Ana Sayfa Blog Sayfa 1239

Alternatif Nobel Ödülleri, insan hakları ve çevre aktivistlerinin oldu

İsveç Doğru Yaşam Vakfı tarafından verilen ve Alternatif Nobel Ödülleri olarak da bilinen Doğru Yaşam Ödülleri‘ni dört insan hakları ve çevre aktivistinin oldu.

Bu yıl Kamerun‘dan Marthe Wandou, Rusya‘dan Vladimir Slivyak, Kanada‘dan Freda Huson ile Hindistan‘dan Orman ve Çevre Yasal İnisiyatifi (LIFE) ödüle layık görüldü.

Marthe Wandou

Kamerunlu barış aktivisti olan Marthe Wandou, yıllardır cinsel şiddete karşı, kadın ve çocuk hakları için mücadele ediyor.

Wandou, 1998 yılında ALDEPA adlı sivil toplum örgütünü kurdu. Örgüt, eğitim, cinsel şiddetin önlenmesi, psikososyal danışmanlık ve hukuki yardım gibi konuları bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor. Kamerun’un kuzeyinde 50 binden fazla kız çocuğuna destek veren ALDEPA, radikal İslamcı terör örgütü Boko Haram’ın aktif olduğu bölgelerde de faaliyet gösteriyor.

1963 yılında ülkenin kuzeyindeki ücra bir köyde doğan Wandou, o bölgelerde çocukların özellikle de kız çocuklarının karşı karşıya olduğu sert gerçekliği bilen bir isim. Aktivist, doğduğu köyden çıkmayı başaran, başkent Yaounde‘de üniversite eğitimi alarak hukuk okuyan ilk kız çocuklarından.

Vladimir Slivyak

Çevreye zarar veren faaliyetlere karşı tabandan mücadele edilmesi için yıllardır mücadele veren çevre aktivisti Vladimir Slivyak, Ecodefense adlı çevre örgütünün de kurucularından.

Aktivist, fosil yakıtların kullanımı, nükleer santraller ve radyoaktif atıkların taşınması gibi faaliyetleri tartışmaya açan ve bunları kısmen durdurmayı başaran projeleri ile biliniyor.

Ecodefense 2013 yılında Rusya’da kömür karşıtı kampanya başlatan ilk çevre örgütü olmuştu. Ülke genelinde halk grupları arasında koordinasyon ve iletişim ağının kurulmasıyla birçok yerde protestolar düzenlendi. 2014 yılında da Kaliningrad’da bir nükleer santralin inşası, sivil toplum örgütünün kamuoyu oluşturması sonucu durdu.

Freda Huson

Kanada‘daki Wet’suwet’en yerli kabilesinin reislerinden olan Freda Huson, 2010 yılında British Columbia‘da Unist’ot’en Kampı‘nı kurdu. Sömürgeci dönemin yerlilerde açtığı travmaları iyileştirme hedefini güden kamp, aynı zamanda bölgede inşa edilmek istenen kaya gazı boru hattı projesine karşı bir protesto odağı haline geldi. Hat yerlilerin yaşadığı bölgelerden geçiyor. Kanada makamları geçen yıl kampın etrafındaki bir kontrol noktasına operasyon düzenlemiş ve bunun üzerine ülke genelinde protestolar düzenlenmişti. Huson’un başlattığı mücadelede boru hattı projesi bir yıl süreyle ertelenmiş olsa da inşaat devam ediyor.

Orman ve Çevre Hukuk İnisiyatifi (LIFE)

2005 yılında Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de avukatlar Ritwick Dutta ve Rahul Choudhary tarafından kurulan Orman ve Çevre Hukuk İnisiyatifi (LIFE) çevre mücadelelerinde hukuki destek sağlıyor. Davaların uzun ve masraflı olması, dava açmak için maddi dayanak oluşturulmasında çekilen zorluklar, avukatları böyle bir proje başlatmaya itmiş.

Onların yardımı sayesinde sanayi şirketleri doğaya ve kamu sağlığına verdikleri zararlar nedeniyle tazminat ödemek zorunda kalıyor.

LIFE, Hindistan’ın Orissa eyaletinde maden şirketi Vedanta karşısında emsal gösterilebilecek bir davayı kazandı. Boksit madeni projesi 2010 yılında durduruldu ve karar Hindistan’ın en yüksek yargı merci tarafından da tanındı.

YouTube aşı karşıtlarının kanallarını kapattı: Toplam 133 bin video kaldırıldı

YouTube, aşı karşıtlarının kanallarını kapattığını ve dezenformasyon yasağını tüm aşıları içine alacak biçimde genişlettiğini açıkladı.

Uzmanlar, koronavirüse karşı aşılanma sürecini yavaşlatmasından aşı karşıtlarının kanallarını kısmen sorumlu tutuyordu.

Şirket, daha önce koronavirüs aşıları hakkında yanlış bilgi yayan videoları kaldırmaya karar vermişti. Daha sonra ise bu kararını genişletti ve tüm aşıları içine alacak şekilde güncelledi.

Aşı karşıtlarının kanalları kapatıldı

YouTube, Joseph Mercola ve Robert F. Kennedy Jr. gibi ünlü aşı karşıtlarının kanallarıyla beraber, Russia Today’in (RT) Almanca yayın yapan iki kanalını kalıcı olarak kapattı.

Joseph Mercola alternatif tıp ürünleri ticareti yapıyor. Avukat Robert F. Kennedy Jr da ABD Senatörü John F. Kennedy’nin oğlu.

RT DE’nin YouTube kanalının, “Covid-19 hakkında bilgilendirme politikasını” ihlal eden videoları yüklediği için ihtar aldığı ve bunun sonucunda da YouTube kanalına yeni video yüklemesinin askıya alındığı açıklanmıştı.

‘YouTube harekete geçmekte geç kaldı’

YouTube’un global güven ve güvenlikten sorumlu başkan yardımcısı Matt Halprin, şirketin yalnızca Covid-19 aşılarına odaklandığı için harekete geçmekte geç kaldığını, ancak başka aşılar konusundaki dezenformasyonun Covid-19 aşılarına karşı da şüphe doğurduğunu fark ettikleri için yasağı genişlettiklerini kaydetti. Halprin ayrıca, YouTube’da insanların aşılarla ilgili kişisel deneyimlerini anlattığı, yaşadıkları yan etkilerden ve problemlerden söz eden videolara, bilimsel tartışmalara ve aşıların tarihi başarı veya başarısızlıklarına yer verileceğini de ekledi.

Uzmanlar, ABD’de iki doz koronavirüs aşısı olanların oranının yüzde 56’da kalmasını sosyal medyadaki dezenformasyona bağlıyor.

ABD Başkanı Joe Biden da temmuz ayında sosyal medya şirketlerinin aşı karşıtı dezenformasyondan sorumlu olduğunu ve sorunu çözmeleri gerektiğini ifade etmişti.

Ekvador hapishanesindeki çete kavgasında can kaybı 116’ya yükseldi

Güney Amerika ülkesi Ekvador‘un Guayaquil kentindeki Litoral Hapishanesi‘nde, çeteler arasındaki liderlik mücadelesinden dolayı çıkan çatışmada ölenlerin sayısı 116’ya yükseldi, 80 kişinin ise yaralandığı bildirildi.

Yaşananları “talihsiz bir durum” olarak niteleyen Ekvador Devlet Başkanı Guillermo Lasso, ülkedeki tüm cezaevlerinde 60 günlük “olağanüstü hal” ilan etti.

‘Ölü sayısı artabilir’

Cezaevi Sistemi Genel Direktörü Bolivar Garzon, gün içindeki açıklamasında, çeteler arasında farklı koğuşlarda eş zamanlı çıkan çatışmalarda ölü sayısının 100’e, yaralı sayısının da 52’ye çıktığını açıklamıştı.

Garzon, “Koğuşlara giriyoruz, kolay olmadı, polis yerel saatte 14.00’te kontrolü sağladı ama dün gece başka olaylar, patlamalar oldu.” ifadesini kullanmış ve ölü sayısının daha fazla artabileceğine dikkat çekmişti. Ayrıca polis ve savcılık personelinin cesetlerin teşhisi için çalışmalarını sürdürdüğünü aktardı.

Nasıl başladı?

Bölge sakinlerinin sosyal medyada paylaştığı videolarda, çok sayıda mahkumun çatılara çıktığı ve cezaevinden silahla birlikte patlama seslerinin geldiği duyuluyor.

Yerel basında çıkan habere göre, çatışma Los Lobos ve Tiguerones çetelerine mensup üyelerin bulunduğu 8 ve 9 numaralı koğuşlarda başladı.

İlk değil

Ülkede 23 Temmuz’da iki ayrı cezaevinde mahkûmlar arasında çıkan isyanda 21 kişi ölmüş, 35 kişi yaralanmıştı.

Yaklaşık 38 bin tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Ekvador cezaevlerinde, çeteler arasında çıkan olaylar zaman zaman isyanla sonuçlanıyor. Ülkede 24 Şubat’ta 3 şehirde aynı anda çıkan isyanlarda da 80 mahkûm hayatını kaybetmişti.

HAYTAP’tan keyfi hayvan sahiplendirmelere tepki afişleri

Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP), hayvanların keyfi bir şekilde sahiplendirilmesine tepki gösteren biz dizi paylaşım yaptı.

Her yıl binlerce hayvanın çeşitli bahanelerle sahiplendirildiğine dikkat çeken HAYTAP, “Evinize aldığınız hayvanlar, bulundukları evi kendi evi olarak benimsiyor ve o evden koparıldıklarında, psikolojik rahatsızlıklar geçirebiliyor, hatta kimi zaman bu rahatsızlıklar ölümle bile sonuçlanabiliyor” dedi.

Ailenizin bir parçasını sahiplendirir miydiniz?

Yapılan açıklamada “Unutmayın, evinize aldığınız her canlı ailenizin bir parçasıdır. Ailenizin bir parçasını sahiplendirmek ister miydiniz?” ifadeleri kullanıldı.

Yapılan paylaşımlarda hayvanların yerine insan fotoğrafları kullanılarak hayvan sahiplendirmek için kullanılan gerekçelerin aslında çoğu zaman ne kadar absürt olduğu gözler önüne serildi.

Çin’in denizaşırı kömür santrali inşasından vazgeçme sözü 44 kömür santralini etkileyecek

Küresel Enerji Takipçisi (Global Energy Monitor, GEM) tarafından güncellenen ve dünya genelinde kömür santrallerine ve madenlere sağlanan kamu finansmanını takip etmek üzere geliştirilen Küresel Kömür Kamu Finansmanı Takipçisi‘ne göre, Çin’in denizaşırı kömür finansmanını sonlandırma taahhüdü, toplam 42 bin 220 megavat (MW) kurulu güçteki 44 kömür santralini etkileyecek.

Bu taahhütten etkilenecek 44 kömür santrali Asya, Afrika, Güney Amerika ve Doğu Avrupa‘daki yirmi ülkede yer alıyor.

8 milyar ton karbondioksitin salımı önlenecek

Küresel ölçekte kömür talebindeki artış öngörüsü, 44 santralin kullanım ömrü boyunca tüketeceği 1,1 milyar tonluk kömürün ortadan kalkmasıyla daralıyor. Bu daralma, yaklaşık 8 milyar ton karbondioksitin atmosfere salımının önlenmesi anlamına da geliyor.

Bu durum, kullanım ömrü boyunca toplamda 130 milyar ABD doları tasarrufu ve küresel ölçekte kömür talebindeki yıllık artışta 30 milyon ton daralma sağlayacak.

