Köşe YazılarıYazarlar

Çernobil dizisinin ardından: Nükleer, iklim değişikliğine çare değil

‘Nükleer santrallerin tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin çözümsüz, kazaların bilançosunun ağır olması ve yeryüzünün gereksiz radyasyona bulanması bir yana, emisyon azaltımının çok azını nükleer santrallerle yapmak için bile 2050’ye kadar yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok.’

Game of Thrones’u bile tahtından indiren yeni dizi fenomenimiz Çernobil, 33 yıl önceki büyük felaketi bütün detaylarıyla yeniden gündeme getirdi. Böylece bir zamanlar böyle bir kaza olduğunu duymuş olan ama içyüzünü bilmeyen genç kuşakların yaşananlardan haberi oldu. Aslında o yılları yaşayanlar ve iyi kötü bilenler de çok şey öğrendi, hem dramatik anlatının gücü nedeniyle, hem de dizinin çok iyi çalışılmış bir senaryo ile, bence mükemmel bir prodüksiyonla çekilmiş olmasından dolayı. Reaktörün, kontrol odasının, kaza anının ve sonrasının, hatta Pripiyat’ın bu kadar kusursuz yansıtılması etkileyiciydi.

Bu arada diziyi “Amerikalıların” yapmasına ve neticede “sosyalist bir devletin” eleştirilmiş olmasına kızan çok oldu; hatta meseleye “soldan” bakan yazarların bir kısmı işi nükleerci dezinformasyona katılmaya dek vardırdı. Kendi adıma bu tartışmalarla pek ilgilenmiyorum, ama nükleere sempatiyle ya da kerhen de olsa bir zorunluluk olduğunu düşünerek olumlu yaklaşanlar, olayın arka planını iyi araştırmamış iseniz cevaplanması zor sorularla karşı karşıya kalmanıza neden olabilir. O nedenle eski ve yeni nükleerci manipülasyonlara soğukkanlı cevaplar vermek önemli. Son yılarda kullanılan nükleer yanlısı argümanların en önemlisi de iklim kriziyle ilgili.

‘Nükleer Rönesans’

Üstelik bu argüman o kadar önemli ki, 1986’da yaşanan Çernobil felaketinden sonra çöküşe geçen ve 2011’de yaşanan Fukuşima felaketinden sonra işi tamamen biten (hatta bence bu son popüler diziyle tabutuna son çivi de çakılan) nükleer endüstrinin nihai kurtuluş stratejisi iklim kriziyle ilgili(ydi). Dünyada nükleer santral yapan ve işleten, devletlere ait veya devlet desteğiyle yolunu bulmaya devam eden az sayıdaki nükleer enerji şirketi ve bunların güdümündeki uluslararası kuruluşlar son 10-15 yıldır “iklim değişikliğine çözüm biziz” propagandasına dayalı bir “nükleer rönesans” stratejisi uyguluyorlar. Hatta Almanya’da Merkel hükümetinin Fukuşima öncesinde (Yeşiller’in hükümetteki en büyük başarısı olan) nükleerden çıkış kararını geri almaya kalkmasının arkasında bu propaganda vardı. (Ama tabii büyük protestolarla karşılaşınca ve üzerine bir de Fukuşima patlayınca hemen çıkış takvimine geri döndüler.) Nükleer endüstri, nükleer reaktörü iklim müzakerelerinde “temiz enerji” olarak kabul ettirmeye de çok çalıştı, ama neyse ki başaramadılar.

Nükleerin iklim değişikliğinin çözümü olduğu iddialarının ne kadar büyük bir yalan olduğunu anlamak kolay. Sadece birkaç arka plan bilgisini bilmek ve birkaç hesap kitap yapmak yeterli. Aslında nükleere karşı olmak için nükleer santrallerin ne kadar tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin nasıl çözümsüz olduğu; nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulduğu; nükleer kazalar nedeniyle hayatını, yakınlarını ve sağlığını kaybeden yüz binlerce, milyonlarca insanın ve onca canlının çektikleri ve neticede yeryüzünün gereksiz yere radyasyona bulanmış olması yeterli, ama şimdilik bunları bir yana bırakarak, adım adım birkaç hesap yapalım:

  • İklim değişikliğiyle mücadele demek küresel sıcaklık artışını 1,5-2 derecede sınırlamak için 2050’ye kadar küresel karbon emisyonlarını sıfıra indirmek demek. Konu nükleer olduğu için sadece enerji üretiminden (dolayısıyla tamamına yakını fosil yakıtlardan) kaynaklanan karbondioksit emisyonlarına bakmak yeterli. Bunu yuvarlak hesap yılda 40 milyon ton olarak kabul edebiliriz.
  • Bu emisyonları 30 yıl içinde sıfıra indirmek için hem enerji üretimini azaltmak (tasarruf ve verimlilik yöntemleriyle) hem de mevcut kömür ve doğal gazla elektrik üretimi tesislerini kapatarak yerlerine yenilenebilir enerji tesisleri açmak gerekiyor. Ulaşım ve sanayi için yakılan petrolü de bir yana bırakırsak (ki tabii katkısı az değil), dünyada sadece elektrik üretimi için kullanılan kaynakların yüzde 38’inin kömür, yüzde 23’ünün doğal gaz (az miktardaki petrolü de katarsak fosil yakıtların toplamının yüzde 65) olduğunu görüyoruz. Nükleerin payı ise sadece yüzde 10. (En iyi zamanında yüzde 17’lere kadar çıkmıştı.)
  • Demek ki nükleerin iklime çözüm olması gerektiğini düşünüyorsanız 30 yıl içinde bu yüzde 65’i kapatıp, yüzde 10’u yüzde 75’e çıkarmanız gerekiyor. Diyelim o kadar da abartmadınız, fosil yakıtların yerini bir yere kadar yenilenebilir alacak, kalan kısmını nükleerle dolduracağız dediniz. 2050’ye kadar kaç olsun nükleerin payı? Yüzde 30? Yüzde 20?

Çalışan 417 reaktörün yüzde 60’ı, 30 yıldan yaşlı

  • Bir reaktörün normal ömrü 40 yıldır. Halen mevcut nükleer reaktör sayısı 417. Bunların ortalama yaşı 30. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda çoğu kapatılacak. Kaza riskinin artmasını göze alarak ömrünü 60 yıla uzattıkları birkaç reaktör varsa da (ABD, İsviçre, Belçika ve bir iki ülkede daha), bu ömür uzatma işi çok yayılmayacak. Ayrıca Almanya, Tayvan, İspanya gibi nükleerden erken çıkış kararı alan bazı ülkeler reaktörlerin ömrünün dolmasını beklemeden önümüzdeki yıllarda mevcut santrallerini kapatacaklar. Bu nedenle ortalama ömür 40 yıl olarak alınabilir.
  • Çalışan 417 reaktörün 254’ü, yani yüzde 60’ından fazlası 30 yıldan daha yaşlı. Bugüne dek 181 reaktör kalıcı olarak kapatıldı (patlayanlar, eriyenler, güvenlik açığı nedeniyle erken kapatılanlar vb. dahil). Emekliye ayrılacak olmaları nedeniyle 2030’a kadar 190 reaktör daha kapatılacak. 2050’de ise geriye sadece 97 reaktör kalmış olacak.
  • Demek ki elektrik üretiminde nükleerin payını yüzde 20’lere, 30’lara çıkarmadan önce yüzde 10’un altına düşmesini engellemeniz, yani kapananların yerine koymak (yenilemek) için önümüzdeki 30 yılda 320 yeni reaktör yapmanız gerekiyor. Yılda 10’dan fazla yeni reaktör yapımı sadece kapananları yenilemek için şart.
  • İklim değişikliğine çare olsun diye kapanacak fosil yakıtların yerine nükleer santral yapmak gibi çılgın bir karar verdiğinize göre, bunun üzerine bir de yenilerini yapmanız gerekli demektir. Enerji üretimi sabit kaldığını varsayarsanız hesabı kolay. Herhalde nükleerin payını yüzde 20’ye çıkarmak için bile önümüzdeki 30 yılda yapmanız gereken reaktör sayısı 750 civarında olmalı. Ama biz kafadan hesap yapmayalım ve literatüre bakalım.
  • İklim değişikliği konusundaki bilimsel katkısı olağanüstü olmakla beraber çözüm önerileri konusunda biraz sabit fikirli olan dünyanın en önemli iklimbilimcilerinden James Hansen, nükleeri çözüm olarak önermek için bir ara hesabı kendisi yapmıştı ve bütün fosil yakıtlı santralleri nükleerle değiştirmek için 2050’ye kadar 2135 reaktör yapılması gerektiğini hesaplamıştı. Yılda 70 tane! (Bu hesabı yapıp nasıl oldu da fikrini değiştirmedi, bilmiyorum.)
  • Başka bir çalışmada fosil yakıtlı santrallerin yerine nükleeri geçirerek önümüzdeki 50 yıl boyunca yılda 25 milyon ton karbon salımından kurtulmak (yani emisyon azaltımının yarısından biraz fazlasını nükleerden karşılamak) için 700 yeni nükleer reaktöre ihtiyaç olduğu hesaplanmıştı. Buna yenileme rakamını da eklerseniz 1000 rakamını geçer. Bu da yılda 35 civarında yeni reaktör eder.
  • En mütevazi hesabı tabii (kendisi de fena halde nükleerci olan) Uluslararası Enerji Ajansı yapıyor. Onların önerisi nükleerin emisyon azaltımındaki katkısının sadece yüzde 6 olması. Bu durumda bile nükleerin elektrik üretimindeki payının yüzde 10’dan yüzde 24’e çıkması gerektiğini ve bunun için de 2050’ye kadar yılda 32 yeni reaktör yapılması gerektiğini hesaplamışlar.

