Köşe Yazıları

Sapiens’in insanla hayvanın tarihsel ilişkisi üzerinden bir özeti – Ahmet Batal

Yuval Noah Harari, kitabı Sapiens’te insanlık tarihinin gelişimini, bilişsel, tarımsal ve bilimsel devrim gibi çeşitli temel dönüm noktalarının detaylı açıklamaları ve analizleriyle anlatıyor (1). Kitabın en dikkat çekici noktalarından biriyse, insanlığın bu devrimsel basamaklardaki yükselişiyle hayvanların sömürüsü ve yaşadıkları zulmün artışı arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor olması. Sapiens’i okudukça görüyoruz ki, ister endüstriyel, ister tarımsal, ister avcı toplayıcı yaşamda olsun, tarihin her döneminde, insanlığın hayvanlara verdiği zarar ve acı hem niteliksel hem de niceliksel olarak azımsanamayacak boyutlarda.

Bilişsel Devrim’le başlıyor Harari. Bilişsel Devrim bundan 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına geliyor. Bu beceriler o zamana kadar Afrika kıtasında küçük topluluklar halinde yaşamış Homo sapiense, yüksek düzeyde bilgi paylaşımı ve etrafında birleşilecek toplumsal mitler kurgulama şansı veriyor. Bu sayede daha büyük topluluklar halinde koordinasyonlu hareket etmeyi başaran Homo sapiens yüz binlerce yıldır kısılı kaldığı Afrika’dan çıkarak birkaç on bin yılda tüm dünyaya yayılmayı başarıyor. Fakat insanlık için bir başarı hikayesi gibi gözüken bu olayın gezegene etkileri yıkıcı oluyor. Afrika’dan çıkışla, tarımsal yerleşik hayata geçiş arasındaki avcı toplayıcılıkla geçen birkaç on bin yıllık sürede, insanın avcılık yeteneklerine ve bulunduğu habitatı değiştirme gücüne karşı gerekli savunma mekanizmalarını geliştirecek evrimsel süreyi bulamamış yüzlerce hayvan türü gezegenden silinip gidiyor. Şu an bize ilkel gelen aletler ve yöntemlerle bile birçok hayvan türü yok oluyor. Mesela Avustralya’ya Aborjinlerin atalarının ilk ulaşmalarından sonraki birkaç bin yılda, içinde dev sürüngenler ve keseli memelilerin bulunduğu 50 kilodan daha ağır 24 türden 23’ü yok oluyor, geriye sadece kangurular kalıyor. İkinci büyük yıkım da Amerika kıtasında gerçekleşiyor. Amerika’ya ilk insan ayağı değdikten yine birkaç bin yıl içinde Kuzey Amerika büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü, Güney Amerika da 60’tan 50’sini kaybediyor. Avrasya’da da mamutlar gibi birçok tür benzer akibetlere uğruyorlar. Özetle şöyle diyor Harari: “Bilişsel Devrim’in gerçekleştiği dönemde dünyada 50 kilogramdan daha ağır 200 civarında büyük kara memelisi yaşıyordu, Tarım Devrimi döneminde sadece 100 tanesi kalmıştı. Homo sapiens, insanlar tekerleği, yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki büyük hayvanların yarısını yok etmişti.”

Bilişsel Devrim’i takip eden Tarım Devrimi’nde de durum değişmiyor. İnsan yine “biyoloji tarihindeki en ölümcül tür” olma özelliğini koruyor. Fakat avcı toplayıcılıktan tarıma geçerken insanın hayvana ve doğaya bakışı da değişiyor. Avcı toplayıcılıkta insanlar hayvanları öldürse de animist; yani doğa olaylarının, bitkilerin ve hayvanların ruhları, farkındalıkları ve hisleri olduğuna inanıyorlar. Ve hayvanları öldürseler de bunu kendilerini onlardan üstün görmeden yapıyorlar. Fakat yerleşik hayata geçince hayvanları evcilleştirmeye ve tahakküm altına almaya başlayan insanların hayvana bakışı da değişiyor. Hayvan doğanın bir parçası olmaktan çıkıp insanın eşyasına dönüşüyor. Dönüşmek de zorunda. Ne de olsa insan, hayvanları tahakküm altında tutmak ve sömürmek için bu hayvanlara uygulaması gereken zulmü, onları kendiyle eş bir birey görerek değil ancak değersiz ve aşağı bir “öteki” olarak görerek uygulamaya devam edebilir.

Birçok insanın hayvan sömürüsünü rasyonalize etmek için kullandığı, hayvan kullanımının özünde yanlış olmadığı, sıkıntının hayvan kulanımında değil, endüstrileşmede olduğu savını yerle bir eden, çeşitli tarım toplumlarında uygulanmış/uygulanan korkunç pratiklerden örnekler veriyor Harari. Yeni Gine’deki çiftçilerin kokuyla yön bulan domuzlar kaçamasın diye onların burunlarını kesmelerinden ya da gözlerini çıkarmalarından bahsediyor. Anne ineğin sütünü tüketmesin diye buzağının bir süre sonra öldürülmesinin tarihte kullanılan yöntemlerden biri olduğunu söylüyor. Fakat belki de en korkuncu bazı çoban kabilelerinin yavruyu öldürdükten sonra etini yiyip derisini doldurarak anneye göstermeleri örneği. Bu sayede hem yavrunun sütü kullanması engellenmiş hem de annenin yavrusunu görerek süt üretimini artırması sağlanmış oluyor. Yavruyu öldürmeyen kabilelerin yaptıklarına ise daha kabul edilebilir diyemeyiz. Mesela Sahra’da deve yetiştiren bazı kabileler süt tüketimini kontrol altına almak için yavru develerin üst dudağını ve burnunun bir kısmını kesme yöntemini geliştirmiş.

Tarım Devrimi sonrası hayvanların çektiği acı artmış olsa da bilimsel ve teknik yetersizlikler hayvanların yaşadıkları zulmün henüz en uç noktaya çekilebilmesine olanak vermiyordu. Harari’nin başka bir yazısında dediği gibi modern bilim kuşların, virüslerin ve antibiyotiklerin sırlarını çözdükten sonra insanlar hayvanları en uç yaşam koşullarına maruz bırakmaya başlayabildi. Aşılar, ilaçlar, hormonlar, zirai ilaçlar, merkezi havalandırma sistemleri ve otomatik yemlikler yardımıyla on binlerce tavuğu küçük kümeslere tıkmak ve benzeri görülmemiş bir verimlilikle et ve yumurta üretmek mümkün oldu (2).

Hayvanların tam bir üretim makinesi olarak kullanılabilmesi, binlercesinin birden içinde ne ayaklarını ne kanatlarını açabildikleri, ne başlarını kaldırabildikleri daracık kafeslere sıkıştırılıp kapatılması, hem teknik gelişmişlik hem de hayvanların biyolojisinin iyice anlaşılmasını gerektiriyordu. Bilim Devrimi ile bu sağlandı. Fakat insanlar aynı bilimi hayvanların psikolojisini anlamak için kullanmakta aynı derecede hevesli değildi. Sonuç olarak Bilimsel Devrim ve endüstrileşmeyle hayvanların çektiği zulmün psikolojik yanı fiziksel yanından ağır basmaya başladı. Harari kitabında insanın, hayvandaki verimliliği artırmak için onun biyolojik gereksinimlerini en verimli şekilde nasıl karşıladığına fakat bunu yaparken aynı hayvanın psikolojik ihtiyaçlarını nasıl yadsıdığına ve bunun hayvanlarda sebep olduğu psikolojik acıya özellikle değinmiş.

Elbette Bilimsel Devrim’in hayvanlar üzerinde başlattığı yeni bir zulüm alanı da var: Hayvan deneyleri. Ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanlık gerek genlere hükmederek, gerek insanla bilgisayarı daha entegre hale getirerek git gide üst insana, Harari’nin deyimiyle “tanrıya” dönüşmeye başlıyor. Ve elbette bunu yaparken yine ilk denemeleri hayvanlar üstünde yaparak yaratıcılığımızın sınırlarını zorlayacak şekilde onlara acı vermeye devam ediyor. Fakat insanlık, yükselmek için hayvanların omuzlarına, onların acılarını umursamadan basmakta bir sıkıntı görmezken kendisi de ne yöne gittiğinin pek farkında değil. İnsanlığın gücünün sınırları yok gibi. Fakat bu kontrolsüz gücün nereye gittiği de meçhul.