Santrallerin toplam kullanım ömrü hesaba katıldığında ise kömür talebindeki azalma 1.100 milyon tona denk geliyor.

Tamamı iptal edilebilir

Çin’in açıklamasında kömür santrallerinin yapılması için farklı finansman seçenekleri bulunmuyor. Bundan dolayı, 44 kömür santralinin tamamı iptal edilebilir. Japonya ve Güney Kore, bu yılın başında, kömürden elektrik üretimine yönelik denizaşırı kamu finansmanını sonlandırma taahhüdünde bulunmuştu.

Planlanan projelerden beş tanesinin finansmanının Bank of China tarafından gerçekleştirilmesi düşünülüyordu. Bu nedenle, belirtilen projelerin finansmanının gelecek hafta gibi kısa bir zaman sarfında iptal edilme riski bulunuyor.

Kömür santralleri, belirtilen yirmi ülkede planlama aşamasında bulunan ve toplamda 103.000 MW kurulu güçteki proje stokunun yüzde 40’ından fazlasını temsil ediyor. Kömür santrallerinin iptal edilmesi durumunda, santrallerin kullanım ömrü boyunca, 50 milyar ABD doları inşaat maliyeti ve 80 milyar ABD doları yakıt ve işletme maliyeti olmak üzere 130 milyar ABD doları aşkın maliyetten tasarruf sağlanması öngörülüyor.

Çin’in Afrika kıtasında planlanan kömür santrallerinin baş finansörü olması sebebiyle, belirtilen santrallerin iptal edilmesi, bu kıtada planlanan kömürlü santrallerin yarıya düşmesi anlamına geliyor.

Projelerin iptal edilmesi Kenya, Madagaskar ve Fildişi Sahilleri‘nde yapılması planlanan yeni kömür santrallerinin tamamını ortadan kaldırıyor. Bu durum, üç ülkenin Birleşmiş Milletler girişimi olan ve ülkelerin yeni kömür santrali inşa etmesini durdurmaya yönelik taahhüdünü içeren “Yeni Kömür Santrali Yok” ittifakına katılmasını uygun hale getiriyor.

Asya kıtasında yer alan ve bu durumdan etkilenen ülkelerde, Çin tarafından sunulacak kamu finansmanı ile gerçekleştirilmesi planlanan santrallerin iptal edilmesi durumunda, bu ülkelerde planlanan kömür proje stoku yüzde 40 azalıyor.

Asya kıtasındaki etkilenen ülkeler arasında Bangladeş ve Moğolistan başı çekiyor. Bunun temel sebebi olarak, belirtilen iki ülkede planlanan kömür santrallerinin yüzde 90’ının inşasının Çin kamu finansmanıyla gerçekleştirilmesi belirtiliyor. Bu durum, Bangladeş ve Moğolistan’ı “Yeni Kömür Santrali Yok” ittifakına dahil olmalarına uygun hale getiriyor. Günümüzde, dünya genelinde planlanan kömür santralleri sıralamasında, Bangladeş altıncı, Moğolistan ise sekizinci sırada yer alıyor.

‘Denizaşırı kamu finansmanının ölüm fermanı’

GEM’in Kömür Programı Direktörü Christine Shearer ise konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

Çin’in açıklaması, kömür sektörüne sunulan denizaşırı kamu finansmanının ölüm fermanı anlamına geliyor. Planlanan birçok kömür santrali, alternatif finansman seçeneği olmaması sebebiyle iptal edilecek. Çin’in bu hamlesi, yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin düşen maliyetleri ve karbon salımına yönelik kısıtlamalarda gerçekleşen ivme göz önünde bulundurulduğunda, birçok ülkenin kısa zamanda atıl varlık haline gelecek kömür santrallerine milyarlarca dolar akıtmasını önleyecek.”

‘Doğru yolda atılmış bir adım’

GEM’in kömür finansmanı Araştırmacısı Russell Gray ise, Çin’in açıklamasını “doğru yolda atılmış bir adım” olarak yorumladı:

Çin’in açıklaması, doğru yolda atılmış bir adım. Yeni kömür santrallerine yatırım yapmak, diğer elektrik üretim teknolojilerinin ucuzlaması sonucu finansal getiri olarak anlam ifade etmiyor. Çin’in bu açıklaması, Çin yönetiminin sahadaki gerçeklerin doğruluğunu kabul ettiğini gösteriyor. Çin’in anlamlı bir iklim etkisi yaratması için, elektrik üretiminde kömürün payını aşamalı olarak sonlandırmaya başlaması ve yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimine odaklanması gerekiyor.”

İnşa edilen yaklaşık 97.000 MW ve planlama aşamasındaki 163.000 MW’lik kurulu güçteki kömür santrali ile Çin, halen dünyada planlanan ve inşaat aşamasındaki en fazla projeye sahip ülke. Çin’in ülke içerisinde planladığı santrallere yönelik kamu finansmanı, verdiği taahhüt kapsamında yer almıyor. Bu konunun, Glasgow‘da gerçekleşecek 26. Taraflar Toplantısı (COP26) öncesinde ana odak haline gelmesi bekleniyor.

Greenpeace’in ikonik gemisi ‘Arctic Sunrise’ Türkiye’ye geldi

Greenpeace’in ikonik gemisi Arctic Sunrise, 28 Eylül’de Greenpeace Akdeniz’in “Vanayı Kapat, Marmara’yı Kurtar” kampanyasına destek olmak için Türkiye’ye geldi.

Arctic Sunrise, buzullardan Güney Okyanusu’na, Meksika Körfezi’nden Akdeniz’e dünyanın tüm denizlerinde çevre suçlarıyla mücadele ediyor.

Vanayı Kapat Marmara’yı Kurtar

Vanayı Kapat, Marmara’yı Kurtar projesi ise Marmara’daki kirliliğin asıl tetikleyicisi olan Ergene derin deniz deşarjında vananın kapatılmasını gerektiğinin altını çiziyor.

