Köşe Yazıları

Çeşme’de ne oluyor? – Ahmet Soysal

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayımlanmıştır

18 Aralık günü Çeşme Pırasa adası yakınlarında ‘Lady Tuna’ isimli geminin karaya oturması kimsenin dikkatini çekmemişti başlangıçta… Ama daha sonra gemiden 50 tonu aşkın akaryakıtın denize yayıldığı; denize yayılan akaryakıtın Çeşmenin turistik otel ve yazlık evlerle dolu sahillerine ulaşarak tüm kıyının petrol artıkları ile kirlenmesine ve simsiyah olmasına neden olduğu duyulunca konu kamuoyuna yansıdı. Kazadan ancak altı gün sonra başlatılabilen ‘temizlik’ çalışmaları ise adeta konunun boyutları küçültülerek gözlerden kaçırılmasına dönüktü… Uzmanlara göre yapılan temizlik çalışması bilimsel yapılmıyordu ve sadece felaketin boyutlarının gizlenmesi amacına dönüktü; üstelik bu temizlik çalışması gemiden yayılan akaryakıtın bölge ekosistemi üzerinde yaptığı yıkıcı etkiyi önlemediği gibi daha da artırıyordu.

Aslında bu ‘kaza’ kıyılarımızın ne kadar korumasız olduğunun bir ispatı gibi… Olaya ekonomik açıdan bakarsak; Türkiye bir turizm ülkesi ve kazanın olduğu yer Türk turizmi için önemli bir nokta. Çeşmeli otelciler kaza nedeni ile deniz ve kıyı kirliliğinin neden gösterilerek rezervasyon iptalleri almaya başladıklarını söylüyorlar; Çeşmeli balıkçılar ise avladıkları balıkları artık rahat satamadıklarını; bu nedenle de Çeşme’de avlandıklarını artık saklamaya çalıştıklarını belirtiyorlar. Çevre açısından olayı değerlendirildiğinde ise durum çok daha vahim; tam altı gün sonra temizlik çalışmalarına başlanabilmesi akaryakıtın tüm Çeşme sahillerine yayılmasına neden oldu;  bölgedeki tüm ekosistem bundan zarar gördü. Deniz yaşamı etkilendi; kıyı şeridi kirlendi; birçok canlı yaşamını yitirdi. Uzun yıllar boyunca etkisi devam edecek ekolojik bir yıkım yaşandı; yaşanıyor bölgede…

Tüm bunlara nedeniyle İzmirli çevre avukatları Senih Özay ve Fatih Ülkü, Çeşmelilerin şikayetleri doğrultusunda ilk adım olarak ‘zararın tespiti’ davası açtılar. İlgili mahkeme çevre mühendisliği, denizcilik ve ekonomi alanından oluşan bir bilirkişi heyeti tespit ederek; zararın tespiti için atadı. Ancak zararın tespiti için çalışacak bilirkişi heyetinin içinde bir halk sağlığı uzmanı yok; peki Çeşmelilerin bu olay nedeni ile yaşadığı veya zaman içinde yaşayabileceği sağlık sorunları nasıl tespit edilecek? Dünya Sağlık Örgütü 1948’den bu yana sağlığın tanımını ‘sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmaması değil; kişinin bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir’ diye tanımlıyor. Bu tanımdan hareket ederek Çeşmelilerin bu olay nedeni ile sağlık sorunları ile karşılaşmadıklarını iddia etmek mümkün değil.

