Köşe Yazıları

Cezaevlerinde işkence sürüyor

Bu sabah eski milletvekili Mahmut Alınak’tan email ile bir mektup aldım. Alınak’ın Başbakan Erdoğan’a yazdığı bu mektup avukatı tarafından gönderilmişti, çünkü Alınak Kocaeli 2 Nolu F tipi Cezaevi’nde düşünce suçundan tutuklu.

Mahmut Alınak iki dönem milletvekilliği yapmış bir hukukçu ve yazar. Mektupta cezaevinde maruz kaldığı muameleyi anlatıyor. Elbette herkesin cezaevinde yaşadıkları aynı öneme sahiptir ve herkesin tanıklığı değerlidir. Ancak eğer 60 yaşında, 12 Eylül döneminde de cezaevinde yatmış, eski bir milletvekili bunları söylüyorsa, durum iyiden iyiye vahim demektir.

Yıllardır Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda (TİHV) işkence rehabilitasyonu üzerine çalışıyorum. İşkence görenleri tedavi etmeye çalışırken aynı zamanda işkenceyi önlemek için de mücadele edersiniz. Sayısız hikaye dinledikten ve sayısız işkence bulgusu saptadıktan sonra, istemeden de olsa işkencenin ne olduğu üzerinde düşünür, uzmanlaşırsınız. Neyin işkence, neyin işkence olmadığını, hangi durumun işkenceden kaynaklanıp, hangisinin kaynaklanmadığını daha rahat ayırdedebilirsiniz.

Doksanlı yılların karanlığı bittikten sonra Türkiye’de işkencenin azaldığını ve işkence yöntemlerinin değiştiğini tespit etmiştik. Türkiye’nin AB adaylığının başlayabilmesinde bu tespitin de rolü vardır. Ancak Avrupa Birliği kendi adaylık kriterlerine uydurabilmek için bir gün içinde Türkiye’de işkencenin bittiğine, sadece bazı yerlerde kötü muamelenin devam ettiğine karar verdi. Oysa Türkiye’de sadece askı, elektrik, falaka gibi iz bırakan ağır fiziksel işkencelerin büyük ölçüde ortadan kalktığı, ama başta kaba dayak olmak üzere fiziksel işkencenin sürdüğü, psikolojik işkencenin ise arttığı hem İHD ve TİHV raporlarından, hem de diğer tanıklıklardan belliydi. Bugün de durumda bir değişiklik olmadığı, hatta belki daha da kötüleşmeye başladığı anlaşılıyor.

Aşağıda Mahmut Alınak’ın mektubunu tamamen aktaracağım. Ama önce uluslararası kabul gören işkence tanımını vereyim. Böylece Mahmut Alınak’ın mektubunda tarif edilenin işkence olup olmadığına siz de karar verebilirsiniz. Birleşmiş Milletler’in (BM) 1984 tarihli İşkenceye Karşı Sözleşmesi’ne göre;

“Bir kişiden veya üçüncü bir şahıstan bilgi almak, o kişinin veya üçüncü bir şahsın itiraf etmesini sağlamak, o kişiyi veya üçüncü bir şahsı işlediği veya işlediğinden şüphelenilen herhangi bir eylemden dolayı cezalandırmak, her türlü ayrımcılıktan kaynaklanan herhangi bir nedenle söz konusu kişiyi veya üçüncü bir şahsı korkutmak veya zorlamak amacıyla, kamu görevlisi veya resmi görevli olarak hareket eden herhangi bir şahsın rızası, emri veya göz yummasıyla, söz konusu kişiye acı çektirmek veya canını yakmak kastıyla yapılan zihinsel ve/veya fiziksel herhangi bir hareket işkencedir.”

Dünya Tabipler Birliği’nin (DTB) 1975 Tokyo kararındaki tanım da işkence mücadelesinin temellerindedir:

“İşkence, yalnız başına ya da bir yetkilinin emri altında davranan bir ya da birden çok sayıda kişinin, bilgi edinmek, itiraf almak ya da başka bir nedenle, kasıtlı, sistemli ya da düşüncesiz biçimde, bir kişiye zor kullanarak, ona fiziksel ya da ruhsal yönden acı çektirmesidir.”

Türkiye için DTB tanımında yer alan “başka bir neden” çoğu zaman BM tanımında nedenlerden biri olarak yer verilen yargılamadan cezalandırmadır. Mahmut Alınak’ın anlattığı olay da, karakollarda yaşananlar da, polisin sokakta göstericilere yaptıkları da, genellikle suçlu olduğuna kendi başına (veya amirlerinin emriyle) karar vermiş olan görevlilerin, kendini bir cezanın infazından sorumlu olarak kabul etmesinin sonucu. Polisin meşhur “biz yakalıyoruz, mahkeme salıyor” özdeyişinde en kısa ifadesini bulan bu anlayışa göre, tutuklanan kişi, cezaevinde yattığı süre içinde cezasını çekmelidir, hatta hapiste yatmak yeterli ceza olmadığı için bir de üzerine eziyet çekmelidir. Yoksa maazallah devletin suçlu olduğunu kuşkusuz bildiği bu kişiler mahkeme tarafından “cezalarını yeterince çekmeden” bırakılabilirler. Türkiye’de henüz ne herkesin suçu kanıtlanana kadar masum olduğu ilkesi, hatta ne de habea corpus içselleştirilmiş değil.

Mahmut Alınak’ın mektubu bir de cezaevinden çıkarılmak istenmemiş. Bu da tabii ki işledikleri işkence suçunun üzerini örtmek isteyen cezaevi yönetiminden beklenen bir şeydir. Neyse ki bu mektup bir şekilde elimize ulaştı, sanırım başka bazı gazetelerde de yer aldı. Ben bu mektubun ve başka tanıklıkların da gösterdiği gibi Türkiye’de işkencenin hala devam ettiğini, sadece bazı nedenlerle (ama asıl nedenin insan hakları olduğuna kuşkuluyum) azaldığını ve biçim değiştirdiğini düşünüyorum. Toplumsal bilinçte işkence ağır bir suç olarak görülmedikçe ve güvenlik kuvvetlerinin yetiştirildiği ideolojik arka plan yıkılmadıkça, işkence de bitmeyecek gibi görünüyor.

İşte Mahmut Alınak’ın mektubu:

SAYIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN
BAŞBAKANLIK- ANKARA

İNSANLIK ÖLMÜŞTÜR!

Ben 12 Eylül hapishanelerinde de yattım. Ağır işkenceler gördüm, ama soyundurularak aranmadım. Gel gör ki, “ilahi adalet, kardeşlik ve insan hakları” sözcüklerini dilinden düşürmeyen iktidarınız zamanında hapishanede soyundurularak arandım.

Ben ve benimle birlikte yedi kişi kelepçeli olarak getirildiğimiz Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevinin idari bölümüne kadar ayrı noktalarda tam on dokuz defa arandık. Aramalar X Ray cihazından geçirilmenin yanında, ayakkabılarımızın içine kadar ayrıntılı olarak yapıldı. Buna rağmen cezaevi idari bölümünde eroin ve esrar taşıyormuşuz gibi, bizden soyunmamız istendi. Biz toplu halde haysiyet kırıcı olduğunu söyleyerek soyunmayı reddettik. Bunun üzerine Pazartesi günü (geldiğimizde Cumartesiydi) gelecek ekiplerin müdahalesi ile zor kullanılarak soymakta tehdit edip, bizi bir tecrit odasına kapattılar. Üç saat kadar o soğuk odada bekletildik. Yanımdakiler gencecik insanlardı, onların saldırıya uğramalarına ve dövülerek soyundurulmalarına yüreğim izin vermedi. Bunun üzerine soyunmayacağımızı, ancak soyarak arayacaklarsa bunu kendilerinin yapmasını söyledik. Böylece bizi bir odada tek tek soyarak aradılar. Sonra öğrendik ki, tüm F Tipi Cezaevlerinde aynı uygulama hüküm sürüyormuş.

Şimdi buna ne denir? İnsanlık mı bu? Hangi vicdana, hangi kitaba, hangi hukuka, hangi dine sığar? Hani yaratılanı yaratandan dolayı seviyordunuz? O sözleriniz burada komik kaçıyor Başbakan!

Merak ediyorum, iktidarınızın denetimindeki bu zulüm sürerken, siz ve bakanlarınız, milletvekilleriniz, il ve ilçe yöneticileriniz nasıl rahat uyku uyuyabiliyorsunuz?

Tutuklu olarak bazı insani haklarımız olurdu. Ama insanlık uğramamış sizin hapishanelerinize. Besbelli bize esir muamelesi yapılıyor, statümüz budur. Avukat görüşüne gidip gelirken, ayakkabılarımızın içi de dahil altı noktada aramaya tabi tutuluyoruz. Gidip gelirken, cebe el sokmak yasak, saat taşımak yasak, görevlilere mektup ya da dilekçe verdiğinde ayağa kalkmak mecburiyettir.

Amerikan Guantanamo Hapishanesi’ni aratmayan bir tecrit hüküm sürüyor. Günün yirmi dört saati beton üzerindeyiz. Betondan hastalanmamak için ayaklarımızın altına bir tahta parçası bile koyamayız. Adliyeye götürülüp getirilirken, ring adı verilen araçların hücrelerinde saatlerce kelepçeli olarak bekletiliyoruz. Kısacası bedenen, zihnen ve ruhen çürütülerek öldürülmek isteniyoruz.

Sayın Erdoğan “ Terörist” diye hapishaneye tıktığınız bizler, hükümetinizin mührünü taşıyan bu uygulamaları, hayvanlara bile reva görmeyiz. Bir hayvanı bilmeden, istemeden incitmişsek eğer, acı çeker, ondan özür dileriz. Ve o acıyı hayat boyu taşırız yüreklerimizde.

Ya siz? Sormama ne gerek var! İktidarınız kendisine yakışanı yapıyor.

Bu faksı, sizden bu zalimliği sona erdirmeniz istemek için göndermiyorum. Böyle bir isteğim yok. Sadece tarihe not düşmek istedim. Bu faksı çöpe atmayın, bir gün özür dilemek için lazım olur diye başbakanlık arşivine koyun.

Sayın Erdoğan,

Ölümden öteye köy yok. Baş eğerek pis bir hayat geçirmektense, ölümü aşkla kucaklamaya hazırım.

Mahmut Alınak
Kars ve Şırnak eski Milletvekili
Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi