Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler!

Çocukluğumda köyümüzde [1] yaşadığımız eve televizyonun ilk gelişini dün gibi hatırlarım. National marka ve doğal olarak siyah beyazdı. Sanırım 1974 ya da 1975’ti. Almanya’dan yaz tatiline gelen babam Ordu’dan alıp getirmişti. O zamanlar televizyon yayınları akşam İstiklal Marşı ile başlar, gece İstiklal Marşı ile biterdi. Yani toplam 5-6 saat yayın olurdu. Haber öncesi, haberler, haber sonrası dizi ya da film ve kapanış gibi, sanırım. Vadideki Hayat, Bonanza, Küçük Ev gibi dizileri hiç kaçırmazdık. Kaçırmazdık, çünkü zaten haftada bir gün hep aynı saatte olurlardı ve nefesimizi tutarak izlerdik. Hem de nasıl izlemek; köydeki birkaç televizyondan biri bizde olduğu için Vizontele’deki TV izleme sahnelerine benzer bir kalabalıkla.

Şimdi yüzlerce film ve dizi arasından izleyecek bir tane bulamamaktan şikâyetçiyiz. Herkes birbirinden dizi ve film önerisi istiyor. Sürekli yeni bir dijital yayın platformu açılıyor. Abonelikler oradan oraya akıp duruyor. Ne var ki tatmin olan bir kişi bile tanımıyorum. Bunca bolluk arasında korkunç bir açlık var. Oysa biz haftada üç dizi ile çok ama çok mutluyduk. Hani daha fazla üretip daha fazla tükettikçe daha fazla mutlu olacaktık?

‘Bombacı’

Aslında sözü buraya getirmeye niyetli değildim ama fena da olmadı, bu tüketim çılgınlığı da yazının bir boyutu olsun. Biz gelelim esas konuya. Bunca girizgâhı birkaç gün önce izlemeyi bitirdiğim bir diziye lafı bağlamak için yaptım aslında: Manhunt: Unabomber. Sanırım pek çok kişi izlemiştir, çünkü yeni bir dizi değil. Yaşanmış bir olaydan uyarlanmış bu dizi. FBI kayıtlarında Unabom Case olarak geçiyor. Bir seri bombacı var ve onu bulmak için didinen FBI. Tabii bir de kendini bu işe adamış bir FBI ajanı. Alışıldık bir konu, işin doğrusu. Pek alışıldık olmayan yanları ise bana göre şunlar: Birincisi seri bombacının üstün zekâlı (IQ 160) bir matematikçi olması. İkincisi bombacının teknoloji toplumuna yönelik oldukça esaslı eleştirilerinin bulunması. Üçüncüsü de bombalamak için seçtiği hedefler. İşte, ben bu hedefler tarafında takıldım. Neden mi? Okumaya devam edin o halde.

Theodore Kaczynski (hem dizide hem de gerçek hayattaki isim bu) adlı bu bombacının ana hedefleri, geçmişte yaşadığı olaylar nedeniyle (burada daha fazla detayına girmek istemiyorum) üniversiteler ve havayolu firmaları. Bu nedenle Unabom Case deniyor; ‘University’den ‘UN’ ve ‘Airline’dan ‘A’, yani ‘UNA’ ve ‘bombing’ yani bombalama sözcüğünden ‘BOM’. Doğal olarak bombacıya, yani Kaczynski’ye de Unabomber deniliyor. ‘Unabomber’ın (biz ona bundan sonra UB diyelim) 1995 yılında bombaladığı, aynı zamanda son eylemi olan yer ise Kaliforniya’da bir ormancılık derneği. Ama bu dernek benim de üye olduğum Türkiye Ormancılar Derneği gibi değil, kereste endüstrisi işiyle uğraşanların derneği. Bu eylemde Gilbert Brent Murray adlı bir kereste endüstrisi lobicisi yaşamını yitiriyor. Tam bu noktada şunu da belirtmiş olayım, UB’nin birazdan açıklayacağım düşüncelerini büyük ölçüde doğru buluyor olsam da şiddet içeren, insanlara ya da diğer canlılara zarar veren hiçbir eylemi onaylamam, benim doğama aykırı olduğundan söz konusu bile olamaz. O nedenle teknoloji toplumuna eleştirilerini genel olarak haklı bulduğum UB’nin eylemleri suçtur ve yanlıştır. Yazımdan başka bir anlam çıkarılmasını, o eylemleri övdüğümün sanılmasını istemem.

UB neden kerestecileri hedef aldı?

UB’nin yakalanmasına da vesile olan ve 1995 yılında FBI’ın izniyle Washington Post gazetesinde yayımlanan Endüstri Toplumu ve Geleceği adlı makale ya da manifesto teknoloji toplumuna ağır eleştiriler getiriyor. Genel olarak endüstri ve teknoloji toplumunun insanları köleleştirdiğini düşünen UB yaptığı bombalara da bu nedenle FC harflerini yazıyordu. Freedom Club (Özgürlük Kulübü)’ın baş harfleri yani. Yazımın hacmi nedeniyle daha fazla detaya giremediğim düşüncelerin sahibi UB’ye göre çözüm ise doğaya dönüş. Bu nedenle kendisi ormanın ortasında, oldukça basit bir kulübede, elektrik ve su tesisatı olmadan ilkel koşullarda yaşıyor uzun yıllar boyunca. FBI tarafından da o kulübede yakalanıyor zaten. UB endüstri ve teknoloji toplumunun bir uzantısı olan kereste endüstrisini bu nedenle hedefine koyuyor. Ormanların kereste endüstrisinin talepleri doğrultusunda tahrip edilmesi UB’nin hem ana felsefesine aykırı olan hem de ormanda yaşarken yakından tanık olduğu bir durum.

Mesleki deformasyon da denilebilir, nerede ne yapıyor olsam ormancılıkla bağ kurduğum bir şey görüyor, bir olaya şahit oluyor ya da bazı şeyler duyuyorum. Ama UB’nin hikâyesini anlatan diziyi izlerken, o kadar da mesleğimle ilgili ki, ister istemez zihnim Türkiye’de ormancılığın rotasına zıplıyor. Bu köşede artık yıllardır diyebileceğim kadar uzamış bir zaman diliminde yazıyorum ormancılığımızın çıkmazlarını, yanlışlarını. Sadece ben yazmıyorum, başka bazı meslektaşlarım da yazıyor veya değişik platformlarda dile getiriyoruz. Ne yazık ki ormancılığımızın rotası iyice çığırından çıkmış durumda. İşin tuhafı, durum sanki hiç de böyle değilmiş gibi her şeyi güllük gülistanlık gösterme çabaları da hızını hiç kesmiyor. Siz bu yazıyı okuduktan beş gün sonra yeni bir 11 Kasım perdelemesine şahit olacağız. Perdeleme diyorum, çünkü ormancılık bilimi açısından tek başına bir anlamı bulunmayan fidan sayılarını, doğru-yanlış havada uçuracaklar ve ülke ormancılığının bütün sorunlarını perdelemeye, gözlerden kaçırmaya çalışacaklar.

Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür, insan unutur. Sanıyorum ki daha üç ay önce yaşanan büyük yangınları ve o yangınları önleme ve söndürmede yaşanan başarısızlığı da unutmuş olabilir toplumun büyük bir bölümü. ‘Bilmem kaç milyon fidanı toprakla buluşturduk’ gürültüsü içerisinde unutmayanlara da unutturmaya çalışacaklar. Sadece yangınları mı? Korunan alanlardaki sorunları, örgüt ve personel yapısının kanayan yaralarını, yasal düzenlemelerle orman sınırları dışarısına çıkarılan ve çıkarılma tehlikesi ile karşı karşıya olan alanları, madenciliğe, turizme, şuna buna pervasızca tahsis edilerek yok edilen orman alanlarını ve daha neler neleri. Ve elbette, son yıllarda orman endüstrisinin taleplerini karşılama sevdası nedeniyle halkın ormanlarının, yalnızca o sektörün yararına ama bütün halkın zararına olacak şekilde aşırı odun üretimi yoluyla tahrip edilmesini. Bu yazımı, olayın o boyutuna istatistiklerle değinerek tamamlayayım. Aslında bu köşedeki ‘Orman diye diye’ başlıklı yazı dizimin beşinci bölümünü de aşırı odun üretimine ayırmıştım. O yazıda yine istatistiklerle durumun vahametini aktarmıştım. Dilerseniz bu kez da FAO’nun farklı istatistikleri ile tabloyu resmetmeye çalışayım. Aşağıdaki grafiği hazırlarken FAO’nun iki ana veri setini kullandım. Birincisi Forest Resources Assessment 2020 veri seti. Bu veri setinden ülkelerin orman varlığı, odun üretimin ayrılan orman alanı miktarı ve ormanlardaki ağaç serveti ile karbon depolama durumu gibi bazı bilgileri alabiliyoruz. İkincisi ise FAOSTAT ormancılık üretim ve ticareti veri seti. Buradan da ülkeler ya da bölgeler itibariyle odun üretimi ve ticaretine ilişkin veriler alınabiliyor. O veriler ışığında bazı ülkeler ve Avrupa ile dünya genelinde ormanlardaki toplam ağaç servetinin ne kadarının bir yılda kesilerek odun haline getirildiğini hesaplayarak basit bir grafik haline dönüştürdüm. Sonuç şu:

Gördüğünüz gibi Türkiye’deki oran (0,02009) çoktan Avrupa ortalamasını (0,00838) iki buçuğa, dünya ortalamasını (0,01050) ise neredeyse ikiye katlamış durumda. İşin daha vahim yanı ise yetkililerin odun üretimini daha da artırmayı amaçladıklarını ifade eden açıklamaları. Olsun ama biz yine de 11 Kasım’da, gerçek sayısının ve türünün ne olduğunu, nereye dikildiğini ve sonrasında neye dönüştüğünü bilmediğimiz fidanların toprakla buluşması şovunu kutlayalım ve güzel rüyalar görmeye devam edelim. Bu sırada ormanlarımızda yaşanan diğer bütün sorunlarla birlikte, ekolojik bir çöküşe zemin hazırlayacak boyutta çığırından çıkmış odun üretimi faaliyetleri sırf orman endüstrisi sektörünün bir kesimini mutlu edebilmek için, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak insanların tamamının ve elbette doğanın bütün unsurlarının zarar göreceği şekilde devam etsin.

Laissez faire, laissez passer bildiğimiz bir slogandır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye Türkçeye çevrilmiştir. Ne dersiniz, sloganı ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler’ diye güncellesek mi?

[1] Ordu-Mesudiye’ye bağlı Yeşilce köyü.

 

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiManşetTürkiye

Kuzey Ormanları Savunması: Plantasyon adına yapılan ağaç kesimleri durdurulmalı

Kuzey Ormanları Savunması, gençleşme ya da plantasyon adı altında yapılan odun üretimi için devam eden ağaç kesimlerine dur demek amacıyla bugün saat 14.00’te İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü (OGM) önünde bir araya gelerek basın açıklaması düzenledi.

Yapılan açıklamada, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli istifaya davet edildi.

‘Kesimlere dur deme zamanı geldi’

Basın açıklamasında, OGM verilerine göre 2000’li yılların başında odun üretimi 8 milyon metreküp civarındayken, 2020’li yıllara gelindiğinde bu rakamın 25 milyon metreküpe yaklaştığı belirtildi. Bu kesimlerin ülkenin entegre ağaç
sanayisini desteklemek amaçlı yapıldığının da bilindiği ve bu kesimlere artık dur deme zamanının geldiği ifade edildi:

Bu miktarın, önümüzdeki dönemlerde yıllık 50 milyon metreküpe çıkacağı ifade ediliyor. Biliyoruz ki Türkiye, birim alanda en fazla odun üretimi yapan ilk 5 ülke arasında yer almaktadır.

Yanlış politikaların sonucu kaynak arayışı çerçevesinde başvurulan çarelerden birisi olan odun üretimi amaçlı kesimlere dur deme zamanı geldi. Madenler, enerji tesisleri, plansız şehirleşme, hızlı yapılaşma ve bunlara eklenen odun üretimi sonucu artan ormansızlaşma bir yana, son dönemlerde söndürlemeyen yangınlar da ormanlarımızın hızla azalmasına neden oluyor. Sonuç olarak sadece ormanlarımızı değil, yaşam alanlarımızı, su havzalarımızı, biyoçeşitliliğimizi, yaban hayatımızı dolayısıyla geleceğimiz kaybediyoruz.

‘Sizin göreviniz bahaneler anlatmak değil’

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye ithafen, şunları söylendi:

Sayın Bakan,

Uzun zamandır, özellikle orman yangınları dönemi ve sonrasında yaptığınız açıklamaları takip ediyoruz. Geçmiş dönemlere baktığımızda 20 yılda yanması muhtemel ormanlık alanımız 10 gün içinde yandı.

Yapılaşma, sanayileşme ile insanların orman alanlarını daha fazla kullanır hale geldiği bir dönemde orman yangını riskinin arttığını sokaktaki her vatandaş gayet iyi biliyor. Küresel iklim değişikliği nedeniyle, dünyanın her yerinde, Amerika Birleşik Devletleri’ nde, Avustralya’ da, Sibirya’ da söndürelemeyen yangınları izliyoruz. Bir kaç yıl önce Yunanistan’ daki orman yangının nasıl bir felakete dönüştüğünü gün be gün takip ettik. Her yıl İspanya’da, İtalya’da ve ülkemizde artan sayıda ve büyüklükteki orman yangınları haberlerini alıyoruz.

Siz ise bize sürekli olarak yangınların neden söndürülemediğini anlatıyorsunuz. Sizin göreviniz bize bu bahaneleri anlatmak değil, erken uyarı sistemi ile bu riskleri görmek, çağdaş ilk müdahale uygulamaları ile yangınları büyümeden söndürmek. Sizin göreviniz bize bahaneler sunmak değil, yangınları söndürmek. Gerçekten bu riskleri ön göremeyecek, görevinizi layıkıyla yerine getiremeyecek kadar beceriksiz misiniz?

Yoksa hazine de kaynak kalmadığı için, yanan yanar, yangından sağlam kalanlar odun üretimi olur diye düşünecek kadar çaresiz misiniz ? Odun üretimindeki artış böyle düşünmemize neden oluyor ve bu soruları size soruyoruz.”

Ayrıca, OGM’ye de “Sayın OGM, Kasım 2021’ de Sayıştay Raporu’ndan yaptığımız alıntılarla tweetler attık, biliyorsunuz. O zaman da ifade ettik ki asıl sorumlululuğunuz dışında pek çok işle uğraşıyorsunuz. Ama yapmanız gereken ormanlarımızı korumak. Belli ki aldığınız talimatları uyguluyorsunuz. Bu talimatları yerine getirirken bizim yaşam alanlarımızı, su havzalarımızı, suyumuzu, havamızı yok ediyorsunuz. Tabi kendi ekmeğinizi de yok ettiğinizin farkındasınız değil mi?” sorusu yöneltildi.

‘Ormanlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz’

Öte yandan, Tarım ve Orman Bakanı istifaya davet edilirken, ormanları koruma mücadelesinden vazgeçilmeyeceği kaydedildi:

Sayın İstanbul Halkı ve Türkiye,

Durdurulamayan ya da durdurulmak istenmeyen orman yangınları yanı sıra, şuursuzca devam eden, ülkenin her yerinde tanık olduğumuz, maden işletmeleri için, taş ocağı ve enerji tesisleri faaliyetleri için, ahşap sanayisinin hammadde ihtiyacı için yapılan kesimleri durdurmak hepimize düşen bir görev.

Bu gidişe hep beraber dur demenin zamanı geldi, geçti. Zira yok olan, ormanlarımız değil, su havzalarımız, suyumuz, havamız, biyoçeşitliliğimiz.

Bugün burada Orman Bakanı’nı istifaya çağırıyoruz. Aynı zamanda OGM’yi, odun üretimi amaçlı kesimlerini ve sayıştay raporlarında belirtilen, üstüne vazife olmayan faaliyetlerini durdurmaya, aynı raporda belirtilip yapması gerektiği halde yapmadığı faaliyetleri yerine getirmeye, asli görevi olan ağacı, ormanı her şeyden üstün tutmaya davet ediyoruz. Herkes görevini yapsın.

İstanbul Halkı ve tüm Türkiye olarak yaşam alanlarımıza, ormanlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğimizi buradan kamuoyuna duyuruyoruz.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü

Her mesleğin gurur duyulacak yanları olur. Salgın döneminde sağlık çalışanlarının yaptıkları işin değerini çok daha iyi anlamış olmalıyız. Son zamanlarda yaşanan belediye emekçileri grevlerinde kent temizliğinin ve elbette temizlik işçilerinin değerini daha iyi anladık. Örnekler çoğaltılabilir. Bunları yazıyorum, çünkü birazdan ormancılar için kullanacağım övgü sözcüklerinin bir meslek bağnazlığından kaynaklandığının sanılmasını istemem.

Türkiye’de doğa korumanın öncüsü, mesleğin doğasından kaynaklanan nedenlerin de etkisiyle ormancılar olmuştur. Bu yalnızca benim görüşüm değil. Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu bu alandaki temel eserlerden biri olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri[1] kitabında ormancıların alandaki öncülüğünü açıkça belirtir. Geçen hafta bolca andığımız Anadolu’nun dev anıt ağacı Yaşar Kemal 1973 yılında kaleme aldığı Doğanın Öldürülmesi başlıklı yazısında “Bize gelince, bir kör dövüşüdür bizim doğa anlayışımız. Daha doğrusu şimdiye kadar, birkaç ormancının dışında, bizim hiçbir doğa anlayışımız olmamıştır” demektedir.

Odunculuktan ormancılığa

Ormanların odun dışındaki ürün ve hizmetlerinin değerinin daha iyi anlaşılması ve bu ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği kaygısı ormancılık mesleğini şekillendirmiş, aynı zamanda ormancılık bilimlerinin evrilmesinin temel dinamiğini oluşturmuştur. Türkiye’de hem meslek hem de bilim açısından ormancılık 1800’lü yılların ortasından itibaren hareketlenme yaşar. Bu hareketlenmede Tanzimat ve Islahat Fermanlarını doğuran koşulların etkisiyle ülkeye gelen yabancı ve özellikle Fransız uzmanların rolü büyüktür. 1857 yılında, bugün üyesi olmaktan gurur duyduğum Orman Fakültesinin temelini bir Fransız ormancı Lois Tassy atmıştır. 20. yüzyılla birlikte bu kez, yine dönemin siyasi koşullarının etkisiyle, ormancılık Alman-Avusturya ekolünün anlayışına yakınlaşır.

Belgrad Ormanı.

Daha 1924 yılında, neredeyse bundan 100 yıl önce çıkarılan bir orman yasasında bazı orman alanlarının muhafaza (koruma) ormanı olarak ayrılması ve bu ormanlarda ağaç kesiminin yasaklanması hükmü vardır.[2] Her ne kadar bu yasa hükmünü uygulamak 1950 yılına kadar sarkmış ve Belgrad Ormanı o yıl Türkiye’nin ilk muhafaza ormanı olarak ayrılmış olsa da (Belgrad Ormanı’nın bu statüsü halen geçerlidir), doğa koruma çalışmalarının kurumsallaşması ve ulusal politika haline gelmesi açısından bu adım çok önemlidir. 1950’li yıllarda aralarında, kendisini tanıma şansına sahip olduğum Muhsin Zekai Bayer’in de olduğu bazı ormancılar milli park kavramının Türkiye’ye gelmesi ve uygulanması için yoğun çaba harcamışlar ve 1956 yılında çıkarılan Orman Yasası’na milli park kavramının girmesini sağlamışlardır.

Milli park kavramını içeren o madde (Madde 25) bugün hâlâ Orman Yasası’nda durmaktadır. Bu maddeye göre Yozgat Çamlığı Türkiye’nin ilk milli parkı olarak 1958 yılında ilan edilmiştir. 1983 yılında Milli Parklar Kanunu çıkarılana kadar da milli parkların ayrılması ve yönetilmesi bu madde ve ilişkili mevzuat hükümlerine göre yürütülmüştür.

1969 yılında ilk kez bağımsız bir bakanlık olarak örgütlenen Orman Bakanlığına bağlı bir Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yapılandırılmasıyla da korunan alan uygulamalarının ormancılığın ana eksenlerinden biri haline gelmesi sağlanmış, yaklaşık 100 yıl kadar süren odunculuktan ormancılığa geçiş evrimi tamamlanmıştır.

Ormancılıktan odunculuğa: Tersine evrim

Ne yazık ki Türkiye’de bir süredir ormancılıktan odunculuğa doğru bir tersine evrim geçiriyor. Dünya henüz uykudayken, doğa korumanın değerini anlayıp uygulamaya aktaran bir camianın, ormanların ekolojik işlevlerini artık sağır sultanın bile duyduğu bir dönemde odun üretimini alıp her şeyin önüne koyan bir yaklaşıma teslim olması üzüntüyle kayıt altına alınmalı. Gerek ben bu köşede gerekse diğer bazı meslektaşlarım Orman Genel Müdürlüğünün odun üretiminde akıl dışı artışlar yaratan uygulama ve planlarını kamuoyu ile paylaşmıştık. Birkaç odun endüstrisi kuruluşunun plansız ve programsızca serpilip döviz kuru artışları sonrasında ithal odundan vazgeçmesi ve yerli oduna yönelmesi ormancılığı yönetenlere ormanlar ve ormancılığın diğer bütün işlevlerini unutturmuş görünüyor. Olay artık milli parklarda da odun üretimi yapılması noktasına geldi. Yanlış okumuyorsunuz, artık milli parklarda da odun üretimi yapılacak!

Köprülü Kanyon/ Antalya. 

Türkiye Ormancılar Derneği geçtiğimiz hafta bu konuda kamuoyunu bilgilendirici açıklamalarda bulundu. Derneğin elde ettiği bilgilere göre, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda 9 bin 477 m3, Termessos Milli Parkı’nda 176 m3, Beyşehir Milli Parkı’nda 5 bin 703 m3, Kızıldağ Milli Parkı’nda 9 bin 520 m3 ve Kovada Milli Parkı’nda 948 m3 yıllık odun üretimi kararı alınmış bile. Muhtemeldir ki derneğin henüz bilgi sahibi olmadığı odun üretim karar ya da planları başka milli parklar için de bulunmaktadır.

Bu ülkede ne zaman “ben artık hiçbir şeye şaşırmam” diyecek olsam, beni yine de şaşırtacak bir şey oluyor. Milli parklarda odun üretimi ülke ormancılığının dibe vuruşunun açık kanıtlarından biri. Çoktan dibe vurmuş ekonominin ormanları da hızlı bir şekilde dibe çekişi, şişirilmiş ağaçlandırma öyküleriyle saklanabilecek sınırların çok çok ötesinde artık. Milli parklar başta olmak üzere korunan orman alanlarını yönetmekle yükümlü olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün epeydir milli park ve tabiatı koruma alanı gibi gerçek korunan alan statülerine sahip alanlarda sınır daraltma, buna karşılık koruma açısından hiçbir anlam taşımayıp birer lunapark gibi yönetilen, kâğıt üzerinde korunan alan sayılan tabiat parklarının sayısını artırarak göz boyamaya çalışmasına aşinaydık. Milli parklarda odun üretimine izin (geçit) verilmesi artık şirazenin iyice kaydığını gösteriyor. O nedenle ben kurumların yüce yöneticilerine, haddim olmasa da bir öneride bulunmak istiyorum. Madem yolumuz bu diyorsunuz, gelin genel müdürlüklerin adını da “Odun İşleri Genel Müdürlüğü”  ile “Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü” olarak değiştirin, olsun bitsin!

*

[1] Remzi Kitabevi, 1990.
[2] 504 Sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi.

Kategori: Hafta Sonu