Ana Sayfa Blog Sayfa 1017

Mersin NKP: Akkuyu, Türkiye için beka sorunudur

Rusya‘nın Ukrayna‘ya saldırısı, dikkatleri bu ülkenin Mersin-Akkuyu‘da yapımını sürdürdüğü nükleer santrale çevirdi. Mersin Nükleer Karşıtı Platform, Türkiye’nin ilk nükleer santrali olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin tüm kontrolünün Rusya’da olduğuna, bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin olası bir savaş durumunda santral nedeniyle zor durumda kalacağına dikkat çeken bir açıklama yayımladı.

“Akkuyu, sadece bir enerji santrali olmaktan öte Türkiye Cumhuriyeti için bir milli güvenlik günümüzün moda söylemiyle belirtmek gerekirse tam anlamıyla bir beka sorunudur” denilen açıklama şöyle:

“İçinde yaşadığımız coğrafyamız ne yazık ki artık savaşın gölgesinden çıkmış ve savaşın tam ortasında kalmış durumdadır. Savaş tek başına bile bir halk sağlığı sorunu iken bir de bu duruma eklenen nükleer tehdit coğrafyamızı artık yok olmanın eşiğine getirdiği açıkça görülmektedir. Nükleer silah kullanmaktan çekinmeyeceğini açıkça belirten Rusya, burada hemen yanı başımızda Akkuyu Nükleer Güç Santrali inşaatına devam etmektedir.

Çernobil’in izlerinin silinmediği ve telafisi mümkün olmayan sonuçlarına on binlerce yıl maruz kalmaya devam edecek olan savaşın diğer tarafı olan Ukrayna ise çalıştırmaya devam ettiği diğer nükleer reaktörlerle yeni Çernobillere açık durumdadır. Nükleer silahların hiç kullanılmayacağını varsaysak bile sahip olduğu nükleer reaktörler ve Çernobil halk sağlığını ve coğrafyamızı tehdit etmeye devam etmektedir.

‘Akkuyu Rusya’ya bağımlılık ve teslimiyet demektir’

Yaşanan tüm bu olumsuzlukların ışığında kendi topraklarımız üzerinde Rusya devletine ait Rosatom tarafından Akkuyu’da inşaatı devam eden nükleer güç santrali yap-sahip ol-işlet modeliyle nükleerde Rusya’ya bağımlılık ve de teslimiyet demek. Getireceği tüm riskler bir tarafa bırakıldığında bile tek başına nükleer güç santrali ile Rusya’ya teslim olunan bu model ülkemiz için yeterince açık bir tehdittir.

Rusya ve Ukrayna arasında başlayan savaş, NATO ülkeleri ve Rusya’yı karşı karşıya getirmiştir. Akkuyu her zaman dikkat çektiğimiz gibi sadece bir enerji santrali olmaktan öte Türkiye Cumhuriyeti için bir milli güvenlik günümüzün moda söylemiyle belirtmek gerekirse tam anlamıyla bir “BEKA” sorunudur. Bir NATO üyesi olan Türkiye, savaşa girmek üzere olduğu bir ülkeye kendi toprakları içinde nükleer yakıt bulunduran bir enerji santrali inşa ettirmektedir. Bu gerçeği bir beka sorunu olarak görmek için daha nelerin yaşanması gerekmektedir?”

Çernobil artık bir savaş bölgesi

Dr. Jim Green‘in theecologist.org‘da yayımlanan yazısı, Yeşil Gazete tarafından (özetlenerek) çevrilmiştir.

***

Çernobil büyüklüğündeki bir sonraki felaket, Ukrayna’ya saldırıların yoğunlaşması halinde yine Çernobil’de gerçekleşebilir. Rusya‘nın Ukrayna’yı işgali, kasıtlı veya kasıtsız askeri saldırılar veya nükleer tesislere siber saldırılar da dahil olmak üzere birçok nükleer tehdit oluşturuyor.

Savaş zamanında nükleer reaktörleri güvenli bir şekilde çalıştırmanın bariz zorluğuna, güvenlik önlemlerinin denetiminin imkansızlığı da ekleniyor. Sonuncu ve en önemlisi de çatışmanın nükleer bir savaşa dönüşme olasılığı.

Nükleer enerjiye sahip ülkeler savaşa girip nükleer santralleri kasıtlı veya kazara askeri saldırı riskine soktuğunda ve böylece Çernobil büyüklüğünde bir felaket riski yarattığında neler olacağını öğrenmek üzereyiz.

‘Misilleme’

Mevcut çatışmada herhangi bir ulusun – ya da bir alt-ulusal grubun – nükleer reaktörleri veya kullanılmış yakıt depolarını kasten hedef alması pek olası görünmüyor. Fakat nükleer santralleri hedef almamak için bir ‘centilmenlik anlaşması’ olduğunu varsaysak bile, yıllarca süren bir savaşta bu anlaşma ne kadar sürebilir?

Savaşan bir ülkenin nükleer reaktörlerine veya atık depolarına yapılacak bir saldırı, benzer misillemelerle sonuçlanabilir. Çernobil veya Fukushima ölçeğinde birden fazla felaket aynı anda ortaya çıkana kadar bu devam edebilir. Böyle sonuçlanan bir saldırı olursa, afet önlemleri muhtemelen kaotik ve ne yazık ki yetersiz olacaktır.

‘Çatışma’

Felaket ihtimalleri bertaraf edilecek olsa bile, nükleer güç reaktörlerini çalıştırmanın hikmeti savaş sonrası yeniden gözden geçirilecek. Savaşan uluslar -ve daha başka pek çokları muhtemelen nükleer güce olan bağımlılıklarını azaltacak hatta tamamen nükleeri terk edecekler.

Nükleer santraller önceden konuşlandırılmış radyolojik silahlardır. Açık konuşmak gerekirse insanlık,elektrik üretimi için önceden konuşlandırılmış radyolojik silahların kullanımını aşamalı olarak sona erdirme bilgeliğine, nükleer güce sahip ülkeler savaşa girmeden ve nükleer felaket ihtimali yaratmadan çok daha önce pekala sahip olabilirdi.

Belki de da su kaynatabilmek için konuşlandırdığımız bu radyolojik silahları kullanmanın o kadar da iyi bir fikir olmadığını zor yoldan öğrenmemiz gerekiyordur -özellikle de “barışçıl atom” ve nükleer silah programları arasındaki çok yönlü bağlantılar göz önüne alındığında.

Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş büyük olasılıkla başka savaşlar gibi yıllarca sürmeyecek, ancak bölge kaynamaya ve çatışmaya muhtemelen devam edeceğe benziyor, bu nedenle de santraller risk altında kalmaya devam edecek.

‘Felaket’

Rusya’nın birkaç bin nükleer silahı var. Ukrayna, Soğuk Savaş‘ın ardından Ukrayna’da bulunan nükleer silahların mülkiyetini ve kontrolünü Rusya’ya devretmiş olsa da bu şu an Putin‘in artık var olmayan bir ‘Ukrayna nükleer silah programı’ hayaletini zikretmesini engellemedi.

Rusya’nın 38 reaktörü ülkedeki elektriğin yüzde 20,6’sını sağlıyor. Ukrayna’nın dört tesisteki 15 güç reaktörü, ülke elektriğinin yüzde 51,2’sini üretiyor.

Rusya’nın kontrolünü yeni aldığı Çernobil nükleer sahasında reaktörlerin hepsi uzun zaman önce kapatıldı fakat sahada yüksek seviyeli nükleer atıklar duruyor.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı‘ndan James Acton, Ukrayna’nın Çernobil’de diğer nükleer santrallerde kullanılmış yakıt için bir nükleer atık depolama tesisi inşa ettiğini ama bu kullanılmış yakıtın piyasaya sürülmesinin muhtemelen henüz gerçekleşmediğini belirtiyor. Ne olursa olsun, Çernobil reaktörlerindeki kullanılmış yakıt hala orada bulunuyor.

Bir sonraki Çernobil felaketi, Çernobil’de gerçekleşebilir.”

Ukrayna’nın sitenin kontrolünü geri almaya çalışması durumunda Çernobil’de depolanan bu atıkların zarar görebileceği düşünülebilir. Bir sonraki Çernobil ölçekli nükleer felaket Çernobil’de olabilir, hatta aynı reaktörden kaynaklanabilir. Kötü şöhretli Çernobil #4 reaktörünün üzerindeki muhafaza kubbesi, büyük bir radyoaktif malzeme envanterini koruyor.

‘Distopik’

Çernobil tesisi etrafındaki saldırılar ve çatışmalar da mevcut atığı dağıtabilir. Rus ordusu analisti Pavel Felgenhauer kısa süre önce Washington Post‘ta şunları kaydetti:

Belarus-Ukrayna sınır bölgesinde havadan karaya mühimmat, havan topu ve çok sayıda roketatar ateşinin teslimatı, topraktaki radyoaktif kalıntıları da dağıtabilir.

 

Forbes‘un kıdemli yazarlarından Craig Hooper şöyle yazıyor:

“Dünyanın savaş bölgesindeki nükleer reaktörler konusunda çok az deneyimi var. İnsanlık atomu ilk kez kullandığından beri, dünya sadece iki ‘büyük’ ​​kaza yaşadı: Çernobil ve Fukushima felaketi.

