Doğa MücadelesiEditörün SeçtikleriManşetYeşil Gündem

Bergama’dan iklim grevlerine, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin seyri: Aktivistler anlatıyor (1)

Dosya Haber: Tuğba Baykal

Türkiye’de ekoloji mücadelesinin tarihine baktığımızda, 1960’larda başlayan çevreci harekette, 80’li yıllarından başından itibaren yükselen bir ivme görülüyor. 1975’te Murgul’da faaliyete geçen Etibank Bakır İşletmeleri’nin bitki örtüsüne zarar verdiğini söyleyen yöre halkının dava açması ilk örnek. 1977’de Akkuyu’da nükleer santralin kurulacağı duyumları üzerine protesto gösterilerinin yapılması, 1984’de Gökova’da Termik Santrali’nin gördüğü tepki, 1986 yılında Çernobil’in yıkıcı etkisinin Türkiye üzerinde hissedilmesi üzerine sokak eylemleri, 1986’da Ankara’da Zaferpark, 1987’de Güvenpark için düzenlenen kampanyalar, 1987’de Dalyan’da yapılması planlanan turistik tesise gösterilen tepkiler, 1989’da Taşkışla’nın otele ve Maçka Kışlası’nın borsa binasına dönüştürülmesine karşı eylemler, 1989 Aliağa Termik Santrali’nin protestosu ilk etkin çevre hareketleri olarak sayılabilir. 90’lı yıllarda ise Bergama’da kurulması planlanan ülkenin ilk altın madenine karşı yürütülen kitlesel protestolar, köşe taşlarından biri olarak tarihe geçiyor.

Uzun yıllardır çevre tahribatlarına karşı mücadele eden aktivistler neleri tartışıyor, nasıl mücadele ediyordu, o dönemden günümüze iklim ve ekoloji mücadelesinin seyri nasıl değişti, Greta Thunberg’in başlattığı iklim grevleri ile dünya geneline yayılan ve gençlerin öncülüğünü yaptığı protestoları önceki mücadeleler ile kıyasladığımızda neler karşımıza çıkıyor; tüm bunları muhataplarıyla konuştuk.

Erol Engel.

‘Greta bizim yıllardır çocukların üzerindeki çatlatamadığımız kabuğun aralanmasını sağladı’

Bergama Çevre Platformu sözcüsü Erol Engel, ekoloji mücadelesine 90’lı yıllarda başlamış. Bergama’da kurulacak olan altın madenini durdurmak için yıllarca mücadele etmişler. Engel o yıllarda Türkiye’deki iklimi şu sözlerle anlatıyor.

“Bizim mücadeleye başladığımız 90’lı yıllar, Türkiye’de çevre mücadelelerinin pek olmadığı, 12 Eylül darbesi sonrası yaprak kıpırdamadığı bir dönem. Altın madenciliği Cumhuriyet’ten sonra ilk defa Bergama’da yapılacak; bunun etkilerini bilim insanlarından öğrendikçe hep birlikte ne yapmamız gerektiği konusunda kafa yoruyoruz.  Asıl sorunun altın madeni kurulduktan sonra ortaya çıkacağını öğreniyoruz ve bunun etkileyeceği insanlar da yöre insanları… Ben de o yörenin insanlarındanım. O zamanlarda internet yok şimdiki gibi, bilgiye erişim kolay değil; bilim insanlarının, akademisyenlerin ağzından çıkanı pür dikkat dinliyoruz. Yapılmak istenen Ovacık Altın Madeni çevresindeki 16-17 Bergama köyünün halkı, bilimsel bir panel yapıldığında, eksiksiz katılıyor. Panellerden sonra da hepsi kendi çapında bir profesör olup gelene gidene siyanürün etkilerini anlatıyor. Polat Dayılar, Bayram Çavuşlar, Sebahat Ablalar; her köyün kendi ağzı laf yapan gönüllüsü, kahramanı adına ne derseniz deyin, sanki geriye baktığımız zaman hepsi birer masal kahramanı gibi… Biir kısmı rahmetli oldu ama hala benim için anılar taze.”

‘Emperyalizm köye geldi’

 Siyaset yapmaya lisedeyken başladığını söyleyen Engel, “O zamanlar karşımızda soyut bir güç vardı: Emperyalizm. Ama Bergama ile o güç köyümüze kadar gelmişti. Adı, Eurogold’du” diyor. Çokuluslu şirketlerin köylüyü ikna etmek için çok çeşitli yöntemleri denediğini söyleyen Engel, köylerde oluşturdukları meclislerde konuyu enine boyuna tartıştıklarını anlatıyor. Altın şirketinin yöntemlerini ve buna karşı oluşturulan direnci de şöyle anlatıyor Engel:

“Karşımızda devasa bir güç, bir anda şehrin bütün resmi dairelerini tepeden tırnağa donatarak, kamyonlarca çikolata ile şehri rüşvete boğan bir çalışma tarzı yürütüyor. İnsanlara oluk oluk para dağıttılar, tarlalarını normal fiyatın 10 katı üzerinde fiyata alarak köylüleri de yanlarına çekmeye çalıştılar. O yıllarda Bergama köylüsünün verdiği mücadele, tamamen yüreğini ortaya koyarak oldu. Özellikle kadınlar, kadınlar kahveden erkekleri elinde tutup zorla eyleme getirirdi, dolayısı ile kadının hem adı, hem yeri vardı. Uzun süre sürdü protestolar, yabancı şirketler, baktılar 700’u aşkın eylem, gerek yörede gerek başka yerlerde, tepkileri aşamayacaklarını anladılar. Bizler o protestolarla 1997’de Danıştay’ın ‘Siyanürlü altın üretiminde kamu yararı yoktur’ kararını çıkartmasını sağladık. Bu mücadele umut taşıdı insanlara, o yargı kararı çok önemliydi o günlerde, Türkiye o yargı kararına sahip çıksaydı bugün altın madeni kıskacında ne Kazdağları ne Cerattepe ne Eskişehir ne Uşak olurdu.  O dönem internet yoktu ama insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak mücadele ettiler. Tabii şimdi ki dönemi küçümsemek anlamında söylemiyorum. Artık Türkiye’de birçok yerde mücadeleler artıyor, tüm bunlar Kazdağları mücadelesi ve benzerleri ile zirveye taşınıyor. Gerek altın karşıtı gerek diğer alanlarda,  insanlar iletişimin gücü ile çok daha kısa sürede organize olup harekete geçebiliyorlar. Bizler basit bir eylem için bile o dönemde köylerde günlerce uğraşırdık. O açıdan bugün ekoloji mücadelesinin hareketliliği ve aktivistlerin yaş ortalamasının aşağılara çekilmesi geleceğe dair şahsen beni çok heyecanlandırıyor.’

‘Ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmine ihtiyacı var’

İsveçli genç aktivist Greta Thunberg’in başlattığı ve tüm dünyaya yayılan iklim grevleri ile ilgili ne düşündüğünü sorduğumuzda Engel, “Greta bizim yıllardır yapamadığımızı yaptı. Biz gençlere ulaşamıyorduk, artık gençler çok daha farkında meselenin” diyor:

‘Greta yüreğimize su serpti. Son yıllarda ülkenin her yeri yağmalanıyor çok acımasız bir saldırı var. Fakat mesela Bergama’da geçtiğimiz günlerde bir atölyede 8-12 yaşlarındaki çocuklarla konuştuk,  Greta’dan bahsediyorlardı ve eylemlerde sorumluluk alabileceklerini söylüyorlardı, beni şaşırttılar. İklim grevi tabana çok yayılamadı henüz, ama çocuklar üzerinde bizim bir türlü yıllardır çatlatamadığımız bir kabuk vardı o kabuğu kırmaya yönelik tetikledi. Yani bir anda gençler oluk oluk gelmediler tabii ama ben o kabuğun çatladığını ve sadece iklim değişikliği değil diğer mücadele alanlarında da bunun tetikleyici olduğunu, olacağını düşünüyorum. En azından bir kapı aralandı,  bu da önemli. Çünkü ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmiyle birleşmeye ihtiyacı var.’

Süheyla Doğan.

‘Eskiden ekoloji mücadelesi emeklilerin işi gibi algılanırdı’

2007’den bu yana çevre mücadelesi içinde olan Süheyla Doğan şu sıralarda Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin  Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyor. Doğan birçok platformda gençlerle çalıştıklarını ve bundan dolayı umutlu olduğunu söylüyor:

“Biz mücadeleye başladığımızda altın madenlerinin yarattığı tahribatlar ve özellikle Bergama’nın etkisi büyüktü. Hemen hemen her alanda, hem kırsalda hem de kentte yıkımlar 2002’den sonra daha da arttı. Yakın çevremizde de bu tür talanlar başlayınca önce yaşam alanlarımızı savunmak adına daha sonra ise bunu bütüncül bir biçimde ekoloji mücadelesine genişleterek siyaset yapmaya başladık. Kirazlı maden mücadelesinde gördük gençleri, nöbet alanını gençler sürdürüyordu. Bizim kuşak elinden geleni yapıyordu ve bayrağı gençlere devretmemiz gerekiyordu fakat zaten onlar sahip çıktılar.”

Kadınların ekoloji hareketlerindeki  öncülüğüne de vurgu yapan Doğan, kadınların daha korkusuz olduğunu, bunun da gündelik yaşamın içinde, bu sorunlardan daha çok etkilenmelerine bağlı olduğunu söylüyor:

“Kadınlar yaşamın yükünü omuzluyor ve ekolojik yıkımı yakından hissediyor, görüyor. Daha korkusuz ve cesurlar. Mesela madenci firmalar kahveye gidip erkeklere bir sürü sosyal vaatlerde bulunarak onları kandırabiliyorlar ama kadınlar kanmıyor ve direnmeye devam ediyorlar. Böyle çok örnek gördüm köylerde. Ayrıca artık STK’lerde, derneklerde de kadınlar daha aktif, mesela bizim derneğin yönetim kurulunun yüzde 80’i kadınlardan oluşuyor.”

Doğan yeni nesil aktivistlerle ilgili sorumuza ise “Ekoloji mücadelesi artık emeklilerin işi gibi algılanmaktan çıktı çok şükür” diyerek cevap veriyor:

“Önceden gençler çok fazla işin içinde değillerdi, ekoloji mücadelesi daha çok sanki emekli olmuş ve vakti olan insanların işi gibi algılanıyordu. Fakat şimdi görüyoruz ki özellikle iklim grevi ile beraber gençler çok daha fazla aktifler. Bunda özellikle sosyal medyanın da gücünün etkili olduğunu düşünüyorum. Bu durumun bir değişiklik yaratacağına inanıyorum zaten Gezi de bize bunu göstermişti. Şimdi Greta’ları ve onun gibi Türkiye’deki gençleri görünce umutlanıyorum.”

‘Ekoloji mücadelesi çiçek, böcek sevenlerin işi gibi,  hor görülürdü’

HDP Sinop üyesi, ekolojist ve aktivist Ayşegül Demirkol ise ekoloji mücadelesine bakış açısının nasıl geliştiğini şu sözlerle anlatıyor:

“2011 yılında Sinop’un Gerze ilçesinde kömürlü termik santral yapılacağı haberini aldığımda bu mücadelenin ancak bir platform ve bütün itiraz edenlerin bir arada olabileceği bir örgütlülükle mümkün olacağını düşünmeye başladım. Zira ben her zaman ya bir parti, ya dernek, ya sendikalı olarak mücadele ettim ve buna inandım. Bu dönemde Yeşil Gerze Çevre Platformu- YEGEP’i kurduk. YEGEP’in mücadelesi örnek bir mücadele olmuştur tarihte. Ayrıca Sinop’ta da nükleer karşıtlarının birlikte olduğu bir dernek vardı, yıllardır çevre ve nükleer mücadelesi vermekteydiler, YEGEP’in kuruluşunda ve sonrasında büyük destek verdiler, daha sonra ise hep birlikte Sinop Nükleer Karşıtı Platformu oluşturduk.”

Ayşegül Demirkol.

Demirkol, geçmişte var olan mücadelelerin ekoloji alanına yeterince önem vermediğini düşünüyor. “O dönemde sistem karşıtlığı daha ön plandaydı” diyor:

“Geçmişte çevre ve hatta kadın sorunları, ancak sistemin yıkılması ile çözülebilecek gibi düşünülürdü. Ama öncelikle kadınlar, kadın meselesine dair ayrı örgütlenmeye başladılar, daha sonra çevre örgütlerinin de partiler, sendikalar dışında örgütlenmeleri mümkün olmaya başladı. Ben bu yolu da kadınların açmış olduğunu düşünenlerdenim. Çevre yağması, gaspı, talanı geçmişte politik bir mücadele değilmiş gibi algılanır ve çiçek, böcek, ağaç severler olarak antipatik bulunurdu. Ama yağma ve gasp o derece arsız, o derece pervasızca, süratle ilerledi, arttı ki buna yapılan muhalefetin son derece politik olduğu, olması gerektiği de anlaşılmaya başlandı.”

Demirkol Türkiye’ye de yayılan iklim grevleri ile ilgili ise şunları söylüyor:

“Gelecekle ilgili her şey, elbette ki çocukları, gençleri ve yaş almış insanları, gelecekle ilgili sorumluluk duyan herkesi ilgilendiriyor, dâhil ediyor, etmeli de. Bazı çevre hareketlerinin bu grevlerle ilgili hedef saptırdığı şeklinde eleştirileri var. Ben buna inanmıyorum, bu eylemler var olan problemin en azından duyurulduğu, tartışmaya açıldığı platformlara imkân yaratıyor.”