Köşe YazılarıManşetYazarlar

BM Sürdürülebilirlik Ajandası’nın dolmasına 10 yıl kala

Birleşmiş Milletler tarafından dört yıl önce  Dünyamızı dönüştürmek: Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Ajandası (Transforming Our World: The 2030 Agenda for Sustainable Development) ilan edildi.

Doğal kaynak yönetimi, sürdürülebilir tüketim ve üretim, kurumların verimliliği ve iyi yönetimi, hukukun ve barışın hakim olduğu toplumların varlığı için çalışmak gibi temel ilkelerin benimsendiği “Kimsenin kalkınmada geride kalmaması” şiarıyla duyurulan hedefler iyi niyet ambalajına sarılmışsa da bugünkü sistem içinde kifayetsiz.

Buna göre 2030’a kadar yoksulluğun her yerde sona erdirilmesi; açlığın sonlandırılıp gıda güvenliğinin sağlanması, beslenmenin iyileştirilmesi; kapsayıcı eşitlikçi kaliteli eğitim; kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin teşvik edilmesi; sağlıklı yaşam sağlamak; cinsiyet eşitliği; herkes için suya erişim; uygun fiyatlı erişilebilir enerji; kapsayıcı esnek, yaşanabilir kentler; sürdürülebilir üretim ve tüketim imkanları; okyanusları, denizleri korumak; biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak; adaletin sağlanması, sürdürülebilirlik için  küresel ortaklık gibi büyük hedefler tayin edilmiş. Lakin ajandanın son 10 yılına girilmişken hedeflerin yakalanması pek mümkün görünmüyor.

Dünyanın ‘eşitsizlikler denklemi’

Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından 1987 yılında yayımlanan “Ortak Geleceğimiz” adlı rapora göre sürdürülebilirlik kavramı “İnsanlık; doğanın gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçları temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir” anlayışına dayanır. Ancak bugünkü dünya sistemi aşırı üretim ve tüketime bağlı olarak eşitsizlikler denklemlerinden oluşuyor. Dünya nüfusunun %60’dan fazlasına tekabül eden yaklaşık 4,3 milyar kişi, günlük tüketimini 5 doların altında tutarak açlık ve sefalet içinde hatta temiz su ve gıdaya erişimi olmadan, nüfusun %20’si ise zengin ülkelerde doğal kaynakların %80’ini tüketerek yaşıyor.

Gelişmiş ülkelerin refah imkanlarıyla diğerleri arasındaki devasa fark artarak devam ederken cinsiyetlere göre yaşam koşulları arasındaki eşitsizlikler de büyük bir toplumsal sorun olarak giderilmeye muhtaç. Temiz bir çevrede sağlıklı ve barış içinde yaşama hakkının, eğitim öğrenim hakkının sağlanmaması; işsizlik; toplumsal şiddet, son dönemde yaşanan savaş ortamı ve küresel iklim krizi; savaş ve iklim krizi nedeniyle yerinden edilmeler, göç gibi sorunlar azalmıyor, tersine artıyor. Küresel çapta bir denge ve adalet mekanizmasına ihtiyaç olduğu aşikar. Ancak 70 yıl önce kurularak sorunları ulusüstü düzeyde çözmek iddiasına sahip Birleşmiş Milletler (BM) bu “sürdürülebilirliğe” sistemin içinden bakıyor. Zira emsalleri olan NATO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslarası Nükleer Enerji Ajansı ( IAEA) ve diğer ulusüstü kurumlar gibi var oluşunu hükümetlere, dolayısıyla bugünün neoliberal sisteminde şirketlere borçlu. Başka nasıl 500 şirket dünya üzerindeki tüm devletlere üstün gelen ekonomik ve siyasi bir gücün sahibi olurdu?

BM’den medet ummak

BM 2030  hedeflerinin konduğu tarihten bugüne bahsi geçen tüm alanlarda gerileme yaşanırken kalkınma ve gelişmenin sürdürülebilirlikle birlikte mümkün olmayacağı mikro ve makro düzeydeki tecrübelerle sabit. Hatta Birleşmiş Milletler’in tavsiyelerinin uygulanabilirliğini tartışacak vaktimiz bile olmayabilir. Zira bilim insanları tarafından küresel ısınmanın 1,5 derece hedefinin altında tutulamasını bırakın, 3 derecelere varacağının açıklanmış olması dönüşü olmayan ve bütün eşitsizlikleri daha derinleştirici  felaketler çağının başlamasına sekiz yıl gibi bir zamanımızın kaldığına işaret ediyor. Birleşmiş Milletler’in karbon emisyonlarının %28’ini oluşturan beş şirketle ortaklaşan hükümetlerin idari gücünden ari bir ulusüstü kurum olmadıkça düzenleyici bir rol oynaması imkansız ve maalesef yapılması gerekenler açısından da çözüme katkı sunmasını ummak zaman kaybı.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)