Ukrayna genelinde uzun süreli bir konvansiyonel savaşla birleşen bir Rus işgali, sadece birkaç gün içinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın 7.seviye olarak belirttiği çok sayıda  kazasına neden olabilir.

Böyle bir beklenmedik durum, büyük bir mülteci göçüne neden olabilir ve Ukrayna’nın çoğunu on yıllarca yaşanmaz hale getirebilir. Açıkça söylemek gerekirse, Ukrayna nükleer reaktörlerinin bütünlüğü hem NATO hem de diğer ülkeler için kritik öneme sahip stratejik bir meseledir.”

‘Toksik’

“Çernobil nükleer kazasını ve Japonya’nın Fukushima nükleer felaketini çok daha zarar verici olaylar haline getirmekten alıkoyan kahramanca önlemler, sadece bir savaş bölgesinde olmaz.”

ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi-Askeri İşler Bürosu‘nda eski bir dışişleri görevlisi olan Bennett Ramberg, şöyle yazıyor:

“Enerji santralleri modern çatışmalarda ortak hedeflerdir, çünkü onları yok etmek bir ülkenin savaşmaya devam edebilme kabiliyetini kısıtlar. Ancak nükleer reaktörler diğer enerji kaynakları gibi değildir. Sayısız şekilde açığa çıkabilecek muazzam miktarda radyoaktif madde içerirler.

Örneğin hava bombardımanı veya topçu ateşi, bir reaktörün muhafaza mekanizmasını veya çekirdeği sabit sıcaklıkta tutan hayati soğutma sıvısı hatlarını kırabilir. Aynı şekilde tesis operasyonlarını kesintiye uğratan bir siber saldırı da olabilir.”

‘İnfilak’

Ramberg çıkabilecek kaosu tartışıyor: “Eğer bir reaktör kaotik bir savaş alanının ortasındaysa reaktör operatörleri, vurulma veya bombalanma korkusuyla kaçmaya daha meyilli olacaktır, bu durumda ilk müdahaleyi yapan bile olmayabilir. Kötü bilgilendirilmiş topluluklar söylentileri duyarak gelip panik veya merak içinde kontamine bölgelerde kendi başlarına dolaşmaya başlayabilir.”

2015 yılında, enerji nakil kulelerine yönelik bir sabotaj saldırısının, Ukrayna’daki bir dizi reaktörün acil olarak kapatılmasına neden olduğuna dair raporlar vardı. Ancak raporların kaynağı, güvenilirliği olmayan bir Rus hükümeti sözcüsü olan rt.com‘du.

Gerçeğin ne olduğunu ise kimse bilmiyor: Hakikat 2014’ten beri devam eden savaş halinin sisinde kayboluyor.

Siber atak, nükleer santrallerin güvenli çalışmasını tehlikeye atabilecek bir başka risk. Rusya, siber savaşta aktif olarak yer alan artan
sayıda devletten biri. James Action, 2015 yılındaki Rusya kaynaklı bir siber saldırının Ukrayna’daki güç kaynağını bozduğunu belirtiyor.

Putin’in Ukrayna’yı işgal etmekten ve kontrol etmekten daha büyük emelleri olduğu bilinirken tırmanışın nereye varacağını, hangi risklerin ortaya çıkacağını, NATO ülkeleri ve ABD/NATO ittifakından gelecek bir tepkinin bu riskleri tetikleyip tetiklemeyeceğini kim bilebilir?

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Gülistan Doku’nun annesinden AKP’ye ‘Araştırma komisyonu kurulsun’ çağrısı

Dersim’de Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2’nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku‘dan, 5 Ocak 2020 tarihinde kaldığı yurttan ayrılmasının ardından haber alınmamasının üzerinden iki yıl geçti. 751 gündür kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku’nun annesi Bedriye Doku, kayıp kızı için TBMM‘de araştırma komisyonu kurulması çağrısında bulundu.

Anne Bedriye Doku, “AKP milletvekillerine sesleniyorum; Gülistan’a bir komisyon kursun. CHP, MHP, HDP, İYİ Parti ‘tamam’ dedi; bir AK Parti kaldı. Ben onlara rica ediyorum, minnet ediyorum. Başınızı yastığa koyuyorsunuz ya ‘Bu anne nasıl yatıyor’ diye düşünün. Allah şahidim olsun, yemekle gözyaşını beraber yiyorum” dedi.

Doku ailesi Adalet Bakanı ile görüşmek istiyor

ANKA Haber Ajansı’nın aktardığına göre; Gülistan Doku’nun ailesi, bugün Ankara’da, İnsan Hakları Derneği‘nde basın toplantısı düzenleyerek Adalet Bakanlığı ile görüşme talebini yineledi. Gülistan Doku’nun annesi Bedriye Doku, babası Halit Doku ve ablası Aygül Doku, daha önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptıkları görüşmelerde “Adalet Bakanlığı ile görüşün” yanıtını aldıklarını, ancak Bakanlığın kendileriyle görüşmediğini kaydetti. Aile üyeleri, Adalet Bakanlığı ile görüşme taleplerinde ısrarcı olduklarını vurguladı.

Aile üyeleri, Gülistan Doku için araştırma komisyonu kurulması amacıyla TBMM’de yaptıkları görüşmelere ise AKP hariç tüm siyasi partilerden olumlu olumlu yanıt aldıklarını açıkladı.

Abla Doku’dan AKP’ye: Komisyon kurulsun, reddetmeyin

Aygül Doku, İçişleri Bakanı Soylu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile TBMM’de yaptıkları görüşmelere ilişkin açıklamalarda bulunarak şunları söyledi:

“Ben, 600 milletvekiline mektup yazmıştım, komisyon kurulması, bu olayın baştan sona araştırılması ve Gülistan’ın artık karanlıktan çıkması için. Bunun cevabını almak için biz Meclis’e geldik. Meclis’te grup başkanvekilleri ve başkanlar ile görüşme sağladık. Hepsiyle görüşmelerimiz olumlu geçti. Bu komisyonun kurulması için ellerinden geleni yapacaklarını söylediler.”

Aygül Doku AKP’li vekillere şöyle seslendi:

“MHP Grup Başkanvekili ile de görüştüm. ‘AK Parti tamam derse biz de Gülistan Doku için komisyon kurulmasını isteriz, Meclis’in işleyişi bu şekilde olduğu için biz reddediyoruz’ dedi. AK Parti vekillerine çağrımdır; Gülistan 21 yaşında üniversiteli gencecik bir kadın. Sizin evinizden de bir kadın olabilirdi. Tüm partiler kabul etti, siz kaldınız. Hepinizi 21 yaşında üniversiteli gencecik bir kadının karanlığını aydınlatmaya davet ediyorum. Bu yüzden komisyonu oylarınızla reddetmemenizi istiyorum.”

‘Biz katil değiliz, neden katil gözaltına alınmadı?’

Bedriye Doku ise üç gündür Ankara’da gittikleri her yerde yanlarında polisler olduğunu belirterek “Biz katil değiliz. Neden 24 saat o katili gözaltına almadı” diye sordu.

“Kızımı istiyorum” diyerek TBMM’de araştırma komisyonu kurulması çağrısını yineleyen Anne Doku, “Ben, kızıma adalet istiyorum. Ben kızımı istiyorum. Barajı boşalttı, hakkını yemiyorum. 7-8 ay barajı boşalttı. Benim kızımın atkısı, çantası, telefonu, botu var. Hiçbir şey o barajdan çıkmadı. Hangi ekip gidiyorsa ‘Valla teyze senin kızın burada yok’ dedi. 7 kişi o baraja düştü, hepsini çıkarttı. Benim kızımı neden çıkartmasın” ifadelerini kullandı.

Anne Doku “Benim kızımın başına ne geldi, Allah için söyleyin. Bize yardım edin. Biz katili aramıyoruz, ben kızımı arıyorum. O kız buhar olup uçmadı. Neden o çocuk 24 saat gözaltına alınmadı. 24 saat o çocuk gözaltına alınsaydı Gülistan bulunurdu” dedi.

Doku ailesinin 23 Şubat’ta gözaltına alındığı duyurulmuş, o anlara ilişkin görüntüler sosyal medyadan paylaşılmıştı. Olayın ardından Ankara Emniyet Müdürlüğü Gülistan Doku’nun ailesinin gözaltına alınmadığını, ailenin kaldığı otele dönmesi sağlandığını bildirdi. Abla Doku’nun dün paylaştığı videoda ise polislerin üstlerine yürüdüğünü şöyle anlattı:

 

Ne olmuştu?

Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 Pazar günü kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) Kız Yurdu’na geri dönmemişti. MOBESE görüntülerinde okuldan çıktıktan sonra bindiği minübüsten indikten sonra bir daha izine rastlanamayan genç kadın için ailesi ve kadın örgütleri barajın boşaltılmasını istemişti.

Doku için suda başlatılan ilk arama çalışmaları 6 Temmuz’da durdurudu. Ailenin talebi üzerine 22 Temmuz’da gerçekleştirilen su tahliye çalışmaları sonucunda baraj suyu minimum seviyeye düşürülerek tekrar su altı arama çalışmaları başladı.  18 Ağustos ise, Doku’ya dair herhangi bir ize ulaşılamadığı için arama çalışmaları tekrar sonlandırıldı. 