Peki ne yapmalıyız? Nasıl bir yön seçmeliyiz kendimize? Belki de sorunun cevabı insanlığın yükselişi sırasında hayvanların başına gelenlerin benzerlerinin insanın da başına geliyor olduğunu fark etmekte geçiyor. Harari kitabında toplum olarak insanlığın bu devrimlerle yükselişi sırasında birey olarak insanın çektiği sıkıntılara da değinmiş. Mesela Tarım Devrimi sadece hayvanı köleleştirmemiş, insanı da avcı toplayıcı hayatına nazaran çok daha uzun süreler, doğasından kopuk bir şekilde çalışmak zorunda bırakmış. Ayrıca yerleşik hayatta ortaya çıkan otoriteler ve üst sınıflar tarafından tıpkı kendisinin hayvanlara yaptığı gibi köleleştirilmiş. Bilim Devrimi ve endüstrileşme hayvanın psikolojisine vermediği önemi insanın psikolojisine de vermemiş. Hayvanı nasıl bir makine olarak görmüşse insanı da üretim zincirinin bir halkası olarak görmüş. Belki daracık hücrelerde yaşamak zorunda olan birer yumurta ya da süt makinesi değiliz ama çoğumuz dar ofislerde bir masa başında ya da fabrikalarda bir bantın önünde emek üreten makineleriz. Ve verimimize odaklanmış olan sistem tıpkı hayvanlara yaptığı gibi psikolojik ihtiyaçlarımızı çok gerilere atmış durumda.

Mutsuzuz çünkü hayvanlar da mutsuz. Acı çekiyoruz çünkü hayvanlara da acı çektiriyoruz. Hayvanları önemsemeyen bir insanlığın bilincinden bahsedemeyiz. Ve elbette bu bilinçsizlik insanı da önemseyemez. Etrafında sebep olduğu yıkımı göremeyen bir umursamazlık kendine yaptığı yıkımı da görecek gözlere sahip değildir. Bu yüzden gözlerimizi açmamız ve etrafımıza bakmamız lazım. Tıpkı Harari gibi. Harari insanlığın tarihini araştırıken insanın hayvana yaptığı zulüm karşısında dehşete düşüp vegan olmuş. Ve şimdi gözlerini tekrar kendine yani insanlığa çevirip nereye doğru gittiğimizi görmeye çalışıyor. Belki bizim de ilk yapmamız gereken budur.

(1) Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015.
(2) Industrial Farming is one of the worst crimes in histroy, Yuval Noah Harari, The Guardian, 2015. (linki: https://www.theguardian.com/books/2015/sep/25/industrial-farming-one-worst-crimes-history-ethical-question?fbclid=IwAR16gArYu1sXtEq3VAfGfK_aEe_ujbYf5s5r7y2L7jhkKInCjO9Cu0DO7sA )

.

Ahmet Batal

ManşetTarım-Gıda

Karıncalar nasıl dünyanın en iyi mantar çiftçileri oldular?

Smithsonian’da Brian Handwerk imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Cem Sabuncu’nun çevirisiyle paylaşıyoruz.

                                                                                    ***

Smithsonian Enstitüsü araştırmacılarının bulgularına göre antik çağda yaşanan iklim değişikliği karınca tarımında bir devrime sebep olmuş olabilir.

Fotoğraf: Giovanni Giuseppe Bellani / Alamy

İnsanlar yaklaşık 12,000 yıl önce tarım yapmaya başladığında türümüzün geleceğini ebediyen değiştirdiler. Atalarımız, en kıymetli mahsulleri keşfedip yetiştirerek ve daha sonra bunları ekip çoğaltarak koca toplulukları beslediler. Yabani bitkilerin karakteristik özelliklerini öylesine değiştirdiler ki artık bu ekinler insan yardımı olmadan türlerinin devamını getirecek durumda değiller. Bu yüzden onların ekolojik açıdan öncü olduklarını söyleyebiliriz. National Geographic Topluluğu’nun Genografik Projesi (Genographic Project)’ne göre göre tarım: “modern çağın tohumlarını ekti”.

Ancak insanlar bu çiftçilik oyununa katılmakta geciktiler. Atalarımız çığır açan Tarım Devrimi’ni gerçekleştirdiği sıralarda karıncalar, Güney Amerika’nın yağmur ormanlarında 60 milyon yıldan beri mantar yetiştiriyorlardı. Bu minik tarım sihirbazları insanların kullandığı zirai teknolojilere taş çıkartacak karmaşık teknikler kullanarak günümüzde doğada nesli tükenmiş olan mantarları kültüre aldılar. Öyle ki, şu anda bu mantarlar karıncaların yardımı olmaksızın doğada hayatta kalacak durumda değiller.

Smithsonian araştırmacıları, karıncaların bu dikkat çeken tarım tekniklerini ne zaman geliştirdiklerini ve neden geliştirmiş olabileceklerini açığa çıkarttılar. Mantar tarımı yapan karıncaların evrimsel soy ağacını çıkartarak 30 milyon yıl önce yaşanan ani iklim değişikliğinin karınca tarımında bir devrime yol açtığını ortaya koydular. Dahası, bu devrimden sonra ortaya çıkan tarımsal sistemler, günümüz tarımına yardım edecek ders niteliğinde olabilir.

Bugün 240 tür attine karıncası, aralarında yaprak yiyiciler (ing: leafcutters) olmak üzere, Amerika kıtası ve Karayipler’de mantar tarımı yapmaya devam ediyorlar. Yeraltında yetiştirdikleri bu mahsuller tarım temelli toplulukları besliyor. Bu topluluklar sadece sürdürülebilir ve verimli değiller, aynı zamanda hastalıklara ve böceklere karşı da dirençliler. Bu minik çiftçiler ortak bir strateji etrafında toplanmış bulunuyorlar. Ufak tefek bitki parçaları bulmak için ava çıkıyorlar, ancak bu besinleri kendileri yemek yerine kıymetli mantarlarına yediriyorlar. Bu mantarlar da bu şekilde endüstriyel ölçekte üretim yapmalarına yardımcı oluyor.

Bu tip karınca çiftliklerinde mantarlar yabani akrabalarının hayatta kalamayacağı, kuru ve yaşamaya elverişsiz ortamlar olan, yeryüzünden tamamıyla izole edilmiş yeraltı bahçelerinde yetiştiriliyorlar. Bu sayede kaçma ihtimalleri ortadan kalmış oluyor ve böylece yabani mantarlar ile kültüre alınmışlar bir araya gelemiyorlar ve aralarında gen aktarımı yapamıyorlar. Bu durumun sonucu olarak kültüre alınmış mantarlar çiftçi karıncalarla beraber dış dünyadan bağımsızca beraber evrimleştiler. Bu tür karıncalar tarımsal üretimlerine öylesine bağımlı bir hayat sürdürüyorlar ki, kraliçe karıncanın kızı yeni bir koloni bulup ayrılması durumunda annesinin mantar bahçelerinden bir parça alıp yeni ekinlerini oluşturmak üzere ayrılıyor.

Smithsonian Enstitüsü tarafından idare edilen Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (National Museum of Natural History)’nin karıncalarla ilgili müze sorumlusu, entomolojist (böcek bilimci) Ted Schultz: “Bu karıncaların ürettikleri mantarlar doğada asla bulunmuyorlar ve tamamen yetiştiricilerine bağımlı haldeler.” diyerek durumu açıklıyor. “Bizim yetiştirdiğimiz mahsullere oldukça benziyorlar. Biz de günümüzde doğada insan yardımı olmaksızın türünün devamını getiremeyecek, oldukça yüksek derecede değişikliğe uğramış bitkilerle tarım yapıyoruz.”

12 Nisan 2017’de Proceedings of the Royal Society B adlı bilim dergisinde yayınlanan bir çalışmada Schultz ve meslektaşları, karınca ve mantarların arasındaki bu sıra dışı ilişkinin kökenini açığa çıkartmak üzere genomik araçlar kullandılar. Schultz ve ekibi 78 tür mantar tarımı yapan karıncanın ve tarım yapmayan 41 tür karıncanın genetik verilerini kullanarak çiftçi karıncaların evrimsel soy ağacını çıkarttılar. Schultz, bu çalışmada kullanılan verilerin birçoğunu onlarca yıl süren saha gezilerinde kendisi topladı.

Araştırmacılar, her bir tür için 1500’den fazla genom bölgesinden DNA sekanslarını içeren verileri kullanarak günümüzde yaşayan türlerin atalarını geriye doğru takip ederek bugünün karınca türlerinin ortak atalarını tespit ettiler. Bu genetik veriyi doğrulamak için, DNA analizlerinde ortaya çıkan değişikliklerin tarihini tespit etmek için kullanılmış birkaç kilit karınca fosilini kullandılar.

Schultz, bu veriyi kullanarak bu karınca türlerinin hangi tarihte ileri düzey bir tarıma doğru evrimsel bir sıçrama yaşadıklarını tespit etti ve bu gelişimin neden yaşandığına dair bir teori de ortaya koydu.

Fotoğraf: JamesDiLoreto / Smithsonian

DNA verileri, bu evrimsel sıçramanın yaşandığı tarihlerde ani bir iklim değişikliği olduğunu gösteriyor. Karıncaların bu ileri seviye tarım sistemlerini 35 milyon yıl önce sıcaklıkların düşmesiyle başlayan küresel soğuma olayından sonra geliştirdikleri tahmin ediliyor. Araştırmacılara göre, bu antik iklim değişikliği sonucunda ıslak yağmur ormanlarının daha kuru ortamlara dönüşmesi çiftçi karıncaların avcı-toplayıcı atalarının ortam koşullarını sabit tutarak mantar bahçelerinde üretim yapmak gibi bir tarımsal yeniliğe itmiş olabilir.

Schultz: “Anlaşılan o ki çiftçi karıncaların ataları, kuru veya mevsimsel olarak kuru ortamlarda yaşıyorlardı. Yani eğer bu karıncalar ıslak ortam seven mantarları yetiştiriyorlarken bunları kuru bir ortama aktardılarsa, bu durum aynı insanların kültüre aldıkları bir türü doğal yaşam alanının dışına çıkartması gibidir.” diyor.

“İnsanlar genellikle kültüre aldıkları türü izole edip ayrı bir parselde yetiştirirler ve ihtiyaçlarına en uygun bireylerin tohumunu alıp tekrar ekerek bu süreci devam ettirirler. Eğer bütün akrabaları ıslak bir orman ortamında yaşayan bir mantar türünü kuru bir ortama götürürseniz bu tür, yeni ortamından kaçamayacak bir duruma gelir. Zamanla, yüzlerce bin yıl veya milyonlarca yıl boyunca bu işlem gerçekleştirildiğinde bu türün evcilleştirilme (ing: domestication) ihtimali oldukça olasıdır.”

Ancak bu süreçte dönüşüme uğrayanlar yalnızca mantarlar değildi. Aynı zamanda karınca soyları da önemli ölçüde değişmeye başlamıştı. Onların genomlarında da, avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş sırasında ve daha gelişmiş mantar tarımına geçildiğinde tekrardan olmak üzere değişlikler yaşandı. Schultz ve meslektaşlarının diğer bir araştırmada ortaya koyduğu üzere karıncalar, kendi yaşamları için kilit rolde bir aminoasit olan arginin’i üretme yeteneklerini kaybettiler, çünkü yetiştirdikleri mantarlardan hâlihazırda bu besin ihtiyacını karşılıyorlardı.

Bu alanda çalışan mantar uzmanları (mycologists) ise bu ilişkide sadece karıncaların mantarları kullanmadığını, tam ters durumun da geçerli olduğunu söylüyorlar. University of Montana’da entomolog Diana Six: “Mantarlar için bu ilişkinin kötü olduğu düşünülebilir, ancak kendileri de bu durumdan yararlanıyorlar. Bütün ihtiyaçları karıncalar tarafından karşılanıyor. Bence mantarlar da karıncaları kendi ihtiyaçlarına göre manipüle ediyor.” diyor.

Bu çalışmada yer almayan Six, Schultz ve meslektaşlarının daha önceki varsayımların desteklemediği karmaşık evrimsel bir hikâyeyi ortaya çıkarttıklarını belirtiyor. Özellikle de nemli ortam seven karıncaların evriminin yaşadıkları nemli yağmur ormanının koşulları tarafından yönlendirilmiş olması bulgusunun önemini vurguluyor. “Bu tip simbiyozlarda (ortak yaşam) önemli bir faktörün bu ilişkiyi desteklediği varsayılır. İzolasyon sonucu iki tarafın birbirine aşırı derecede bağımlılık geliştirmesi… bu çok mantıklı gerçekten de. Ancak insanların alışılmışın dışında düşünmesi biraz zaman alıyor.” diye ekliyor Six.

Bu gelişmiş karınca tarımı, beklendiği üzere insanların yaptığı tarımla birkaç bariz noktada ayrışıyor (mesela daha az sayıda traktör olması). Ancak Schultz, doğada tarım yapan termitler, kınkanatlılar (ing: beetle) ve arılar gibi diğer birkaç tür hayvanın ekinlerini nasıl yetiştirdiklerini inceleyerek insan tarımı için ders çıkartabileceğimize inanıyor.

Örneğin, birçok endüstriyel çiftçinin yaptığı gibi çiftçi karıncalar da yalnızca tek çeşit ürün yetiştiriyorlar. Fakat onların ürünleri insanlarda olduğu gibi genetik çeşitliliğin azalmasından kaynaklanan hastalık ve böcek artışına yenilmiyor. Karıncalar yeraltı bahçelerini tertemiz tutarak ürünlerinin hastalığa yakalanma ihtimalinin önüne geçiyorlar ve besin kaynaklarını tehdit eden parazit bir mantar türüne karşı bir nevi pestisit (böcek ilacı) yerine geçen doğal bir antibiyotik üretiyorlar.

Bu savunma stratejileri patojenleri etkin bir şekilde kontrolde tutuyor, ancak insanların alnam ifade etmese de bazı durumlarda yaptıkları gibi patojenleri tamamen ortadan kaldırmayı hedeflemiyor. Schultz’a göre insanların aksine karıncalar sürdürülebilir bir denge oluşturmuşlar ve insanların bunu inceleyip ders çıkartması gerekiyor.

Schultz: “Karıncalar da monokültürel tarım yapıyorlar, ancak yetiştirme ortamlarında her çeşit bakteri ve diğer mikroplar da mevcut ve bunlar ya tehlikesiz ya da yararlı türler. Aslında yetiştirdikleri şey küçük bir ekosisteme benziyor. İnsan tarımında da olduğu gibi her hangi bir mahsulü yetiştirirken, mesela mısır, aslında sadece o ürünü yetiştirmiyoruz. Aynı zamanda toprakta bulunan bütün mikropları da yetiştiriyoruz. Büyük olasılıkla, sağlıklı toprak ve sağlıklı mısır için bu mikropların optimal bir oranda bulunması gerekiyor.” diyor.

Schultz, karınca kolonisinin yaşayıp beslendiği ortamı büyük ekosistem içinde düşündüğümüzde, insan tarımı için birkaç ders içerdiğini belirtiyor. Mesela yaprakla beslenen bir karınca kolonisini tek bir otlayan büyük omurgalı hayvanmış gibi düşünelim. Koloninin toplam kütlesi de ineğinkine eş değer olsun ve aynı zamanda aşağı yukarı eşit miktarda yerel vejetasyondan besleniyor olsunlar.

“Neden bir bölgedeki vejetasyonu sonuna kadar tüketip diğer bir bölgeye geçmeleri gerekmiyor?” diye soruyor Schultz. Bu sorunun cevaplarından biri, o alandaki yerel vejetasyonun da kolonilerle eş zamanlı olarak evrimleşmiş olmasıdır. Karıncalar, bir ağacı öldürene kadar tüketmeye çalışırsa ağaç, savunma mekanizması olarak bir toksin üreterek yapraklarının karıncalar için yenmeyecek bir tada sahip olmasını sağlayabilir.

“Bunu isteyerek yapmıyorlar. Karıncalar, bir ağacı bilinçli bir şekilde sonuna kadar tüketmemek gibi bir karar almıyorlar. Bütün ekosistem ve içindeki bütün bireyler, bir çeşit kararlı duruma (ing: stable state) doğru beraber evrildikleri için bu denli sürdürülebilir bir tarım mümkün olabiliyor.” diye ekliyor Schultz.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Shreya Dasgupta 

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, Smithsonian)

Kategori: Manşet