Üstelik bu kazalar ders olmuyor; Çeşme kazasından birkaç gün sonra Dilovası’nda da benzer olay yaşanmadı mı? Birçok Avrupa ülkesi limanlarına on yaşından büyük tankerlerin girmesini yasaklarken; deniz kirliğine karşı sert önlemler alırken; Akdeniz’in en temiz sahillerine sahip olan ülkemiz sahilini; denizini korumak için üstelik uluslararası antlaşmalardan gelen hakkı olmasına karşın bu tip kısıtlamalara gitmediği gibi; oluşabilecek kazalara müdahale konusunda çok yetersiz olduğu son yaşanan olaylarla ortaya çıktı…

Çeşme’de dava sürecini başlatan çevre avukatları Senih Özay ve Fatih Ülkü kararlılıkla kamuoyuna sesleniyor: ‘Çeşme’de olan ve dün de Dilovası’nda tekrarlanan gemi yakıt sızıntı  felaketlerine artık el koymayı, tüm yerli ve yabancı sorumlularına yeterli basıncın yapılmasını, ülke içi sorumluların belirlenmesinin hemen sonrası, yabancı şirket ve ülkelere amansız bir elele hukuk mücadelesi yapılmasını ve bu konuda suçlamadan tazminata; sigortasından rehabilitasyona, medyasına kadar konunun yükseltilmesine ve kamunun desteğinin alınması kararlığı içindeyiz.’…

Denizlerimizi ve sahillerimizi korumak için daha ne bekliyoruz? Bugün Çeşme, Dilovası; yarın?…

 

Ahmet Soysal

 

Dış Köşe

Yaz saati neden sürdürülüyor – Ahmet Soysal

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayımlanmıştır

Bilindiği gibi hükümetin aldığı bir kararla bu yıl yaz saati uygulamasından kış saati uygulamasına geçilmedi. Buna neden olarak da ‘elektrik tüketiminden tasarruf edilmesinin’ amaçlanması gösterildi.  Yaz saati ile devam edilmesinin sonuçları Kasım ayının gelmesi ile birlikte ortaya çıkmaya başladı; sabah karanlığında; günün en soğuk saatlerinde yola koyulup okula giden çocuklar, iş yerlerine ulaşmaya çalışan yetişkinler; sınıfta, işyerinde veya evde yanan lambalar, çalışan ısıtıcılar; hatta görüntüleri televizyon ekranlarına yansıyan duraklarda yakılan sobalar… Özellikle toplumun en korumasız kesimi olan küçük çocukların karanlıkta ve soğukta okul yollarına düşmesi önce anne-babalardan; daha sonra ise tüm toplumdan tepkilerin yükselmesine neden oldu…

Peki; tüm bunlara karşı hedeflendiği söylenen ‘elektrik tasarrufu’ sağlandı mı? Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) kasım ayı elektrik tüketim rakamları bunun böyle olmadığını gösteriyor: Odanın yayınladığı elektrik tüketim rakamlarına göre Kasım 2016 elektrik tüketimimiz 22.7 milyar kilowatt saati bulmuş; bu rakam bir önceki yıl aynı aya göre %6.5 tüketim artışını gösteriyor… Üstelik de bu rakam son beş yılın en yüksek kasım ayı tüketim rakamı ve Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünün rakamlarına göre sıcaklar da mevsim normallerinde giderken oluşmuştu*… Tüketim rakamlarının önümüzdeki aylarda da artış eğilimini sürdüreceğini herkes kabul ediyor; özellikle sabah saatlerinin koyu karanlığında işine ve okuluna yetişmek zorunda olanların evde, işyerinde, okullarda gerek aydınlanmak için, gerek ısınmak için elektrik tüketimine kasım ayında olduğu gibi yüklenecekleri açık…

Rakamlar ‘elektrik tasarrufunun’ olmadığını gösterdiği halde ‘yaz saati’ uygulamasının sürdürülmeye çalışılmasının gerçek nedeni ne olabilir? Bir hükümet üyesi ‘uygulamanın ilk defa yapıldığını;  önümüzdeki yıl gözden geçirilebileceğini söyleyerek’  tepkileri yatıştırmaya çalışmasına karşın yaşı biraz ilerlemiş olanların da kolayca hatırlayabileceği gibi kış aylarında da yaz saatinin sürdürülmesi uygulaması 1970’li yılların sonuna doğru ülkemizde uygulanmıştı. Özellikle o dönem yaşanan ‘enerji krizinin’ etkisi ile bu uygulama yapılmıştı ve elektrik tüketiminde tasarrufun sağlanması açısından bir çözüm olmadığı daha o dönemde anlaşılmıştı… Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının uzmanlarının bunu bilmemesi veya Kasım 2016 tüketim rakamlarının ortaya çıkarttığı tabloyu önceden tahmin edememeleri hemen hemen imkansız… O zaman yaz saatini sürdürmekteki inadın gerçek nedeni ne olabilir? Yoksa iddia edildiği gibi ‘elektrik şirketlerine’ para kazandırmak mı? Herkesin bildiği gibi günlük elektrik tüketimi günün her saatine eşit dağılmıyor; gece ve sabah saatleri tüketimin en düşük olduğu saatler; bu zaman diliminde birçok santral üretimini düşürmek zorunda kalıyor… Yani ‘elektrik üreticisi şirketler’ elektrik ‘satamadığı’ gibi ‘santralini’ durdurmak gibi maliyetli bir işlem yapmak zorunda da kalıyor… İşte tam bu noktada sabahın ilk saatlerinde elektrik tüketimi artırılarak bu şirketlerin hem daha çok elektrik satarak para kazanması hem de santrallerini kapatıp açma külfetinden kurtulmaları mı hedefleniyor? Sabahın koyu karanlığında okula gitmek zorunda bırakılan ‘para’ ile karşılaştırılamayacak kadar değerli çocuklarımıza karşı hepimizin ortak sorumluluğu olduğunu ve ayrıca karanlıkta çalışmanın insanlarda depresyon sıklığını artırdığının kuzey ülkelerinde ispatlandığını karar vericilerin bir kez daha hatırlaması gerekiyor.

EMO’nun basın açıklamasında da belirtildiği gibi ‘Kişilerin ya da kurumların gereksiz ısrarları ya da elektrik şirketlerine para kazandırmak için değil kamu yararı kapsamında düzenlemeler yapılması zorunludur. Bu çerçevede yazın geçilen GMT+3 noktasının kalıcılaştırılması uygulamasından vazgeçilerek, Türkiye coğrafyasına uygun kış ve yaz saatlerine geçilmelidir.’

Ahmet Soysal – Alakarga

 

* http://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=116230#.WF5ibPVOKQY Erişim tarihi:22.12.2016)

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Soba mı bu? – Ahmet Soysal

Artık bilmeyenimiz kalmadı; ülkemiz tükettiği elektriğin yaklaşık %23’ünü kömürlü termik santrallerden elde ediyor. Üstelik tüm dünyada fosil yakıtların geleceği tartışılırken ülkemizin gelecekteki enerji politikalarını belirleyenler sekseni aşkın yeni kömürlü termik santral kurmayı planlıyorlar; hatta bazıları planlama aşamasından çıkıp yapım yaşamasına bile geçti.

Miami Fort Power Station

Türkiye 480 milyon ton CO₂ eşdeğeri sera gazı emisyonu ile Dünya da ilk yirmi ülke içinde; kişi başı yıllık sera gazı emisyonlarımız 6 tonu geçti. Planlanan kömürlü termik santraller yapılırsa ülkemiz sera gazı emisyonları açısından dünya da ilk onu zorlayacak; kişi başı emisyonumuz 8 ton/yılı bulacak. Dünyada birçok ülkenin enerji tasarrufuna yöneldiği; elektrik gereksinimlerini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamaya çalıştığı ve daha önemlisi fosil yakıt kullanımını yasaklamayı tartıştığı bir dönemde iç karartıcı bir durum. Üstelik tüm bunları kamuoyu önünde bilim insanlarının özgürce tartışmasına da izin verilmiyor, tartışmak isteyenler baskılara uğruyor; en hafif tabiri ile azarlanıyor.

Ama bilimsel gerçekler, azarlama ile susturulma ile ortadan kaybolmuyor; işte herkesin bildiği bir gerçek; Türkiye’nin kömür yataklarının tamamına yakın bölümü kalitesiz linyit yataklarından oluşuyor; düşük kalorili zor yanıyor; yüksek kükürtlü hava kirliliğine neden oluyor. Özellikle düşük kalorili olması, zor yanması nedeni ile termik santraller ithal kömürü tercih ediyor; yine devletin resmi rakamlarına bakacak olursanız 2014’de de, 2015’de de termik santrallerde tüketilen kömürün yarısından fazlası ithal; Güney Afrika’dan Ukrayna’ya kadar geniş coğrafyadan kömür ithal ediyoruz. Üstelik özellikle son yıllarda kurulan termik santrallerin teknolojisi yüksek kalorili bu ithal kömürleri yakmaya uygun.

İşte tam bu aşamada biraz fazla iyimser bakış açısı ile  ‘çevre ve insan sağlığını gözeterek biz kömürlü termik santralleri belli bir program içinde kapatıyoruz; yenilerini de yapmaktan vazgeçtik’ demelerini beklediğimiz devlet yetkililerinden inanılmaz bir açıklama geldi; Kalorisi düşükmüş; önemli değil; birkaç kürek fazla atarız olur biter; kömür rezervlerimizi son gramına kadar kullanacağız.  Termik santral değil; sanki salonumuzun ortasındaki soba.

Teknolojisi falan filan boş; sanki termik santraller soba mantığı ile çalışırmış gibi. Devlet yetkililerine bu akılları veren enerji alanında çalışan bürokratlar en azından kurulu termik santrallerin yerli kömürü yakarken hangi sorunlarla karşılaştığını da onlara anlatsalardı, anlatabilselerdi; örneğin Çan Termik Santralinin öyküsünü, şu andaki durumunu. Sonra inatla, emirle bu işlerin çözülemediğini belirtebilselerdi; bilim çevreleri de dahil herkesin katkısı ile Türkiye’nin enerji politikaları masaya yatırılabilseydi. Ama olmuyor; gelecek için iyimser olmamıza bile izin verilmiyor; kalorisi düşük, kükürtü yüksek kömür yakılarak sadece bu ülkenin havası, suyu, toprağı kirletilmiyor; insanın sağlığı ile oynanmıyor; küresel iklim değişikliğine de ‘önemli katkı’ da bulunuluyor.

Soba mantığı ile kömürlü termik santral kuranlara karşı mücadeleye devam; unutmayalım biz yaşamı savunuyoruz… Mücadeleyi bıraktığımız yerde yaşam da biter.

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayımlanmıştır

32

 

Ahmet Soysal

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Şaka gibi – Ahmet Soysal

Son bir hafta içinde yaşadıklarımız şaka gibi; hem de kötü bir şaka… Konuşma dilimizde bir tabir vardır ya; burada yazamıyorum; onun gibi… Gün geçmiyor ki  ‘çevresel bir şaka’ ile karşılaşmayalım? Yoksa kabus mu desem?

Önce Sakarya’dan bir haber medyaya yansıyor; bir genç radyasyona maruz kalmış

Sonra Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) açıklama geliyor; akıllara durgunluk verici; ‘Endüstriyel radyografi alanında faaliyet gösteren bir firma radyografi çalışmaları sırasında cihazın içerisinde bulunan radyoaktif kaynağı düşürmüş ve bulamamış’.

Sonra anlaşılıyor ki bir işçinin yeğeninin eline geçmiş; o evine götürmüş ve başta ailesi olmak üzere birçok kişi etkilenmiş. Türk Tabipleri Birliğinin (TTB)’nin açıklamasında da belirtildiği gibi bu ilk değil; tıp ve endüstri alanında kullandığımız bazı aletlerimizden kaynaklanan çok az miktardaki radyoaktif atığımızdan ve radyoaktif materyalimizden ‘büyük kazalar’ yapmayı başarmış ülkeyiz.