Çözüm için de Ergene sanayi atıklarının, kirleten tesisler tarafından kimyasal arıtma yöntemleriyle yerinde arıtılmasını ve arıtılan suyun tarım ve sulama faaliyetlerinde kullanılmasını talep ediyor.

Sonraki durak Hırvatistan

Arctic Sunrise, açık deniz tesislerinden kaynaklanan petrol kirliliğini belgelemek için Kuzey Denizi’ne ilk yolculuğunu yaptığı 1995 yılından bu yana Greenpeace filosunun bir parçası.

Her gittiği ülkede biyoçeşitlilik ve iklim değişikliği  kampanyalarına  farklı destekler veren My Arctic Sunrise, Türkiye’den önce Yunanistan ofisi için Ege Denizi‘nde deniz memelileri ile ilgili bir araştırma yaptı.

İstanbul’dan sonra İklim Aciliyeti kampanyasını desteklemek için Hırvatistan‘a gidecek.

Daintree Ormanı Aborjinlere iade ediliyor

Dünyanın en eski tropik yağmur ormanı olan ve nesiller boyunca Aborjinlere ait olan Daintree, Avustralya‘nın Queensland eyaleti tarafından tarihi bir anlaşmayla yerli sahiplerine iade edilecek.

Anlaşmayla ormanın resmi sahibi Doğu Kuku Yalanji halkı olacak.

180 milyon değerinde olan orman UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde de yer alıyor.

Aborjinler, zamanla sadece kendileri yönetmek istiyor

Aborjinler, ormanı Queensland eyaletinin hükümetiyle birlikte yönetecek.

Orman, bugün resmi törenle Aborjinlere yeniden devredilecek. Onun öncesinde bir açıklama yapan eyaletin Çevre Bakanı Meaghan Scanlon “Queensland hükümetinin bu kararla dünyanın yaşayan en eski kültürlerinden birini tanıdığını” söyledi. Scanlon, “Bu anlaşma, onların kendi topraklarına sahip olma ve bu toprakları yönetme, kültürlerini koruma, turizm sektöründe lider haline gelip bu kültürü ziyaretçilerle paylaşma hakkını tanıyor” diye de ekledi.

Anlaşmanın dört yıl süren görüşmelerin ardından yapıldığı kaydedildi. Aborjinlerin müzakere heyetinden Chrissy Grant “Bu, Doğu Kuku Yalanji halkı için çok büyük bir şey” dedi ve zamanla ormanı sadece kendilerinin yönetmek istediklerini de ifade etti.

Nesli tehlike altında kara leylek, Diyarbakır’da tüyleri kesilmiş halde bulundu

Türkiye‘de nadir görülen göçmen kuş türlerinden olan kara leylek, Diyarbakır’da kanat tüyleri kesildiği için uçma yetisini kaybetmiş bir halde bulundu. Kara leylek, tedavi ve rehabilitasyon süreci için kış aylarını kentte geçirecek. Göç döneminde ise doğaya salınacak.

Tedavisine başlandı

Diyarbakır’da vatandaşlar tarafından uçamayacak halde bulunan leylek, Doğa Koruma ve Milli Parklar Diyarbakır Şube Müdürlüğü‘ne teslim edildi.

Leyleğin kanat tüylerinin kesilmesi nedeniyle uçamadığı tespit edildikten sonra, Dicle Yaban Hayvanı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi‘nde tedavisine başlandı.

Yenilenmesi için kesilen tüyleri çekilen kara leyleğin bakımı ve beslenmesi ise uzmanlar tarafından yapılıyor.

‘Normalde karşılaştığımız bir tür değil’

“Özel bir tür olduğu için yaşam ortamını, beslenme şeklini ekologlarımızla araştırarak, onu misafir edeceğiz” diyen Dicle Yaban Hayvanı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’nin müdürü Doç Dr. Semih Altan, leyleğin iyileşme sürecinin nisan ayına kadar sürebileceğini ifade etti:

Merkezimize getirilen bir kara leylek var. Normalde karşılaştığımız bir tür değil. Normalde beyaz leylekleri misafir ediyoruz. Kara leylek göç esnasında farklı amaçlarla tüyleri kesildiği için uçma yetisini belirli bir süre sağlayamayacak.”

‘Beyaz leyleklere göre daha ürkek’

Kara leyleklerin tür olarak beyaz leyleklere göre daha ürkek olduklarını kaydeden Doç. Dr. Altan, leyleğin ürkütmeden beslenmesini ve rehabilitasyonunu sağlamak için çabaladıklarını kaydetti. Doç Dr. Semih Altan, “Doğada nesli az görülen bir tür. Onun için daha önem verilmesi gerekiyor. Buna yönelik tedbir aldık” ifadelerini kullandı.

Merkezde bulunan birçok hayvanın ya ateşli silah yaralanması ya da tüylerinin kesilmesi gibi nedenlerle yaralandığını tespit ettiklerini söyleyen Altan, konuyla ilgili şunları söyledi:

İnsanlarımız maalesef bilinçsiz. Bu hayvanların bir çoğunun nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Onları kendi ortamımızda bulundurmaya çalışırsak onlara olumsuz ortam sağlamış oluruz. İnsanlarımız böyle yabani bir hayvanla karşılaşırsa bir an önce durumu ilgililere bildirip, onların doğal kendi ortamlarına katılmalarını sağlasınlar.”