Doku ailesinin kızlarının kaybından sorumlu tuttukları ve tutuklanmasını istedikleri Zeinal Abarakov‘un ise ifadesi alınarak serbest bırakıldı.

Aleyna Çakır davasında Ümitcan Uygun’a 4 yıl 10 ay hapis

Aleyna Çakır‘ olarak bilinen Sema Esen‘e yönelik “konut dokunulmazlığını ihlal“, “tehdit” “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme” ve “bilişim sistemine usulsüz girme” suçlarından yargılanan Ümitcan Uygun 4 yıl 10 ay hapis cezası aldı.

DHA’nın aktardığına göre; Mahkeme Uygun’a takdir indirimi uygulamadı.

Ne olmuştu?

Ankara‘da evinde ölü bulunan Aleyna Çakır‘da tespit edilen doku ve sperm örneğinin Ümitcan Uygun‘un DNA’sı ile uyumlu olduğu belirlenmişti.

Çakır, 3 Haziran 2019 yılında Keçiören‘deki evinde ölü bulunmuştu. Sevgilisi olduğu belirtilen Ümitcan Uygun’un daha önce Esen’e şiddet uyguladığı anlara ait görüntüler ise ölümünden kısa süre sonra sosyal medyada yer almıştı.

Aleyna Çakır’ın ölümüyle ilgili baş şüpheli olmasına rağmen Uygun, gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılmıştı. Daha sonra uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan Ümitcan Uygun, çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştı.

Boğaziçi direnişi 418. gününde

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın Boğaziçi Üniversitesi’ne önce Melih Bulu‘yu, ardından Naci İnci‘yi atamasını protesto eden akademisyenlerin direnişinin 285. nöbeti bugün gerçekleştirildi. Akademisyenler haftanın her iş günü olduğu gibi bugün de #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyerek arkalarını 285. kez rektörlük binasına döndüler.

Direnişin 418. gününde akademisyenler girişlerine yüksek demir parmaklıkların yerleştirildiği, basının içeri alınmadığı, çevresinde polisin ağır silahlarla devriye gezdiği kampüsten seslendi.

‘Boğaziçi Üniversitesi’nin kimliğini koruması için çalışmaları sürdürüyoruz’

Akademisyenler nöbet boyunca ellerinde “Kabul Etmiyoruz” “Vazgeçmiyoruz”, “Özerk, Özgür, Demokratik Üniversite” yazan dövizler, üzerlerinde #Kabul EtmiyoruzVazgeçmiyoruz” yazan Can Candan fotoğrafları ile derslerine son verilen Feyzi Erçin fotoğrafları taşıdılar.

Fotoğraf: Nazım Çapkın

Nöbet sonrası akademisyenler haftanın her son iş gününde olduğu gibi haftalık açıklamalarını okudular.

“Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021-2022 Öğretim Yılı Bahar dönemine bu hafta başladık. Bu dönem de, gayrimeşru yönetimin yol açtığı tüm zorluklara rağmen, kurumumuzun nitelikli eğitim veren, uluslararası düzeyde araştırma faaliyetlerinin yürütüldüğü, bilimsel ve kültürel değer üreten bir kamu üniversitesi kimliğini koruması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz” diyen akademisyenler üniversitenin demokratik, katılımcı, kurumsal yapısını çökertmeyi hedefleyenlere karşı mücadelelerinden geri adım atmadıklarını söyledi.

Fotoğraf: Nazım Çapkın

‘İnci’nin çiğnediği demokratik süreçlerin hesabını sormaya devam edeceğiz’

Akademisyenler “Demokratik yapılarda yönetimler şeffaf ve hesap verebilir olmak zorundadır” diyerek şu ifadeleri kullandı:

“Göreve geldiğinden beri Senato ve Üniversite Yönetim Kurulu toplantılarını yüz yüze gerçekleştirmeye cesaret edemeyen, bir defa bile Genel Kurul’u toplamayıp, yönettiğini iddia ettiği kurumun mensuplarının karşısına çıkamayan kayyım yönetiminin sorularımıza hukuki ve meşru zeminde verebilecek yanıtı olmadığını biliyoruz. Naci İnci ve yönetiminin bulaştığı tüm hukuksuzlukların, çiğnediği tüm demokratik süreçlerin, kapalı kapılar ardında yürüttüğü tüm pazarlıkların hesabını kamuoyu önünde sormaya devam edeceğiz.”

‘Süregiden usulsüzlüklerin bir örneği de Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde’

Süregiden usulsüzlüklerin bir örneğinin daha, çarşamba günü yapılan Üniversite Yönetim Kurulu toplantısında yaşandığına dikkat çeken akademisyenler, “Çevre Bilimleri Enstitüsü’ne tepeden inme yöntemlerle, hiçbir akademik değerlendirme sürecinden geçirilmeden Dr. Öğretim Üyesi olarak atanan Hasan Fehmi Topal, yeterli çoğunluk sağlanmamasına rağmen gerçekleştirilen toplantıda, gayrimeşru yönetimin kullandığı mükerrer oylarla Genel Sekreter vekili olarak atandı” diyerek karara yeniden tepki gösterdiler.

‘Keyfi ve tepeden inme kararlar’

Aynı gün yapılan senato toplantısında yine mükerrer oylama yoluyla üniversitenin lisans yönetmeliğinde önemli bir değişiklik yapıldığının da hatırlatıldığı nöbette “Eğitim dili İngilizce olan üniversitemizde Hukuk Fakültesi müfredatında yer alacak İngilizce derslerin oranı yüzde otuzlara kadar indirildi. Bu önemli değişiklik yine kurumumuzdaki hiçbir kurul ve komisyona danışılmadan, keyfi ve tepeden inme bir karar olarak dayatıldı” ifadeleri aktarıldı.

Fotoğraf: Nazım Çapkın

Marmara Üniversitesi’nden Boğaziçi’ne yerleşke devri

Marmara Üniversitesi’nin Anadolu Hisarı yerleşkesinin Boğaziçi Üniversitesi’ne devredilmesini ise akademisyenler, “Kampüsler üniversitelerin tarih ve geleneklerini barındıran, bilim ve kültür üretilen sosyal yaşam alanlarıdır; pazarlık konusu edilecek, rant fırsatı olarak görülecek arazi ve binalardan ibaret değildir” şeklinde değerlendirdiler.

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri ve mezunlarını temsil eden bir heyetin, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan’ı ziyareti üzerine de konuşan akademisyenler, şu ifadeleri kullandı:

“Barolar Birliği Başkanı, bir yılı aşkın süredir Türkiye’deki tüm üniversitelerin idari ve bilimsel özerkliğinin sağlanması için açtığımız davalara müdahil olacağını, yürüttüğümüz hukuk mücadelesine destek vereceğini ifade etti. Barolar Birliğinin, üniversitelerin bilimsel, mali, idari ve istihdam özerkliğini sağlayacak ve bu bağlamda YÖK’ün kaldırılmasını öngören yeni bir Yüksek Öğretim Kanununun hazırlanmasına katkı sunması ve bünyesinde bir Yükseköğretim Komisyonu kurulması kararlaştırıldı.”

Akademisyenler son olarak görevden alınıp ders vermeleri engellenen akademisyenler Can Candan, Feyzi Erçin, Mohan Ravichandran ve Özcan Vardar’ın işlerine iade edilmelerini talep ettiler.

Oyuncu/yönetmen Sean Pean işgalin belgeseli için Ukrayna’da

Oscar ödüllü oyuncu ve yönetmen Sean Penn, Ukrayna‘ya gittiğini duyurdu. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile görüşen Penn’in Rusya’nın saldırısını belgelemek ve bir belgesel çekmek için bölgede olduğu belirtildi.

Ukrayna Devlet Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Penn, Kiev’e Ukrayna’da yaşananları kayıt altına almak ve Rusya’nın ülkemizi işgalinin arkasındaki gerçeği göstermek için geldi” denildi.

‘Batılı siyasetçilerin gösteremediği cesaret’ 

Açıklamada Batılı siyasetçiler de eleştirilerek, “Bugün Sean Penn, Ukrayna’dayken Ukrayna’yı destekleyenler arasında. Ülkemiz, böyle bir cesaret ve dürüstlük sergilediği için kendisine minnettardır. Penn, Batılı siyasetçilerin de dahil olduğu birçok insanın gösteremediği cesareti gösterdi” denildi.

Penn’in belgeseli VICE World News ve Endeavor Content ile birlikte çekeceği bildirildi.

Kiev’de bir hükümet basın toplantısına katılırken fotoğraflanan oyuncunun Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin resmi Instagram hesabında yayınlanan bir videoda Zelenskyy ile görüştüğü görüldü. Penn, Ukrayna’yı en son kasım ayında ziyaret etmiş ve Donetsk’te Rusya destekli ayrılıkçılarla birlikte cephe hattı yakınında ordu mensuplarıyla görüşmüştü.

 

Manisa’da çöp tesisi istemeyen vatandaşlar duruşmada: Sonuna kadar siyasi bir dava

Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından Caferbey‘de yapılmak istenen çöp tesisine karşı yaşam alanlarını koruyan üç vatandaş hakkında açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü.