1999’da İkitelli Çöplüğüne düşen ve 13 kişilik bir aile tarafından bulunan tıbbi radyoaktif atıkların neden olduğu kaza dünyada en ciddi 20 nükleer kazanın içinde sayılıyor; INES ölçütüne göre ciddi vaka kabul ediliyor… Kaza listesinde ki bizim ‘kaza’ dışındakiler nükleer santrallerle ilgili

Üstüne üstlük şimdi ülkemiz nükleer santral kurma telaşı içinde; hem de bir tane değil; tam üç tane… Şaka gibi…

Daha bu olayın sıcaklığı geçmeden yeni haber Güney Doğu Bölgemizden geldi… Bölgedeki tüm hava kalitesini izleme istasyonları susmuştu;  sonuçlar da görülemiyordu. Üstelik bölgenin hemen yanı başında Musul’da kükürt tesisleri, petrol kuyuları vurulmuştu ve atmosferdeki kükürt gazları güneyden kuzeye esen rüzgarlarla bölgenin üzerine doğru geliyordu.

Sonuçta elde ölçüm sonuçları olmadığı için her kafadan farklı sesler çıktı; ‘insanların asit yağmurları ile sağlıklarını yitirebileceklerinden; bize bir şey olmaza kadar…’ Bu arada o bölgede devam eden savaş nedeni ile kükürtten farklı kimyasalların da atmosfere karışabileceği; bunları izleyip; izlemediğimiz tartışılmadı bile…  Şaka gibi; hem de kötü bir şaka…

Keşke bunların hiçbiri yaşanmamış olsa; keşke uyuyor olsam; sonra kan ter içinde uyansam; kabus gördüm herhalde diyebilsem; bunlar bizde olmaz; olmadı diyebilsem… Ama oldu işte; şaka gibi

Hem de çok kötü bir şaka…

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayınlanacaktır

36

 

 

Ahmet Soysal

Kategori: Dış Köşe

Köşe Yazıları

Avrupa’da nükleer enerjiye dönüş mü? Hinkley Point Nükleer Santrali

Bu yazı Alakarga Dergisinin 3 Ekim’de yayınlanan müshasının “Bir ekolojistin not defterinden” köşesinden alınmıştır

Birkaç hafta önce bizim medyamızda her zamanki gibi büyük yer bulmayan ama Avrupa’da büyük yankılara neden olan bir haber duyuldu. İngiliz hükümeti Hinkley Point Nükleer Santraline üçüncü bir ünite eklenmesine; daha doğrusu C ünitesinin yapımına onay verdi. Bu karar İngiliz hükümetlerinin Çernobil Nükleer Felaketi sonrası onay verdiği ilk Nükleer Santral Projesi olması nedeni ile tüm Dünya’da tartışmalara neden oldu; oluyor.

Hinkley Point C Nükleer Enerji Santralinin bilgisayarda üretilmiş görüntüsü - Guardian

Hinkley Point C Nükleer Enerji Santralinin bilgisayarda üretilmiş görüntüsü – Guardian

Batı basınında Hinkley Point Nükleer Santrali ile ilgili ilginç bilgiler yer aldı. Santralin maliyetininin üçte ikisini Fransız devlet enerji şirketi EDF; üçte birini ise Çin hükümeti karşılıyor. Aslında bu durum hiç şaşırtıcı değil; elektrik enerjisi tüketiminin büyük bir bölümünü ülkelerinde kurulu 52 nükleer santralden sağlayan Fransızlar;  özellikle Avrupa Birliğinin son dönemdeki elektrik üretiminde ‘yenilenebilir enerji kaynaklarının’ payını artırma politikalarına en az uyum sağlayan ülkelerden.

Ayrıca Almanya’nın başını çektiği ve birçok AB ülkesinin izlediği ‘kurulu nükleer santralleri kapatma’ politikasına da uzak durdu Fransa. Şimdi bu santral inşaatı ile nükleer politikası için yalnız olmadığını göstermek istiyor olabilir. Çin ise bu teknolojiyi elinde tutan diğer ülkelere oranla biraz daha geç nükleer santral teknolojisini geliştirdi; şimdi dünya pazarlarına girerek kendi nükleer teknolojisini satmak istemesi bir sır değil. Bu nükleer santral ünitesi için sağladıkları finansman karşılığında İngiltere’nin Essex yapacağı söylenen yeni nükleer santralin ihalesini alabilecekleri konuşuluyor.

