Yeşiller Partisi, 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü kapsamında yazılı bir açıklama paylaştı.
Yapılan açıklamada “Kadına yönelik şiddetle mücadelenin en önemli uluslararası referans kaynağı olan İstanbul Sözleşmesi’nin tek bir maddesinden bile vazgeçmeyeceğimizi duyuruyoruz” ifadeleri kullanıldı.
‘Toplumsal Cinsiyet Bakanlığı kurulsun’
“İklim krizinin, yoksulluğun, savaşların, tüm eşitsizlik ve adaletsizliklerin kadına şiddet olarak yansıdığı bilinciyle, eşit, özgür, adil ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir dünya istiyoruz” ifadelerini kullanan Yeşiller Partisi taleplerini şu şekilde sıraladı:
Sözleşmenin etkin olarak uygulanmasını, konuyla ilgili bütün politikalarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sona erdirilmesinin odak noktası olmasını,
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin, eğitimin her aşamasında zorunlu ders olmasını,
7/24 ulaşılabilecek, toplumsal cinsiyetle ilgili deneyimli ve eğitimli personelin çalıştığı kadın danışma merkezlerinin ve sığınakların açılmasını,
Cinsel şiddetle mücadele kriz merkezlerinin kurulmasını,
Kadınları şiddete karşı güçlendirecek politikaların hayata geçirilmesini,
Kadına yönelik şiddetle ilgili bağımsız ve güvenilir bir veri toplama yöntemi geliştirilip, bilgilerin düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmasını,
Toplumsal Cinsiyet Bakanlığı kurulmasını ivedilikle talep ediyoruz.
Trabzon Şehir Plancıları Odası, Kalyon İnşaat tarafından dolgu alanına inşa edilmesine başlanan yaklaşık 1.1 milyar lira maliyeti olan Şehir Hastanesi inşaatı ile ilgili yürütmeyi durdurma ve iptal davası açtı.
Devletten en çok ihale alan şirketler arasında bulunan Kalyon İnşaat tarafından yapılan ve yaklaşık 1.1 milyar lira maliyeti olan 900 yataklı Trabzon Şehir Hastanesi mahkemelik oldu.
Şehir Plancıları Odası Başkanı Ercan Şen, 2023 yılı ortalarında tamamlanacağı açıklanan hastane için yürütmeyi durdurma ve iptal davası açtıklarını söyledi.
‘Kıyı kanunu hükümlerine aykırı’
Gazeteduvar’da yer alan habere göre, Akyazı’da dolgu alanına yapılacak olan hastanenin yerinin kentte tartışma konusu olduğunu dile getiren Şen şöyle konuştu:
“Hastane projesinin yapıldığı dolgu sahasının jeolojik açıdan güvenilir olmaması, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nce ilan edildiği tarihte yapılan itirazlara cevap verilmemesi, Medical Park Stadyumu ve futbol sahasının bölgedeki ulaşım ağına baskı yaratması, bölgenin ‘Ordu–Trabzon–Rize–Giresun–Gümüşhane–Artvin Planlama Bölgesi’ 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planında gösterilmemesi, kıyı kanunu hükümlerine aykırı olması, imar planı bulunmaması, nazım imar ve uygulama imar planlarındaki eksiklikler gibi çeşitli nedenlerden dolayı yürütmenin durdurulması ve iptali talebiyle Trabzon İdare Mahkemesi’ne dava açtık.”
‘Uyarıları dikkate almadılar’
Hastanenin bulunduğu alanda spor kompleksinin olması nedeniyle, yoğun araç ve insan trafiği yaşanacağını belirten Şen, son olarak şu ifadeleri kullandı:
“Hastane, vatandaşların kolay ulaşabileceği bir yerde olması gerekir. Burada ulaşım çok zor olacak. Hastanenin yapıldığı yer için endişelenmemek mümkün değil. O bölge jeolojik açıdan problemli. Yer seçilirken iyi analiz edilmesi gerekiyordu. Ama ne yazılı ne de sözlü uyarıları dikkate almadılar.”
83 yaşındaki usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal hakkında, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla 4 yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü.
Mahkeme, esas hakkındaki savunmasını sunması için dosyanın savcılığa gönderilmesine karar verdi. Bir sonraki duruşma 11 Mart 2022 saat 09.30’a ertelendi.
Duruşma sonrası açıklama yapan Erkal, ”Hiç üzgün değilim bana böyle bir fırsat verildiği için mutluyum. Burada bana yapılan suçlamaları savunabiliyorum. Düzenin eleştirisine dile getirebiliyorum. Sonraki duruşmalarda daha çok konuşacağım” ifadelerini kullandı.
Salona izleyici alınmadı
Duruşmayı takip edenler arasında sanatçı Fazıl Say, Ece Dağıstan, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, TİP Milletvekili Ahmet Şık vardı.
Genco Erkal ve avukatları eski İstanbul Baro Başkanı Turgut Kazan,Aslı Kazan ve Serdar Laçin‘in hazır bulunduğu duruşmaya mahkeme hâkimi Covid-19 gerekçesiyle basın ve izleyici almadı. Avukat Turgut Kazan duruma itiraz ederek, “Biz böyle olacağını belirterek sizden büyük salon talep ettik” dedi.
Mahkeme hâkimi, “Şu an bu ortam hem yargılama açısından hem de pandemi açısından sağlıklı değil. Avukatlar ve sanık ile bir gazeteci kalsın geri kalan dışarıya çıksın” diye konuştu.
CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise bu talebe “Ben çıkmayacağım adil yargılama hakkı gereği duruşmayı izleyeceğim” sözleriyle itiraz etti.
TİP Milletvekili Ahmet Şık “Eğer sağlıklı bir karar almak istiyorsanız yargılamayı yapmadan beraat yapmalısınız. Mahkeme salonlarında sağlık değil hukuk tartışılır” dedi.
Genco Erkal: Neresi hakaret?
Hâkim, Genco Erkal hakkında düzenlenen iddianameyi özetledi. Genco Erkal, yargılamaya konu edilen tweetlerinde hakaret unsuru olmadığını söyledi:
“Ayder Yaylası ile ilgili paylaşımla başlayayım. Bu iktidarın doğa ile arası pek sağlıklı olmamıştır. İnşaat ve beton aşkı doğa sevgisinin önüne geçmiştir. Erdoğan’ın diploması ile ilgili yaptığım paylaşım. Bir kurul, diplomanın paylaşılması isteğini ‘özel hayatın gizliliği’ kapsamında değerlendi. Bugüne kadar hiçbir Cumhurbaşkanımızın diploması tartışma konusu olmamıştı. Hepsi devlet arşivinde yerini aldı. Açık ve netti. Bu diplomayı görelim diyorum. Mizahi bir ifade var bu tweette. İroniktir. Ama neresi hakaret sayılabilir anlamıyorum doğrusu.”
Mahkeme, esas hakkındaki savunmasını sunması için dosyanın savcılığa gönderilmesine karar verdi. Dava, 11 Mart 2022 saat 09.30’a ertelendi.
Erkal’ın sosyal medya paylaşımları hakkında 5 yıl önce emniyete yapılan ihbarın değerlendirilmesi üzerine, ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla iddianame düzenlenmişti.
Usta tiyatrocu, 2’si 5 yıl önce yapılmış toplamda 3 sosyal medya paylaşımı nedeniyle soruşturmaya tabi tutulmuş ve 19 Nisan 2021’de Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’ne giderek ifade vermişti.