Vatandaşlar Caferbey’e gelen iş arabalarını alana sokmamaya çalışmış ve bunun sonucunda şikayet edilmişti. Çöp transfer merkeziyle ilgili olarak üç kişi hakkında yapılan hakaret ve tehdit suçlamasına ilişkin olarak duruşma sonrası açıklama yapan Avukat Yıldıray Çıvgın “Bugün burada şikayet dilekçesi bile olmayan bir dosyada Savcılığın talimatıyla şikayetçi yapılan kişinin beyanının ‘kopyala yapıştır’ şekilde alınması sonucu müvekkillerimiz hakkında açılan davada deliller tamamen yasadışıdır” dedi.

‘Siyasi bir dava’

Davayı CMK‘ye aykırı bulduğunu belirten Yıldıray, “Böyle bir davada da dolayısıyla derhal beraat talep ettik. Ancak mahkeme talebimizi değerlendirmeden yargılamaya devam etmiş ve usulsüzlük yapmıştır. Sadece orada bulunan jandarma tanıklarının çağırılması bu davanın ne için açıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Sonuna kadar siyasi bir davadır” şeklinde konuştu. İkinici duruşma 27 Mayıs’ta görülecek.

Ne olmuştu?

Caferbeyliler söz konusu çöp tesisine hem mera alanlarını etkileyeceği hem de sularını kirleteceği nedeniyle uzun bir süredir karşı çıkmışlar, Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmak istenen çöp transfer merkeziyle ilgili olarak üç kişi hakkında hakaret ve tehdit suçlamasıyla dava açılmıştı. Davaya konu olan olayda Salihli Çevre Derneği Sekreteri Hakkı Uysal, vatandaşların şirkete ait dozerlerin alana girmesini engellemeye çalıştıktan sonra üç kişinin şikayet edildiğini söylemişti. Salihli Çevre Derneği Başkanı ve davanın avukatı Seçil Ege ise “Böyle bir suçun işlendiğine dair herhangi bir delil olmadığı gibi jandarmanın kendi çektiği kayıt üzerinden suç isnad ediliyor” demişti. Köylüler Kasım 2021’de iş makinelerinin alana girişini engellemek için de günlerce nöbet tutmuşlardı.

Ekoloji Birliği’nden ‘Millet İttifakı’na iklim ve çevre önerileri

40’ın üzerinde çevre örgütünün bir araya gelerek kurduğu Ekoloji Birliği, CHP ve İYİ Parti’nin ana bileşenlerini oluşturduğu Millet İttifakı‘nın 28 Şubat’ta açıklayacakları programlarında yer almasını istedikleri ekoloji ve iklim politikalarına yönelik talep önerilerini açıkladı.

Türkiye’nin büyük bir ekolojik yıkım yaşadığını, iklim krizinin etkilerinin her geçen gün ağırlaştığını belirten Birliğin enerji, madencilik, orman, su tarım, ekolojik eğitim, iklim krizi, hukuk ve mevzuat başlıklarında ilettikleri talepler şöyle:

Enerji

Türkiye’de enerjinin bir “sermaye birikim alanı” olarak düzenlendiğini, ancak temel bir ihtiyaç ve hizmet alanı olarak toplumsal kamuculuk anlayışıyla yeniden ele alınması gerektiğini belirten Ekoloji Birliği şu bilgileri verdi:

EÜAŞ 2020 Yılı faaliyet raporuna göre ülkemizin elektrik kurulu gücü 95.964 MW’dır. Hidrolik 30.983, Doğal Gaz 25.846, Linyit + Taş Kömürü 10.931, İthal Kömür 8.987, Rüzgar 8.740, Güneş 6.671, Jeotermal 1.613, Biyokütle 1.107 MW’dır.

2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’na göre, Türkiye’nin elektrik kurulu gücünün 2021 yıl sonu itibarıyla 100 bin 607 MW’a, 2022 sonunda ise 102 bin 423 MW’a ulaşması beklenmektedir. Söz konusu rapora göre 2019 yılında birincil enerji kaynaklarında ithalatın oranı yüzde 69 seviyesindedir. 2019 yılında birincil enerji kaynakları arzında doğal gazın payı yüzde 25,7, petrolün payı yüzde 28,6, kömürün payı yüzde 29,1 ve yenilenebilir kaynakların payı yüzde 16,6’dır. ”

Verilerde görüldüğü üzere enerji üretiminin ithalata ve fosil yakıtlara dayalı olduğu ve Türkiye’yi dışa bağımlı kılarak iklim değişikliğini güçlendirdiği vurgulanarak, bu politikaların acilen terk edilmesi ve adil, demokratik, katılımcı, yerel, ekolojik bir enerji modeli kurulması istendi.

Türkiye’de enerji kurulu gücü fazlası olduğu kaydedilen açıklamada, hem kamuda hem de özel sektörde enerji verimliliği ve enerji tasarrufu politikalarının hızla uygulanması, kayıp kaçakların önlenmesi, mevcut üretim tesislerin ve enerji iletim ve dağıtım şebekelerinin teknolojilerinin yenilenerek bakım ve onarımlarının yapılması istendi. 

Birlik, enerji talebinin azaltılması için şu önlemlerin acilen alınmasını istedi:

  • Sanayi sektörü içinde elektrik talebinde önemli bir yeri olan ve aynı zamanda kirletici olan demir çelik sanayi ve çimento sanayiinde üretim halkın ihtiyacı gözetilerek gerçekleştirilmeli, gelişmiş ülkeler için ucuz iş gücü ve atık deposu olmaktan çıkartılmalı ve bu sektördeki elektrik üretimi acilen azaltılmalıdır.
  • Son yıllarda sayıları oldukça fazla artan ve klimaları, soğutucuları ve aydınlatma sistemleri ve uzun süren mesai saatleri ile oldukça fazla enerji tüketen AVM’ler için gerekli önlemler alınmalı, çalışma saatleri azaltılmalıdır.
  • Elektrikli ev aletlerinde ve aydınlatma sistemlerinde tasarruflu teknolojilerin kullanımı ve vatandaşın bu teknolojilere ulaşımı desteklenmelidir.
  • İnşaat sektöründe enerji verimliliğinin uygulanması ve binalarda yalıtım için uzun süredir bekletilen yasal düzenlemeler acilen yerine getirilmeli, yeni teknolojiler desteklenmelidir.  Kendine yeten binalar zorunlu hale getirilmelidir.
  • Enerjiyi yoğun kullanan mega projelerden acilen vazgeçilmelidir.
  • Yoğun enerji kullanan mega kentler ve yerleşimler yerine kırsala dönüş ve az enerji kullanan yerleşkeler teşvik edilmelidir. Kentler düşük enerji kullanımına göre yeniden tasarlanmalıdır.
  • Daha fazla kar elde etmek için üretimi aşırı arttırmak ve tüketimi özendirmek yerine, doğada varlıkların sınırlı olduğu bilinci ile, toplumun varsıl kesimleri için tasarruf ve küçülme politikası zorunlu hale getirilmelidir.
  • Bireysel ulaşım çözümleri kısıtlanarak ekonomik toplu taşıma altyapıları geliştirilmelidir. Fosil yakıt kullanımını arttıran yük ve yolcu taşımacılığında karayolu ulaşımı yerine demiryolu ve denizyolu ulaşımı için gerekli altyapılar acilen kurulmalıdır.

Elektrik enerjisi üretimi için öneriler
  • Elektrik toplam kurulu gücü halkın gerçek ihtiyacına göre bilimsel verilerle saptanmalı ve üretim gerçek talebe göre planlanmalıdır. Üretim fazlası engellenmelidir.  Enerji üretiminde belirli bir plan dahilinde öncelikle kömür olmak üzere doğal gaz, petrol gibi fosil yakıtlardan çıkılmalıdır.
  • Enerji üretimi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmalıdır. Ancak hiç bir enerji masum olmadığı ve yenilenebilir enerji üretiminde de metalik madenler ve soy metaller, nadir toprak elementleri kullanılmak zorunda olduğundan ve bu tür faaliyetler de ekosisteme mutlaka zarar vereceği için kaynak kullanımında, yer seçiminde mutlaka hassas olunmalı ve gerçekçi Çevresel Etki Değerlendirmeleri yapılmalıdır.
  • Enerji üretim alanları kısıtlanmalı, orman ve tarım alanlarının, meraların, su kaynaklarının, yaşam alanlarının zarar görmesi engellenmelidir. Fabrikaların, konutların, alışveriş merkezlerinin, otoparkların, pazar yerlerinin çatı ve cepheleri, otoyollar güneş sistemleri için yeterince değerlendirilmeli bu konuda uygun, ucuz teknolojilerin geliştirilmesi sağlanmalıdır. İmar mevzuatında özendirici gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Enerji üretimi kar hırsıyla gözü dönmüş tekelleşmiş özel şirketler yerine, kamu ve ihtiyaca göre şekillenmiş, piyasalaşmamış ve yerel yönetimlerce  desteklenen, vatandaşın kurduğu komünal enerji kooperatifleri eliyle gerçekleştirilmeli, bu nedenle enerji kooperatifleri önündeki her türlü mevzuat ve altyapı engeli kaldırılmalıdır.
  • Şirketlere ödenen teşvikler ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destek Mekanizmaları (YEKDEM) destekleri kaldırılarak bu kaynak “Vatandaşın Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri” ne verilmelidir.
  • Yerel üretim desteklenmelidir.

   Enerji demokrasisinin sağlanması için
  • Yoksul halkın zorunlu elektrik ve yakıt ihtiyacı kamu tarafından ücretsiz ve kesintisiz bir şekilde sağlanmalıdır. Vatandaşın enerji yoksulluğu çekmesi önlenmelidir.
  • Enerji tarifeleri vatandaşın geliri ve maaşları gözetilerek ödeyebileceği makul seviyede tutulmalı ve 2022 başında getirilen zamlar acilen geri alınmalıdır.
  • Fosil yakıtlardan çıkışta zarar görecek işçi ve emekçiler için yeni iş olanakları yaratılmalı ve mağdur olmaları engellenmelidir.
Enerji güvenliğinin sağlanması için
  • Dışa bağımlı politika terk edilmelidir. Uluslararası enerji anlaşmaları şirketlerin değil toplumun çıkarına göre düzenlenmelidir.
  • Zorunlu miktarda üretimin ve dağıtımın devamlılığının sağlanması için gerekli planlamalar ve denetimler yapılmalıdır.

Madencilik

Türkiye’nin her karış toprağının maden şirketlerinin talanı altında olduğunu hatırlatan Ekoloji Birliği, şu bilgileri verdi:

“Ülkemizde madencilik faaliyetleri 1985 yılında yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu ile düzenlenmektedir.  Madencilik sektöründe özel sektörün rekabet gücünü artırabilmek için mevzuatta sık sık değişiklikler yapılmış, devletin müdahale ve denetim yetkileri hafifletilmiştir.  2001 yılından bu yana Maden Kanunu 21 kez değişikliğe uğramıştır. Her değişiklikle daha fazla doğa ve tarım alanı, su varlıkları ve kültür mirası madencilik faaliyetlerine açık hale gelmiştir.

2004 yılında 5177 sayılı Maden Kanunu’nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun kabulü, ülkenin her tarafını madencilik açısından dikensiz gül bahçesine çevirmiştir.

Madencilik faaliyeti yapılabilecek alanlar genişletilmiştir. Orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, sit alanları, tarım alanları, su havzaları ve benzeri doğal ve kültürel zenginlikleri olan ve bu sebeple koruma altına alınmış alanlar madencilik faaliyetine açılmıştır. Ülkemizde doğayı, tarım alanlarını ve kültürel varlıkları madencilik faaliyetlerine karşı koruyan tek bir koruma statüsü kalmamıştır.”

Öneriler ise şöyle:

  • Madencilik ancak uygun yerlerde, bilimsel çevre etki değerlendirmesi yapılarak ve denetlenerek, ancak yerin altının üstünden daha değerli olması durumunda, vatandaşın gerçek ihtiyacına göre belirlenecek en az miktarlarda yapılmalıdır. İhracat amacıyla yer altı kaynaklarının hoyratça sömürülmesi ve rant aracı haline getirilme engellenmelidir.
  • Madenler sıkı bir şekilde bilim kurullarınca denetlenmeli ve Şebinkarahisar, Ayvalık, Kütahya vb. gibi yerlerde daha önce yaşanan atık barajı yıkılması gibi kazaların yaşanmasına engel olunmalı ve vukuu halinde de en ağır cezalar verilmeli ve rehabilitasyonunun yapılması sağlanmalıdır.

Tarım

AKP hükümetlerinin uyguladığı yanlış politikalar sonucu, üretici olan köylünun tüketici olmaya başladığına vurgu yapılan açıklamada,  üretim yerine çiftçiyi ‘’ithalatla terbiye etme’’nin tercih edildiği ve tarımın değersizleştirildiği kaydedildi:

“Ülke dışarıdan ot, saman, hayvan, Suriye’den çoban ithal eder hale getirildi. Organik tarıma verilen destek düşürüldü. Tohumculuk Kanunu ile köylünün tohum alım satımı ve kendi tohumunu ayırması yasaklandı. Atalık tohumlar yok edildi ve üretici hibrit tohumlara mahkum edildi.

Hayvancılıkta da üretici söz sahibi olmaktan çıkarıldı. Ülkemizde mera alanları hızla daraldı, meralar işgal edildi, amaç dışı kullanım arttı, ekolojik yıkım gerçekleştirildi.”

Tarım önerileri ise şu şekilde:

  • Orta ve uzun vadeli, stratejileri belirlenmiş ulusal bir tarım politikasıyla üretimin planlanması, havza modelinin gerçek anlamda uygulanması, ekilmeyen tarım arazilerinin ekilerek üretimin arttırılması önceliklendirilmelidir.
  • Tarımsal üretim örgütlerine pazarlama konusunda da destekler sağlanmalı, yerel yönetimlerle iş birliği yapılarak şirket zincir marketleri yerine tanzim satış zincir marketlerin önü açılmalıdır.
  • Agroekoloji, insan sağlığı için olduğu kadar çevreyi, toprağı koruyan bir sistemidir. Agroekolojik uygulamalar hastalık riskini azalttığı, toprağı koruduğu, su kaynaklarını heba etmediği, kırsal nüfusu ve yerel çiftçiliği koruduğu, GDO’lara izin vermediği için, hayvan refahı sağladığı için desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.
  • Tarımın temel sorunlarına bilimsel, ekolojik çözümler getirilmeli, yoksul halkın gıda ihtiyacını garanti altına alacak çözümler üretilmeli, tarım üretim ve pazarlama kooperatifleri desteklenmelidir.

Orman

Orman kaybını sadece bir alan kaybı olarak değil bir ekosistem kaybı olarak da değerlendirilmesi gerektiği vurgulanan açıklamada, ormanların korunması, geliştirilmesi ve alanlarının genişletilmesine ilişkin Anayasal görevin 6831 sayılı Orman Kanunu gereği OGM’ye verildiği hatırlatıldı. 1986’dan sonra devlet ormanlarındaki ormancılık faaliyetlerinin özel sektöre de açıldığı belirtildi:

“Dikili kesim denilen özel sektöre yaptırılan odun üretimi hızla arttı. Odun üretimi bu nedenle rekor kırdı. Orman Kanunu’nda yapılan çok sayıda değişiklikle ormanlar enerji ve maden projelerine ve turizm projelerine açıldı ve çok miktarda ormanımız söz konusu projeler nedeniyle kaybedildi. Günümüzde ormancılık dışı amaçlarla kullanılan fakat orman ekosistemi olma özelliğini yitirmiş alan miktarı 700 bin hektarı geçmiştir. 2004 yılında yapılan mevzuat değişiklikleri ile de ormanlık alanlarda madenciliğin acımasızca yapılmasının önü açılmıştır. Yalnız Kirazlı Altın Madeni projesinde 347 bin ağaç kesilerek bir orman ekosistemi yok edilmiştir.

Orman ekosistemlerinin korunması için talep edilenler de şu şekilde:

  • Orman ekosistemlerinin korunması için özellikle milli parklar, korunan alanlar, önemli ekosistemler kesinlikle madencilik ve enerji faaliyetlerine kapatılmalıdır.
  • Ormancılık faaliyetleri ormandan gelir elde etmekten çok koruma, bakım, geliştirme noktasında arttırılmalıdır.
  • Orman varlığının arttırılması için “Geleceğe Nefes” gibi gerçekçi ve bilimsel olmayan projeler yerine, bozkır, mera ekosistemleri de gözetilerek, uygun alanların ağaçlandırılması yapılmalıdır. Ağaçlandırma çalışmalarında orman biyoçeşitliliğine, yörenin özelliklerine uygun bilimsel projeler hazırlanmalı ve monokültür ormancılıktan kaçınılmalıdır.
  • Ormanların yangınlardan korunması ve hızlı müdahale için orman ekologları ile birlikte hazırlanacak projeler hayata geçirilmeli, gerekli ve yeterli donanıma sahip orman yangın filosu oluşturulmalıdır.
  • Orman köyleri ile ormanı koruyacak ancak köylülerin de ormandan zarar vermeden yararlanabilecekleri ortak projeler üretilmeli ve köylülerin gelir azlığı nedeniyle köylerinden ayrılmalarının önüne geçilmelidir.
  • Orman alanlarında yapılan rekreasyon çalışmaları devlet tarafından yönetilmeli; bu alanların rant aracı haline çevrilmesinin önüne geçilerek toplumsal yarar için kullanımına olanak verilmelidir.
  • Orman niteliği kaybettirilmiş olan alanların 2B vb. karalarla orman dışına çıkartılarak imara ve diğer rant projelerine tahsisi engellenmeli ve ormana yeniden kazanımı sağlanmalıdır.
  • Ormanlık alanlarda yapılan madencilik sonucu ortaya çıkan eski maden alanları ekolojik yöntemlerle rehabilite edilerek yeniden ormana kazandırılmalıdır.

Su

Yıllık kişi başına düşen su tüketiminin 1400 metreküp olduğu Türkiye’nin su fakiri olma yolunda ilerlediği vurgulanan açıklamada “Türkiye’de suyun %70’ i tarımda, %16’sı konut ve yaşam alanlarında, %11’i sanayide kullanılıyor. Tarımsal sulamanın %75’i vahşi sulamayla yapılıyor. Olması gereken damla sulama yalnızca %5. Yağmurlama sulama oranı ise %20 seviyelerinde” denildi.

Endüstriyel üretimin su kaynakları üzerindeki tüketim baskısını artırdığına dikkat çekilerek, üretim sonrasında oluşan atık suyun, hiçbir arıtma yapılmadan alıcı ortama deşarj edildiği, bunun da zaten kısıtlı olan yeraltı ve yüzey sularının kirlenmesine yol  açtığı kaydedildi.

Ekoloji Birliği, suyun temel bir insan hakkı olarak değil de, ekonomik bir mal olarak algılanmasının suyun metalaştırılması sürecini hızlandırdığını ifade ederek şu önerileri yaptı:

  • Sanayide su kullanımı, su kaynaklarının mevcut durumuyla uyumlu olarak gerçekleştirilmelidir. İnsan faaliyetlerinin ekolojik sisteme zarar vermemesi için kullanım alanlarının ve kaynakların potansiyellerinin göz önünde bulundurularak bütünleşik bir planlama yapılması gerekmektedir.
  • Üretim sürecinin hem fazla su kullanarak, hem de atık suyu kontrolsüz deşarj ederek ortaya çıkarmış olduğu iki yönlü tahribat su kaynaklarının gözetilmesi, devletin yasa ve yönetmelikler aracığıyla denetim yapması ve çevrenin korunmasına ilişkin politikaların geliştirilmesi ile önlenebilir.
  • Türkiye’nin su politikası ithal enerji kaynaklarına bağımlılıktan kurtulma, tarımsal üretimi arttırma ve gıda güvenliğini sağlama, kentsel, kırsal alanlardaki artan su ihtiyacını karşılama, ülke içindeki bölgesel, ekonomik ve sosyal dengesizlikleri giderme, halkın hayat standardını yükseltme hedefleriyle eşgüdümlü olarak gerçekleştirilmelidir.
  • Su yaşamdır.  Kamusaldır. Suyun ticarileşmesi kabul edilemez ve neo-liberal küresel politikaların ve özel şirketlerin insafına terk edilemez.
  • Su politikaların geliştirilmesinde ve gerekli yasal-yönetsel yapının oluşturulmasında, ilgili tüm ulusal kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütlerinin katkı ve katılımı sağlanmalıdır.
  • Ülkemizde suya ilişkin yeterli yasal düzenleme bulunmaktadır. Ancak ülkemiz de ileri derecede, ekosistemin yararını koruyacak nitelikte bir “su yasası” hazırlanması ve uygulanma zorunluluğu ile su varlığının korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekmektedir. Alınacak önlemlerin, kamusal işbirliği içerinde merkezi yönetim, yerel yönetimler, meslek odaları, bilim insanları, yörede yaşayan paydaşların katılımıyla yapılması, sulak alan yönetimi için stratejik planlamaların oluşturulması gerekmektedir.
  • Çevresel Etki Değerlendirme Raporları bugün artık gerçek durumu yansıtmaktan uzak hale gelmiştir. Bilimsel olmayan verilere dayanarak hazırlanan ÇED raporları birer formaliteye dönüşmüştür. “Bütünlüklü Bir Etki Değerlendirme Raporlarının” düzenlenmesi gerekmektedir.
  • Bilimin, çağın gerçeklerine, doğrularına uygun politikalar izlemelidir.

Ekolojik eğitim  

Birliğin açıklamasında eğitim sisteminin her kademesinde ekoloji eğitimine yer verilmesi ve doğa koruma bilincinin geliştirilmesinin hedeflenmesi istendi:

  • Üniversitelerin ekoloji konusunda bilimsel araştırma yapabilmeleri için gereken ödeneklerin ayrılması zorunlu hale getirilmelidir.
  • Bilim insanlarının enerji ve maden projeleri ve diğer kirlilik kaynakları ile ilgili araştırma yapmaları desteklenmelidir.

Çevre mevzuatı ve hukuk

Açıklamada, Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği’nin sayısız kere değiştirilerek, bir formalite haline geldiğine, şirketlerin ve inşaat sektörünün denetimsiz faaliyetlerinin önünün açıldığı kaydedildi:

  • Bilimsel değerlendirme, saydamlık, şeffaflık, katılımcılık ilkeleri hayata geçirilmelidir. Bunun için öncelikle ÇED raporları düzenleyen bilim insanları kurullarının proje sahibi şirketten bağımsızlığı sağlanmalıdır. 
  • ÇED raporları için gereken harç ve masraflar bir kamu fonunda toplanmalıdır. Bu fonun yönetimi de dahil olmak üzere ÇED raporlarının düzenlenmesi süreçlerini gözetleyecek ve denetleyecek sivil toplum örgütleri temsilcilerinin de içinde yer alacağı bir kurul oluşturulmalıdır. ÇED raporunu düzenleyecek bilim insanlarının seçimi de bu kurul tarafından yapılmalıdır.
  • Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği yeniden ele alınarak hukukçular, bilim insanları ve ekoloji örgütlerin görüş ve önerileri doğrultusunda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Halkın karar alma süreçlerine katılımı sağlanmalıdır. Asıl karar verici mercii, ÇED toplantılarında halkın  aldığı tavır olmalıdır.
  • “ÇED Olumlu” kararlarının iptali durumunda şirketlerin yeniden rapor hazırlamalarının önünü açan 2009/7 sayılı genelge çok acilen yürürlükten kaldırılmalıdır.
  • Çevre davalarının kamu davası sayılması, harç ve masraflarının tamamının adli yardımdan sağlanması için yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Çevre davalarında sürelerin uzun tutulması ve geriye dönük davalar açılabilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Sağlıklı çevrede yaşama hakkı aynı zamanda gelecek kuşakların yaşama hakkının sağlanması sorumluluğudur. Bu nedenle dava açma hakkını sınırlandıran yargısal uygulamalar son verecek yasal düzenleme yapılmalıdır.

İklim krizine karşı mücadele için acil önlemler

İklim krizinin özellikle de dezavantajlı grupları olumsuz etkilendiğine dikkat çekilen Ekoloji Birliği açıklamasında, Türkiye’nin tüm paydaşlarla birlikte bilim insanlarının önerileri doğrultusunda iklim değişikliği eylem planını acilen hazırlaması ve uygulaması talep edildi:

  • IPCC önerileri doğrultusunda, 1,5 derece ısınma hedefine uygun karbon salımını azaltmak için 2030’a kadar kademeli olarak kömürden çıkılmalıdır. Bu süreçte mağdur olacak çalışanlar ve aileleri için özel önlem paketleri hazırlanmalıdır.
  • 2050’de karbon nötr hale gelebilmek için tüm sektörlerde karbon salımlarını düzenleyecek önlemleri alınmalıdır.
  • Bu süreçte iklim krizinden etkilenen yoksul halk için destekleme mekanizmaları kurulmalı ve gerekli kaynak yaratılmalıdır. Kaynağı ise kirletenden ve krize neden olan şirketlerden alınmalıdır.
  • İklim krizinden etkilenen tarım sektöründe tarımsal üretimin devamının sağlanması için gerekli önlemler acilen alınmalıdır.
  • İklim değişikliğine yol açan enerji, madencilik, inşaat, ticaret gibi  sektörlerdeki faaliyetler toplumsal ve kamusal ihtiyaç dahilinde en az seviyeye indirilmelidir.
  • Ulaşımda hızlıca toplu taşımaya geçilmelidir.
  • Çalışma saatleri düşürülmelidir.
  • Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu konusunda çok somut adımlar atılmalıdır.

 

Muhalefet TBMM’yi toplamak istiyor: Savaş sadece iktidarın değil, ülkenin sorunu

Rusya‘nın Ukrayna‘ya başlattığı işgal çerçevesinde konuşan muhalefet liderleri, savaşı kınayan açıklamalar yaparken, iktidarın Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile görüş alışverişinde bulunmasını talep ediyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dün Denizli ziyaretini yarıda keserek partisini olağanüstü  topladı. Toplantıda CHP Dış Politika Danışma Kurulu ve TBMM Dışişleri Komisyonu üyeleri, Rusya-Ukrayna krizini tartıştı.

Kılıçdaroğlu, nükleer güce sahip bir ülkenin Avrupa‘nın göbeğindeki bir ülkeyi işgal etmesinin kabul edilmez olduğunu söyleyerek, dün Erdoğan başkanlığında toplanan Güvenlik Zirvesi‘nden bahsetti: “TBMM‘yi acilen toplayın, meclise bilgi verin. Ülkemiz açısından son derece stratejik ve sorunlu bir süreci yaşıyoruz.”

HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş da, mecliste yaptığı basın toplantısında iktidarın TBMM’yi ve siyasi partileri Rusya-Ukrayna konusunda bilgilendirmediğini eleştirerek, ” Bu, sadece AKP’nin tek başına ya da ortağı ile beraber karar vereceği bir mesele değildir” dedi. Beştaş ilk günden itibaren Dışişleri Bakanı’nın bir an önce Genel Kurul’a gelip, bu konuda Türkiye’nin alacağı tutum konusunda bir tartışma yaşanmasının, görüş alışverişinde bulunulmasının hayati önemine işaret ettik.  Türkiye yurttaşlarının da ülkenin tutumu, dış politikası ve bu konuya dair yol haritasını öğrenmek gibi bir hakkı var ve bu hakkı göz ardı edemeyiz” sözleriyle konunun Meclis‘e taşınmasını istedi.

Montrö Sözleşmesi yeniden gündemde

Toplantı ardından konuşan CHP lideri, “Atılacak her yanlış adımın faturası ağır olur. Tarihi bilmeyen, dünyayı iyi okuyamayan birileri Montrö Anlaşması‘nı tartışmaya açarsa, bunun doğuracağı vehameti 84 milyonun iyi bilmesi lazım.”

Türkiye’nin Karadeniz ve Boğazlardaki haklarını belirleyen Montrö Sözleşmesi, dün Twitter gündemindeydi.

Sözleşme neden önemli?

Montrö Sözleşmesi Türkiye’ye, Boğaz’ı Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine kapatma hakkını tanıyor. Sözleşmeye göre Türkiye, Rusya savaş gemilerine Boğaz’ı kapatırsa Ukrayna ve diğer Avrupa ülkelerine de kapatmak zorunda. Bu da Türkiye’nin, savaşta taraf olmadan Karadeniz’de kendini güvence altına alabilmesini sağlıyor. 

Uzmanlar, Türkiye’nin Rusya ticaret gemilerine de sınırlandırma getirebileceğini, bu durumda gemilerin yalnızca gündüz Türkiye’nin çizdiği rotadan geçebileceğini aktarıyor. 

Türkiye enerji ve tarımda Rusya’ya bağımlı

Türkiye buğday ithalatının yüzde 85’ini Rusya ve Ukrayna’dan yapıyor. Buğday fiyatları ise savaş sonrası 9,34 doları bularak 2012’den beri en yüksek seviyeye çıktı. Türkiye Rusya’dan arpa, mısır, ayçiçeği gibi başka tarım ürünlerinde de büyük çapta ithalat yapıyor.

Kılıçdaroğlu açıklamasında “Öyle bir noktaya geldik ki turist göndermediği zaman perişan oluyoruz, doğal gaz göndermediği zaman perişan oluyoruz.  Bir ülke bir başka ülkeye sadece enerji alanında yüzde 60 bağımlı olabilir mi? Nükleer santralle birlikte bu rakam daha da büyüyecek. Dünyanın en pahalı elektriğini alacağız” ifadeleriyle Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığının altını çizdi.

İYİ Parti lideri Meral Akşener de Twitter paylaşımında: “Türkiye Rusya ile kurduğu asimetrik ilişki modelinden sıyrılmalı, kendisini kırılgan hale getiren S400‘lerden acilen kurtulmalı, Akkuyu nükleer santralini derhal millileştirmeli, bölgesel istikrara risk oluşturabilecek Kanal İstanbul projesini durdurmalıdır” dedi.

Sol partiler: NATO’ya da Rusya’ya da hayır

Türkiye İşçi Partisi (TİP), “Rusya’nın saldırısına da, NATO‘nun genişlemesinde de dur diyoruz” şeklindeki açıklamasında “Ülkemizde ateşe benzin dökmek isteyenler, silahlanma yarışının parçası olmayı hedefleyenler, çatışmadan medet umanlar olduğu açık. Oysa çözüm kapsamlı müzakereler ve barıştadır” dedi.

Emek Partisi (EMEP) de “Yerel platformlar bir an önce toplanmalı, eylem, kampanya ve gösteri takvimi çıkarılmalıdır. Olmayan yerlerde savaş karşıtı platformlar kurulmalıdır” derken Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), “Daha fazla can kaybı ve yıkım yaşanmadan acilen silahların susması, Rusya’nın saldırılarına son vermesi acil önceliğimizdir” açıklamasını yaptı.

Erzincan halkı siyanür soluyor: Altın madenindeki en ufak dalgınlık felaketlere yol açabilir

Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı Çöpler Köyü’ndeki Çöpler Altın Madeni 2010’dan beri faaliyette. Maden işletmesinin atıkları çevreye yıllardır büyük zararlar veriyor. Dolayısıyla vatandaşlar ve ekosistem için büyük çevre ve sağlık sorunları silsilesine neden oluyor.

Konu birçok kez gündeme getirilmesine rağmen herhangi bir gelişme de yaşanmış değil. Anagold bünyesindeki Alacer Gold ve AKP’ye yakın bir şirket olan Çalık Holding yaşamı zehirleyen madenin sahibi. Konuyla ilgili olarak doğa mücadelecileri yıllardır seslerini duyurmaya çalışıyor, hukuki yollara başvurarak ekosistemde gerçekleştirilen yıkımların önüne geçmenin yollarını arıyor.

‘Emekliliğini yakarız’

Konunun yıllardır takipçisi olanve maden sahasının yakınlarındaki bölgede yaşayan Sedat Cezayirlioğlu, şirketin altın madeni için birden çok Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu çıkarıldığını, Erzincan Belediyesi dahil bölgede sorumlu kamu kuruluşlarının siyanür üretilen madene şirketin CEO’sundan daha özenle yaklaştığını, şirketin bölgede yaşayan vatandaşlara ‘sus payı’ olarak milyonlarca lira verdiğini, kendisine sırf mücadele ettiği için “Emekliliğini yakarız” diye tehditler yağdırıldığını anlatıyor.

Gelecek nesilleri tehlikeye atan söz konusu madene karşı yedi yıldır mücadele veren Cezayirlioğlu’nun anlattıkları bunlarla sınırlı değil. Sedat Cezayirlioğlu, “Siyasi iktidar ülkeyi satıyor. Muhalefetin tamamı da mücadele ediyormuş gibi yapıyor. İcraat yok” diyerek mücadelede yalnız bırakıldıklarını söylüyor.

Maddelerde solunum yoluna, sudaki organizmalara, cilt ve göze zararlı etkiler var

2001’de sondaj çalışmalarına başlanan maden işletmesinde 2010’da siyanürle altın üretimine geçildi. 2019’da sodyum siyanür 11 bin tona, sülfürik asit üretimi 122 bin tona çıkarıldı. 2021’de yayınlanan raporda ise 18 adet tehlikeli maddeye yer verildi. Bunlar arasında solunum yollarına, sudaki organizmalara, ciddi yanıklara, aşındırıcı etkilere, cilt ve gözde aşırı tahrişlere neden olan sodyum siyanür, nitrik asit, bakır sülfat, sodyum hidrosülfit gibi tehlikeli maddeler de bulunuyor.

Tesiste siyanürle üretimin 2019’a kadar devam ettiğine değinen Cezayirlioğlu, şirketin 2019’a kadar bir milyar 250 milyon dolarlık yeni yatırım yaptığını belirtiyor.

Altın madeni için bölgedeki 197 futbol sahası büyüklüğündeki atık barajını 640 futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayacaklarını söyleyen Sedat Cezayirlioğlu, “2019’da da siyanüre ek olarak sülfürik asit üretimine başladılar. İkinci kapasite artırımı için ÇED raporu aldılar. Barajın içinde 40 tehlikeli madde var. Aktif fay hattı üzerine kurulu. Fırat Nehri’ne yakınlığı 350 metre. Derinköy’e yakınlığı 180 metre. İki bin nüfuslu ilçemiz on bin nüfusa çıktı; buraya yakınlığı da 650 metre. Atık barajının derinliği bin 280 metre. ÇED raporunda 38 adet kimyasal var. 23 tanesinin karşısında kanserojen yazıyor” diyor.

Cezayirlioğlu 25 yılda dolacağı belirtilen atık barajının iki yılda dolması üzerine sıvı atıkları buharlaştırma yoluna gittiklerini belirtti. Bu işlemin beş ay önce söz konusu buharlaştırıcıların, evaprotörlerin kullanılmaya başladığını belirten Cezayirlioğlu bu şekilde atmosfere zehir saçtıklarını söylüyor.

‘Şirket için mahkeme kuruldu’

Anagold’un 2014’te siyanürle birlikte sülfürik asit üretimi için de izin aldığını ancak bundan kimsenin haberi olmadığını ve söz konusu üretimden 2016’da haberdar olduklarını söyleyen Cezayirlioğlu, evlerine 180 metre yakınlıktaki atık barajının inşaatına başlandığında öğrendiklerini, ardından konuyla ilgili 2017’da dava açtıklarını ifade ediyor. Sedat Cezayirlioğlu bu dava sürecini ise şöyle aktarıyor:

“Atık barajının yeri bizim köye aitti ve ormandı. İki arkadaşımla birlikte Erzincan’da o zaman İdare Mahkemesi olmadığı için Erzurum Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açtık. Mahkeme keşif ve bilirkişi yapılması yönünde karar verdi. Keşif için ödemeyi yaptık. Keşfe gelinmeden davayı onların lehine sonuçlandırdılar. Apar topar Erzincan Bölge İdare Mahkemesi’ni kurdular. Erzincan’ın İdare Mahkemesi kurulunca Erzurum İdare Mahkemesi davayı Erzincan’a gönderdi. Dosya buraya geldikten sonra davanın reddine karar verildi.”

‘Köye madene karşı çıkmasınlar diye milyonlarca lira bağış’

TCDD‘de makinist olarak çalıştığını söyleyen Cezayirlioğlu, şirkete karşı mücadele ettiği için işinden de olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Makinistler normalde iyi bir maaş aldıkları için 65 yaşına kadar emekli olmazlar. Beni emekliliğimi yakmakla tehdit ettiler.”