Çinliler ülkemizde de İğneada’da yapılacağı söylenen üçüncü nükleer santralin inşasına talipler. Sonuçta bu ülkeler kendilerine göre değişik nedenlerle İngiltere’ye ‘yeni nükleer ünitesi için’ finansman sağlıyorlar. Tartışmasız olarak bu durum elektrik üretimi için nükleer santrallerin kullanılıp kullanılmaması tartışmalarını tüm dünyada yeniden alevlendirecek.

Nükleer lobi harekete geçip insanlara Çernobil ve Fukuşima’yı unutturmaya çalışacak; elektrik üretmek için dünyanın en tehlikeli ve pahalı yöntemini ‘en güvenilir ve en ucuz’ yöntem olarak yutturmaya çalışacaklar. Hatta uranyuma bağlı bu santralleri dünyadaki uranyum rezervleri sınırlı iken ‘yenilenebilir enerji kaynaklarına’ alternatif  olarak göstermeye bile gayret ediyorlar. Ülkemizde de bunu yapmıyorlar mı?

Her şeye rağmen enerji üretiminde başta güneş ve rüzgar olmak üzere ‘yenilenebilir enerji’ kaynaklarını kullanma mücadelesine devam etmeliyiz. Paraya karşı gücümüz dün olduğu gibi bugün de yarın da bilgi ve inancımız olmalı.

Bu yazı Alakarga Dergisinin 3 Ekim’de yayınlanan müshasının “Bir ekolojistin not defterinden” köşesinden alınmıştır

32-ahmet-soysal

 

Dr. Ahmet Soysal

Köşe Yazıları

Küresel İklim Değişikliği: Çözüm Yerel Yönetimlerde mi?

Küresel iklim değişikliği ve yok edici sonuçlarını engelleyebilmek için yapılan başta Kyoto Protokolü olmak üzere çeşitli uluslararası antlaşmaların ve uluslararası antlaşma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması sera gazı salımının azaltılabilmesi için yeni yolların aranmasına yol açtı. 2000’li yılların başından itibaren bilim insanlarının, çeşitli çevre örgütlerinin de içinde yer aldığı platformlarda sera gazı salımının azaltılması için sürdürülebilir enerji politikaları tartışılmaya ve yeni örgütlenme modelleri düşünülmeye başlandı.

Özellikle AB’nin çeşitli platformlarında yürütülen bu tartışmalar sorunun çözümü için toplum katkısının nasıl sağlanabileceği üzerinde yoğunlaştı ve başarısız olan tepeden aşağı doğru örgütlenme modeli yerine; yeni bir örgütlenme modeli üstünde çalışıldı. Bu modele göre yerel yönetimlerin katkısı ile alttan tepeye doğru; toplumun duyarlılığını artırarak (bottom-up movement) oluşturulacak yeni bir yapılanmanın sera gazı salımının azaltılması için daha uygun olabileceği düşünüldü. Bunun sonucunda büyük bir çoğunluğunu Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin oluşturduğu İklim ve Enerji için Belediye Başkanları Antlaşması Hareketi (Convanent of Mayors for Climate and Energy-CoM) 2006’da başlatıldı. Hareketin kentlerde yerel yönetimler eli ile başlatılmasının ana nedeni; Avrupa Birliği ülkelerinde nüfusun büyük bir bölümünün kentlerde yaşaması ve enerjinin %80’ine yakınının kentsel alanlarda tüketilmesi idi. Ana amaçlar ise;

  • Toplumun tehdit hakkında farkındalığının artırılması,
  • Yaşam şeklinde değişiklikler yapabilme kapasitesinin artırılması,
  • Sera gazı salımının azaltılması için;
    -Enerji tüketiminin azaltılması
    -Enerji üretimi için sera gazı salınımı çok düşük olan; güvenli, sürdürülebilir ve etkin enerji kaynaklarının tercih edilmesi