Deniz dolgusu: ‘Kamu hizmeti’ diye başladı, müteahhidin gözbebeği oldu

Dosya Haber: Burcu ÖZKAYA GÜNAYDIN

*

Türkiye’de kıyı kenarlarının doldurularak alan elde etmenin geçmişi 1950’li yıllara dayanıyor, ancak 80’lerden sonra bu yöntem hız kazandı. Başta İstanbul olmak üzere Karadeniz’den güneye kadar tüm kentlerde doldurma alanlar yapıldı. Kıyı doldurmalarının en yoğun olduğu, yüz ölçümü 5 bin 313 kilometrekare olan İstanbul’da dolgu alanları, neredeyse bir ilçe büyüklüğüne ulaştı. Son 15-20 yılda ise “denizi doldurma” inşaat sektörünün en önemli rant alanlarından biri haline geldi.

Dolgular kent siluetine, kıyı çizgisi ve habitatına zarar veriyor, çoğunluğu hafriyatlardan yapıldığı için deprem açısından da sorunlu. Karadeniz’de de dere yataklarının doldurulması sel ve doğal afetler açısından tehlike arz ediyor. Denizdeki canlı yaşamı ise olumsuz yönde etkiliyor.  Yeşil Gazete olarak İstanbul, Samsun, Hatay örnekleri üzerinden Türkiye’deki dolgu yapılarını mercek altına aldık.

‘Dokuz defa yıkılan Hatay’da dolgu alanlar tehlikeli’

Hatay bir deprem bölgesi. Tarihte dokuz defa yıkılıp yeniden yapıldığı rivayet ediliyor. Toplamda 250 bin kişinin öldüğü depremlerin yaşandığı kentte, İskenderun Limanı da dolgu alan üzerine inşa edilmiş. Nehir ve derelerin kurutulmasıyla yapılan çok sayıda doldurma mahalle de bulunuyor. Antakya’da ise Amik Gölü’nün kurutulmasıyla yapılan havaalanını ve havaalanı etrafındaki köyleri her yıl su basıyor.

Mimar Ercüment Kimyon, İskenderun’un tamamıyla dolgu üzerine kurulduğunu söylüyor. İlçenin zeminin balçık, toprağının alüvyonlu olduğuna dikkat çeken Kimyon, şunları anlatıyor: “Fransa kayıtlarında İskenderun nüfusu 10-15 bin gibi sayı iken şimdilerde 300 bin bin nüfuslu bir ilçe. Toprağı alüvyonlu ve balçık. Battı-Çıktı inşaatında bunu daha net gördük. En az 10-15 mahallesi böyle. Deprem bölgesinde yer alan bir kent için bu zemin çok tehlikeli.”

Amik Gölü’ne havaalanı yapıldı, her sene su basıyor

Amik Gölü’nün kurutularak üzerine yapılan havaalanına zamanında karşı çıktıklarını, gölün kurutulsa da ileriki süreçlerde taşkınların olacağını söylediklerini, ayrıca kuş göç yolu olan bölgede uçak uçuşlarının göçmen kuşları olumsuz etkileyeceğini defalarca anlatmalarına rağmen dikkate alınmadığını vurgulayan Kimyon, “Gölü doldurup havaalanı yaptılar. ‘Buraya olmaz’ dedik, dinlemediler. Her sene hem havaalanını hem de çevredeki köyleri, çevredeki tarlaları su basıyor. Her sene havaalanındaki suyu çekmek için uğraşıyorlar” diyor.

Akdeniz’den bir Karadeniz kenti Samsun’a uzanıyoruz. Samsun’un birçok yerinde deniz doldurulmuş. Dolgu alanlarından kaynaklı deniz ve şehir birbirinden o kadar ayrılmış ki Samsun artık bir deniz kenti gibi görünmüyor. Kentin “doldurma” hikâyesi epey eskiye, 1960’lı yıllara dayanıyor. Büyük şehirlere göçü durdurmak amacıyla cazibe merkezi haline getirilmek istenen kentin merkezine kıyı doldurularak büyük bir liman yapıldı. Bununla Karadeniz’in ticarete açılması amaçlanıyordu.

‘Kıyı kentlerinde dolgu şuursuzca yapıldı’

Samsun başta olmak üzere Karadeniz’deki dolgu alanlarını da Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu Üyesi, Samsun eski Mimarlar Odası Şube Başkanı İshak Memişoğlu ile konuştuk.

Kıyı Kanunu’na göre, zorunluluk durumlarında, kentte alan kalmamış ise kentin gelişmesi için bir liman ya da insanların iyi vakit geçirmek için rekreasyon alanına ihtiyaç olması durumunda dolgu alanının yapılabileceğini belirten Memişoğlu, “Bazı kentlerin kıyıda kalan kısmında bataklık, su alanı olur. Karadeniz’de bu tür alanlar var. Kent boşluğu da olmuyor. Doldurarak kamusal alan elde etmek isteniyor. Bu hak kıyı kentlerinde arazi elde etmek için şuursuzca kullanıldı. Esasından Samsun’da bu kadar doldurmaya ihtiyaç yoktu” diye konuşuyor.

Samsun’da kent denizden koptu

Memişoğlu, limanın kent merkezine yapılmasını kentin yapısını, kentsel gelişimini ciddi anlamda etkilediğini, Samsun’u bir deniz kenti olmaktan çıkardığını düşünüyor.

Türkiye’de kıyı dolgu alanlarının çoğunluğu inşaat hafriyatları, çöplerin dökülmesiyle yapıldı. Bu yöntem hem çok sağlam değil hem de sağlıklı. Samsun limanındaki dolgu alan 500 dönüm kadar. Limanın kentin önünde bir set oluşturduğunu söyleyen Memişoğlu, 600-700 dönümlük bir başka dolgu alan üzerine de golf sahası yapıldığını, Batı Park denilen bölgedeki denizin doldurulmaya başlandığına dikkat çekiyor:

“Liman sadece ticari amaçla kullanıldı. Yolcuların, kent sakinlerinin vakit geçireceği alanlar yapılmadı. Her yapılan dolgu ile kent denizden koptu. Şimdi bu elde edilen yerlerin kente herhangi bir olumlu etkisi de yok. En fazla bir tane limanın kente ticari olarak katkısı olduğundan söz edilebilirdi, ama diğerlerinin halka hiçbir yararı yok.”

Atakum’da hatalı proje sorununu dolguyla çözecekler

Limanın kent içinde olmasının bir başka sıkıntısı da yük boşaltırken ortaya çıkıyor. Brezilya’dan canlı hayvan getirildiği zaman şehir içinde kokudan durulmadığını anlatan Memişoğlu, kömür geldiğinse ise tozdan nefes alamadıklarını, koku ve tozun rüzgâr etkisiyle tüm kente yayıldığını belirtiyor.

Her sorunda, “dolgu yapalım” mantığının öne çıktığını belirten İshak Memişoğlu, “Atakum Marina adında, son derece hatalı bir proje nedeniyle deniz, marinanın içini kumla dolduruyor. Şimdi burada da sorunu dolgu alanı yapıp çözelim diyorlar. Önemli bir kıyı tahribatı yaşanacak burada” diyor.

‘Önce çürük zemin, sonra dolgu yapalım’

Dolgu alanlarının bu kadar yaygınlaşmasının altında yatan en önemli nedenlerden biri de büyük rant kapısı olması. Bu nedenle de inşaat sektörünün iştahını kabartıyor. Kıyı Kanunu’na göre bisiklet yolu, spor alanı, park, sosyal alan yapmak için doldurma yapılabilir. Dolgu alanları kişisel mülkiyet alanı olmaz, hazine mülkü sayılır. Fakat zaman içinde yerel yönetimler, iktidarlar buna dönük kapsamlı düzenlemeler yaparak kanunu da kadük hale getirmiş.

İshak Memişoğlu bu düzenlemelerin nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor:

“Birçok yer, kademe kademe yapılaşmaya açılıyor. Önce yer çürük zemin olarak gösteriliyor, sonra ‘dolgu yapalım’ denilerek yapılaşmaya açılıyor. Dolgu zeminlerine gelişigüzel hafriyat, çöp dökülüyor. Ayrıca böyle alanları yapılaşmaya açmak da çok büyük maliyet. Trabzon’da yeterli alan olmadığı gerekçesiyle dolgu alanına olimpik tesis yapıldı. Yine dolgu alanına ibadethane yapıldı. 6.50 yüksekliği aşmayacak ibaresi olmasına rağmen dini yapı için bu ibare ortadan kaldırıldı, yapılaşmaya açıldı. Yasayı çiğneyerek yapıyorlar.”

Karadeniz Otoyolu 30 kenti çukurda bıraktı

Karadeniz’de doldurulmadık bir kıyı şeridi yok dense yeri.  Karadeniz sahil yolu, Karadeniz otoyolu, havaalanları, derelerin kurutularak imara açılması öne çıkan en bilinen dolgu uygulamaları.

Karadeniz otoyolunun tamamının dolgu ve bölünmüş otoyol olduğunu söyleyen Memişoğlu, bu yolun trafik yükü açısından önemli olsa da yolların bağlantıları açısından yapılış biçimi ve güzergâhının hatalı olduğunu, yolu sahilden geçirmek için denizi ve dereleri doldurmanın bir zorunluluk olduğu için baştan uyardıklarını söylüyor:

“Yolun kentlerle deniz arasına set çekmesi bir yana, yol kotunun yüksek olması nedeniyle yaklaşık 30 kıyı kenti ve çok sayıda küçük yerleşimin kıyı kesimi çukurda kaldı. ‘Dereleri ıslah ediyoruz’ diyorlar. Islah  kelimesi yanlış. Doğa ıslah olmaz. Islah adı altında hesaplamalar yapılıyor ama  ırmakların, derelerin taşıdığı su kapasitesi su kanalının çok üzerinde. Dereler taştığında önlerine Karadeniz Otoyolu gibi bir bent çıkınca su, tüm kente yayılıyor.”

‘Karadeniz’de her yerleşim yerinden suyolu geçer’

Samsun’da yerleşim yerlerinin altından geçen 15’e yakın su yolu olduğunu söyleyen Memişoğlu, “2012 yılında Samsun Kuzey Yıldızı toplu konut alanında çok sayıda insan selde yaşamını yitirdi. Çünkü birçok yerleşim yerinin altından suyolu geçiyor. Her yağış olduğunda, yağışlar belli bir seviyeye çıktığında suyolu taşıyor ve sorun ortaya çıkıyor” şeklinde konuşuyor.

Yakın zamanda yaşanan Kastamonu ve Sinop sel felaketlerine de değinen İshak Memişoğlu, Mimarlar Odası olarak Ayancık’ı ziyaret ettiklerinde afet için kurulan konteynır kentinin dere taşkın yatağına kurulduğunu, insanların korkudan konteynırlarda kalamadığını gördüklerini anlatıyor:

“İnsanlar gitmeye korkuyorlardı, kalmıyorlardı sonra düzeltildi, taşındı. Balık hafızalıyız, yaşadıklarımızı unutuyoruz. Zamanında Trabzon Belediye Başkanı ‘Trabzon kent merkezi yoldan altı metre aşağıda, Karadeniz Otoyolu hatalıdır’ dediğinde “Kenti altı metre yukarı mı kaldıralım?” diye cevap verilmişti. Doğal afetlerden hala ders almıyoruz. Buna dönük bir afet planlamamız yok. Bu sene Ayancık’ta Bozkurt’ta yaşadık, başka yerde de olacak. Biz yaşananlardan hala ders almıyoruz, hataları kabul etmiyoruz.”

İstanbul’da küçük bir ilçe büyüklüğünde dolgu alanı var          

Denizin doldurularak kullanıma açılması İstanbul için de yeni bir durum değil. İstanbul’da da dolgu alanı yapımı en yoğun olarak 1980’li yıllarda başlıyor. 80’li ve 90’lı yıllarda Ahırkapı-Bakırköy, Caddebostan-Pendik, Üsküdar-Harem sahilleri doldurularak yollar, rekreasyon alanları yapıldı. Yine 90’ların başında Avcılar sahili dolduruldu. Bu dönemde doğal kıyı çizgisi önemli ölçüde kaybedildi.

Kıyı doldurmalarının inşat sektörünün ‘rant alanı’ haline ise gelmesi son 15-20 yılda en üst seviyeye çıktı. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Esin Köymen’le Türkiye’nin en büyük dolgu alanlarına sahip İstanbul’u konuştuk.

Esin Köymen her yere dolgu yaparak, kenti bir dolgu şehri haline getirmenin siyasal İslam’ın bir yansıması olduğunu düşünüyor:

Maltepe miting alanı, Yenikapı miting alanı, taksim yayalaştırma projesi… Toplantı yerleri, meydanlar kentlerin içinde olur, kentlerin ana gövdeleridir ve halkın içinde bulunmaları gerekir. İstanbul’da doldurma alanlardan miting alanı yaptılar halkı bu alanlara itelediler. Kent ve mimari zihnin yansımasıdır. İstanbul’un dolgu alanlarına baktığımızda siyasal İslam’ın yansımalarını görüyoruz. Doldurmaların böyle politik tarafı var.”

Dolgu alanların hem deprem hem canlı yaşamı hem de kent silueti açısından problemli olduğunu kaydeden, bunlarda kullanılan malzemelerin de gerçek dolgu malzemesi olmadığını, denizin hafriyatla doldurulduğu için nitelikli olmadığına vurgu yapıyor.

‘Yaşam alanlarımız yağmalandıkça firmalar zenginleşti’

Köymen de İshak Memişoğlu’nun dikkat çektiği  noktaya değinerek, Kıyı Kanunu ve Yönetmeliği’ne göre, dolgu alanlarının liman gibi, rekreasyon alanları gibi belli bir amaç için yapılması gerektiğini fakat dolgu alanlarının gayrimenkul getirisi yüksek olduğu için inşaat sektörü hizmetinde rant amaçlı kullanıldığını söylüyor.  Bu uğurda Kıyı Kanunu’nun çiğnendiğini belirten Köymen, birçok getirisi yüksek kamu mülkünün ihaleye açıldığını anlatıyor:

“Yasaları çiğneyip, yapısına bakmadan her yere dolgu yapılmasının en temel nedeni rant. Yandaş inşaatçıları zengin etmek. Yani dolgu alan yapma gayrimenkul geliri olarak görüldü. Kentin toprakları, denizleri yağmalanarak, inşaat sektörünün önüne konuldu. Bizim yaşam alanlarımız, kentimiz yağmalandıkça yandaş firmalar zenginleşti.”

Esin Köymen, 15 Temmuz darbe girişi sonrası askeri alanların ranta açıldığını da hatırlatarak, “Esenyurt’tan Sarıgazi’ye kadar birçok alan ranta açıldı. Bu alanların normal şartlarda park, yeşil alan, kreş gibi kamunun hizmetine açılması gerekirken, çok büyük paralarla inşaat sektörüne verildi” diyor.

Dolgunun da dolgusu yapılan projeler var

Öte yandan, dolgu yapımı devam eden projeler olduğu gibi var olan dolgu alanlarının genişletilmesi de hızla sürüyor. Bir dolgu alanı olan Tosyalı Limanı için sekiz dönüm daha ilave dolgu yapılması, 2 Eylül’deki Belediye Meclis toplantısında gündeme getirildi. Yine  2007’de tamamlanan Karadeniz Sahil Yolu Projesi kapsamında kıyısının tamamı doldurulan Artvin’in Hopa ilçesinde, deniz bir kez daha dolduruluyor. Sel riskinin olduğu bölgede denize doğru 100 metre dolacak alana fuar alanı, park gibi yapılar inşa edilecek.

Deniz dolguları kıyı erozyonunu tetikliyor

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) yıllar önce yaptığı bir araştırmaya göre buzul erimesi ve deniz suyu sıcaklıklarındaki artış nedeniyle, deniz seviyesi 1992 yılından beri dünya genelinde ortalama 8 cm yükseldi. Yapay dolgular ise deniz seviyesinin yükselmesini hızlandırıyor.

Denizlerin doldurulması, denizin yapısı ve canlı yaşamını da derinden etkiliyor. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Doğanay Tolunay kıyıların deniz biyoçeşitliliği için önemine dikkat çekiyor:

“Deniz çayırları denizin oksijenini üretirler, böylece kıyı erozyonu engellenir. Denize dolgu yapmak, kıyı erozyonunu tetikliyor, kıyıya özgü canlıların yaşama ortamını altüst ediyor, deniz suyunun kimyasal/ fiziksel özelliklerini bozuyor. Deniz suyunun kendi kendini yenileme mekanizmalarını harap ediyor.”

Kıyı dolgularında hafriyat kullanılması nedeniyle deniz suyunun bulanıklaştığını, çamurlaştığını, suya giren ışığın azaldığını, su kalitesinin bozulduğuna işaret eden  Tolunay, su kirlenince kıyılarda yaşayan balıkların göç etmeye başladığını edemeyenlerin de solungaçlarının hafriyatlardan dolayı tıkanarak öldüğünü söylüyor.

Hafriyatlar kıyıdaki canlı popülâsyonu üzerinde baskı yaratıyor

Tolunay, ayrıca denizdeki zararın sadece hafriyat dökülen noktalarda olmadığını, dalgalarla hafriyatın yayıldığını ve çok daha geniş bir bölgenin tahribata maruz kaldığını aktarıyor:

“Hafriyatlar dibe çöktüğünde deniz çayırları, su canlılarının yuvaları, yumurta bıraktıkları yerler çamurla örtülür. Bu da balık türlerinin azalmasına neden olur. Kıyı bölgesi deniz canlıları için de hayati önem taşır. Canlılar bu alanı yumurtlama, dinlenme ve beslenme amaçlı kullanırlar. Bu alanların doldurularak tahrip edilmesi hayatlarını kıyıda geçiren canlıların uygun ortam bulamamalarına neden olur. Bu durum da canlıların sahip oldukları popülasyon üzerinde baskı yaratır. Bu canlılar ile beslenen diğer türler de bu baskıdan olumsuz etkilenir.”

 

Erasmus öğrencileri mağdur: Hibe kesintisi öğrenciler yurtdışına gittikten sonra duyuruldu

Üniversiteler, Erasmus hibelerinin bir dönemlik ya da iki dönemlik değil en fazla 2 buçuk aylık verileceğini öğrenciler yurtdışına gittikten sonra duyurdu.

Avrupa Birliği (AB) tarafından üniversite öğrencilerine Avrupa’da bulunan üniversitelerde bir ya da iki dönem eğitim alma imkanı sağlayan Erasmus programına her yıl olduğu gibi bu yıl da Türkiye’den binlerce öğrenci katılmıştı.

Ancak hibelerin kesintiye uğraması öğrencileri zor durumda bıraktı. Öte yandan kesilen hibelerin ne zaman verileceği bilgisine de ulaşamayan öğrenciler sosyal medyada tepki gösterdi.

‘Öğrencileri fakirliğe mahkum ettiler’

Kaan Sarıkaya isimli sosyal medya kullanıcısı konuyla ilgili  “Gazetecilerin dikkatini çekmek isterim: Bu yıl Erasmus hibelerinin -çoğu öğrenci de programlarına gittikleri ülkede çoktan başlamışken- bir dönemlik ya da iki dönemlik değil en fazla 2 buçuk aylık verileceği sırayla bütün okullar tarafından cuma günü öğrencilere haber verildi” dedi.

Sarıkaya açıklamasında “Türkiye Ulusal Ajans’ı binlerce Türk öğrenciyi gittikleri ülkelerde sözleşmelerini, taahhütlerini çoktan imzalamışken elde etmeyi hak ettikleri hibenin yarısını bile veremeyeceğini bir cuma günü atılan maille bildirerek Avrupa’nın ortasında fakirliğe mahkum etti” ifadelerini kullandı.

Paylaşımının devamında ise “Türkiye’de ekonomik sıkıntılarla, barınma problemleriyle uğraşan parlak öğrencilerimiz gittikleri Avrupa ülkelerinde de T.C hükümeti tarafından skandal biçimde yalnız bırakıldılar” tepkisini gösterdi.

’12 aylık kira sözleşmemi yaptım’

Güleycan Genç isimli Erasmus öğrencisi ise 12 aylık kira sözleşmesi yaptığını belirterek, İTÜ’ye “Çoktan 12 aylık kira sözleşmemi yaptım ben. Nasıl karşılayacağım? Nasıl koskoca İTÜ sözünün arkasında duramıyor? O zaman neye, hangi bütçeye güvenip bu kadar öğrenciyi gönderiyorsunuz Erasmus’a?” sözleriyle tepki gösterdi.

İTÜ’den açıklama: Sorumlu biz değiliz

Kronos’un haberine göre İTÜ Erasmus Ofisi ise konuya ilişkin açıklamasında bu durumdan Avrupa Komisyonu, Türkiye Ulusal Ajansı ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin sorumlu olmadığını söyledi. Ancak sorumlunun kim olduğunu ve sorunun nasıl çözüleceğini söylemedi.

Açıklamada hibe miktarlarında geçen yıla göre ciddi azalma meydana geldiği belirtilerek “Hibe dağıtım sonuçları ve kurumların 2021 dönemi bütçeleri incelendiğinde, tüm üniversitelerin hibe miktarlarında olduğu gibi İstanbul Teknik Üniversitesine tahsis edilen hibe miktarında da geçmiş yıllara kıyasla önemli oranda azalma olduğu görülmektedir. İlan edilen bütçe, İTÜ olarak talep ettiğimiz bütçenin oldukça altında kalmıştır” denildi

‘Ödeme yakın zamanda yapılamayacak’

Bütçenin kurum hesabına yakın zamanda aktarılmayacağı için hibe ödemelerinin yakın zamanda yapılamayacağı belirtilen açıklamanın devamında ise şunlar söylendi:

“Türkiye Ulusal Ajansı tarafından ilan edilmiş olan bütçenin artması ve olası hareketlilik iptalleri sonucunda bütçemizde yeterli miktar kalması durumunda, öğrencilerimize tahsis edilen hibe miktarı 2,5 aydan 5 aya kadar arttırılabilecektir. Her durumda, iki dönem hareketlilik gerçekleştirecek öğrencilerimizin hareketliliklerinin ikinci dönemi için hibe ödemesi yapılamayacaktır.”

AB Türkiye Delegasyonu: Sorumlu Türkiye Ulusal Ajansı

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ise “Türkiye’de Erasmus Programı’nın uygulanması Türkiye Ulusal Ajansı’nın sorumluluk alanına girmektedir” açıklamasını yaptı.

Türkiye Ulusal Ajansı’nın aynı zamanda AB tarafından tahsis edilen fonların yönetiminden sorumlu olduğu belirtilen açıklamada “AB Türkiye Delegasyonu, söz konusu soruna ve aynı zamanda programa katılan Türk öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere öngörülen çözümlere ilişkin daha fazla bilgi almak amacıyla Ulusal Ajans ile temasa geçmiştir” dedi.

Açıklamanın devamında “Bu itibarla, Avrupa Birliği Komisyonu Merkez Teşkilatı ve Türkiye’deki resmi makamlarla istişare halinde konuyu yakından takip etmekteyiz” ifadeleri kullanıldı.