Akkuyu Nükleer Santral inşaatı.

  • Nükleer enerjinin sera gazı emisyonunun sıfır olduğu varsayılarak yapılan bütün bu hesapların (ki ona da geleceğim) ortalamasını alırsak, a) emisyon azaltımına katkısının çok fazla olmayacağını, b) az bir şey katkısı olması için bile mevcutların yenilenmesi dahil yılda 40 civarında yeni reaktörün yapımının bitirilip şebekeye bağlanması gerektiğini görüyoruz.
  • Nükleer enerjinin 60 yıllık geçmişinde yapılıp bitirilmiş nükleer reaktör sayısı 624. Bunların 181’i kalıcı olarak kapatılmış, 26’sı uzun süredir kapalı. Ayrıca yapım halindeyken yarıda bırakılıp terk edilen 94 tane var.
  • Bugün inşaat halindeki reaktör sayısı sadece 48. Bunlara Akkuyu ve yapımı 1985’te başlayan ama hâlâ inşa halinde görünen Slovakya’daki 2 reaktör de dahil. Bu 48 reaktörün en az 33 tanesi planlanan yapım süresini aşmış, gecikmiş durumda.
  • Son 10 yılda açılan 53 yeni reaktörün arasında yapımı 43,5 yıl süren ABD’de bir reaktör, yapımı 33 yıl süren bir Arjantin reaktörü, yapımı 36 yıl süren İran’ın meşhur tek reaktörü ve Rusya’da yapımı 35 yıl süren bir reaktör de var. Onları da dahil edince (ki aslına etmemek gerekir) son 10 yıldır yılda sadece 5 yeni reaktörün açılabildiğini görüyoruz. Ancak bunların bazılarının Çin ve Hindistan’daki küçük reaktörler olduğunu da ekleyelim. Yukarıdaki hesap büyük reaktörlere göre yapılmıştı.
  • Halen tipik bir nükleer reaktör (1 GW) eğer her şey yolunda giderse ve yapımı fazla gecikmezse yaklaşık 10 milyar dolara mal oluyor. Yapım süresi de ortalama 8 yıl. Aslında son 10 yılda yeni açılan 53 reaktörün yapım süresi ortalaması 10 yıldı, ama yapımı çok uzun süren birkaç reaktör ortalamayı yükselttiği için 8 yıl denebilir.

Demek ki nükleerin iklim değişikliğiyle mücadeleye küçük bir katkı sağlayabilmesi için yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Bu da son on yıldaki yıllık yapım hızının 8’e katlanması anlamına geliyor.

Bankalar kredi vermiyor

Yeni nükleer santrallar bugün neredeyse sadece Çin, Rusya ve Hindistan’da, çoğunlukla Çin, Rusya, Kore ve Fransa devlet şirketleri tarafından yapılıyor. Doğrudan devlet desteği ve finansmanı olmadan yapılabilen herhangi bir özel sektör santrali yok. Çoğu yatırım bankası artık nükleere kredi vermiyor. Çünkü nükleer en pahalı yöntemlerden biri. Yeni bir nükleer santralden elektrik üretmeye kalkmak bugün rüzgârdan, güneşten çok daha pahalıya geliyor. Bu kadar çok sayıda yeni reaktörün sadece finansman bulunamayacağı ve üretilecek elektriğin maliyeti çok fazla olacağı için bile imkansız olduğunu görebilirsiniz. Buna uzun yapım sürelerini da eklerseniz zaten 2050’ye kadar bu kadar çok yeni reaktör yapmak mümkün değil.

Bu resme enerji politikalarını da ekleyebilirsiniz. Bir zamanlar önemli nükleer teknoloji ülkelerinden biri olan Almanya 2022’de tamamen nükleerden arınıyor. Aynı şekilde Belçika, İspanya, Tayvan gibi birkaç ülke daha nükleerden çıkış stratejisi izliyor. Halen elektriğin yüzde 71’ini nükleerden elde eden Fransa bile bu oranı 2025’e kadar yüzde 50’ye indirmeye karar verdi. Çin’in, Rusya’nın ve bir iki hevesli ülkenin nefesinin de parasının da yetmeyeceği açık.

Tabii bir de uranyum ve aslında karbon emisyonunun sıfır olmaması meselesi var. Halen mevcut uranyum rezervlerinin büyük kısmı Kazakistan, Kanada, Avustralya, Nijer, Namibya, Rusya ve Özbekistan’da. Nükleer enerji aslında oldukça marjinal kaldığı için hâlâ rezervler çok fakir değil ve cevherdeki uranyum oranı ortalamada binde 1,5 civarında. Ama yapılan hesaplara göre mevcudun 2-3 katı reaktör çalışır hale gelirse daha fakir cevherlerin de çıkarılması gerekecek, bu da karbon yoğun bir iş olan uranyum madenciliği ve yakıt hazırlama işinin daha karbon yoğun ve daha pahalı hale gelmesine neden olacak. Nükleer endüstrinin kilowattsaat başına 10-30 gram olarak verdiği nükleerin karbon dioksit emisyonunu madenciliği de hesaba katarak 50-100 grama kadar çıkaran hesaplar var. Karşılaştırma için, tipik bir doğal gaz santralinde bu rakam 350 gram. Eğer uranyum ihtiyacı artarsa 2070’e kadar nükleer enerjinin karbon emisyonunun doğal gaza yaklaşacağını hesaplayan çalışmalar var.

Ama bunları bir yana bırakıp nükleer enerjiyi sıfır emisyonlu bile kabul etseniz hesap açık. Doluya koysanız almıyor, boşa koysanız dolmuyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok. Çernobil dizisi bize nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Nükleerin iklim değişikliğine çözüm olduğu da bu katmerli yalanlardan birisi daha işte. Hepsi bu.

(Yeşil Gazete)

 

Dünyaİklim KriziManşet

Hindistan’ı şimdi de Vayu kasırgası vuracak

Ülkenin batısındaki Gucarat eyaletini yarın sabah vurması beklenen Vayu kasırgası nedeniyle yüzbinlerce kişi yerinden tahliye edilecek.

Hindistan’ın batı sahilindeki Gucarat eyaletini yarın sabah vurması beklenen Vayu Kasırgası nedeniyle yüz binlerce kişinin tahliyesine hazırlanılıyor. Hükümetten yapılan açıklamada, Gucerat eyaleti ve Diu bölgesi yönetiminin riskli bölgelerden yaklaşık 300 bin kişiyi tahliye etmeyi planladığı bildirildi. Tahliye edilenler, hazırlanan 700 geçici kampa yerleştirilecek.

Hindistan Meteoroloji Dairesi’nden yapılan açıklamada da Vayu Kasırgası’nın, perşembe sabahı, Porbandar ve Mahuva bölgeleri arasındaki kıyı şeridinden, saatte 135 kilometre hızla karaya ulaşmasının beklendiği ifade edildi. Hindistan Ulusal Afet Müdahale Gücü de (NDRF), 39 ekibin, Gucerat eyaleti ve Birlik Toprağı statüsündeki Diu’da hazır beklediğini duyurdu. Kıyı bölgelerinde bugün ve yarın eğitime ara verildiği açıklandı.

Sık sık sert ve büyük kasırgaların etkilediği ülkeyi geçtiğimiz ay vuran Fani kasırgası, saatte 180 km. hızla karaya ulaşmış ve 3 kişi hayatını kaybetmişti.

İklim değişiyor, dünya sarsılıyor

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), 2018 Küresel İklim Durumu raporunda, küresel ısınmanın dünyayı hem fiziksel hem de ekonomik olarak giderek daha fazla etkilediğini açıklamıştı. Raporda, geçtiğimiz yıl iklim değişikliği yüzünden meydana gelen başlıca değişiklikler şöyle sıralanmıştı:

. İklim olayları ve aşırı ısınmaya bağlı afetler 62 milyondan fazla insanı etkiledi.

  • Seller yaklaşık 35 milyon insanı etkiledi.
  • ABD’deki Florence ve Michael kasırgaları, ülkede milyarlarca dolarlık hasara neden olan 14 felaketten sadece ikisiydi.
  • Yılın en şiddetli fırtınası olarak kayda geçen Mangkhut Tayfunu, çoğu Filipinler’de 2,4 milyon kişiyi etkiledi ve 134 kişinin ölümüne neden oldu.
  • Avrupa, Japonya ve ABD’de sıcaklık dalgaları ve orman yangınları sonucu 1,600’den fazla kişi yaşamını yitirdi.
  • Hindistan’ın Kerala eyaletinde, son yüzyılın en kötü sel ve yağışları görüldü.

Kategori: Dünya

EkolojiManşet

Yükselen ‘çöp dağı’ Delhi’nin siluetini değiştiriyor

Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin Gazipur ilçesindeki çöplüğe her gün 2 bin ton çöp atılıyor. Yılda 10 metre yükselen çöp çağının yüksekliği yakında Tac Mahal’i geride bırakacak.

Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin silueti giderek yükselen yeni bir dağ ile değişiyor. Kentin Gazipur ilçesindeki çöplüğe her gün 2 bin ton yeni çöp atılıyor. Yılda yaklaşık 10 metre yükselen Gazipur çöplüğünün çok yakında ülkenin en önemli anıtlarından 73 metrelik Tac Mahal’i geçeceği ifade ediliyor.

BBC’nin haberine göre, neredeyse 40 futbol sahası genişliğinde bir alana yayılan çöplüğün 17 yıl önce kapatılması gerekiyordu. Ancak Gazipur çöplüğüne dökülen çöplerin miktarı her yıl biraz daha artıyor. Birleşmiş Milletler’in ‘Dünyanın en kirli başkenti’ dediği Yeni Delhi’deki çöplüğün yüksekliği bu yıl 65 metreyi aştı. Yakında çöplüğün etrafına uçakları uyarmak için kırmızı uyarı ışıklarının dikilmesi gerekecek.

Gazipur çöplüğü 1984’te açılmış ve 2002 yılında kapasitesini doldurmuştu. Ancak çöplük kullanımda kalmaya devam etti ve çevredekiler için de ciddi bir risk haline geldi.Geçen yıl yoğun yağışlar sonucu çöplüğün bir bölümü çökmüş, iki kişi çöp çığının altında kalarak hayatını kaybetmişti.

Çöplüğün yaydığı metan gazı nedeniyle bölgede sık sık yangın da çıkıyor. Atıkların suları da yakınlardaki sulama kanallarına akıyor.

Kategori: Ekoloji

Dünyaİklim KriziManşet

Hindistan kavruluyor: Onlarca kişi hayatını kaybetti

Termometrelerin 50 dereceyi gördüğü ülkenin bazı bölgelerinde asfaltın erimemesi için yollara su döküldü, çiftçiler hayvanlarını ve ekinlerini canlı tutmak için mücadele ediyor. uzmanlar iklim değişikliğinin bu sıcak hava dalgalarını yoğunlaştıracağı uyarısında bulunuyor.

Hindistan’da 50 dereceyi aşan sıcaklıklar yüzünden onlarca kişi hayatını kaybetti. ABD meteoroloji kanalı The Weather Channel’ın aktardığı bilgilere göre, ülke genelindeki kavurucu sıcaklıklar ve su sıkıntısı, “güneş çarpması ve sıcaklığa bağlı diğer nedenlerle onlarca kişinin ölümüne ve ağır kayıplara” neden oldu.

Hindistan medyasında cuma günü yer alan haberlerde, üç hafta içinde 17 kişinin hayatını kaybettiği bildirilmişti.

Hindistan Meteoroloji Birimi yetkilileri, ülkenin kuzey bölgelerinde ve merkezinde art arda üç gündür devam eden “şiddetli sıcak hava dalgası” nedeniyle uyarı yaptı. Yetkililer, ülkenin kuzeybatısındaki Racastan eyaletinde yer alan Churu kentinde termometrelerin 50,6 dereceyi gördüğünü belirtti. Şehirdeki acil servislere fazladan klima ve ilaç takviyesi yapılırken, bazı bölgelerde asfaltın erimesini önlemek için yollara su döküldü.

Ülkenin batısındaki Maharaştra eyaletindeyse çiftçiler hayvanları ve ekinleri için su bulmaya çalışıyor. Göl ve nehirlerin kuruduğu ülkede halk su sıkıntısı yaşıyor. Eyalette sıcaklığın en çok vurduğu bölgelerden Beed’de yaşayan Rajesh Chandrakant, “Su rezervleri, göller ve nehirler kuruduğu için çevre kasabaların su tankerlerinden faydalanmak zorunda kalıyoruz. Çiftçiler hayvanları için sadece her üç günde bir su alıyor” dedi.

İklim değişikliği, bu dalgaları yoğunlaştıracak

Hindistan merkezli araştırma kurumu Bilim ve Çevre Merkezi’nden uzmanlar, aşırı sıcağın olağanüstü hava olaylarının belirtisi olabileceğini söyledi. Dünya çapındaki bilim insanları uzun süredir  iklim değişikliğinden kaynaklanan artan küresel sıcaklıkların sıcak hava dalgalarını yoğunlaştıracağı konusunda uyarıda bulunuyor. Ülkede Racastan ve Hindistan’ın merkezindeki Madya Pradeş eyaletlerinin bazı bölgeleri için bugün de sıcak hava dalgası uyarısı yapıldı.

Mayıs 2016’da Racastan’ın Phalodi bölgesinde 51 dereceyle ülke tarihindeki en yüksek sıcaklık kaydedilmişti. Hindistan’da 31 Mayıs’ta sona eren muson öncesi üç aylık dönem, son 65 yılın en kurak dönemi olarak kayıtlara geçti.

Sıcaklığı azaltacak muson yağmurlarının ülkenin güney kesiminde bu hafta içinde başlaması bekleniyor.

 

Kategori: Dünya

Dış Köşe

Ismarlama tarih – Murat Belge

New York Times‘da bir yazı okudum: Hindistan ve Modi hakkında. Yazan, Romila Thapar. Konu, “tarihi yeniden yazma” çabaları. Mitler uydurup bunları “tarih” diye yutturma çabasını anlatıyor. Hindu milliyetçiliği şüphesiz hep vardı; ama Hindistan’ın bir Britanya sömürgesi olmaktan kurtuluşunun mimarları Gandhi ile Nehru idi. Onların şanlı mücadeleleri sonucu yeni Hindistan kurulurken bu milliyetçiler (ve dinciler) ortada yoktu. Zaten Kongre Partisi uzun zaman Hindistan’ı rakipsiz yönetti. Ama bu uzun süre içinde Hindu milliyetçiliği de örgütlendi.

Başlangıçta Raştriya Svayemsevak Sangh adında bir örgüt kurulmuştu. Buradan, şimdiki Bharatiya Canata Partisi doğdu. Narendra Modi bütün bu örgütlerde çalıştı.

Romila Thapar tarihi yeniden yazma eğiliminin Raştriya’dan beri gündemde olduğunu söylüyor. Nedir amaç? Ne yapmak istiyorlar? Tabii, bütün milliyetçilerin yaptığı gibi, Hintliler’in dünyanın en yüce, en soylu, en medeni (daha bir yığın “en” sayılabilir) milleti olduğunu kabul ettirmek istiyorlar. Birinci konu bu. Hindular’a göre Hindistan birkaç yüzyılı bulan Britanya emperyalizminden kurtulmuş; ama ondan öncesinde de Moğol-Türk emperyalizmi sözkonusu: Babürlüler. İngilizler gibi onlar da “dışarıdan” gelme, Hintli değiller. Onlarla birlikte gelen Müslüman dini de Hindistan’a yabancı. Bütün bu süre içinde bu ülkede yaşamış olmaları bir şey değiştirmiyor. Hintlilik de, Hinduizm de sonuna kadar arı. Yabancı öge almamış, katışmamış.

Tarih hakkında bu tür teoriler hep hayali bir geçmiş anlatırken, aslında hayal edilen bir geleceği betimliyordur. Hindu milliyetçileri, etnik ve dini bakımlardan arı bir Hindistan istiyorlar. Sorun bu. “Geçmişte böyleydi. Gene böyle olmalı.”

Dünyanın yeni siyasi yapılanmasında karşımıza çıkan benzerlik ve benzemezlikler bana çok ilginç görünüyor. Örneğin burada gördüğümüz popülist hareketler ve tarih karşısında aldıkları tavırlar. Modi bir Hindu ve yukarıda özetlediğim şekilde Müslümanlar’ı tarihten silmeye çalışırken bir yandan valisi olduğu Gücerat’tan fiilen silinmelerine de yardımcı olmuştu. O kıyımda can kaybı üç değil, beş değil, binlerde.

Tayyip Erdoğan ise Müslüman bir siyasi önder. Bu kimliğiyle Amerika’yı Müslümanlar’ın keşfetmesinin iyi bir şey olacağını düşünüyor ve bunu ilan ediyor. Bu veriler ışığında bu iki kişinin yollarının hiç kesişmemesi gerek. Oysa kesişiyor. İşte, olmayan bir tarih yazma çabasında buluşuyorlar.

Daha da özgül bir konuda iyice kesişiyor: Gandhi ile Nehru (çok farklı düşünce yapılarına rağmen şaşılacak bir uyum içinde birlikte çalışabilmiş iki kişi) seküler bir Hindistan kurdular. Bu da, Bharatiya Canata’nın hiç hoşlanmadığı bir şey. Başta Modi, Hindistan’ı bir Hindu devletine dönüştürmeye çalışıyorlar.

Ya AKP ne yapıyor? Orada da cumhuriyetin kuruluş felsefesinin önemli bir bölümünü oluşturan sekülarizmle mücadele var. Şimdiye kadar olanca resmi tarih Atatürk çevresinde kurulmuştu. Şimdi AKP onun geriye çekildiği bir “Türkiye tarihi” yazmak istiyor. Bu konuya bakınca benzerlik daha belirgin hale geliyor.Gelgelelim, Gandhi ile Nehru, kendi kafalarından hiç olmamış bir Hindistan tarihi çıkarıp yazmamışlardı. Tarihyazımına müdahale etmek, Hintli tarihçilere “şöyle şöyle” bir Hindistan tarihi yazdırmak akıllarından geçmemişti. Oysa bunlar burada var. AKP öncesi Türkiye’de, neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt, bir “yapma tarih” kurma girişimi var. Orta Asya, kuruyan deniz, oklar, medeniyet taşıyan Türkler, bütün bilinen dillerin temeli olarak Türkçe, Türk Konfüçyüs, Türk Buddha, külliyetli miktarda mitoloji var burada. Şimdilerde tek-parti döneminde olduğu gibi vurgulanmıyor, ama bunlar hepsi olmuş ve izleri duruyor.

Dolayısıyla şimdiki çaba bir uydurma tarih yerine bir başka uydurma tarih getirip yerleştirme biçimini alıyor.

Tayyip Erdoğan sarayının merdivenlerinden “On Altı Türk Devleti”ni temsil eden on altı bıyıklı zevatın arasından geçerek iniyor! Yakın tarihin unutulmaz sahnelerinden biri!

Bu sahneyi görünce, mitolojik-tarihten kurtulacağımıza inanan biri var idiyse, o da inancından vazgeçmiştir. Ama bu olay gerçekten ilginç; çünkü karşı olmasını beklediğimiz efsaneyi benimsediğini görüyoruz. Bu “On Altı Türk Devleti” Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta beğenmediğini izhar ettiği Kemalistler’in bir icadı. Hani Hindu Modi ile Müslüman Erdoğan için, “karşıt” gibi görünmelerine rağmen aynı işi yaptıklarını söylüyorduk. Burada benzemezlerin benzerliği daha da şaşırtıcı.

Tarihi değiştirmeye kalkışmak, belirli tipten siyaset adamlarının başvurduğu bir yöntemdir. Bunun ardında genellikle “radikal” sayılacak bir ideoloji yatar. Bu siyaset adamı tipinin bir “dava”sı vardır. Ülkeyi oldukça kökten bir biçimde değiştirmek istiyordur. Ülkeye vermek istediği biçimi de “tarihte de böyleydi” diye haklı gösterme taktiği güder.

Tayyip Erdoğan “Osmanlı” sözünü dilinden düşürmüyor. Yüzeysel bir tavırla baktığımızda, “Osmanlı bizim gerçek tarihimiz. Hunlar’la, Göktürkler’le uğraşmaktan daha gerçekçi” diyebiliriz, ama değil, çünkü yaşanmış Osmanlı tarihiyle değil, yaşanmamış bir Osmanlı tarihiyle “iştigal” ediyoruz. Hani adam TV’ye dizi yapıyor, yaptığını beğendirmek için Abdülhamid’e Britanya elçisini tokatlatıyor! Olan bir şey olmadığı gibi olabilecek bir şey de değil. Tabii dediğim gibi, ne olmasını istediğini göstermiş oluyor. Böyle şeyler istemenin ne kadar sağlıklı olduğunu burada tartışmasak da olur.

Geçmiş yüceliğimizi milletimize anlatmak, göstermek, bununla övünmek, bütün popülist siyaset programlarında rahatça yer alabilecek şeyler. Erdoğan’ın Osmanlı baas-ı bad-el mevti ardında koşmasında sevdiği “yönetim biçimi” üstüne düşüncelerinin de rol oynadığını sanıyorum. Resmi sıfatı “Cumhurbaşkanı” ama mizacı bundan çok “Padişah”a yakın. Bunun bulunacağı yer de tabii Osmanlı.

Geçmiş tarihi kendi beğendiğimiz şekle sokmak için yaptığımız şeyler, bugün olanları anlamak ve anlatmak için yaptıklarımızdan çok da farklı olamaz herhalde. Sonuçta aynı dimağın ürettikleri. Geçmişi “hatırlamak” üzere On Altı Türk Devleti’ne başvurmak ya da Küba’daki camiden dem vurmak gibi işler yapınca, bugün olanların da açıklamasını “kadının üstüne işediler” ya da “seçimde hile yaptılar” “tez”leri üstüne oturtmak ve olur olmaz hapse atılan insanlar hakkında aslı esası olmayan suçlamalarla konuşmak da “normal”leşiyor. “Onları söyleyen bunları da söyler” normalliği bu.

Ayrıca, doğuya baktın Modi, batıya baktın Trump, kuzeye baktın Putin, güneye baktın Esad veya Beşir veya Sisi… bir normalliktir gidiyor.

(Birikim’den alınmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

DünyaUncategorized

Hindistan’da kasırga alarmı

Kasırga  tehlikesi yüzünden ülkenin doğusundaki sahil bölgesinde yaşayan 800 bin kişi tahliye edilecek.

Hindistan, ülkenin doğusundaki sahil bölgesini etkilemesi beklenen kasırganın yaratacağı riskler yüzünden bu bölgede yaşayan yaklaşık 800 bin kişiyi tahliye etmeye hazırlanıyor. Tahliye edilen kişiler daha güvenli bölgelerdeki okullara ve doğal afetler için hazırlanan barınaklara yerleştirilecek.

Yetkililer, tren, otobüs ve teknelerle çok sayıda kişiyi en kısa zamanda bölgeden çıkarmak için alarma geçti.  Aşırı yağmurların güneydeki Odisha eyaletinde de yaşam koşullarını olumsuz etkilemesi bekleniyor.

Hindistan Devlet Meteoroloji Müdürlüğü de cuma günü rüzgarın hızının saatte 200 kilometreye varacağı uyarısında bulundu.

Bu arada batıdaki Bengal ve Odisha eyaletlerini ziyaret etmek isteyen turistlere, bu bölgelerden uzak durulması tavsiye edildi.

Kategori: Dünya

DünyaManşet

Pakistan, esir pilotu Hindistan’a iade etti

Pakistan, düşürdüğü Hint savaş uçağının pilotu Abhinandan Varthaman’ın ilkesine iade edildiğini açıkladı.

İki ülke arasındaki Wagah sınır kapısında gerçekleşen iade töreninde Varthaman evrak işlerinin tamamlanmasından sonra kendi ülkesinin yetkililerine teslim edildi.

Varthaman’ın sivil kıyafetler içerisinde Hindistan’a teslim edilmesi dikkat çekti.

Hindistan, 26 Şubat’ta Keşmir Kontrol Hattı’nın Pakistan tarafında bulunan terör örgütü kamplarına hava saldırısı düzenlediğini duyurmuştu. Pakistan tarafı ise sınır ihlalini kınayarak ikinci bir ihlal olduğunda karşılık vereceklerini açıkladı. Çarşamba günü yine Hindistan sınırı ihlal etmiş, Pakistan da 2 Hint uçağını düşürmüş Hint pilot Abhinandan Varthaman’ı esir almıştı. Pakistan Başbakanı Imran Khan’da “iyi niyet göstergesi” olarak pilotu serbest bırakacaklarını açıklamıştı.

Kategori: Dünya

EnerjiManşet

Tamamen güneş enerjisiyle çalışan Cochin Uluslararası Havaalanı’nda günde 50 ila 60 bin kilovat saat elektrik üretiliyor

DCIM\100MEDIA\DJI_0008.JPG

Hindistan’daki Cochin Uluslararası Havaalanı tamamen yenilenebilir enerjiyle çalışan dünyanın ilk havaalanı olarak hizmet vermeye devam ediyor. Hindistan’ın güneyindeki Cochi’de bulunan ve 50 dönümlük araziye kurulan 46 bin güneş panelinden 12 MWp elektrik enerjisi elde ediliyor. Havalimanının enerji ihtiyacı güneş enerji panellerinden günde 50 ila 60 bin kilovat saat elektrik üretimi ile karşılanıyor.

Proje ilk kez 100 kilovat pilot üretimle başlamıştı. Cochin Uluslararası Havaalanı Genel Müdürü Vattavayalil Joseph Kurian, elektrik faturasının yüksek olduğunu fark ettiklerinde diğer olasılıkları düşündüklerini, akıllarına yeşil enerjinin gücünü kullanma fikrinin geldiğini ve bu sayede günde yaklaşık 48 bin birim tükettiklerini söyledi. 1993 yılında temeli atılan, 1999’da kullanılmaya başlanan ve 2013’ten bu yana yenilenebilir enerjiye geçilen Cochin Uluslararası Havaalanı’nda güneş enerjisinden elde edilen elektrikle ulusal şebekeye de birkaç megavat enerji üretilerek katkı sağlandığı belirtiliyor.

İklim değişikliği ile mücadele eden bilim insanları dünyadaki sera gazı salımlarının on ikide birinin turizm sektörü kaynaklı olduğunu söylüyor. En son verilere göre turizm sektöründeki uçuşlar, konaklama ve yeme-içme, hatta hediyelik eşyaların üretimi 2013 yılında küresel çapta 4,5 milyar ton karbondioksit salımına yol açtı. Mevcut öngörülere göre 2025 yılına gelindiğinde turizm sektörü kaynaklı sera gazı salımlarının yılda 6,5 milyar tona ulaşacağı tahmin ediliyor. Bilim insanlarına göre havacılık sektörü tüm dünyadaki sera gazı salımlarının yüzde 2’sine tekabül ediyor. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) verilerine göre hızla büyüyen havacılık sektörünü hacminin 2036 yılına kadar ikiye katlanarak yılda 7,8 milyar yolcuya ulaşması bekleniyor.

Hint Güneşi uçuruyor: Güneş enerjili ilk havalimanı ve bizim hesaplar

(Yeşil Gazete, marketbusinessnews.com)

Kategori: Enerji

Dış Köşe

Yeni yılda az, öz, daha kısa vakayinamaler – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Efsanevi tiyatro oyuncusu Gülriz Sururi 90 yaşında olanca zerafetiyle dimdik, adeta ayakta öldü. Sessiz bir defin istemişti, ölümü, vasiyetine uygun olarak defninden sonra duyuruldu. Açık Radyo’ya da daha bir buçuk ay önce onun zarif elinden Sanatsever Kurum Ödülü alma onurunun güzel anısı kaldı.


Açık Radyo’ya da daha bir buçuk ay önce onun zarif elinden Sanatsever Kurum Ödülü alma onurunun güzel anısı kaldı.

Brezilya’nın askeri diktatörlük, işkence ve cinayet savunucusu, köleci, dinbaz, ırkçı, eşcinsellerin, kadınların ve doğanın can düşmanı, ordudan atılma faşist yüzbaşı Jair Bolsonaro, görkemli bir törenle Devlet Başkanlığı’na resmen başlarken ülkesini sosyalizmden, ahlaksızlıktan ve siyasi doğruculaktan kurtaracağını söyledi.

BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO Yeni Yıl mesajında 2019 için sadece barış dilerken Yeni Yıla girişin kutlandığı gece yarısı, saatler 12’yi vururken ABD ve İsrail, “İsrail düşmanı” olduğu gerekçesiyle örgütten ayrıldılar. UNESCO, Filistin topraklarındaki El Halil şehrini “tehlike altındaki dünya mirası” listesine almıştı.

Yeni yılın başlangıcında savaş rüzgârları da daha güçlü esmeye başladı: Suriye sınırındaki birliklere takviye amacıyla gönderilen; obüs, tank, ZPT (zırhlı personel taşıyıcı) ve mühimmat yüklü tırlardan oluşan konvoy Şanlıurfa’ya ulaştı. Araçların, Suriye sınırında konuşlu askerî birliklere takviye amacıyla gönderildiği öğrenildi.

Yeni yıla girilirken ABD’de zenginlerin 2018’de servetlerine servet kattığı, vergi indirimlerinin % 20’den fazlasının en zengin yüzde 1’in cebine gittiği, vergi indirimi projesinin tam olarak yürürlüğe gireceği 2028’e gelindiğinde en tepedeki yüzde 1’e gidecek servet payının % 83’e ulaşacağı, 2018’de işçilerin gene ayazda kaldığı belirtildi.

Yeni yılda yeni dönem başlatıldı ve plastik poşetler 25 kuruştan satılmaya başladı. Edirne Çevre ve Şehircilik müdürü gelecek nesillere daha yaşanabilir bir ortam bırakmak için yılın ilk gününden itibaren yeni uygulamayı başlattıklarını söyledi. Yalnız, yeni yılda Türkiye, İngiltere’den en fazla plastik çöp alan ikinci ülke konumuna da yükseldi.

Sudan’da yıl başında maaşlara zam yapılacağı açıklandığı sırada, BM’nin “İnsanlığın en büyük krizi” dediği Yemen savaşında Suudi Arabistan’ın 14 – 17 yaşlarında Sudanlı çocukları 480-530 $ aylıklarla savaştırdığı, emirleri de telefon & GPS aletleriyle ulaştırdığı öğrenildi. Sudan ise iddiaları reddetti: “Barış & istikrar için ordayız” dedi.

Hindistan’da yeni yıl dünyanın belki de en görkemli eylemi ile taçlandı. Kerala eyaletinde bir araya gelen 5 milyon kadın, adet gören ve “kirli” kabul edilen 10-50 yaş arası kadınların en büyük tapınaklardan birine girebilmesi ve cinsiyet eşitliği çağrısı yapmak için 620 kilometrelik insan zinciri oluşturdu. Yeni yılın belki en iyi haberiydi.

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

.

Ömer Madra

Kategori: Dış Köşe

KadınManşet

Hindistan’da kadınlar cinsiyet eşitliği için 600 kilometrelik etten duvar ördü

Hindistan’da, iki kadının yüzyıllardır uygulanan geleneği delerek bir tapınağa girmesinin ardından cinsiyet ayrımıyla mücadele için kadınlar ayaklandı.

Olayın yaşandığı Kerala eyaletinde toplanan binlerce kadın, etten duvar örerek kadınlara yapılan ayrımcılığı protesto etti. ‘Kadın Duvarı’ olarak adlandırılan insan zinciri 600 kilometreyi buldu.

Dev protesto gösterisi, kadınların tapınaklara girmemesi gerektiğini savunanların eylemlerine karşılık olarak düzenlendi.

Cinsiyet eşitliği tartışmalarını hararetlendiren olay

Adet görme yaşlarındaki kadınların girmesinin yasak olduğu Sabarimala Tapınağı’nı çarşamba günü iki kadın ziyaret etmiş, yasağın delinmesi muhafazakar kesimi öfkelendirmişti. Geleneğin bozulmasına tepki gösterenlerin eylemlerinde polis göz yaşartıcı bomba kullandı.

Yerel basın kadınların ziyaretinin ardından görevli rahibin tapınağı kapatarak arındırma töreni yaptığını duyurdu.

Kadınların tapınak girişinde bekleyen gönüllü korumaları aşarak nasıl içeri girdikleri bilinmiyor, ancak herhangi bir engelle karşılaşmadıkları belirtiliyor. Ele geçirilen video kayıtlarında kırklı yaşlardaki iki kadının başları örtülü şekilde tapınakta dolaştığı görülüyor. Yetkililerin yaptığı açıklamaya göre kadınlar daha önce de tapınağa girmeye çalışırken engellenmişti.

Taraflardan protesto çağrıları

İktidar partisinin eyalet kolu başkanı olayın ardındın halka protesto çağrısında bulundu. Kadınların tapınağa girmesinin vatandaşlık hakkı olduğunu belirten Kerala eyalet bakanı hükümetin tapınağa girmek isteyen kadınların güvenliğini sağlamaya devam edeceğini duyurdu. Tapınak çevresine polis güçleri yerleştirildi.

Eyalet yönetimindeki muhalifler ise bu durumu bir ihanet olarak değerlendirdi ve yönetimin geleneği ihlal etmenin cezasını çekmesi gerektiğini vurguladı. Hindistan Başbakanı Nerendra Modi’nin partisi BJP’nin Kerala eyalat başkanı ise ateist yönetimin Hindu tapınaklarını yok etme komplosu olduğunu söyleyerek müritleri protestoya çağırdı.

Yüksek Mahkeme’den yasağı bozan karar

Sabarimala tepesindeki Hindu tapınağında uygulanan adet yaşındaki kadınların girmesinin yasağı geçtiğimiz Eylül ayında Yüksek Mahkeme’nin aldığı bir kararla kaldırıldı. Karara karşı ekim ayında yapılan protesto gösterilerinde yüzlerce Hindu ile polis arasında arbede yaşanmıştı.

.

(Euronews)

Kategori: Kadın

İklim KriziManşet

İklim bu kez Hindistan’ı vurdu: Gaja kasırgasında 33 ölü

İklim krizi etkisini her geçen gün daha şiddetli şekilde hissettirmeye devam ediyor. Hindistan’ı etkisi altına alan Gaja kasırgası sonucu 33 kişi öldü, 180 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Hindistan’ın doğusunda kasırga ve yoğun yağış nedeniyle en az 33 kişi hayatını kaybetti. Doğal afet nedeniyle 180 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Hızı saatte 120 kilometreyi bulan Gaja kasırgası, Tamil Nadu eyaletinin sahil kesimlerini vurdu. Afet  yönetim ofisinden yapılan açıklamada 11’i kadın ikisi çocuk olmak üzere toplam 33 kişinin kasırga sonucu öldüğü açıklandı. Evlerini terk etmek zorunda kalan 180 bin kişinin ise kurulan 350 kampa yerleştirildiği belirtiliyor.

Eyaletin başbakanı Edappadi Palaniswami kurban yakınlarına 14 bin dolar ödeneceğini söyledi. Palaniswami, ölümlerin çoğunun sel baskını, ev çökmesi ve elektrik akımına kapılma sonucu gerçekleştiğini açıkladı. Afet bölgesindeki arama kurtarma çalışmaları ise devam ediyor. Donanmadan iki gemi ve bir helikopterin operasyona destek verdiği belirtiliyor.

Gaja, Hindistan kıyılarına son dönemde vuran ikinci kasırga oldu. Titli Kasırgası Ekim ayında Odisha eyaletinde iki kişinin ölümüne neden olmuştu. Nisan ve Aralık ayları arasında Hindistan, düzenli olarak şiddetli fırtınaya teslim oluyor. Geçtiğimiz yıl bölgeyi etkisi altına alan Ockhi kasırgası sonucu 250 kişi hayatını kaybetmişti.

 

(DW Türkçe)

 

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim değişikliği Hindistan’da etkili oldu: Aşırı yağışların yol açtığı selde ölü sayısı 164

İklim değişikliğinin yıkıcı etkisi Hindistan’da bir kez daha yüzünü gösterdi.

Hindistan’ın Kerala eyaletinde 8 Ağustos’tan bu yana şiddetli yağışların yol açtığı sel ve heyelanlarda can kayıpları artıyor.

Eyalet hükümeti başkanı Pinarayi Vijayan tarafından yapılan açıklamaya göre sel felaketinde yaşamını yitirenlerin sayısı 164’e yükseldi. Vijayan, 100 dolayında kişinin de kayıp olduğunu belirtti.

Doğal Felaketler Yönetim Merkezi’nin yerel sorumlusu ise AFP’ye yaptığı açıklamada, eyalette bin 331 kampın kurulduğunu ve 147 bin kişinin bu kamplara yerleştirildiğini aktardı.

Aşırı yağışlar nedeniyle nehirlerin taştığı, ana yollar ve köprülerin çöktüğü eyalette onlarca köy ve binlerce ev sular altında kalırken, demir ve havayolları ulaşımı da askıya alındı.

Eyaletteki 14 bölgeden 12’sinde ise ‘kırmızı alarm’ durumuna geçilirken, bazı bölgelere elektrik ve su verilemedi.

Muson yağmuru her yıl Hindistan’ın Kerala eyaletine yoğun yağış getiriyor. Ancak bu yılki aşırı yağışlar eyalette tarihe geçti.

Eyalette benzer bir yağışın en son 1924 yılında yaşandığı, 3 hafta sürdüğü ve birçok kentte büyük zarar yol açtığı belirtildi.

Bilim insanlarının bulgularına göre, iklim değişikliği  sıcak hava dalgasının oluşma ihtimalini iki katına çıkarıyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(The Time, Karınca, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Günün Manşetiİklim KriziManşet

Sıcaklık: Bir sonraki eşitsizlik konusu

The Guardian’da Amy Fleming, Ruth Michelson ve Adham Youssef ile Kahire’den, Oliver Holmes Kudüs’ten, Carmela Fonbuena Malila’dan ve Phnom Penh’ten Holly Roberyson imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından çevirmenlerinden Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Küresel ölümcül sıcak hava dalgası, bunu görmezden gelmeyi imkânsız kıldı: dünya çapında şehirlerde sıcağı olmayanlar ve serini olmayanlar olarak ayrılıyoruz.

2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’e ulaşması bekleniyor. Yasmin Mund/Barcroft Media

Kanada’nın bir eyaleti olan Quebec’te Temmuz sıcakları kasıp kavururken, bir hafta içinde 90’dan fazla kişinin ölümüne sebep olurken, acımasız güneş ışınları zenginle fakir arasında derin bir uçurum oluşturuyordu.

Montreal’in varlıklı sakinleri iklim kontrollü ofis ve evlerinde keyifli bir biçimde yayılırken AVMler ve lokantalar gibi kamusal alanlarında genelde pekiyi karşılanmayan şehrin evsizleri sıcak örtüsünden kaçmak için çaba sarf ettiler.

Evsizler için gündüz bakım evi olan Benedict Labre Evi, sıcak dalgasının ilk beş gününde bir klima bağışlanmasını sağlayamadı. “Kapalı bir yerde 40 ya da 50 kişi olduğunu ve dayanılması çok güç bir halde sıcak olduğunu hayal edin,” diyor tesisteki klinik koordinatör Francine Nadler.

44 Montreal sakini bu yaz sıcaklarda yaşamını yitirdi. Yetkililer, evsizlerin bu kişilerin arasında olup olmadığını henüz netleştirmedi fakat kamu sağlığı bölgesel yönetimine göre çoğunluk 50 yaş üstü, tek başına yaşayan, fiziksel ya da zihinsel sağlık problemlerinden mustarip kişiler. Hiçbirinin iklimlendirme sistemi yoktu. Montreal sorgu hakimi Jean Brochu muhabirlere, çoğunluğu kendi ekibi tarafından incelenen bedenlerin “ileri derecede bozulma safhasında olduklarını, bulunmadan önce bazen iki günü sıcakta geçirdiklerini” belirtiyor.


Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor. Bu saf işkence. Bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir diyor Profesör Camilo Mora.

Sıcaktan en çok mağdur olanlar fakir ve tecrit edilmiş olanlar, dünya genelinde aşırı sıcak şehirlerde tekrarlanmakta olan bir durum. ABD’de göçmen işçilerin sıcaklığa maruz kalmaya bağlı ölüm ihtimali Amerika vatandaşlarına göre üç kat fazla. 2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’ a ulaşması bekleniyor. Kenar mahallelerde yaşayanlar daha savunmasızlar. Öldürücü sıcaklara maruz kalmaya bağlı küresel riskler doğrusal şekilde artıkça, insan felaketlerine ilişkin riskler de artıyor.

Hawaiili araştırmacılar, sera gazı salımlarının artışına izin verildikçe dünya nüfusunun yılda en az ölümcül sıcaklara maruz kalma oranının 2100 yılında %30’dan %74’e yükseleceğine dair geçen yıl bir öngörü paylaştı. (“Kapsamlı azaltım” halinde %48’e yükselecek.) “Aşırı sıcaklardan kaynaklı insan hayati tehlikesinin neredeyse kaçınılmaz” olduğunu söyleyerek tamamlıyorlar.

“Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor,” diyor Profesör Camilo Mora. “Bu saf işkence. Gençler ve yaşılar özellikle tehdit altında fakat keşfettiğimiz üzere bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir.”

2018 yılı, eşi benzeri görüşmemiş rekor sıcaklıklarla, Bakü’de 43 C’den İskandinavya’da 30 C’ye kadar kayıtlar başladığından beri ölçülen en sıcak yıl oldu. Kyoto’da cıva 38 C’den aşağıya bir hafta boyunca inmedi. ABD’de alışılmadık derece erken ve nemli Temmuz sıcak dalgası, Los Angeles iç kesimlerinde Chiono’da 48,8 C’yi gördü. Bölge sakinleri klimalarını öylesine harladılar ki elektrik kesintilerine yol açtılar.

Kentsel alanlar bu ölümcül sıcaklara az yerleşimli alanlara göre daha hızlı ulaşıyor. Şehirler ısıyı soğuruyor, oluşturuyor ve radyasyonla yayıyor. Asfalt, tuğla, beton ve siyah çatılar ısı için gün boyu sünger görevi görüyorlar ve gece boyunca ısıyı yayıyorlar. Karşılayabilenler için klimalar hayat kurtarıcıdır fakat karşılayamayanlar için sokakları daha da sıcak yaparlar.

“Gelecekte, yaşlanan nüfus ve artan kentleşme ile birleştiğinde kentsel ısı adaları, kentsel nüfusun ısı kaynaklı sağlık sorunlarına karşı savunmasızlığının artması öngörülmektedir,” diye bir ABD değerlendirmesi uyarıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, 2030 yılında dünya nüfusunun %60’ının şehirlerde yaşayacağını söylüyor ve kentler daha yüksek nüfuslu hale geldikçe daha çok ısınacaklar. Yakın zamandaki tahminler, Güney Asya’yı, yüzyıl sonunda insan yaşamı sınırlarını aşacağına dair uyarıyor. Sadece bu yıl, aşırı sıcaklara alışık bir şehir olan Karaçi’de 44 C’ye varan sıcaklardan 65 kişi hayatlarını kaybetti.
Bu sorunlar, kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için daha kötü. Tarik Benmarhnia, kamu sağlığı araştırmacısı.

Fakat etki eşit şekilde dağılmıyor. Örneğin, yeşil alanlar ve varlık arasında güçlü bir ilişki var. Ağaç gölgeleri en yüksek yüzey sıcaklığını 11 C ila 25 C arasında düşürebiliyor. “Arazi, sıcak dalgalarında hastalıklar konusunda belirleyici oluyor,” diyor San Diego Kaliforniya Üniversitesi kamu sağlığı araştırmacısı Tarık Benmarhnia. Yakın zamanda eş yazarlığını yaptığı bir makaleye göre, daha az bitki örtüsüyle kaplı alanlarda yaşayan insanların sıcak kaynaklı ölüm riski % 5 daha yüksek.

2017 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesinden araştırmacılar ABD’de, etnik grupların ağaçlara yakınlıklarını haritalandırmayı başardı. Doğal olmayan “ısı riskiyle ilintili arazi örtüsü” alanlarda siyah insanlar beyaz insanlara göre % 52, Asyalılar % 32 ve Latinler % 21 daha fazla yaşıyorlar.

Bu alanlarda hava kirliliği de çok ölümcül. Azot oksitler güneş tarafından ısıtıldığı zaman nefes yolunu tutuşturur ve ölüm riskini arttırır. “Bu problemler kötü,” diyor Benmarhnia, “kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için.”

Fakat birçokları için, artarak bir ihtiyaç haline geldiği halde, klima erişilmez olaya devam edecek. 2014’te İngiltere Halk Sağlığı, “soğutma sistemlerinin dağılımı, eğer ciddi derecede mali destek verilmezse, sosyoekonomik eşitsizlikleri yansıtabilir,” şeklinde kaygılarını, yükselen yakıt masraflarının bunu daha da ağırlaştırabileceğini ekleyerek dile getirdi. Ve daha az enerjiye ve sadece evlerimizi ve ofislerimizi değil gezegeni soğutmaya ihtiyacımız olduğunda klimalara bel bağlamak uygulanabilir bir uzun vade planı değildir.


Sıcak dalgaları ve halk sağlığıyla ilgili araştırmaların çoğunluğu batı ülkelerine odaklanmaktalar. Benmarhnia’nın ifade ettiğine göre Arizona Phoenix üzerine yapılan çalışmalar tüm Afrika kıtası için yapılandan daha çoktur. Fakat sorun küresel ve 5 ay süren yazıyla sıcaklıkların 46 C’ye kadar çıktığı Kahire’nin kenar mahallesi Ashwiyyat gibi kentsel kenar mahallerde daha göze çarpar halde.

Geleneksel olarak Mısırlılar birbirlerine yakın alçak binalar inşa ederek insanların yazın serin kalmalarını sağlatan gölgeli, yoğun sokak ağları oluşturmuşlar. Fakat yüksek yapıların artan inşaatı ve yeşil alanları azalması, dünyada en hızlı büyüyen şehirlerden birinin boğuculuğunu daha da artırmakta. Teşviklerin azaltılması elektrik maliyetini % 18 ila % 42 arasında artırarak dar gelirli bölge sakinlerinin serinleme masraflarını etkilemekte.
41 yaşındaki Um Hamad temizlikçilik yapıyor ve ailesiyle birlikte şehrin kuzeyinde Musturad’da küçük bir dairede yaşıyor. Göreceli olarak serin bir giriş katında oturmasından ötürü kendisini şanslı hissetmesine rağmen “Kahire’de her şey boğuluyor,” diyor. Hamad pervaneler ve su kullanarak içeriyi serin tutuyor fakat su faturası pahalılaşmaya başlıyor. “Her zaman zeminde yatmak gibi bir hile vardı ve pamuklu kıyafetler giyiyoruz,” diyor. “Sıcaklar türban giyen kadınlar için baş etmesi daha zor bir şey bu sebeple kızlarıma her zaman sadece iki kat ve parlak renkler gitmelerini söylüyorum.”

Kahire’nin güneyi Giza’nın sıkı dokunmuş öbekler halinde kentsel konutlarında demiryolu bakım işçisi Yasin el-Ukbe tuğla ve kerpiç karışımı bir evde yaşıyor. Ağustosta bir fırın gibi olduğunu söylüyor. “Bir pervanem var ve onu bir levha buzun önüne koyuyorum ki soğuk hava odada dağılsın. Tüm çarşafların üzerine su yayıyorum.”


Yüksek sıcaklıkların 30 C’nin üzerinde ve nemden ötürü boğucu olan Filipinler’deki tropik Manila’da klimalar tıbbi bakım için bile lüks. Memorial Hastanesinden Doktor Jose Fabella ifadesine göre dünyanın en yoğun doğum birimlerinden birine sahipler ve çoğunlukla Katolik olan ülkede ücretsiz doğum kontrolü daha yeni mümkün hale geldi.

Klimalı özel bir oda gecesi için 650 Filipin Pesosu ediyor. Bu eder 11 € civarı ancak duvarlarına bağlı fanların cızırdadığı koğuşlarda kalan birçok annenin karşılayamayacağı bir miktar. “Bu fanlar günün 24 saati durmadan çalışıyorlar sonuçta bir yıl dayanmıyorlar,” diyor 28 yaşındaki hemşire Maribel Bote.

Sorun aşırı kalabalıktan ötürü daha da artıyor. Ülkedeki aşırı nüfus krizinin sıfır noktası kabul edilen doğum biriminde beş kadar anne aynı yatağı paylaşmak zorunda kalıyor. “Yazın daha mahşeri bir hal alıyor, pervaneler sıcak hava üflüyor,” diyor Bote. “Annelerin kendilerini serinletmek için yelpazeler kullandığını görebilirsiniz.”

Son yıllarda ölümcül sıcak dalgaları ve kuraklıklar yaşayan Kamboçya’da sıcaklarda hayatta kalmak sivillerin olduğu kadar mahkumlarında sorunu. 2000’li yılların başında 30 yaşındaki Chao Sophea kendisinin reddettiği uyuşturucu suçlamaları nedeniyle Phnom Penh’teki Prey Sar hapishanesinde 2 yılını geçirmiş. Hapse girdiğinde 3 aylık halime olan Sophea’nın çocuğu ömrünün ilk yılını hamile ve çocuklu kadınlar için ayrılmış aşırı kalabalık bir hücrede geçirmiş.

Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu. Prey Sar eski mahkumu “Orası aslında bir buhar odasıydı,” diyor Sophea bugün. “Bir palmiye yaprağından yapılma yelpaze kullanarak bebeği serinletmeye çalışıyordum. Bu alım gücümün yettiğiydi. Duvarda küçük bir delik vardı fakat o kadar kalabalık bir yerde bu delikten ne kadar hava gelebileceğini hayal edin. Elektrikli bir pervane istemiştik ama asla gelmedi.”

İsmini vermek istemeyen bir çevre aktivisti, bu senin başında Prey Sar’da erkek kanadında kaldığında 25 başka erkekle 4 metrekarelik hücreyi paylaştıklarını söylüyor. “Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu.”

Diğerleri daha iyi şartlara kavuşabilirler. Kamboçya İnsan Haklarını Geliştirme ve Yaşatma Birliği’nin 2015’teki bir raporuna göre ”iyi bağlantılara ya da ödeyebilme gücüne sahip mahkumların ‘VIP hücrelerde’ kaldıklarını bazı mahkumlar bildirmiş” ve bunlar inanıldığı üzere klimalılar.


İklim değişikliğinin zorladığı bir başka tehdit ise göçmen krizi. Bu ikili, toplum, siyaset ve ekonomi üzerinde bir etken olan aşır iklim olaylarıyla birbirleriyle yakından ilişkili. Aralık ayında Science dergisinde yayınlanan bir makaleye göre eğer sera gazı salımları anlamlı bir şekilde düşürülmezse küresel sığınma başvuruları yüzyılın sonunda % 200 artmış olacak.

Amman’ın kuzeyindeki düzlükte Za’atari mülteci kampında 80,000 Suriyeli mülteci yaşıyor. Bu kamp, 6 yıl önce kurulmuş yarı kalıcı bir kamp ve şimdilerde Ürdün’ün en büyük 4. Şehri sayılıyor. Şam’daki mahallelerine yapılan hava saldırısından kaçan 27 yaşındaki Hamda El Marzuk 3 yıl önce gelmiş.

Kocası savaş sırasında kaybolmuş ve oğlu ve geniş ailesini kurtarmak konusunda umutsuz. Sekizi prefabrik, çoğunlukla büyük metal bir kutu olan bir barınakta yaşıyorlar. Al Marzuk’un söylediğine göre yazın bir fırına dönüşüyor.

Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz. Hamda Al-Marzuk, Za’atari kampı sakini

“Burası çöl ve bizler acı çekiyoruz,” diyor telefon aracılığıyla kamptan. “Uyum sağlamanın farklı yollarına sahibiz. Erken kalkıyoruz ve zemini su ile ıslatıyoruz. Sonra kendi üzerimize su püskürtüyoruz.” Gündüz vakti elektrik olmadığı için pervaneler kullanılamıyor. Gece elektrik verildiğinde çöl zaten soğumuş oluyor.

Ailesi birçok gün dışarı çıkabilmek için akşam olmasını bekliyor. Başlarının etrafına ıslak havlular sarıyorlar. Fakat en kötü sorun yaz aylarında şiddetle gelen ve günlerce kampı çevreleyen kum fırtınaları. “Karavanın pencerelerini kapatmak zorunda kalıyoruz,” diyor odanın daha da ısındığını ekleyerek. “Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz.”

Al Marzuk’un beş yaşındaki oğlu solum yolu sorunları yaşıyor ve hastalanmaya devam ediyor. Astım kampta çok yaygın.

Yeni mültecilerin gelmesiyle dünyanın en su kıtlığı çeken bölgelerinden birisi olan Kuzey Ürdün’de dalgalanan talebiyle su da aynı zamanda bir mesele. UNICEF her bir barınağa Ekim ayında su bağlanmış. Al Marzuk’un söylediğine göre bunun çok yardımı olmuş.
“Suyu konserve kutularını dolduruyor ve uzun mesafelere taşıyorduk. Şimdi su tesisatı çalışır hale geldiğinden işler çok daha kolay. Uzun kuyruklarda kendi payımız olan suyu almak için kavga etmemiz gerekmiyor. Artık eşitlik var.”