2006 yılından itibaren harekete üye olan belediyeler bölgeleri için yakın bir geçmişe ait yıllık karbon envanterini çıkartarak işe başladılar. Karbon envanterlerini tamamlayan belediyeler 2008 yılında CoM yönetimine 2020 yılına kadar kentlerinde yaptıkları envanter üzerinden %20 karbon emisyonlarını düşürme sözü verdiler. Bunu yapmak için de küresel iklim değişikliğini ve yıkıcı sonuçlarını kentlerinin yaşayanlarına anlatmak ve onların desteğini sağlamayı öncelediler. Daha sonra kent yaşayanlarının desteği ile çeşitli projeler yaptılar. Bu projelerin bazıları;

  • Toplu ulaşımın ve elektrikli araç ile bisiklet kullanımının teşvik edilmesi,
  • Araçtan arındırılmış alanların artırılması,
  • Binaların ısı yalıtımlarının sağlanması, binalarda güneş ve rüzgardan faydalanarak enerji üretiminin teşvik edilmesi
  • Fosil yakıt kullanımının kademeli olarak azaltılması; hatta bazı kentlerde 2035 yılında tamamen terk edilmesi,
    Başta kentlerin elektrik gereksinimleri için güneş ve rüzgar olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını tercih etmesi,
  • O kentte mevcut sanayi kollarının enerji kullanımı açısından gözden geçirilmesi; kurulması planlanacak işletmelere verimli enerji kullanımı açısından da karar verilmesi
  • Katı atık yönetiminin enerji etkin hale getirilmesi (bu konuda çeşitli tartışmalar var; CoM yönetimi belediyeleri bu açıdan serbest bırakıyor.)

CoM harekete üye belediyelerden gerçekçi hedefler koymalarını bekliyor ve eylem planları doğrultusunda yıllık hedeflerine ulaşıp ulaşamadıkları konusunda bildirimler yapmalarını istiyor. Gerçekçi hedefler üzerinde yürüyen ve kentte yaşayan insanların desteğini sağlayan belediyeler; 2015’de hedeflerini revize ederek 2030 yılında CO₂ salımlarının referans envanter yıllarına göre %40 azaltmayı taahhüt ettiler; hatta bazı kentlerin belediyeleri 2030; 2035 gibi yıllarda fosil yakıt kullanımını tamamen bırakacaklarını; bazıları ise ‘karbon nötr’ hale geleceklerini belirttiler.

CoM’un bugün Avrupa çapında 210 milyon insanın yaşadığı 6500’ü aşkın imzacı belediyesi var. Sisteme girmek için belli büyüklük şartı yok; Londra, Paris, Kopenhag gibi büyük kentlerin yanı sıra küçük kentlerin, kasabaların belediyeleri de CoM’a girebiliyor. Yapmaları gereken tek şey CoM’a karbon envanterini sunup; bu envantere göre yapabileceği sera gazı salma azaltımını gerçekçi olarak hesaplayıp bildirmek. Eğer sunduğu envanter doğru ve eylem planı gerçekçi ise yola devam edebiliyor. Ülkemizden de bazı belediyeler envanter ve eylem planı sunma aşamasındalar; bunlar içinde şu anda en gerçekçi yaklaşan ise İzmir Büyükşehir Belediyesi

Sera gazları salımının düşürülmesi; fosil yakıtların kullanımının ortadan kaldırılmasından geçiyor; bunda hükümetler arası konferansların başarısız olduğu bir görülüyor… Buna karşın 6.500 belediye ve çeşitli partnerleri ile hareket eden CoM’un başarılı olup olmayacağını şimdiden tahmin etmek zor; ama kendisine üye belediyelerin sınırları içinde yaşayan toplumun ‘küresel iklim değişikliği ve yıkıcı sonuçları’ konusunda duyarlılığını artırdığı da bir gerçek…

Kaynakça:

1. Convenant of Mayors for Climate and Energy. www.convanentofmayors.eu/index_en.html

18-Ahmet Soysal

 

Dr. Ahmet Soysal
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı