Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Entroposen: Görmenin görmeyi engellediği bir sistem

İnsanlık tarihi boyunca, hiç bir planlama, tasarım eylemlilikleri olmadan gerçekleşen yaşam çevrelerinin kalıntılarına, mirasına baktığımızda günümüzün koşullarında neyin eksik kaldığını anlayabiliyor muyuz?

Kimi bilim insanlarına göre “Sanayi Devrimi” adı verilen büyük dönüşüm sonrasında insan varlığının dünya, başkaları, canlılar ve cansızlar üzerinde önemli etkiler yarattığı yeni bir çağda yaşıyoruz. “Antroposen” adı verilen bu yeni aşama dünyanın kaderini köklü bir şekilde değiştirecek insani eylemlilik biçimleri içeriyor.

Bernard Stiegler’e göre “Antroposen” aynı zamanda “Entroposen” olarak adlandırılabilecek bir aşama. Yani aynı zamanda insan eylemliliklerinin -en azından bir bölümünün- yoğun bir entropi ürettiği, tüm sistemleri zehirlediği, bozucu etkiler yarattığı bir süreç.  Ona göre bu süreçte bilgiler, teknikler tasfiye ve otomatize edildikleri için bilgi olmaktan çıkıyor, entropik hale geliyorlar.  yaratıcı kapasitelerin oluşumunu felç edici kapalı sistemler haline geliyorlar (1). Başlıkta kullandığım bu kavramı ondan ödünç aldım.

Oysa, söylemeye bile gerek yok, adına “Sanayi Devrimi” denen büyük dönüşümün  başlangıcında topluluklar için daha iyi bir gelecek hayali bulunuyordu. Bu hayal modern temsil teknikleriyle gerçekleşen düzenlemelerin giderek genişlemesini öngörüyordu ve buna da “ilerleme” deniyordu. Bu erken aşamada modern temsil tekniklerinin henüz şehirsel alanın bütününe tam anlamıyla nüfuz edemediği, ona eklemlendiği söylenebilir. Bu ilişki, tasarlama ideallerinin, bu temsil tekniklerinin herhangi bir dönüşüm geçirmeden genişlediği kapalı sistemlerin, kapitalist modernleşmenin mutlak hakimiyeti büyük bir krizle ve felaketlerle sonuçlandı.

Bu süreçte modernleşmenin idealleri, kurumları tersyüz oldu. Buna karşılık kapitalist modernleşmenin işaretsizleştirici, şeyleştirici şiddeti karşısında kapalı siyasal sistemlere popülizm musallat oldu. Bu ölü parçaları birleştirecek, canlandıracak, etkileşimli hale getirecek yeni deneyimleri, katılımcı kapasitelerin ortaya çıkışını engelledi. Kapalı sistemler modernleşmenin kentsel peyzajını bir hurdalığı andırır hale getirdi. İnsani kabiliyetleri, küçük üretimi ve zanaatleri geri dönülemeyecek bir şekilde tahrip etti, dönüştürdü. Kentsel alan parçalara ayrıldı ve hazır yapımlar halini aldı. Kapalı sistemler, iktidar çevresinde öbeklenen tekelci yapılarla mekanları, şehirlerin kamusal alanlarını, işlevlerini ölü parçalara, boşluklara dönüştürdü.

Sorulması gereken soru şu: Bu gidiş karşısında neden politikalar değişmedi, yenilenmedi?

Politikaların değişmesini, yenilenmesini engelleyen de sınıfsal çelişkileri perdeleyen ulus-devletlere dönüş oldu. Ulus-devletler bastırılmış olanı, gelenekleri, değerleri yaşatıyormuş gibi yaparak, patrimonyal bir sistem kurarak, etkileşimli ve ilişkisel bir kamusallık biçimini engelleyerek içinden çıkılamaz bir entropik düzen yarattılar. Merkeziyetçi ilişkilerle inşa edilen ulusdevlet rejimlerinde siyasal eliti ve çevresinde yer alan unsurları yandaşlık, ahbap çavuş ilişkileri belirledi. Kamusal alanda özgürlükleri savunanları dışladı,  ötekileştirdi, etkisizleştirdi. Böylece tepeden inmeci kurallar ve bir elitin kamu yararının temsili gibi algılanan modernleşme modeli, soylulaştırıcı iktidar süreçlerinin etkisi altına girdi.

