KitapManşetRöportaj

Ömer Faruk: Attıklarımız bizi biçimlendiriyor

0

Söyleşi: Yelda BALER

*

Düşüncenin arkeolojisine girişen, tüm devletli toplumsallıkların ortak paydası olan “hapishane” üzerine düşünen ve “Hapishanenin Doğuşu” adlı kült bir kitap kaleme alan Michel Foucault, Gilles Deleuze için, “Bir gün, yirminci yüzyıl Deleuze çağı olarak anılacak” demişti. Bir filozofun bir başka filozof hakkında bu denli güçlü yargılarda bulunmasına pek sık rastlanmaz. Bu denli övülen Gilles Deleuze’ü bir cümle ile anmak zorunda kalırsak, o da herhalde, “Düşünmek, kavram yaratmaktır” cümlesi olur. Direnişi düşünceye, düşünceyi de kavram yaratmaya indirgeyen, böylece, devlet-dışı düşüncenin birikme süreçleri üzerine düşünen bir düşünürden söz ediyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran yedi yüzyıllık köklü bir devlet geleneğinin karşısına çıkan her türlü muhalefeti püskürtmesini de devletçi düşüncenin becerisine bağlayabilir, aynı beceriyi devlet-dışı düşüncenin gösterememesinin de altını çizebiliriz. Henüz devletin nüfuz etme gücü üzerine kapsamlı bir çalışma yapılmamış olmasını da bir önceki cümlenin doğrulanması olarak ele alabiliriz.

Bu yüzden “devlet-dışı” bir kavram yaratmak çok önemlidir.

Bu yüzden yaratılmış tek bir kavram herhangi bir muhalefet partisinin kavram yaratmadan yaptıklarından daha kalıcı ve devlet-dışıdır ve kabul görmeye başladığı an da zamana hükmetmeye başlar.

Yeraltı edebiyatından ‘haysiyet’ yazılarına

“Yeraltı edebiyatı” da böylesi bir kavramdır. İlk telaffuz edildiği günden bu yana hemen karşılık bulmuş, dergilerde dosya konusu olarak işlenmiş, kimi arka kapak yazılarına “bu bir yeraltı edebiyatı örneğidir” ibaresi iliştirilmiş, kimi yazarlar kendilerini “yeraltı edebiyatı yazarı” olarak sunmaya başlamış ve bu durum edebiyat sohbetlerinin vazgeçilmez konuları arasına girmiştir.

Sözü, kavramı yaratan, bir dizi ile bu kavramı görünür ve inandırıcı kılan, bir fenomen kitap olan “Dövüş Kulübü”nü ilk kitap olarak seçip okurla buluşturan, yirmi yıl Ayrıntı Yayınları’nı yönettikten sonra ayrılan ve üst üste kitap yayımlamaya başlayan, üstelik “haysiyet”, “ereksiyon aşk’ı”, “kaos”, “çöp” gibi üzerinde pek de düşünülmeyen temalar seçen Ömer Faruk’a getirmek istiyorum.

Uzun yolculuklar yaptığım, zaman zaman yürüyüşlerine eşlik ettiğim, bir cümlesi üzerine saatlerce konuştuğum, düşündüklerimiz ve ürettiklerimiz için kadeh tokuşturduğum dostum Ömer Faruk’a…

Yolculuklarda yolda olmanın hakkını düşünerek verir, anın fotoğrafını anın düşüncesiyle zihnine sabitler Ömer Faruk; detaylara dikkat eder, farklı olanı yakalar, bunları çerçeve içine alarak heybesindeki panosuna asar ve zihnimizde bilinçsizce ürettiklerimize ışık, bilinçle yarattıklarımıza ayna olan cümleler kurar.

Birlikte yaptığımız Nepal, İran, Moğolistan, Endonezya, Venedik yolculuklarını bir sofranın etrafında çok kez buluşturduk. Ürettiği kavramları baharatlayarak lezzetlendirmesine keyifle tanıklık ettim.

Elinde Carl Schmitt’in “Kara ve Deniz” adlı kitabıyla Venedik’i sokak sokak, kanal kanal altını üstüne getirmesinin tanığıyım. Suyun karayla olan ilişkisi üzerine kurguladıklarını, yakında kitapçı raflarında göreceğimiz genişletilmiş “Yarabıçak”ta izleyeceğiz.

Bütün çalışmaları “Ömer Faruk Kitapları” adı altında yeni bir diziyle Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Ömer Faruk’la uzun sohbetlerimizin birini söyleşiye dönüştürmeye karar verdiğimizde bunun konuşmanın savrulmalarına kapılmayan “özenilmiş ve süzülmüş cümleler”le olmasına ayrıca özen gösterdik.

 Besim Dellaloğlu’nun, “İfşa ve inşa: Çöplüğün sosyolojisi” adlı düşünceli sunuşuyla başlayan çarpıcı denemesinden söz ederken gündelik politikaya da değinmeden edemedik…

Ömer Faruk.

Yelda Baler: Sevgili Ömer Faruk, araştırdım, çöpü aşağılama aracı olarak ele alan başka bir kitap Türkçede yok. Bu yanıyla bir ilk kitap bu. Tıpkı “yeraltı edebiyatı” kavramsallaştırılmasında olduğu gibi. Nereden aklına geldi çöp üzerine kalem oynatmak? 

Ömer Faruk: Öteden beri “Her haysiyet (= özsaygı) sahibi kişinin kendisine ait bir sorusu olmalıdır” diye düşünürüm. Benim sorularımdan biri şu: “Ne oldu da yabanıl varoluşunun kaynağını kendi dışında aramaya başladı?”

Theodor W. Adorno’nun “Minima Moralia”sından esinlenerek şu cümleyi yazıp, bir kenara not etmiştim. Cümle şöyle: “Ben diyerek söz alınması gereken yerde biz diyerek kendisine hakaret edenler, bu aşağıla(n)madan hoşnut kalanlardır.”

Sorumun bir cevabı bu olabilirdi. Bu kırılma anını görünür kılabilirsem cevaba doğru bir adım atabilirdim. Ateşin bulunması, kâğıt yapılması, balon ile uçulması, barut, yazı, tekerlek ve buhar makinelerinin icadından daha önemli bir kırılma anıydı bu. Haysiyet kaybının (= özsaygı yoksunluğunun) başlangıcına dair bir kırılma anının saptanmasıydı aradığım.

Franz Kafka’nın Çin Seddi hakkında yazdıklarını okuduktan, Zhang Yimou’nun “The Great Wall” ( Çin Seddi) ve Florian Henckel von Donnersmarck’ın “The Livers of Others” ( Başkalarının Hayatı) adlı filmlerini seyrettikten sonra zihnimin bir köşesinde bir cevap küçük küçük birikmeye başladı. İlk filmin başlangıcında Çin Seddi’nin 8851 km’den uzun olduğu ve yapımının 1700 yıl sürdüğü belirtilir. Üzerinde atlı arabaların bile hareket edebildiği bu devasa duvarın nedenleri üzerine düşünmeye ve çalışmaya başladım. Kafka, kanın önce taşa karışmasına, ardından duvara dönüşmesine, MÖ yapımına başlanan sürecin “birlik ve beraberlik sembolü” haline gelmesine dikkat çekiyordu…

Kabul edelim: Bir salgın hastalık olarak “duvar”, sonrasında neredeyse bütün devletli toplumsallıkların biricik sembolü oldu. Bu toplumsal hastalığa bütün toplumsallıklar tutuldu ve maalesef sosyalistler de bu durumun dışarısında kalamadı. Berlin Duvarı bu durumun inkâr edilemez örneğidir. Haysiyet (= özsaygı) sahibi kişilerin değil devleti oluşturan tebaaların oluşturduğu toplumsallığın kendi kafasına kurşun sıkmasıdır bu durum. Duvar, yapımıyla birlikte ben kendisini biz’e adamış ve bir başka biz’i aşağılamaya başlamıştır. Duvar, iki biz arasında hem sürekli artan çatışmanın hem de diğer biz’le karşılaşmaktan ve etkilenmekten korkmanın simgesi, özgüven yoksunluğunun aleni itirafıdır.

Bu yüzden her biz bir diğer biz için “lanetli pay”dır, atılması gerekendir, dışarıya atılandır, çöptür.

Ya da bu duruma itiraz edenler için bir sınır mekândır. Berlin Duvarı’nı aşmayı deneyenleri konu alan film ve kitapları hatırlayın.

Bu yüzden diyebiliriz ki her duvara itiraz, aynı zamanda, ben diyerek söz alma isteğidir.

Biraz fazla zorlamıyor musun?

Hayır! Akdeniz’i devasa bir göl olarak, son yıllarda bu gölde hayatını kaybeden binlerce mülteciyi ve gölün etrafında kurulmuş devletli toplumsallıkları düşün. Tümü, duvarlarının arkasına çekilerek, kapılarının önüne silahlı askerler dikerek sessizce ölümlerini seyretti. Cellatları oy ve vergi vererek destekleyenler ise susmayı tercih etti.

Elias Canetti’nin olağanüstü saptamasını hatırlayalım: “Gerçek cellat, idam sehpasının etrafına toplanmış kitledir.”

Bu da bize yaklaşık yüz yıl önce Franz Kafka’nın Çin Seddi üzerine düşünürken kanın taşa, taşın da duvara dönüşmesi gözleminin ne denli yaratıcı bir metafor olduğunu gösterir.

‘Attığımız çöpler bizi de çöpleştiriyor’

Bunlar dikkate alınması gereken saptamalar ama kitabın adındaki “çöp” vurgusunu yeterince açıklamıyor.

İçeriğinde bir nebze açmaya çalışmıştım, burada da açıklayayım. Yukarıda ifade ettiğim “ben↔biz” gerilimini veri alarak devam edelim. Biz’in ben’i bünyesinde eritmeye başlamasıyla birlikte dünya da nesneleşmeye başladı. Nesneleştirmenin ilk adımı da yabanın evcilleştirilmesiyle atıldı. Tarımla birlikte hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin yaklaşık yarısı yok edildi. Tarım, stok, kâr ve tahakkümün ilk kıvılcımını çaktı. Nesnenin hayatımızda daha çok yer kaplamasıyla birlikte piyasa toplumları dönemine geçtik; piyasanın belirleyeni olmaktan çıkıp piyasanın müşterisine dönüştük.

Bugün yüz otuz bin kimyasal atık doğaya karışıyor ve çözünmeden besin zincirine karışarak tekrar bedenimize katılıyor; anne sütü üzerinden çocuklarımızı bile zehirliyor.

Attıklarımıza dönüşüyoruz, attıklarımız bizi belirlemeye başlıyor.

Doğada çözünmeyen çöp ürettiğimiz için biz de çöpleşiyoruz.

Bunlar güçlü vurgular ve çok önemli olduğunu kabul ediyorum. Nasıl bir çözüm öneriyorsun peki?

Topu taca atmaya gerek yok. Antroposen Dönemi’ne girdik. İnsan hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin yaklaşık yarısını yok etti. Öngörülemeyen ve ele geçirilemeyenin mekânı olan yaban artık kalmadı.

Bu yüzden başlangıca ve sona, doğuma ve ölüme, üretime ve tüketime, temize ve kirliye aynı anda bakabileceğimiz vajina, penis ve anüs arasındaki bölgeden, perineden bakmayı öneriyorum. Buradan bakabildiğimiz oranda bir fail olarak kendimize de bakabiliriz bence.

“Dünya Devleti” ve “Tanrı Devleti” kullanımına da ilk kez rastlıyoruz. Her iki kavramı da sen mi ürettin?

Ben üretmedim. Ama bildiğim kadarıyla ilk kez ben beraber kullanıyorum. İlki gelmiş geçmiş en büyük imparatorluk olan Britanya İmparatorluğu’nu ifade etmek için, ikincisi de iktidarın teolojik karakterine vurgu yapmak için Augustinus ve Friedrich Nietzsche tarafından daha önce kullanılmış. Gündelik politikanın “o şunu dedi, bu da ona şöyle cevap verdi” seviyesinin krizi çözmeyi bırakın, krizi derinleştirdiğini çok önceleri fark etmiştim. Epeydir kırılma anları üzerine düşünüyor, düşünce tarihinde işe yarar kaldıraçlar arıyordum.

Bugün, pan-kapitalizm dönemine geçtik ve bu durumun taşıyıcısı olanları da pan-insanlık olarak adlandırmak isabetli olur. Tüm dünya artık pan-kapitalizmin pazarı ve ulus devletler de bölgeleri. Devlet başkanları da satış temsilcileri. Daha önce kapitalizmi “kötülük” örgütlenmesi olarak tanımlamaktan yanaydım; pan-kapitalizm dönemiyle birlikte “sonsuz kötülük” dönemine girdik. Artık dizginlenemez bir kötülüğü kitlesel olarak yaşıyoruz.

‘Silah icat eden silah kullananı yönetir’

Varlığını “dünyayı sömürgeleştirmek” üzerinden inşa eden Tanrı Devleti ise bu itibar ve güç kaybına tahammül edemiyor, sahneden silinmesini hazmedemiyor. Müktesebatında hemen hiç kapitalizm eleştirisi olmadığı için de ne yapacağını bilemiyor, iktidarın ellerinden kayıp gitmesine de çok öfkeleniyor. Artık kutsal bayrakların “kredi kartı”, kutsal kitapların “hesap ekstresi”, kutsal sanatların “gökdelenler” ve kutsal tapınakların AVM’ler olduğu gerçeğiyle yüzleşemiyor. En organize tepkisini pan-kapitalizmin sembol gökdeleni olan Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırarak gösterdi. Ama bu “kör tepki”, tepki olarak kaldı; ötesine taşınamadı.

Çünkü silah icat eden, silah kullananı yönetir. Silah kullananın silah icat eden karşısında hiçbir şansı yoktur.

Parası değerli olan, parası değersiz olana hükmeder; borsayı kuran, borsada oynayanı piyon olarak kullanır; kasa her zaman kazanır, kumarbaza bozuk para kalır: Basit, çıplak gerçek budur.

Bu yüzden hem kendi hayatımız üzerinde düşünürken hem de gündelik siyaset üzerinde söz alırken Dünya Devleti ve Tanrı Devleti’ni iki etkili koordinat noktası olarak kullanmayı isabetli buluyorum.

Yelda Baler.

Seçilmemiş tek adam rejimleri” ve “seçilmiş tek adam rejimleri” olarak bir ayrım daha yapıyorsun. Biraz açar mısın?

Eric Hobsbawm’ın “geleneğin icadı” adını verdiği bir kavramsallaştırması vardır. Devletin yukarıdan aşağıya davranışlar dikte etmesinin sakıncalarına işaret eder.

Soruna gelirsek: “Seçilmemiş tek adam” ile “seçilmiş tek adam” arasında sembolik bir “iç savaş” hüküm sürüyor. İlkinin sembol ismi Mustafa Kemal hiç seçime girmedi, ama seksen dört yıl geçmesine rağmen Kemalizm her on Kasım’da saat dokuzu beş geçe herkesi saygı duruşuna davet ediyor, sokak ve meydanları tekrar ve tekrar zorla işgal etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Bu ve benzeri zorlamalara tepki olarak Recep Tayyip Erdoğan seçildi ve şimdi o da sokak ve meydanlara hamle yapıyor. Meydanlara dikilen Atatürk heykellerine karşı kendi varlığını camilerle görünür kılmaya, imam hatip okullarını yaygınlaştırarak kalıcılaşmaya çalışıyor. Üstelik seçilmiş olmaktan gelen müthiş bir kitle desteğine de sahip.

Her ikisi de krizi yeniden ve yeniden üretiyorlar. Her ikisi de hem bugüne hem de geleceğe hükmetmek istiyorlar. Her ikisinin de ortak keseni her ben talebini biz’e dönüştürmek. Her ikisinin de ufku pan-kapitalizmi sorgulamaya ve dışarısına çıkmaya yetmiyor. Her ikisi de birbirinin nedeni ve sonucu.

Oysa demokrasiyi içselleştirmiş bir toplumsallıkta herkese eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olan bir “kamusal alan” tarifinin çoktan yapılmış olması gerekirdi. Bu da böylesi bir düşünce üretimini dolaşıma sokacak entelektüelin yokluğuna işaret eder. Kitaba “baharatlı sohbetler sofrası” adlı bir bölüm ekleyerek ve sembol bir örnek olarak İlhan Selçuk’u seçerek kısa bir giriş yaptım.

Duvarın temsil ettiği toplumsallık

Rus işgalinin örtük gerekçelerinden birinin de Ukraynalıları “çöp” olarak kabul etmesi diyebilir miyiz?

Elias Canetti, “Bütün yeryüzü onların [= ulus devletlerin] her birine vaat edilmiştir ve tabii ki bütün dünya onlara ait olacaktır,” diyor. Etnik köken, dil ve dinden gelen her fark bir diğeriyle kendisini eşdeğer değil de “hükmedilmesi gerekenler” olarak görmeye göre kurgulanmıştır: Millî marşlar, bayraklar, düzenli ordular ve duvarlar bu durumun inkâr edilemez örnekleridir. Örneğin Almanlar için Yahudiler, Yahudiler için Araplar, Japonlar için Çinliler, Çinliler için Moğollar, Türkler için Kürtler, Kürtler için Zazalar, Farisiler için Azeriler, Fransızlar için Korsikalılar, İspanyollar için Katalanlar, İngilizler için İrlandalılar, Hindu dinine mensup Hintliler için Müslüman dinine mensup Pakistanlılar, Ruslar için Tacikler… hükmedilmesi gerekenlerdir.

Soruna gelirsek: Öncelikle devrimin alternatif bir hayat yarat(a)madığı için milliyetçiliğin Rus Devrimi’ni ele geçirdiğini ve Rusluk zehrinin toplumsallaştığını söylemek isterim.

Bolşevik Darbesi’nin bu topraklardaki açmazlarını teori ve pratikten temizlemek de özgürlükçü sosyalistlere düşüyor. Artık “Ekim Devrimi”ni öven dosyalar hazırlamaktan, anma günleri düzenlemekten, sokakları afişlemekten vazgeçmeliler. Bunu şimdiye kadar yap(a)madılar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra bile yap(a)mayacaklarsa da yazıklar olsun! Düşüncenin muhafızı olmaktan öteye geçemedikleri için düşüncesizlikleri ve darbecilikleri de alenileşecek.

Tekrarlamakta sakınca görmüyorum: Düşüncenin muhafızı olmaktan öteye geçemedikleri, “Türklükten çıkmak gerek!” vurgusunun altını daha sık çiz(e)medikleri için de “Kürtlükten de çıkmak gerek!”i söyle(ye)memenin bedelini ödemeye devam edecek, cumhur ittifakının ve millet ittifakının hayatımızı daha çok kâbusa çevirmesine zemin hazırlayacağız.

Unutmayalım: Her devlet tebaasını topyekûnlaştırmak ister; ben’den biz’e gönüllü olarak geçen her tebaa da aşağılamaktan ve aşağılanmaktan hoşnut kalandır. Çünkü her tahakküm ilişkisi çoğalarak kendisini kendisine hem inandırıcı hem de ötekine görünür ve bağımlı kılar.

Bu da onu düşüncenin muhafızı yapar.

Nokta.

Son bir cümle?

Theodor W. Adorno ile başladık, onunla bitirelim: Her biz talebinin evrilme amacı olan “Bütün, yanlıştır.”

Senin son cümlen?

Her devletli toplumsallığın bir biçimi vardır, o da duvardır. Bizi attıklarımız biçimlendirir.

*

Bir Aşağılama Aracı Olarak Çöp, Ömer Faruk, Yeni İnsan Yayınevi, 256 sayfa

Kategori: Kitap

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.