Genco Erkal, savcılığa ifade verdikten sonra yaptığı açıklamada paylaşımlarının hiçbirinde Cumhurbaşkanı’na hakaretin söz konusu olmadığını söyleyerek, “Başkanlık sistemine, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına, insanların, düşünceleri yüzünden hapis yatmalarına, doğanın katledilmesine, betonlaştırılmasına, yoksulları daha yoksul kılan bu acımasız bozuk ekonomik düzene, laik bir ülkede din olgusunun bu kadar ön plana çıkarılmasına ve sürekli dinin bir siyasi malzeme olarak kullanılmasına karşıyım” ifadelerini kullanmıştı.
Soruşturma sonunda İstanbul 16. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilen iddianame, mahkeme tarafından kabul edilerek dava açıldı.
İsveç‘in ilk kadın başbakanı Sosyal DemokratMagdalena Andersson, parlamentoda güvenoyu almasından yaklaşık sekiz saat sonra istifa etti.
Andersson, sağ partilerin hazırladığı bütçenin meclisten geçirilmesi üzerine hükümetten çekildiğini duyurdu ve “Meşruiyeti sorgulanan bir hükümete liderlik etmek istemiyorum” ifadelerini kullandı.
Hükümetin koalisyon ortağı Yeşiller Partisi Eş Başkanı Per Bolund ise “Sağ partilerin yaptığı bütçe ile ülkeyi yönetmek istemiyoruz ve bu yüzden hükümetten çekilmeyi seçtik” ifadelerini kullandı.
İlk kadın başbakan olmuştu
Sosyal Demokrat Parti liderliğini 4 Kasım’da bırakan eski İsveç Başbakanı Stefan Löfven, yeni hükümet kurması için Maliye Bakanı Magdalena Andersson’u önermişti.
O tarihte Sosyal Demokrat Partinin yeni lideri de Andersson olmuştu. Geçtiğimiz gün Meclis’ten güvenoyu alan Andersson, böylece ülkenin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçmiş oldu.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Sağlık Bakanlığı 2022 Yılı Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısında yaptığı açıklamada, yerli koronavirüs aşısı TURKOVAC için acil kullanım onayı başvurusu yapıldığını duyurdu.
“Milletimiz için önemli bir müjdeyi vermek isterim” diyen Bakan, şunları söyledi:
Yerli Covid-19 inaktif aşımız Turkovac bugün itibarıyla acil kullanım onayına müracaat etmiştir. Yıl bitmeden yaygın kullanıma gireceğini ümit ediyoruz. Hücreden aşıya kadar her aşaması ülkemizde ve ülkemiz bilim insanlarınca geliştirilen milli aşımızın ülkemize, milletimize ve tüm dünyaya hayırlı, uğurlu olmasını dilerim”
SMA taramalarına ilişkin de açıklama yapan Bakan koca, “SMA taramalarında evlilik öncesi ve yeni doğan olmak üzere gerçekleştirilmek üzere hazırlıklarımızı tamamladık. Ülke sathında yılbaşından önce taramalarımız başlıyor. Sağlık Bakanlığı 2022 yılında SMA taramasında yüzde 90 oranını hedefliyor” dedi.
14 şehir hastanesi daha
Son üç yılda kamu özel iş birliği (KÖİ) modeliyle 18 bin 258 yataklı 13 şehir hastanesinin hizmete girdiğini anlatan Koca, “Aynı modelle beş şehir hastanesi inşaatımız da devam ediyor. Genel bütçe kaynaklarımızla yaptığımız şehir hastanelerimizi de bir yandan hizmete almaya devam ediyoruz. Bu kapsamda, 15 bin 24 yatak kapasitesine ulaşan dokuz şehir hastanemizin ihale süreçleri tamamlanmış olup inşaat çalışmaları devam etmektedir.” ifadelerini kullandı.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin kentlerde kullanılan pestisitlerin ve biyosidal ürünlerin zararları konusunda farkındalık yaratılması ve alternatif uygulamaların kullanımının teşvik edilmesi amacıyla yürüttüğü “Zehirsiz Kentlere Doğru” projesi kapsamında “Türkiye’deki Belediyelerde Zararlı Mücadelesi Durum Analizi Raporu” yayımlandı.
Proje ile kentlerde yerel yönetimler tarafından kullanılan pestisitlerin ve biyosidal ürünlerin zararları konusunda farkındalık yaratılması, kullanımlarının azaltılması ve yerel yönetimlerin alternatif uygulamaları kullanımının teşvik edilmesi amaçlanıyor.
Buğday Derneği’nin, Avrupa Pestisit Eylem Ağı ortaklığı, Biyosidal İş ve Çevre Sağlığı Derneği danışmanlığı ve Zehirsiz Sofralar Platformu işbirliği ile yürüttüğü projenin bir diğer amacı da Türkiye ve Avrupa Birliği’ndeki sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimler arasındaki işbirliğini geliştirmek.
47 belediye ile anket
Proje kapsamında, kentlerde temizlik ve zararlı canlılara karşı mücadelede birincil sorumluluğu taşıyan kurumlar arasındaki belediyelerin mevcut uygulamalarını belirlemek için hazırlanan “Durum Analizi Anketi”, belediyelerin bu konudaki bilgi ve tecrübesini artırmayı hedefliyor.
Buğday Derneği, Türkiye’nin farklı bölgelerinden 47 belediye ile gerçekleştirdiği anketin sonuçlarını değerlendirmek üzere, “Türkiye’deki Belediyelerde Zararlı Mücadelesi Durum Analizi Raporu”nu yayınlayarak belediyelerin zararlılarla mücadelede karşılaştıkları ortak sorunlara ve ihtiyaçlarına dikkat çekiyor.
Halk sağlığı, çevrenin korunması, doğa dostu üretim yöntemleri ve tüketim alışkanlıkları konularında çalışan Buğday Derneği’nin proje kapsamında belediyeler ile geliştirdiği işbirliği çerçevesinde, Türkiye’deki zehirsiz uygulamaların yaygınlaşması ve bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutmak için adımlar atılıyor.
Belediyeler zehirsiz yöntemleri gerekli görüyor
Türkiye’deki Belediyelerde Zararlı Mücadelesi Durum Analizi Raporu’nda, 21 Büyükşehir Belediyesi, 10 Büyükşehir ilçe belediyesi, 8 il ve 15 ilçe belediyesi olmak üzere, toplam 47 belediyeden 54 birimin verdiği bilgiler değerlendirildi.
Yerel yönetimlerin ankete katılan ilgili birimlerinden yüzde 96,3’ü alternatif yöntemlerin kullanılmasının gerekli olduğunu belirtti. Değişim ihtiyacının nedenleri arasında ise, “halk sağlığının ve biyoçeşitliliğin korunması” yanıtının ilk sırada yer alması dikkat çekti. “Su/doğal varlıkların korunması” ve “çalışan/ilaçlayıcı sağlığı” da belediyeler tarafından güçlü nedenler olarak görüldü.
Sadece yüzde 27,8’i alternatif yöntemler uyguluyor
Anket sonuçlarına göre, belediyeler pestisitlerin ve biyosidallerin yerine sağlıklı ve çevre dostu alternatif yöntemlerin kullanılması ile ilgili, dünyada çok sayıda çalışma ve uygulama bulunduğunun farkında. Buna karşın, araştırmaya katılan belediyelerin sadece yüzde 27,8’i alternatif/zehirsiz yöntemleri uyguluyor.
Ankete katılan belediyelerin en çok mücadele ettiklerini belirttikleri zararlılar arasında karasinek, sivrisinek, kene, bit, yaprak biti vb. yer alıyor. En çok biyosidal ürün kullanıldığı belirtilen alanlara bakıldığında ise Yeşil alanlar (37), Mesire- piknik alanları (30), Kanalizasyon(29), Çocuk parkları(21), Okullar (19) ve Sosyal tesisler(12) gibi diğer alanların yer aldığı görülüyor.
İşbirliği büyük önem taşıyor
Ankete katılan belediyelerden yüzde 46,3’ü, zararlılar ile mücadele çalışmaları hakkında halka yönelik bilgilendirme ve eğitim çalışmaları yaptığını belirtti. Belediyelerin yüzde 63’ü zararlılar ile mücadele çalışmaları hakkında vatandaştan talep geldiğini bildirirken, sadece yüzde 3,7’si son bir yıl içerisinde bölge halkından pestisitler/biyosidaller ile ilgili şikayet veya öneri aldığını belirtti.
Araştırma sonuçlarını değerlendiren Biyosidal İş ve Çevre Sağlığı Derneği Başkanı Muhsin Akbaba, “Zararlılar ile mücadele çalışmaları hakkında halka yönelik bilgilendirme ve eğitimler yapan belediyelerin oranı yarıdan az. Sistematik, bilgilendirilen kişilerin ihtiyaçlarına göre planlanmış ve kayıtların düzenli olarak tutulduğu, gerekirse sık yaşanan sorunlar ile ilgili ulusal çapta yapılacak iyi uygulamaların veya önlemlerin yaygınlaştırılmasını amaçlayan eğitim ve bilgilendirme sistemlerine ihtiyaç var. Bu konuda kurumlar arası işbirliği yapılması ve ülke genelinde bir biyosidal ürün takip sisteminin kurulması da yararlı olacak” dedi.
Sivrisineklere karşı UVL verimsiz
Belediyeler ile yapılan görüşmelerde, sivrisineklere karşı ULV uygulamasının (kimyasal püskürtme) verimsiz olduğu, asıl sorunun üreme kaynaklarının azaltılması ve larva dönemi mücadelesi olduğu vurgulansa da, halkın kimyasallar konusunda bilinçsiz olduğu ve belediyelerden sürekli olarak ilaçlama talep ettiği tespit edildi.
Sivrisinek, karasinek gibi zararlılarla mücadelede katılımcı mücadelenin gerekliliğine ve belediyelerin özel mülke girme yetkisi olmadığı için, zararlılarla mücadelede başta özel mülk sahiplerinin katılımının önemine dikkat çekildi.
Teşvike ihtiyaç var
Çalışma, belediyelerin zararlı mücadelesinde kimyasallar yerine çevre dostu alternatif yöntemleri daha fazla kullanma konusunda teşvike ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Araştırmaya katılan belediyelerden yüzde 27,8’inin hassas gruplara yönelik özel uygulamaya yer vermesi de bu tespiti destekliyor.
Buğday Derneği Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu’na göre, “Belediyelerdeki görev, yetki ve belediyeler arasındaki koordinasyon sorunları hem denetimleri hem de yapılan uygulamaların kaydını ve standartlaşmasını güçleştiriyor. İklim krizi, doğal alanların tahribatı, uluslararası ticari faaliyetler ve seyahatlerin artması gibi çeşitli sebeplerle son yıllarda bölgeye özgü olmayan zararlılarla daha sık karşılaşıldığı görülüyor. Kurumlar arası işbirliği, merkezi bir otoritenin varlığı, risk haritası gibi teknolojilerin uygulanması bu açıdan da büyük önem taşıyor.”
Zehirsiz kentlere destek çağrısı
Biyosidal İş ve Çevre Sağlığı Derneği danışmanlığında gerçekleşen Zehirsiz Kentlere Doğru projesi, sağlık, çevre, ekolojik yaşam, tüketici hakları, doğa koruma, tarım, gıda ve benzeri alanlarda çalışan 38 kurum tarafından kurulan “Zehirsiz Sofralar Platformu” tarafından da destekleniyor. Platform çatısı altında bir “Zehirsiz Kentler Çalışma Grubu”nın da oluşturulması hedefleniyor.
Proje kapsamında, pestisitlerin ve biyosidal ürünlerin zararları ve zehirsiz yöntemleri anlatan kaynakların derlendiği bir web sitesi (www.zehirsizkentler.org) ile birlikte, belediyelere yönelik bir zararlılarla alternatif mücadele rehberi hazırlanması ve öncü belediyelerle AB’deki iyi uygulama örneklerine ziyaretler yapılması planlanıyor.
Ayrıca, belediyelerin pestisit ve biyosidal kullanımını azaltmasına yönelik imza kampanyasının başlatılması; belediyelerin bir taahhüt metni imzalayarak bu konudaki niyetlerini göstermesi; vatandaşlara yönelik bilinçlendirme faaliyetleri ve paydaşlar ile yapılacak görüşmeleri içeren kapsamlı bir çalışma yürütülmesi hedefleniyor.
Buğday Derneği, sağlıklı, biyolojik çeşitliliği destekleyen daha yeşil ve ekolojik bir dönüşüm için tüm halkı ve karar vericileri yakında başlayacak Zehirsiz Kentlere Doğru Kampanyası’nın takipçisi ve destekçisi olmaya davet ediyor.
“Türkiye’deki Belediyelerde Zararlı Mücadelesi Durum Analizi Raporu”na buradan ulaşabilirsiniz.
Diyarbakır’daki ikinci günümüzde Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti Vahap Işıklı ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Abdüssamet Uçaman’a konuk oluyoruz. Her ikisinin de dikkat çektiği konuların başında Dicle Havzası projeleri, kuraklık ve bölgedeki baraj yoğunluğu geliyor. Dicle Üniversitesi, Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç’ın, su tasarrufu için barajların zorunlu olduğu görüşünün aksine, iki isim de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu saran barajların ne kuraklığa ne de iklim değişikliğine çözüm olmayacağı gibi, arkasında başka hesaplar olduğu kanısında.
Bir öğleden sonra Hevsel Bahçeleri’nin hemen üzerindeki bir çay bahçesinde buluştuğumuz Vahap Işıklı’ya ilk sorumuz doğal olarak Hevsel ve ağır ağır akan Dicle üzerine. O da aynen Dicle gibi ağır, milat olarak aldığı 2014’ten bu yana yaşadıklarını anlatıyor:
“Buradaki mesele 2014’te başladı. Bir yandan Dicle Üniversitesi alanındaki ağaç kesimine karşı mücadelemizi kutlarken, öte yandan Hevsel Bahçeleri’nin kültürel peyzaj alanı olarak UNESCO’ya kaydedilmesine sevinmiştik. 2016’da burasının özel proje alanı olduğu ilan edildi. Projenin içinde bisiklet yolu, yapılaşmalar vardı. Hemen ardından On gözlü Köprü’nün iki yanına, nehir boyunca kafeler inşa edildi. 1095 metrekare yeşil alan yok edildi. Dönemin valisi bize ‘1095 metrekare yeşili yok ettik ama başka yerde o açığı kapatırız’ dedi.
Nefes alamadan nehir kıyısından Hantepe Karakolu’na kadar sulama kanalı açılması planı gündeme geldi. Sonunda iptal oldu ama olana kadar nehri ve çevreyi kirlettiler, betona boğdular, balık ölümleri başladı. Aynı dönemde Hevsel’i Millet Bahçesi’ne çevirme niyetleri de dillendirilmeye başladı.
Vahap Işıklı.
2019’a gelindiğinde bir Dicle Havzası Projesi ortaya çıktı. On Gözlü Köprü’nün hemen üzerindeki küçük camiinin inşaatı o döneme rastlar. Yine çevre tahribatı oluştu, açılan davada Bölge Mahkemesi’nin ret kararı vermesine rağmen, olan olmuştu. Camii açıldı.”
Doldurma ve imara açma planları yapılan Dicle’nin statüsü de yok
Durmadan gündeme getirilen yeni “projelerle” hem nehre hem Hevsel’e hem de genel olarak kente zarar verildiğini söyleyen Işıklı, Dicle ve havzasının, zaten geçmişten gelen yapılaşma gibi pek çok sorunla boğuştuğunu hatırlatıyor.
“On Gözlü Köprü’yü görüyor musunuz? Oradan başlayıp Hevsel’i boydan boya içinden geçen kum ocakları, üzerindeki petrol rafinerileri, taş ocakları, sazlıkların molozlarla doldurulması, nehrin üzerine yapılan sıra sıra barajlar yüzünden suyun azalması… Uzar gider böyle.
Dicle’yi doldurup üzerine inşaat yaptıklarını biliyor musunuz mesela? Özel bir şirketin 600 hektarlık bir alanda, büyük bir düğün salonu yapıp, küçük bir alışveriş merkezi, oturma grupları falan koymaya kalkmıştı. Sonra bu projenin iptal edildiği açıklandı, ama akıllarda hep böyle şeyler var. O olmadı ama az ileride bir düğün salonu inşaatı sürüyor. Daha geçenlerde, bir kişinin 10 kuşunu barındırmak ve eğitmek için nehrin üzerinde bir yere yaptığı derme çatma kuş kafesini, ‘Burası UNESCO’nun korumasında, çivi dahi çakamazsınız’ diye iptal etmişlerdi, ancak düğün salonu oluyor.”
Bütün bunların en başındaki neden ise nehrin bir kısmının “nehir kapsamı dışına” alınması.
Deniz, doğal ve suni göller ve akarsularda kıyı kenar çizgisinin tespiti, kıyıların kullanılması ve korunması ile kıyılarda doldurma ve kurutma yolu ile kazanılan alanlarda deniz ve göllerin kıyılarının devamı niteliğinde olan sahil şeritlerinde planlama ve uygulama esaslarının belirlenmesi amacıyla 30.08.1990 tarih 20594 sayılı Resmî Gazete’de “Kıyı Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik” çıkarıldı. Bu yönetmelikle “Dicle nehri; ana kolunun Bismil ilçesi ile Türkiye-Suriye-Irak sınırı arasındaki kesimi” olarak tanımlandı. Böylece de Dicle Barajı ile Bismil İlçesi arasındaki kesim, yani Diyarbakır kent merkezinden geçen bölümü de kapsayan kısmı ile Dicle Nehri’nin ana kolları olan Batman, Garzan, Botan çayları “nehir kapsamı” dışına alındı. Gerekçe ise üzerindeki HES ve barajlardan dolayı nehrin debisinin düşmesi olarak açıklandı.
Yönetmeliğin hemen ardından Dicle’nin yaklaşık 60 kilometrelik bölümü Kıyı Koruma Muhafaza Kanunu’nun dışına çıkarıldı, hiçbir nehirde izin verilmeyen kıyı kenar çizgisine 50 metre mesafeye kadar yapı inşa edilmesine, korunmasız ve gelişigüzel yerleşim ve kullanıma, kum ocaklarının açılmasına açık hale geldi. O kadar ki çoğu kaçak sayısız kafenin suya sıfır halde sıra sıra kurulmasına cevaz verildi, hatta bunlar valilik ve belediye eliyle ruhsatlandırıldı.
Işıklı, nehrin sadece Kıyı Koruma Kanunu değil, suyun debisi azaldığı için, çok uygun olmasına karşın Ramsar Anlaşması’nın kapsamına da alınmadığını hatırlatıyor. Tam adı Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme olan Ramsar, sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı sağlamayı amaçlıyor. Türkiye’nin 1994’te imzaladığı sözleşmeye Dicle’nin de dahil olması için Işıklı’nın da dahil olduğu Hevsel Korumu Platformu üyeleri, geçen yıl nisan ayında Diyarbakır’a gelmesi beklenen UNESCO heyetine başvuru yapmayı planlıyormuş ancak pandemi nedeniyle ziyaret ertelenmiş. Örgütün devletler üstü olmadığına ve mekanizmaların çok ağır işlediğine dikkat çeken Vahap Işıklı, devletlerin kurduğu bir platformla çalışmanın güç olduğunu, zira devletlerarası çıkarların işin içine girdiğini söylüyor.
İklim değişikliği ve su politikası
Hevsel Bahçeleri’nde tarım faaliyeti, tüm Türkiye ile eşzamanlı olarak büyük zarar görmüş.
Işıklı bu yıl ekilen ürünün yüzde 80’inde hasat yapılamadığını anlatıyor. Köylüler, 1000 dönüm için 200 bin tl elektrik parası vermelerine rağmen buğday başaklarının boş çıktığından yakınıyormuş onlara. Nehir boyunca dizilmiş baraj ve HES’lerin de var olan kuraklığın sonuçlarını ağırlaştırıyor ona göre. Kent kayyım yönetimine geçmeden önce belediye ile çiftçiler için bir pazar yeri açılması ve kooperatif yöntemiyle ürünlerini satmaları için bir girişimde bulunmuşlar, anck kayyım gelince bu proje de rafa kalkmış: “Zaten artık çiftçi de ürün alamıyor, neyi satacak ki?”
Abdüssamet Uçaman.
Sadece Hevsel’de değil, tüm bölgede yaşanan kuraklığın nedenleri ve etkilerine ilişkin ZMO Diyarbakır Şube Başkanı Abbüssamet Uçaman da bölgede antik dönemlerde yaşanan kuraklıkla şimdiki arasındaki farka, barajlarla bağlantı kurarak dikkat çekiyor:
“Son dönemde yaşadığımız kuraklıkta iklim değişikliğinin etkisi var elbette, o büyük resmin bir parçası. Bölgemizde M.Ö 600’lerde, Asurlular döneminde, Mısır’da, Hititler zamanında büyük kuraklıkların yaşandığı, su ve ürün azlığı nedeniyle toplumsal yapının da karmaşa içine düştüğü dönemleri biliyoruz. Kutsal kitaplarda da geçer kurak dönemler. Ancak bunlar ekstrem durumlardı ve bölgenin bir bölümüne, diyelim yüzde 40’ına zarar verirdi. Yaşayan herkes kıtlık çekmezdi. Şimdi ek bir sorunumuz var, o da bölgedeki çok sayıda barajın klimatoloji üzerindeki etkisi. Çok daha dar alanlardaki mikroklima oluşturan barajlar, söylenenin aksine genel olarak tüm sahayı kurutacak bir duruma dönüşüyor.
Üstüne zaten azalan yağış, artık toprağı tava getirmiyor, yeşerecek bir ortam oluşturmuyor. Belli miktarda bir suyu çekip toprak üzerinde kaymak tabakası oluşturduktan sonra akıp gidiyor, zemine inmiyor. Kurak kalan bölge bitki kök sistemi de belli bir yerden sonra aksıyor. Yüzeyde kaldığı için de tüm hastalıklara açık hale geliyor.
Uçaman bölgede yeni yeni yapılmaya başlanan yeraltı barajlarının da dramatik bir fark yarattığını söylüyor: “Her yerde mantar gibi türüyorlar. Bölgede üç tanesi yapıldı, bu yılki stratejik planlamalarda 50’ye yakın yeraltı barajının da planlandığını biliyoruz. Bu yeraltı sularına büyük zarar verecek.”
‘Güvenlik barajları’
Ama sorun sadece yeni yeni kurulmaya başlanan yeraltı barajları değil ona göre, yerin üzerindekilerde de niyet farklı:
“Dicle üzerinde sıralanmış büyük barajların yanı sıra “güvenlik barajı” diye bir şey var hayatımızda. Sulama deseniz değil, hidroelektrik deseniz değil. Her yerde mantar gibi biten barajları önceden anlamlandıramıyorduk ama sonra gördük ki birileri ‘güvenlik barajı’ndan bahsetmeye başladı.
Burada bir parantez açıp “güvenlik barajı” nedir anlatmak gerek.
Güvenlik barajı kavramı Türkiye’nin gündemine ilk kez 2019’da girdi. Türkiye devletinin Irak sınırında, PKK’lilerin ülkeye girmesini engellemek amacıyla, Şırnak ve Hakkari’de inşa ettiği bir dizi baraj; Devlet Su İşleri’nin 2007 yılı faaliyet raporunda da aynı isimle ifade edildi; sonra bu tanımdan vazgeçildi: “2007 yılında yatırım programına etüt-proe kapsamında sınır güvenliği sebebiyle alınan Su Şişirme Bentleri adı altında 11 adet barajın kati proje yapımı ihale edilmiştir.”
Bildiğimiz ardında su depolanan ve baraj bitiminde debisi düşse de suyun yoluna devam ettiği barajlara pek benzemeyen güvenlik barajlarının en önemli özelliği, uzun bir baraj silsilesi oluşturması. Yani suyun önüne çekilen setin hemen ardına yeni bir baraj daha yapılıyor. Sonra onun ardına bir tane daha. Böyle olunca da suyun akışı tamamen engelleniyor. Bölgedeki STK’ler bu barajların mekanları ve dolayısıyla buralarda yaşayan insan ve hayvan hayatını parçaladığını, toplumsal hafızayı yok etmeyi amaçladığını, bir göç ve mülksüzleştirme politikası olduğunu söylüyor. Bu açıdan Hasankeyf’i su altında bırakan Ilısu Barajı da aynı kapsamda görülüyor.
Fırat ve Dicle ile yan kolların üzerinde sayısı tam açıklanmayan çok sayıda güvenlik barajının kurulduğunu belirten Uçaman, bu barajların göç ve parçalanma yaratmasının yanı sıra önemli ekolojik sorunlara da yol açtığını kaydediyor:
“Bir bölgede barajın inşa edilmesiyle birlikte ciddi bir nem oranı oluşur. Buna bağlı olarak habitatın yaşam pratikleri de değişir. Örneğin, Akdeniz sineğinin yaşam alanı normalde Armani bölgesi değildir, orada tutunamaz. Ancak baraj dolasıyıyla oluşan nemden kaynaklı Akdeniz sineği şu an orada sert çekirdekli bitkilere büyük zarar veriyor. Bu sinek, son üç yıldır badem, ceviz, şeftali ağaçlarının neredeyse tümüne saldırdı. Çiftçi artık oradan ürün elde edemiyor. Bu dönemler Lice’de bağ dönemidir. Ergani’nin pekmezi şimdilerde çıkardı. Ama şimdi vatandaş sadece kendi geçimine yetecek kadar yapabiliyor. Bunların baraj ve oluşan nem sisteminden bağımsız düşünemeyiz.”
Bu yeni nem ortamı ve su kaynaklarının barajlara yönlendirilmesinin sonuçlarından biri de faunanın farklılaşması, yerel bitkilerin bu duruma tolerasyonunun az olması nedeniyle “fungal” denilen mantarlı hastalıklara karşı daha dirençsiz olmaları Uçaman’a göre. Ayrıca su kaynağının mansap kısmının altında kalan bölgelerde suyun çıkış yerleri engellendiği için, akarsuların akışının bazı yerlerde çok azalması, bazılarında ise tamamıyla kesilmesinin, yöredeki fauna ve floranın tümünü öldürdüğünü anlatıyor. Dicle’nin suyunun yüzde 80’e düştüğünü belirten Uçaman, “Bitkinin yaşayabileceği toprak tavı; makro mikro elementlerin buluştuğu yer, bitki kök sistemi ile buluştuğu yerdir. ÇED raporları işinin ehli olmayan kişilerin yaptığı incelemelere göre bırakılan can oradaki doğayı besleyecek potansiyeli var mı, buna bakılmıyor. Kurdundan, yabani ceylanından, küçükbaş büyükbaş hayvanlara, sucul yaşama kadar o oradaki tüm fauna yok ediliyor böylece” diyor.
Geçmişte, belli noktalarda suyun ‘şişirilip’ şehre su pompalandığını, eski geleneklerle kurulan arkların gerçekten ekolojik ve kendi ihtiyccını karşılayacak bir sistem yarattığını anlatan Abdüssamet Uçaman, “Bizde önce Toprak Su Kurumu vardı, sonra Yol Su Elektrik oldu, ardından Köy Hizmetleri oluşturuldu, en son bunlar da kapatılıp suyun idaresi İl Özel İdarelerine devredildi. Bunları da büyükşehirlere bağladılar. Eski sistemde, vatandaş zaten akarsudan ihtiyacını giderirdi, kalan yerlerdeki mevcut küçük alanlarda vatandaşın ihtiyacı kadar su verilir, belli bölgelerde küçük göletler oluşturuldu. Halen Karacadağ’da o göletlerden yaklaşık 30’u duruyor. Sistem değiştirilince o göletler de kullanılamaz hale geldi. Şimdi ise vahşi kapitalizm mantığıyla “tümünü ben alayım” anlayışı mevcut. Bunun etkilerini toprağın tuzanmasıyla, atılan tohumun bile artık yeşermemesiyle görüyoruz.”
Türkiye’de toplam 851 baraj bulunuyor. Buraya bir not düşelim: DSİ, geçen yılın son ayında, 2021 yılında 15’i bitirilmiş durumda olan 51 yeni baraj inşa edileceğini açıkladı. Bu kapsamda özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çalışmalar çoktan başladı bile. Barajların yanı sıra, 39 gölet ve bent, 16 HES ve 150 yeraltı barajı da planda.
‘Sorun ulusaşırı, çözüm de öyle olmalı’
Toplam barajların, HES’ler ve yeraltı barajları dahil hali 350’sinin bölgede bulunduğunu belirten Uçaman, sürekli baraj inşa etmekle sorunun çözülmediği, aksine büyüdüğü kanısında:
“Mesela çiftçiye su getirilecek denilerek GAP Projesi hayata geçirildi. Dicle’nin barajdan aşağı bölümünde, geniş su kanalları yapıldı, ama herkes yararlanıyor bir tek köylü yararlanamıyor, çünkü o su kanallarından motorla su almak ücrete tabii, o da belirli günlerde, belirli alanlar için. Asıl amaç tarımsal sulama değil, elektrik elde etmek olduğu için çiftçinin ihtiyaçları arka plana itiliyor. Köylü, suyu alamadığı, TEDAŞ’a da ödeme yapamadığı için bu kez suça yönelebiliyor, kanalı kırıp kendine alabiliyor vs. Öte yandan, GAP sulama sistemi içindeki Urfa’nın Harran bölgesinde vatandaş bol suyla vahşi sulama yaptığı için toprağın PH’ı yükseliyor, tuzlulaşma oluşuyor ve verim bitiyor. Yani tarım politikası, plansız yürüdüğü için her yerde yarar yerine zarara neden oluyor. “
Irak, İran, Lübnan, Suriye, Irak Kürdistan Bölgesi, Kuzeydoğu Suriye, İtalya, ABD, Şili, Birleşik Krallık ve Türkiye’den temsilcilerin katılımıyla 2019’un Nisan ayında yapılan Mezopotamya Su Forumu’nda bölge suyuna yönelik tehdit ve tehlikeler şöyle sıralanmıştı: “Aşırı su çekilmesi; sulak alanlar ve bataklıkların kurutulması; ormansızlaştırma; çok fazla sulama projeleri; yetersiz drenaj edilmiş araziler; yüzeysel pestisit ve gübre akışı; endüstri ve konutlardan gelen atık suların yetersiz veya hiç arıtılmaması sonucu oluşan kirlilik; akarsulara yaygın şekilde büyük ve üst üste yapılan küçük (HES’lı ve HES’siz) baraj ve setler; yer altı sularının artan şekilde sömürülmesi; akarsuların kanallara yönlendirilmesi; su havzaları arası su transfer sistemleri ve fosil yakıtlara dayalı iklim değişikliğinin tahribatları kaygı verici şekilde su döngülerini bozup yerel ve bölgesel düzeyde ciddi su kıtlığına neden oldular.”
Uçaman da Işıklı da saptanan sorunların artarak sürdüğünü, bunlara ilişkin ulusaşırı bir çözüm bulmak yerine, yanlış su politikalarıyla var olan meselelerin daha daha da ağırlaştığını kaydediyor.
Tohum ve bitki politikası
Kuraklık ve su stresiyle baş etmenin yollarından biri de endemik bitkilere ve tohumlara ağırlık vermek. Doğu ve Güneydoğu yolculuğumuz boyunca, yöreye yabancı ağaç dikimleri, palmiyeler, çimler ve bütüncül bir tarım politikasının eksikliği nedeniyle, köylünün kısa vadeli geliştirdiği çözümler neticesinde gelişigüzel ekilen ürünleri gördük.
Uçaman, bir zamanlar Diyarbakır’ın sahip olduğu orijinal, endemik buğdayın dirençli, dayanıklı ve verimli olduğunu hatırlatırken, şu anda büyük kısmı Rusya başta yurt dışından gelen sertifikalı tohuma geçildiğini belirtiyor. Mahalli tohum genotip olarak kullanılıyor ve sınırlı sayıda üretilip sertifikalandırılırken, dışarıdan gelen tohum buradaki iklime adapte olamıyormuş, taşıdığı bölgeye yabancı hastalık ve zararlılarla fayda bir yana zarar da verebiliyormuş.
Üstelik iş sadece bitki tohumu almakla da kalmıyor: Yanına belirli bir funisiti, insektisiti, gübreyi alman da gerekiyor. Alınan bitki modülüne göre verilecek su önceden belirlenmiş. Çiftçi bu paket programın bir ayağını yerine getiremediğinde, ki bu sık oluyor, ekilen bitkinin çöp olması işten bile değil:
“Kuraklık yaşadığımız şu dönemde ekilen 3 milyon dekar alandaki ürünün neredeyse yüzde 90’ını kaybettik: Şu anda mercimek fiyatları astronomik bir şekilde yüksek. Bizde üretim sekteye uğradığı için bizden tohumu alıp götüren Kanada’dan satın almak zorunda kalıyoruz. Bunun çiftçi üzerindeki olumsuz etkisi etkisi çok büyük. Bir dönüm alanda sadece buğdayın ekimi için, tarım ilacı, gübresi, yabancı otun ayıklanması, çapa vs. için yaklaşık 500 TL’yi önceden cebinden çıkarıyor. Kuraklık yüzünden yetirince verim alamayınca da kazanamadığı gibi üzerine borçlanıyor. Şu anda, tarım kooperatiflerine, bankalara, tefecilere, ilaç bayilerine borçlu olmayan çiftçi yok. Öyle olunca da ekip biçmekten vazgeçmek noktasına geliyorlar. “
Çiftçilerin bazıları da kendi çözümünü ürün desenini değiştirmekte bulmuş. Batman’dan Diyarbakır’a kadar her yerde gördüğümüz fıstık tarlalarını soruyoruz Uçaman’a.
“Burada da o geçiş var, ama çok hatalı. Fıstık, badem, ceviz, bin yıllardır kıraç alanlarda yetişir. Çok ciddi sulama istemez, biraz da toprağın kireç oranının yüksek olması gerekir. Ama şu an tarım alanlarının büyük çoğunluğu fıstık üretimine geçiyor. Urfa’da da, Karaköprü’ye kadar her yerde fıstık var.”
Sorun, ulusaşırı, bu yüzden çözümün de öyle olması gerekiyor. Abdüssamet Uçaman, Dicle ve Fırat’ın kesiştiği noktayla hemen onun alt tarafında Körfez’e dökülen alana kadar olan bölgede çok büyük bir hurmalık olduğunu, şu anda yüzde 70’nin kuraklık ve susuzluk yüzünden kuruduğunu anlatıyor:
“Suyun aşağısında debi düşmüş, oraya gidemiyor. Bu da su hakkı tartışmasını beraberinde getiriyor: Su hakkı kime ait? Defalarca su forumları yaptık ve önerilerimizi getirdik. Doğanın tümüne ait suyun vanasını, bir yerde kapatıp, başka yerde açarak sorunu çözemeziniz. Diğer ülkeleri ya da ülkenizin belli bir bölümünü terbiye etmekse amaç, bunun sonucunu bütün insanlık ve doğal yaşam öder.”
Su kullanımına ilişkin önerileri ise şöyle:
“Sulama sisteminin hem bölge halkı hem de komşu ülkelerin halkları bakımında adaletli ve hakkaniyetli bir şekilde çözülmesi ve yer altı barajlarının yapımının derhal durdurulması gerekiyor. Yer üstünde nasıl göl, gölet, nehir varsa yer altı da aynı şekilde. Gölet bulunan alanlarda, Konya örneğinde olduğu gibi, fazla su çekiminden dolayı obruklar oluşuyor. Bu alanlarda ise yeraltı nehirleri var. Bu nehirleri yerin altında önünü kestiğinde oradaki toprak yüzeyinin, topografyanın statiği onu kaldırmaz. Birdenbire bir boşluk oluşur. Şimdiden bizim bölgemizde de küçük küçük obruklar oluştuğu haberlerini alıyoruz.
Tarımsal sulama ve elektrik için kullanılmadığından, akarsu rejimi gözetilmeden yapılan güvenlik barajlarının kuraklık ve su politikasıyla bir ilgisi yok. Tutulan mevcut su kullanılmıyor. Bunun yerine her alanda, kendi doğalında bulunan küçük göletçiklerin değerlendirilmesi ve yağış, akış doğrultusu vs. hesaplanarak yenilerinin oluşturulmasını öneriyoruz.
Suyu bir alanda tutup diğerine ulaştırmanın yerine, bu geleneksel yöntem çok daha verimli ve uygulanabilir bir yöntemdir. Bu yöntem seçildiğinde, bu göletçiklerin çevresinde hayvan popülasyonu da daha sağlıklı oluşacak, dereler, çaylar kurumayacak ve kendi akışında devam edecektir. Ekolojik dengeyi de korumuş oluruz böylece. Karacadağ’da şu an mevcut çeltik tarlalarının tümü bu göletçiklerden sulanır ve kuraklık burayı etkilemedi. Yani daha öngörülü, planlı, programlı, sahanın tümünü görebilen yeni bir sulama sistemine geçmek zorundayız. Her şey birbirine bağlı.”
Yetkililerin palmiye merakı
Kentin tek derdi kuraklık, su rejimi ve güvenlik değil. Neredeyse bütün Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi burada da bir anız yakma sorunu var. Alınan tüm önlemlere, çiftçiyi bilinçlendirme çalışmalarına ve verilen desteklere rağmen kenti boğan anız yangınları bitmek bilmiyor. “Neyse artık hava soğudu, bundan sonra ekme biçme olmayacaktır, yaza kadar kurtulduk” diyor Vahap Işıklı.
Ve elbette betonlaşma. Hevsel’i tepeden gören çay bahçesinin çevresini gösteriyor Işıklı: “Buranın arkasında Hz. Süleyman adına açılmış bir ziyaret yeri var. Onu yapmak için her yer betona boğuldu. Üç-dört yıl önceye kadar bu bölge tamamıyla ağaçlık alandı. Rehber olmadan girerseniz ağaçların içinden çıkamaz yolunuzu bulamazdınız. İki yıl önceye kadar biz burada doğa yürüyüşleri yapardık. Şimdi tamamen betona gömüldü, bundan sonrasının giderek artan yapılaşma olacağını öngörmek zor değil.”
Şehre kayyım atandığında, vali yardımcısı kenti palmiyelerle donatmış ama iklime ve coğrafyaya uygun bir tür olmadığından, kuruyan ağaçlar kısa sürede sökülmüş. Kentin hali hazırdaki parklarında ise yoğun bir ağaç kesimine gidilmiş. Gerekçe de parklarda uyuşturucu kullanılması. Onun yerine, Park Orman’ın adı değiştirilip 15 Temmuz Ormanı yapılmış, içine de bir cami inşa edilmiş.
Işıklı, iktidarların 90’larda bölgede başlattığı insansızlaşma politikasının bugün doğa tahribatı yoluyla sürdürüldüğü kanısında:
“Hasankeyf’te 199 köy boşaltıldı. Sarım Çayı üzerinde, Silvan Projesi kapsamında yapılan baraj ve HES’lerle üç ili içine alan Geliye Goderne’de 118 köy sular altında kaldı. Botan Çayı’nda Siirt ile Şırnak arasında kalan çay üzerine yapılan baraj ve HES’ler ile birlikte yüzlerce köy suya gömüldü, dahası da gelecek. Eğirdir Barajı için yüzlerce köy boşaltıldı, Şırnak’ın köyleri de öyle. Kars ve Van’da da durum benzer.
Aynı durum maden arama projeleri için geçerli. Diyarbakır’da çok maden yok ama petrol var. Şırnak’ta 22 alanda ‘ÇED gerekli değil’ denilerek maden arama projeleri başlattılar, kent neredeyse madene kesti. Şırnak’ın yarısı zaten kömür ocağıydı. Bölgenin tamamı taş ocakları, kum ocaklarıyla delik deşik halde zaten.
Bütün bunların sonucunda tarla, çiftlik sahibi çok sayıda insan başka kentlere göç etmek zorunda kaldı. Burada büyük ölçekte toprak sahibi olanlar, aileleriyle birlikte dışarıya kiralık işçi olarak gitmeye başladı. Bir zamanlar bütün bölgenin ana geçim kaynağı hayvancılık da yaylalara çıkma yasağı, artan maliyetler nedeniyle öldü.”
Diyarbakır’da da bizi karşılayan dert yumağı büyük, çözümü için iktidarın ve bölge STK’leriyle halkın reçeteleri birbirine bir hayli uzak. Ortak bir noktada buluşmak, ihtiyaçları beklentilerle örtüştürmek yakın bir gelecekte ne kadar mümkün, bunu hep birlikte yaşayarak göreceğiz.
İstanbul’un Üsküdar ilçesinde bulunan Validebağ Korusu’nda Üsküdar Belediyesi’nin ‘Rehabilitasyon Projesi’ ihalesi İstanbul 11’inci İdare Mahkemesi’nce iptal edildi.
Projenin, ‘telafisi güç zararlara neden olabileceği’ kaydedilen kararda şu ifadelere yer verildi: “Hukuka aykırılığı Mahkeme kararı ile ortaya konulan Komisyon kararlarına ve dava açma asşamasında yürütmesi durdurulan imar planlarına dayalı olarak davalı idarece bahse konu taşınmazın ihaleye çıkılmasına ilişkin tesis olunan dava konusu Koruma Rehabilitasyon ve Düzenleme Yapım İşi-Ekap ihalesi işleminde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.”
İstanbul Üsküdar’da bulunan Validebağ Korusu’nda, Düzenleme ve Rehabilitasyon Projesi yapılacağı açıklan; Üsküdar Belediyesi’nin geçtiğimiz aylarda yaptığı ihalenin ardından, Avukat Onur Cingil tarafından konu yargıya taşınmıştı.
Yürütme durdurulmuştu
İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, Üsküdar Belediyesi tarafından Validebağ Korusu‘yla ilgili imar planlarının yürütmesinin durdurulması kararına yapılan itirazı reddetmiş; koru için hazırlanan 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı hakkında, İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi, Haziran 2021’de yürütmeyi durdurma kararı vermişti.
İstanbul 11. İdare Mahkemesi ise dava konusu işlemin iptaline karar verdi. Kararda, “İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin 23.06.2021 tarihli yürütmenin durdurulması verilmesine ilişkin kararı nazara alındığında, hukuka aykırılığı Mahkeme kararı ile ortaya konulan Komisyon kararlarına ve dava açma aşamasında yürütmesi durdurulan imar planlarına dayalı olarak davalı idarece bahse konu taşınmazın ihaleye çıkılmasına ilişkin tesis olunan dava konusu Koruma Rehabilitasyon ve Düzenleme Yapım İşi-Ekap ihalesi işleminde hukuka uyarlık bulunmamaktadır” ifadeleri kullanıldı.
Avukat Cingil: Validebağ korudur, koru kalacak
Davanın Avukatı Onur Cingil, mahkeme kararını sosyal medya hesabından paylaşarak şu ifadeleri kullandı:
* Çok şükür Validebağ Korusu’nu koruduk. Validebağ Korusu’nun talanı anlamına gelen Üsküdar Belediyesi’nin yapmış olduğu ihaleyi iptal ettirdik! Bilmiyorum kaç sıfır oldu Üsküdar Belediyesi? Üsküdar, İstanbul ve ülkemize armağan olsun! Validebağ Korudur; Koru Kalacak!
Çok şükür @ValidebagKorusu nu koruduk! Validebağ Korusu'nun talanı anlamına gelen #Üsküdar Belediyesi'nin yapmış olduğu İHALEYİ İPTAL ETTİRDİK! Bilmiyorum kaç sıfır oldu @uskudarbld ??? Üsküdar, İstanbul ve ülkemize armağan olsun! Validebağ Korudur; Koru Kalacak! @ValidebagSvnmspic.twitter.com/i7ylSwT1Jx
Uzun süredir korunun imara açılmasına karşı mücadele eden Validebağ Gönüllüleri, sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı:
“Ne dün ne de bugün asla mücadeleden vazgeçmedik VAZGEÇMEYECEĞİZ! Çünkü biliyoruz direnenler kazanır mücadele güzelleştirir. Taşı ile toprağı ağacı, kuşu, böceği ile tam 100 gündür talana direniyoruz. Yanımızda olan herkese sonsuz teşekkür ederiz.
Ne dün ne de bugün asla mücadeleden vazgeçmedik VAZGEÇMEYECEĞİZ!
Çünkü biliyoruz direnenler kazanır mücadele güzelleştirir.Taşı ile toprağı ağacı,kuşu,böceği ile tam 100 gündür talana direniyoruz.Yanımızda olan herkese sonsuz teşekkür ederiz.#ValidebağKorusu#ValidebağDokunmapic.twitter.com/karPkBccYO
Üsküdar Belediyesi, ihaleyi uygulamak için yaban hayatının yaşam sürdüğü, koru ekosisteminin yaşamsal parçası olan otsu bitkileri,çalıları kesmiş; yetmedi yol yapmak için sit alanına moloz dökmüştü. Moloz ihalesini iptal ettirdik: Nöbete devam.”
#ÜsküdarBelediyesi ihaleyi uygulamak için yaban hayatının yaşam sürdüğü, koru ekosisteminin yaşamsal parçası olan otsu bitkileri,çalıları kesmiş; yetmedi yol yapmak için sit alanına moloz dökmüştü. Moloz ihalesini iptal ettirdik✌ Mücadele edenlere, @onurcingil 'e 👏#NöbeteDevampic.twitter.com/gbAlRJV13H
İklim krizine karşı harekete geçilmesi talebiyle bir araya gelen Yokoluş İsyanı hareketinden kadınlar, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde bir açıklama yaptı.
“Bu bir feminist isyandır!” ifadelerini kullanan aktivistler 25 Kasım Kadın Platformu’nun bugün saat 19.30’da Taksim Tünel’e yaptığı eylem çağrısına destek verdi.
‘İklim krizi cinsiyet eşitsizliğinden bağımsız değil’
İklim adaleti için herkesin feminist olması gerektiği belirtilen açıklamada “Çünkü feminizm, iklim krizini neyin desteklediğini anlamamıza yardımcı oluyor. Gezegenin karşılaştığı en büyük kriz, cinsiyet eşitsizliğinden bağımsız değil. İklim krizinden erkek egemenliğin yarattığı kurumların sorumlu olduğunu biliyoruz. Bu gerçeğe susamayız, susmayacağız” denildi.
İklim felaketlerinden en fazla kadınların etkilendiği belirtilen açıklamada “Çünkü cinsiyet hiyerarşisi nedeniyle doğal varlıklara daha bağlı yaşıyorlar ve felaketlerden korunmak için gereken araçlara ulaşımları zor ya da hiç yok. Birleşmiş Milletler, iklim değişikliği nedeniyle göç etmek zorunda kalanların yüzde 80’inin kadın olduğunu tahmin ediyor. İkili cinsiyet kimliklerine, bize dayatılan kadınlık ve erkekliklere sıkışmış olduğumuz için, LGBTİ+’ların iklim krizine karşı kırılganlıklarına dair konuşamıyoruz bile” ifadeleri yer aldı.
Yokoluş İsyanı'nda feminist isyan var! Saat 19.30'da Taksim'de aklımızdan çıkmayan o güzel kalabalıkla bir arada kadın dayanışmasını birlikte büyüteceğiz.
‘Güvenli alanlar yaratmayı ve yaymayı amaçlıyoruz’
“Biz’ler, Yokoluş İsyanı Türkiye olarak iklim hareketinde kadınların görünürlüğünü, taleplerinin duyulmasını önemsiyoruz ve önceliklendiriyoruz” ifadelerini kullanan Yokoluş İsyanı kadınları açıklamasına şu sözlerle devam etti:
“Ekolojik yıkımlara karşı ön saflarda yer alan kadınların mücadelesini desteklerken, erkek egemen yapılara karşı ve onu dönüştüren – iyileştirici bir kültürle hareket ediyoruz. Bu kültürle Yokoluş İsyanı’na katılan ya da destek veren farklı cinsiyet kimliklerinden benzer iklim ve çevre kaygılarını yaşayan herkesin güvenli hissedebileceği alanlar yaratmayı ve bu alanları yaymayı amaçlıyoruz.”
‘Feminist isyanın devamı hatta kendisidir’
Açıklamada “Sinema sektöründe başlayan ve kısa sürede bütün dünyada farklı topluluklara yayılan #metoo hareketinin destekçisi de olduk, kendisi de! Cinsiyetçi ayrımcılık, duygusal şiddet ve tacizin ne kadar kaygan bir zeminde meşruiyet bulabileceğini iklim hareketi içinde tecrübe etmiş olmak istemezdik fakat hiçbirimiz erkekliklerden azade değildik. Bu yüzden, erkek egemenliğe ve onun yol açtığı iklim krizine feminist bir dayanışmayla isyan ediyoruz. Duyuyor musunuz? Yokoluş’un İsyanı, Türkiye’de kadınların yıllardır haykırdığı feminist isyanın bir devamı hatta kendisidir” denildi.
Yokoluş İsyanı’nın gezegenin karşılaştığı en acil ve büyük krize karşı hemen ve şimdi hareket geçme çağrısı yapan aktivist bir topluluk olduğu hatırlatılan deklarasyon “Ekolojik kaygıyla sarılır, barış içinde dinler, şenlikli bir şekilde harekete geçerken belirli ilke ve prensipler etrafında varlığını sürdürmeye çalışır. Şiddetsizlik ilkesini kadın hareketinin deneyim ve kazanımlarıyla biçimlendirir, yaratıcı eylemlerinin diline karar verirken ya da ritme göre zıplarken ondan ilham alır” ifadeleriyle son buldu.
İstanbul’daki Kadıköy- Tavşantepe metrosunda akşam saatlerinde yaşanan olayda bir erkek elindeki bıçakla kadına saldırdı. O anlar cep telefonu kamerasına kaydedildi.
Olay, akşam saatlerinde Kadıköy yönüne doğru ilerleyen metro, Bostancı Durağı’nda beklediği sırada yaşandı.
Dün Bursa’da son anda açılan apartman kapısı, bugün Kadıköy’de son anda kapanan metro kapısı. Ya o kapılar olmasaydı? Artık yeter bu şerefsizler yüzünden rahat değiliz. Can güvenliğimiz yok!! biz kadınlar ÖLMEK İSTEMİYORUZ #kadıköymetro
Elinde bıçak olan erkek, etrafa küfürler savurarak önce kadının üzerine yürüdü ardından trenden indi. Daha sonra küfürler ederek tekrar trene binen kişi, elindeki bıçağı tartıştığı kadına doğru sallayarak, yanına çağırdı ve küfürler eşliğinde “Suratını keserim senin” diyerek kadını tehdit etti.
Saldırgan daha sonra tren kapılarının kapanmasıyla gözden kaydoldu. Diğer yolcular tarafından cep telefonu kamerasına kaydedilen olay sosyal medyada kısa sürede büyük tepki topladı. #kadıköymetrosu etiketi gündemde ilk sıralarda yer aldı.
Sosyal medyada videosu çok kez paylaşılan E.Y. isimli saldırgan evine yapılan baskın ile gözaltına alındı. E.Y.’nin yaklaşık 20 suça ilişkin sabıkası olduğu belirtildi.