz bölgesinde 11 Ağustos’ta etkili olan şiddetli yağışlar nedeniyle meydana gelensel felaketisonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 82’ye yükseldi.
Afet ev Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından yapılan açıklamada, Kastamonu‘da 71 kişi, Sinop‘ta 10 kişi ve Bartın‘da bir kişi olmak üzere toplam ölü sayısının 82 olduğu açıklandı.
Tahliye çalışmaları
AFAD, Bartın’daki sel felaketi sonrası 359, Kastamonu’da bin 480 ve Sinop’ta 639 kişi olmak üzere toplam 2 bin 478 kişinin bulundukları bölgelerden tahliye edildiğini de duyurdu.
Acil yardım ödeneği
Acil yardım ödeneğiyle ilgili yapılan açıklamada da üç kente toplam 119,23 Milyon TL nakdi ödeneğin gönderildiği ifade edildi:
AFAD tarafından; Kastamonu’ya 37 Milyon 500 bin TL, Sinop’a 18 Milyon TL ve Bartın’a 2 Milyon TL acil yardım ödeneği gönderilmiştir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan Kastamonu’ya 25 Milyon, Sinop’a 13 milyon ve Bartın’a 2 milyon ödenek gönderilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ise Kastamonu’ya 13 Milyon 480 Bin TL, Bartın’a 3 Milyon 750 Bin TL, Sinop’a 4 Milyon 500 Bin TL ödenek gönderilmiştir. Toplamda 119,23 Milyon TL nakdi ödenek gönderilmiştir.”
Yapılan açıklamada, üç ilde de elektrik verilmeyen köy kalmadığı belirtildi.
Ulaşım ve altyapı çalışmaları
Ulaşım ve altyapıyla ilgili de şu bilgiler paylaşıldı:
Kastamonu’da; İnebolu-Küre arası ulaşım kısmi olarak açılmış olup sadece resmi araç ve yardım tırları kullanmaktadır. Şenpazarı-Ağlı arasında 2 bölgede onarım çalışmaları devam etmektedir. Yol trafiğe açılamamıştır. Daday-Azdavay yolu Azdavay Belediyesi Köprüsü üzerinden hafif araçlar için taşıt trafiğine açılmıştır.
Bartın’da; yol hasarları onarılmış olup genel olarak ulaşım sağlanmaktadır.
Sinop’ta; Ayancık-Sakız yolunun 8000 km.sinde aşırı yağışlar sonucu oluşan selden dolayı hasar meydana gelmiş ve yol trafiğe kapanmıştır. 5 km’lik kısımda servis yolu hizmeti verilmektedir. Ayrıca Ayancık’ta portatif köprü kullanıma açılmıştır. 17.08.2021 itibariyle 7 tane kapalı köy yolu kalmıştır.
Kastamonu ve Sinop Havalimanları, bölgedeki demiryolu hatları ile kıyı yapılarında ulaşımı etkileyen bir sorun bulunmamaktadır.”
Almanya Federal Tarım Bakanlığı‘nın hazırladığı rapordaki verilere göre, hava şartlarından dolayı bu yıl tahıl hasadında belirgin bir düşüşün yaşanması bekleniyor.
Bir önceki yıla göre yüzde 2,7, 2015-2020 yıllarının ortalamasına göre ise yüzde 4,8’lik bir azalma olabilir.
‘Hasat yavaşladı, verim ve kalite zarar gördü’
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partili Federal Tarım Bakanı Julia Klöckner, tahıla yönelik beklentilerinin uzun zamandır iyimser olduğunu kaydederek, “Ancak birçok yerde sağanak yağış ve fırtınalar nedeniyle hasat yavaşladı, verim ve kalite zarar gördü” açıklamasında bulundu.
Rapora göre, ekilen alan yüzde 4,4 artmasına rağmen kışlık buğday hasadının geçen yıla göre yüzde 3,5 azalması bekleniyor. Kanola hasadında ise beklenti geçen yılla aynı kalıp 3,5 milyon ton düzeyinde olması yönünde.
Meyve sebze hasadında da düşüş görülecek
Rapor, meyve ve sebzede de hasadın ortalamanın altında olacağını ortaya koyarken, bunun nedeni olarak düşük sıcaklıklar yüzünden meyve ve sebzelerin büyüyememesi ve güneş ışığı azlığı gösterildi.
Alman Çiftçiler Derneği‘nin hasat raporunu ise cuma günü açıklaması bekleniyor.
Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) Başkanı Bahattin Sürücü, dünyada sadece Kuşadası’nda yetişen ve 11 adet kaldığı tespit edilen Aydın Ölmez Çiçeği’nin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını açıkladı.
Kirazlı Dağları‘nda bulunan endemik türün korunma altına alınması gerektiğini belirten Sürücü, “Diğer endemik türler gibi, Aydın Ölmez Çiçeği’yle ilgili bir Tür Koruma Eylem Planı’nın yapılması endemik bitkinin geleceği açısından çok önemlidir” dedi.
Uzmanlar, bölgedeki rüzgar enerji santrali çalışmaları yüzünden çiçeğin habitatının tahrip edildiğini kaydediyor. Sürücü ise türün devamlılığı ve botanik turizmi için yapılan çalışmaların önemli olduğunu ifade ediyor.
İngiliz botanikçinin keşfi
Aydın Ölmez Çiçeği hakkında bilgi veren Bahattin Sürücü, “İngiliz botanikçi Peter Hadland Davis tarafından, 1960’lı yıllarda Samson Dağları’nda tespit edilen ve Kirazlı Dağları’nda son bireyleri kalan Aydın Ölmez Çiçeği, Kuşadası’nda Tülüşah ve Çan Çiçeği’yle birlikte en önemli endemik türlerimizden biridir” dedi.
Çiçeğin dünyada sadece bu bölgede yetişen çok önemli bir doğal miras olduğunu kaydeden EKODOSD Başkanı, bu nedenle Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) kriterlerine göre, kritik düzeyde tehlike altında gösterildiğini aktardı.
Kirli havanın en yüksek olduğu altı ilden biri olan Maraş‘ta halk, termik santrallerin yanı sıra hidroelektrik santraller, taş ocakları ve çimento fabrikalarının da tehdidi altında bulunuyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclisi (PM) üyesi Ahmet Yıldız, Maraş’ta devletin insansızlaştırma ve doğa katliamlarıyla bilinçli bir politika yürüttüğünü vurguladı.
‘Amaç doğa katliamıyla insanları yurdundan sürmek’
Mezopotamya Ajansı‘nda yer alan habere göre, Halkların Demokratik Partisi Parti Meclisi üyesi Ahmet Yıldız, bölge halkının geçmişte tarım ve hayvancılıkla uğraştığını, ancak bugün ise termik santrallerden kaynaklı ekilen buğdayların üzerini kimyasalların kapladığını ve kent sakinlerinin ekonomik olarak Avrupa’da yaşayan akrabalarına bağımlı olduğunu şöyle anlattı:
Elbistan, Pazarcık ve Maraş’ta esnaf, Avrupa’dan gelen dövizle ayakta kalıyor. Sanayi, tarım ve hayvancılık yok. İnsanların yarısı vaktini kıraathanelerde geçiriyor, kadınların çoğu evde dizi izleyerek zaman öldürüyor. Bu insanları tembelleştiriyor ve çevresinde olup bitene de duyarsızlaştırıyor. Yüzbinlerce insan, olup bitene tepkisiz bir şekilde yaşıyor.”
İnsansızlaştırma ve doğa katliamlarının devletin bilinçli yürüttüğü bir politika olduğunu vurgulayan Yıldız “Maraş katliamı ile başaramadıklarını şimdi doğa katliamı ile başarmak istiyorlar. Yapılanlara bakıldığı zaman bu çok açık kendini dışa vuruyor. Baraj, HES, termik santral, madenlerin ne için yapıldığını herkes iyi biliyor. Bunlar doğayı yok etmek için yapılıyor. Doğanın yok edildiği bir yerde canlılar yaşayabilir mi? Amaç doğa katliamı ile insanları yerinden yurdundan sürmek.”
‘Ekoloji yok edilirse, biz de yok olacağız’
Ahmet Yıldız, Maraş’ta bulunan termik santrallerin yıllardır filtresiz şekilde çalıştırıldığını hatırlattı ve birçok ülkeden ithal edilen plastik çöplerin yine burada yakıldığını, toplumun da bu duruma duyarsız kaldığı belirtti:
Duyarlılık bilinçle bağlantılı. Birçok boyutuyla yapılanları biz de daha anlamış, anlatmış değiliz. Ekoloji yok edilirse, biz de yok olacağız dememiz lazım. Birçok kesim ekolojiyi savunuyor ancak ciddi bir duruş göstermiyor. Ciddi bir karşı koyuş olmadığı zaman sistem istediğini yapıyor ve maalesef sonuç da alıyor.”
‘Doğup büyüdüğü topraktan insan kopmamalı’
Kentten göç edenlere geri dönme çağrısı yapan HDP’li Yıldız, insanların kendi topraklarına sahip çıkmaktan başka şanslarının olmadığını ifade etti:
Bir ağacı dahi coğrafyasından koparıp başka bir yere dikseniz sağlıklı yaşama şansı yok. Göç eden insanların kültürü ile yeni doğan çocukları arasında bir kültür çatışması yaşanıyor. Geri dönüp köyünde ev yapan insanlar da var. İnsanların kendi toprağına sahip çıkma dışında bir şansları yok. Nerde olursa olsun doğup büyüdüğü topraktan insan kopmamalı. Doğa katliamına karşı gerekirse ev ev dolaşıp doğa katliamı ile ne amaçlanıyor insanlara anlatmamız gerek. Doğa katliamına karşı duran, ekolojik tahribat ile ne amaçlandığını dillendiren HDP. İnsanları HDP’nin ekolojik paradigması çevresinde buluşturmak gerek.”