Cezayirlioğlu’nun anlattıkları bunlarla da sınırlı değil. Şirketin yasal izinlerin alınmasına rağmen bölgeden herhangi bir muhalif adımın atılmaması ve Çöpler Altın Madeni’ndeki herhangi bir faaliyete karşı çıkmamaları için köylülere karşılıksız para dağıttığını söyleyen Sedat Cezayirlioğlu, olayı şöyle anlatıyor:

“2019’daki ikinci kapasite artırımı için toplantıyı Ocak 2020’de yaptılar. 23 Ocak’ta ÇED toplantısı yapacaklarını söylediler. Kemaliye ilçesinde 300 kişiyle toplantıyı yaptırmadık. Toplantı boyunca İstiklal Marşı okuyarak protesto ettik. Yapılmamış toplantıyı, yapılmış olarak raporladılar. Aynı gece meclisten burası için kanun çıktı. O süreçte köye 12 milyon lira para dağıttılar. Bu söylemime itibarları sarsıldığı gerekçesiyle dava açtılar. Bu davada köye 2012-2020 tarihlerinde 12 milyon lira değil, 130 milyon lira bağış yaptıklarını söylediler. Köylülerin çocuklarını 13-14 bin lira maaşla işe alıp sözleşme imzalattı. Herkes buna razı geldi.”

‘İktidar ülkeyi satıyor’

Madenin ömrü (2019-2044) boyunca devlete ödenecek paranın 198 milyon dolar olduğunu belirten Cezayirlioğlu, “AKP de bundan yüzde 40 vergi teşvik indirimi yaptı” diyor. Birçok muhalif parti temsilciyle de konuştuğunu söyleyen Sedat Cezayirlioğlu, görüşmelerine ilişkin değerlendirmelerini aktarıyor:

Siyasi iktidar ülkeyi satıyor. Muhalefetin tamamı da mücadele ediyormuş gibi yapıyor. İcraat yok. İYİ Parti ve CHP’den isimlerle konuştum. Hiçbir şey yapılmadı.”

Cevher çıkarımında artırıma gidildi

Çöpler Kompleks Madeni için ilk ÇED çalışmaları 2007-2008 tarihlerinde yürütülmüş ve hazırlanan ÇED raporuna, 16 Nisan 2008 tarihinde “ÇED Olumlu” kararı verilmişti.

Maden için 2008’de verilen ÇED Raporu kapsamında 18 yıl sürdürülmesi planlanan faaliyetlerde 100 milyon ton kaya (pasa) ve 52 milyon ton cevher çıkarılacağı belirtiliyordu. Ancak rakamlar zaman içerisinde arttı. 2014’teki ÇED raporunda pasa 173 milyon tona çıkarıldı. 2021’de ise rakamlar dört kata kadar arttı; pasa 420 milyon tona, cevher 85,3 milyon tona çıkarıldı.

‘Siyanür liçleme kesinlikle yasaklanmalı’

Sedat Cezayirlioğlu madene verilen ÇED raporunu Türk Tabipler Birliği (TTB), Türk Toraks Derneği ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bilim insanlarına değerlendirmelerini almak adına sunduğunu belirtti.

TTB’den 25 Mayıs 2021’de konuya ilişkin paylaşılan görüşte “Siyanürlü madencilik faaliyeti dört ana aşamadan oluşur: Arama, sıyırma ve patlatma, öğütme ve siyanürleme, atıkların depolanması. Madenciliğin tüm bu aşamaları doğa ve insan sağlığı için farklı tehditler içerir. Biyolojik çeşitlilik, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit edecek derecede toksik bir kimyasal olan ‘siyanürlü liçleme kesinlikle yasaklanmalıdır” ifadelerine yer verildi.

Türk Toraks Derneği tarafından 24 Temmuz 2017’de bildirilen görüşte ise tesiste kullanılacak maddelerin hemen hepsinin insan sağlığı ve ekolojik yaşam açısından riskli olduğunun altı çizildi. Türk Toraks Derneği tarafından verilen görüşte “Bazıları (örneğin kuvars içeren kum) sadece çalışan sağlığı açısından risk oluşturmakta iken (silik, silikozise yol açmaktadır, kanserojen olduğu bilinmektedir); çoğu madde başta çalışan sağlığı olmak üzere, çevredeki insanlar, ekolojik yaşam üzerinde olumsuz etki potansiyeline sahiptirler” denildi.

‘Felaketin ne boyutlara ulaşacağını öngörmek mümkün değil’

İşletmenin çalışma süresince hiçbir risk olmayacağı varsayımında bulunması durumunda dahi maden işletmeciliği sona erdikten sonra bu atıkların ortadan kaldırılamadıkları için mevcut tehlikenin varlığını ilelebet süreceği söylenen görüşte, “Bölgenin Fırat Nehri‘ne yakınlığı göz önüne alındığında olası bir sızıntı, yıkım riskinin yol açabileceği çevresel bir felaketin ne boyutlara ulaşacağını öngörmek mümkün değildir” ifadelerine yer verildi son olarak şunlar aktarıldı:

Çevre sağlığı ve hava kirliliği bağlamında işletmede kullanılacak dizel yakıtların yaratacağı çevre kirliliğinin boyutunun da devama miktarlarda olduğu gözlemlenmektedir. Bölgenin aktif fay hatlarına ve Fırat Nehri’ni besleyen su kaynaklarına yakın olması nedeniyle oluşabilecek bir kaç/afet durumunda olumsuz etkilerin Fırat Nehri havzasındaki tüm coğrafyayı ve ekosistemini etkileyebilecek potansiyele sahip olduğu gözükmektedir.”

‘En ufak bir dalgınlık ve acemilik telafi edilemeyecek felaketlere yol açabilir’

İTÜ’den Prof. Dr. İsmail Duman’ın ÇED raporuna ilişkin görüşü de diğer iki görüşle benzer nitelikte. Prof. Dr. İsmail Duman esas çevresel riskin siyanür tarafından mobilize edilen ağır metallerden kaynaklandığını, özellikle Arsenik’in (AS) bileşiğinin sulu fazda bulunduğunu ve bunların da tehlikeli birer zehir olduğunu belirterek “Fare zehri olarak da bilinen Arsenik’in akut etkisi, aşırı miktarda alındığında öldürücü olmasıdır. Kronik etkileri ise şöyledir: cilt kanseri, duyu bozukluğu, refleks kaybı ve depresyon, kansızlık, kalp yetmezliği, kan kanseri, lenf sistemi kanser, karaciğer tümörü, doğuştan sakatlıklar, gelişmesini tamamlamadan doğan bebekler, akciğer kanseri, böbrek yetmezliği ve akıl hastalıkları” görüşünü belirtiyor.

“En ufak bir dalgınlık ve acemilik telafi edilemeyecek felaketlere yol açabilir” diyen Duman, Fırat Nehri’ndeki ve barajlardaki suyun yıllar boyu kullanılmayacak hale geleceğini, bunun da tarımsal üretimin sonu manasına geldiğini vurguluyor.

Madenin neden olduğu su tüketimi ve karbondioksit salımı

Öte yandan madende saatte 460,65 metreküp su kullanıldığı belirtiliyor. Tesis ayrıca büyük miktarlarda karbondioksit atmosfere salıyor. Raporda karbondioksit (CO2) miktarına ilişkin olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Düşük pH seviyesinde cevherdeki karbonatlar asitle reaksiyona girerek CO2 açığa çıkarmaktadır. Asitlendirme prosesi ile büyük miktarlarda CO2 açığa çıkmakta ve böylece otoklavda daha az CO2 açığa çıkarak BO ünitesinde oksijen kullanımı verimini kuvvetlendirmektedir.”

‘Son iki yılda akciğer kanseri patlamış durumda’

Üretim sahası 150 hektar olan Çöpler Altın Madeni’nde soymetallerin olduğunu da iddia eden Cezayirlioğlu, “Türkiye’nin en büyük iki nehri olan Keban, Karakaya ve Atatürk Barajı’nı besleyen İliç Altın Madeni Projesi Fırat Nehri’ne 350 metre. Son iki yılda akciğer kanseri patlamış durumda” diyor.

Fırat Nehri’ne akan Karasu Nehri’nin 350 metre uzaklığında yer alan madenin Sivas’ın Divriği ilçesine, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine, Malatya’nın Erguvan’la Pötürge ilçesine, Tunceli’nin Ovacık’la Pülümür ilçesine uzandığını belirten Cezayirlioğlu, “Onlar da devreye girerse trilyon dolarlar kazanacaklar buradan” diyor.

‘Ne uğruna, kim uğruna?’

Son iki yılda da açtıkları dokuz davayı da kazandığını söyleyen Sedat Cezayirlioğlu, dünyanın farklı ülkelerinde yapılan projelerde, Türkiye’nin aksine atıkları kapalı tanklarda ve yerin yüzlerce metre altında tuttuklarına, projenin kaçak nükleer tesisten daha tehlikeli olduğuna da değinerek “Madene, günlük 24 ile 30 arasında tanker giriş yapıyor. Topraklar ilelebet kullanılamayacak. Ne uğruna, kim uğruna” diye soruyor.

Ne olmuştu?

2020’de siyanürlü atık barajı çevresinde gerçekleşen toplu kuş ölümlerinden sahibi şirket sorumlu tutulmuştu. Tesiste artırımın olması halinde Fırat Nehri’ni öldüreceği söylenmiş, çevre aktivistleri tarafından tepki gösterilmişti.