Gelecek için bir plan?

Hepimizi ilgilendiren, eşitsizlik kentsel fırını besliyor. 2013’te kentsel savunmasızlıkta etnik dağılımı ortaya çıkaran ABD’li araştırmacıların keşfettiklerine göre bir şehir gettolaştıkça herkes için daha sıcak oluyor. Yazarlardan biri olan Rachel Morello Frosch’un LA Times’a aktardığı üzere “bu etnik ayrışmanın bu modeli görünüşe göre herkesin daha sıcak bir çevrede yaşama eğilimini artırıyor.”

Keşfettiklerine göre şehirleri bir bütün olarak, gettoları ve her şeyiyle ele almak kentsel aşırı sıcaklarla mücadele etmek için daha iyi bir yöntem. Araştırmacılar daha çok ağaç dikmeyi ve ısı adası etkisini azaltması için açık renkli yüzeylerin artırılmasını, kentsel planlara gelecekteki aşırı sıcakların hafifletilmesinin eklenmesini tavsiye ediyor. “İklim adaleti bakış açısının ve etnik farklılıkların tarif edilmesi ileriye etkin şekilde planlara dahil edilmeli.”

Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli. Francine Nadler, Benedict Labre Evi.

Sosyal izolasyonunu kırmak için çalışmak, risk altındaki “görünmez” insanları yani evsizleri, yasadışı göçmenleri tekrardan toplum içine almak, bakımlarını yapacak yerlere onları yerleştirmek gibi ek faydalarla bir “kazan kazan durumu” diyor Benmarhnia.

Dünyanın en sıcak ülkelerinden birinde en azından adımlar atılmaya başlandı. Yakın zamanda Hindistan’da bir dizi aklıselim halk sağlığı girişimi sıcaklık kaynaklı ölümlerin büyük çaplı azaltılmasına öncülük etti. 2015’teki 2040 olan ölüm sayısını 2017’de 200’ün biraz üzerine indirdi. Başarılı olan önlemler kamusal parkların kapılarını gündüz saatlerinde açmak, bedava su dağıtmak, kenar mahallerdeki binaların çatılarını boyamak ve iç sıcaklıkları 5 C azaltmak.

Montreal benzer bir sıcaklıkla mücadele planını 2004’te yayınlayarak sıcak günlerdeki ölüm oranını günde 2,52 ölüme indirmişti fakat sıcak dalgalarının yoğunluğu bu planın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmakta. Nadler’in söylediğine göre küresel ısınmanın yıkıcı etkileri herkes için yeni yeni belirmeye başladı. “Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli – çok varlıklı olandan en savunmasız olana kadar.”

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Amy Fleming, Ruth Michelson, Adham Youssef, Oliver Holmes, Carmela Fonbuena ve Holly Roberyson

Yeşil Gazete için çeviren:Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

EnerjiManşet

Hindistan’dan 100 gigawatt’lık güneş santrali yatırım planı

Geçtiğimiz hafta Hindistan Enerji Bakanı R.K. Singh ülkenin 100 gigawatt’lık güneş enerjisi ihalesi yapmayı planladığını söyledi.

PV Tech tarafından doğrulanan rapora göre ihale güneş panellerinin de ülkede üretilmesi şartı taşıyabilir.

Hindistan 2015’teki planında 2022’ye kadar 100 gigawatt güneş enerjisi ve toplamda 175 gigawatt yenilenebilir enerji üretme hedefi belirlemişti.

Bu 100 gigawatt’lık yeni ihale, ülkenin 2030 ya da 2035 hedefi için olabilir.

Ülkenin güneş enerjisi kapasitesi şu anda 24,4 gigawatt.

Ancak ülkenin güneş enerjisi sektörü ABD’ye göre daha küçük olsa da aslında hızla büyüyor.

Kamu hizmeti tabanlı hüneş enerjisi kapasitesi geçtiğimiz yıl yüzde 72 artış gösterdi.

Hindistan’da yaşayan Columbia Üniversitesi Küresel Enerji Politikası Merkezi görevlisi Johannes Urpelainen, 100 gigawatt’lık ihalenin tek bir devasa enerji santrali için değil, daha küçük birden fazla proje için olabileceğini söyledi.

 

(Dünya Halleri)

Kategori: Enerji

DünyaManşet

Demokrasinin gerileme gösterdiği 24 ülkeden birisi de Türkiye

Dünya nüfusunun üçte biri demokrasinin gerilemekte olduğu ülkelerde yaşıyor. Bu tespit, Amerika Birleşik Devletleri’nde akademik çalışmalar yayımlayan Democratization dergisinde yer aldı. Gerilemenin gözlendiği 2.6 milyar insanın yaşadığı 24 ülkeden biri de Türkiye.

Araştırmada “2017 yılı itibarıyla dünyada çoğu insan demokrasilerde yaşıyor. Ancak, 2.6 milyar kişiye ev sahipliği yapan 24 ülkede gerileme var” ifadesi bulunuyor. Türkiye, Hindistan, Brezilya, Polonya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri demokrasi alanında gerilemenin yaşandığı ülkeler arasında sıralanıyor.

Araştırmaya göre, otokratik yönetime doğru sürükleniş, özellikle yürütme üzerindeki kontrolün azaldığı Batı Avrupa, Doğu Avrupa ve ABD gibi demokratik bölgelerde görülüyor. Araştırmanın temelini, yaklaşık üç bin uzmanın bilgi sağladığı “Varieties of Democracy” adlı küresel çaptaki çalışmadan elde edilen veriler oluşturuyor.

Anna Lührmann

Araştırmada imzası bulunan isimler arasında yer alan Göteborg Üniversitesi’nden siyaset bilimci Anna Luhrmann, “Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü alanında büyük gerileme var. Bu eğilim, seçimlerin daha da anlamsız hâle gelmesine neden oluyor” diyor.

180 ülkeyi mercek altına alan araştırmaya göre, geçtiğimiz yıl dünya nüfusunun sadece yüzde 14’ü liberal demokrasilerde yaşadı. Araştırmada tarihsel kıyaslamaya da yer verildi. Demokrasinin şu anki küresel çaptaki seviyesinin Sovyetler Birliği’nin sona erdiği 1991 yılı sonrası ile aynı olduğu belirtiliyor. Araştırmada son altı yıl içerisindeki gerilemelerle 25 yıl eskiye gidildiği vurgulanıyor.

Araştırmaya göre, bazı ülkelerde zenginlerin siyasi gücü de son yıllarda artış gösterdi. Dünya üzerinde iki milyar insanın, zengin elitlerin siyasi iktidarının son 10 yıl içerisinde daha da güçlendiği ülkelerde yaşadığına dikkat çekiliyor. Bu ülkeler arasında ABD de sıralanıyor.

Tunus’ta otokrasiden demokrasiye geçiş

2008 yılından bu yana demokrasi alanında ilerleme kaydeden ülkeler de oldu. Gelişmenin gözlendiği 17 ülke arasında Arap Baharı’nın başladığı ülke olan Tunus öne çıkıyor. Tunus’un, otokrasiden liberal demokrasiye geçiş yaptığı belirtiliyor.

Sahraaltı Afrika ülkelerinden Gine Bisav, Fildişi Sahili, Malavi ve Nijerya’nın da seçimli otoriterlikten seçimli demokrasiye geçtiği belirtiliyor.

 

(DW Türkçe)

Kategori: Dünya

DünyaManşet

Hindistan’da kum fırtınaları: 125 kişi öldü

Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradesh ve Rajasthan eyaletlerinde yaşanan kum fırtınasında en az 125 kişi ölürken, çok sayıda kişi de yaralandı. Kum fırtanası elektrik dağıtım hatlarını tahrip etti, ağaçları yerlerinden söktü ve evleri yıktı. Ölenlerin çoğunun evleri yıkıldığı sırada uyuyanlar ve yıldırım çarpanlar olduğu belirtildi.

Hindistan’ın bu kesiminde, yaz aylarında sık sık kum fırtınaları görülüyor ancak bu kadar çok sayıda can kaybı pek yaşanmamıştı. Yetkililer ölü sayısının artabileceğini söylüyor.

Kum fırtınaları Rajashtan eyaletindeki, Alwar, Bharaptur ve Dholpur bölgelerini de etkilerden bu bölgelerde en az 31 kişi hayatını kaybetti. Yetkililer en kötü etkilenen Alwar bölgesinde okulların kapatıldığını açıkladı. Eyalet yönetimi, fırtınadan etkilenenlere 6’şar bin dolar yardım yapılacağını belirtti.

Rajasthan eyaleti yönetiminden Hamant Gera “20 yıldır görevdeyim ve böyle kötüsünü görmedim. Fırtanın gece yaşanması nedenyile insanlar uykularından yakalandı ve kerpiç evlerin duvarları yıkılınca kaçamadılar” dedi.

Kum fırtınaları 100 kilometreden daha fazla uzaklıktaki başkent Yeni Delhi’de de etkili oldu. Yetkililer, fırtınaların birkaç gün daha etkili olacağını belirtti.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Dünya