Modernleşmenin içindeki karşı devrim

Günümüzün hurdalaşan yaşam çevreleri, canlıları ve cansızları şeyleştirici bir hayalin ve eşitsiz ilişkilerin, şiddetin bir ürünü. Bunun sorumlusu olarak genellikle bilim insanlarını, plancıları dinlemeyen, çıkar gruplarının etkisi altında kalan popülist siyasetçiler gösteriliyor.

Bu nedenle yalnızca görülenle ya da gösterilenle yetinmemek gerekiyor.

Şunu da söylemek gerekiyor: Eşitsizleştirici eylemliliklerden güç elde edenler, yarattıkları sonuçları sorgulayamazlar. Onlar kapalı sistemler içinde, ayrıcalıklarını korumak için entropik eylemselliklerde bulunmaya devam ederler. Bu nedenle şeyleştirmenin, dünyayı ne kadar görünür ve bilinir kılsa da o kadar kapitalizmin bu görme  ve bilme eylemliliklerindeki rolünü görünmez kıldığını anlamak gerekiyor. O zaman kimliğine hapsolan “bilen özne“lerin bu hayalin içinden neden çıkamadığı da anlaşılır.

Modern siyasal sistemler tasarlama ideallerine karşı örgütlenmiş bir semptomatik direnişle karşı karşıya.  Görme biçimleri çoğu zaman görme eylemselliklerini, işlevlerini, yani kapitalist modernleşmenin ne yaptığını perdeliyor. Kurallar, yasalar, hatta bilimsel yollarla elde edilen bilgiler, değerler karşısında, modernleşmenin kalıntıları, kurumları içinde, bizzat yapılarının bağrında örgütlenmiş bir “karşı devrim” yaşanıyor. Kapitalist modernleşmenin yarattığı eşitsizlikler inkar edildikçe, işaretsizleştirilenlerin, izleri silinenlerin izleri bilgiyi tersyüz ediyor. İnsanlık modernleşmenin kurumlarını, birikimlerini tersyüz eden bir “hile siyaseti” ile karşı karşıya.

Şunu da eklemek gerekiyor: Neoliberal hegemonyanın iki matris üzerine kurulduğunu..  Bir tarafında işaretsizleştirici tekniklerle, diğer tarafının bunları çürütmekle meşgul olduğunu, bu nedenle izleri silinenin hayali mevcudiyetinin bir semptom olarak geri dönmesiyle, popülizmle gerçekleştiğini…

Modernliğin iki karşıt siyasal sisteme doğru ayrışması

Bunlardan birincisi kapalı sistemler, yönetim erkinin özelleştiği, kamu ile özelin karıştığı bir yönetimsellik biçimi. Açık sistemler ise kapitalist modernleşmenin 250 yıldır yaygınlaştırdığı proleterleşme, otomatlaştırma süreçlerini köklü bir şekilde değiştirecek siyasal eylemselliklere gebe.

Stiegler’e göre bilginin kendisi bir açık sistem ve “negentropik” ya da kapalı sistemleri, entropiyi çözebilecek otomatiksizleştirme kapasiteleri yaratır (2). Bilgi, karşı otomasyon süreçleri yaratma kapasitesine sahiptir. Dolayısı ile kapitalizmi, otomatlaştırma süreçlerini dönüştürme kabiliyeti de vardır. Buna karşılık iktidar ve piyasa bağımlısı hale geldiğinde zehirleyici hale gelir.

Evet, otomatizasyon işleri kolaylaştırır, hızlı ve çok sayıda üretim, büyüme sağlar. Ancak bilgiler otomatize edildiklerinde, yani bir amaca hizmet eder hale getirildiklerinde, bilgi olmaktan çıkarlar. Kamusal alanda her bir uzmanlık işlevi, ölü parçaları ilişkilendirmek ve kamusal alanı canlı tutmak yerine, bir dayatmaya dönüşür. Bu yüzden bugünkü dönüşüm mücadelesi, kapsayıcı, yani ilişkisel, etkileşimsel olmak veya olmamak arasında.

İnsanlık tarihi boyunca, hiç bir planlama, tasarım eylemlilikleri olmadan gerçekleşen yaşam çevrelerinin kalıntılarına, mirasına baktığımızda günümüzün koşullarında neyin eksik kaldığını anlayabiliyor muyuz?

  1. Bernard Stiegler, “Antroposenden Çıkmak” başlıklı makale, sayfa 200.  Cogito Dergisi Sayı 93 Bahar 2019, Yapı Kredi Yayınları.
  2. A.g.e.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu