Aileler yargıyla çarpışa çarpışa

Ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Şehrin bir hayli uzağında “Adalet Sarayı” önünde toplanmış bir grup kadınlı erkekli kalabalık, yanlarında cübbeli avukatları, ellerinde fotoğraflarla bezeli dövizleri ve gözlerinden süzülen yaşlarıyla omuz omuza vermişlerdi. Aileler adına basın açıklamasını okuyan genç adamın sesi kararlı, tonu bir hayli öfkeliydi. İlk bakışta bu tür açıklamalara alışkın izlenimi veriyordu. Oysa açıklamanın ardından yanımıza gelerek bunu hayatında ilk kez yaptığını, bu olaydan önce hayatında bu tür protestolar olmadığını, bu tür eylemlere aktif olarak katılmadığını söyledi. Ama Çorlu tren katliamında sevdiklerini kaybettikten sonra artık benzer dayanışmalara katılmayı ister olmuştu.

Aklıma Validebağ Parkı’na göz diken Üsküdar Belediyesi’nin kararına karşı çıktıkları için kolluğun ağır şiddetine maruz kalarak 1 gece içerisinde aktiviste dönüşen site sakinleri geldi. Evlerinde sakin bir hayat süren aileler parklarını korumak için sokağa inmiş, onlara desteğe gelen demokratik toplum kişi ve kurumlarıyla dayanışma içerisine girmiş ve her gece tutulan nöbette çaylar-kahveler, börekler hazır edilmişti. Validebağlılar o gün bugündür toplumsal muhalefette bir isim oldular.

Çorlu Aileleri

Çorlu Aileleri daha acıları dün gibi tazeyken, sevdiklerinin ölümünün en büyük sorumlusu olarak gördükleri siyasetçiler ve üst düzey ulaştırma bürokratlarının yargılanmasını istiyorlardı. Oysa bu görevliler için takipsizlik kararı çıkması ile kederleri artarak öfkeye dönüştü. Çorlu Aileleri artık her gün Çorlu Adalet Sarayı önünde kaybettikleri için Adalet Nöbetindeler. Henüz dava başlamadı, 3 Temmuz’da başlayacak. Sonrası ise adliye buluşmaları. Daha uzun ve zorlu bir dönem bekliyor onları ama artık Çorlu Aileleri onlar. Bir evladını, kız kardeşini ve iki yeğenini kaybeden Zeliha Bilgin’in ezberinden 25 canın isimlerini tek tek sayması gibi bütünler.  WhatsApp grupları, sosyal medya adresleri var. Başka ailelerle dayanışacaklar mutlaka. Zorunluluk değil onlara öyle hissettiriyor yaşananlar. Mesela Oğuz Arda’nın annesi Mısra Öz’ün Berkin Elvan’ın ölüm yıldönümü anmasına gelip Gülsüm Elvanı’ı kucaklaması gibi; ölümünün sorumlusu hala sır gibi saklanan Rabia Naz’ın babasını araması gibi.

Soma’dan Şirvan’a

Tıpkı evlatlarını maden katliamında kaybeden Soma ailelerinin, Şirvan’da yaşanan maden katliamında evlatlarını kaybeden ailelerle buluşmak için kilometrelerce yolu kat etmesi gibi. “Batıya doğunun gözyaşı aynıdır” diyordu İsmal Çolak, acılı babanın omuzuna dokunurken. Gülsüm Çolak’ın annelerle kurduğu ilişki, göz ve duygu teması benim kurabildiğime asla benzemezdi, aynı acıyı yaşayanlarla.

Ama bu ailelerin avukatlarıyla kurdukları bağ da bir aile bağına dönüşüyor. Avukatlarına zarar gelmesin istiyorlar. Soma’da faciadan sonra dava gününe kadar avukatlarla yapılan toplantılarda hiç konuşmayan bir kadının, ilk duruşma günü çıkan arbedede kolluğun avukatlarına gösterdiği şiddet karşısında “avukatı bırak” diye ilk çığlığına şahit olunmuştu. O gün bugündür duruşmaya gelirken bahçesinden dut toplayıp avukatına getiren mi ararsınız, börek yapanlar mı?

Orda bir Aladağ var uzakta

Kozan’da yapılan duruşmalarda bir araya gelen Aladağlı Köprücük ve Kışlak Köyü aileleri var bir de. Köylerinden gelip her duruşma öncesi buluşulan benzin istasyonundaki o küçük, serin çardak altında avukatlarına sımsıkı sarılan anneler, babalar var. Her duruşmada avukatları konuşurken savunma müdahale ettiğinde “bırakın avukatlarımızı konuşsunlar” diye feryat ederler. Beraber Ankara’yı, TBMM’yi ve Adalet Bakanlığı’nı ziyaret etmiştik. Bakan yardımcısına “Avukatlarımızı konuşturmuyorlar” diye şikayet bile etmişlerdi.

30 Nisan günü Aladağ Yurt Yangınının duruşması vardı. Yine buluşuldu, yine acılar, anılar doluştu. Avukat Evren İşler sanıklara istedikleri cezaları ve gerekçeleri anlatırken yangının detayına giriyor ve birden ses tonu düşüyor, sanki oradaki aileler duymasın acılar tekrarlanmasın diye; “onların önünde konuşmak zor ancak” diyerek açıklama gereği hissediyordu. Aladağlı aileler için karar 4 Temmuz günü verilecek. Yani Çorlu’nun ilk duruşmasından 1 gün sonra. Savcı mütalaasını verirken sorumluluğun büyüklüğünün farkındaydı, ama en son edilen “eğitim faaliyetinin para kazanma amaçlı olmadığı” vurgusu verilecek cezayı düşürebilir.

Kar amacı yok mu gerçekten?

Yani açıklamak gerekirse, hani Soma’da işçileri daha çok çalıştırıp, daha çok para kazanmak, daha az önlem alıp daha fazla tasarruf etmek, insanları ölüme göz göre göre göndermek gibi bir “olası kasıt” durumu vardı ya; işte burada cemaat yurdunun ailelerden para almaması ve bunu “kar amacı gütmeyen” bir şekilde yapması nedeniyle bir hafifletici durum çıkıyor ortaya.

Peki gerçekten cemaat yurtları, okulları kar amacı gütmüyorlar mı? Ya da vakıfları, dernekleri nereden kazanıyorlar? Mesela iktidarın arzuladığı çocuk ve genç yetiştirme davasına hizmet ederek, bütün vatandaşların ödedikleri vergilerden ya da kamu kaynaklarından fazla fazla ödeniyor olabilir mi bu paralar? Yalnızca 30 günde Türkiye’de iktidardan muhalefete geçen yerel yönetimlerin açıkladığı, iktidar STK’larına aktardıkları paralar değil mi bu sözü edilen?

Bu konu bambaşka ve önümüzdeki haftalar için ayrı bir yazı konusu olur. Biz varsayalım öyle deyip yeniden Soma’ya dönelim:

Soma’da 1 can kaç para?

Soma ailelerinin yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç bir sorumlu kamu görevlisi ya da siyasetçi yargılanmazken, 301 kişinin ölümüne taksir, yani basit bir kaza kararı verildi. Patron beraat etti, oğlu ise “yeteri kadar yatıp çıktı”. Ama çok önemli bir kazanım vardı mahkeme kararında. Şirket patronlarına 3 yıl boyunca maden işletmeme cezası getirilmişti. Yani işte o sözü edilen “para”dan ötürü bir ekonomik yaptırım çıkmıştı. Ama ne yazık ki istinaf mahkemesi 301 canın ölümüne yol açan sermayeye hizmet edecek bir karar vererek bu yasağı kaldırdı. Yani son mahkeme kararıyla ailelerin elinden, hiç olmazsa torunlarının güvenli bir işte çalışabilmesi ihtimali alındı.

Ve daha niceleri…

Vahşi kapitalizm iş süreçlerini hiçe sayarak öyle uygulamalar dayatıyor ki toplu ölümler, toplu cinayetler yaşanıyor. Ve her felaketin ardında ülkenin bir yerinde aileler birbirleriyle acılarını paylaşıyor ve ortak mücadele ediyor. Bu ortaklaşmada yargıyla da mücadele başlıyor. Çünkü ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Toplu anmalar, toplu davalar, yargıyla çarpışa çarpışa adalete ulaşmaya çalışan “Aileler” büyüyor.

Yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç olmazsa 301 kişinin ölümünden sorumlu olan şirket yetkililerinin bir kez daha böyle bir işletmecilik yapamayacak olmaları en önemli kazanımlarıydı. Ancak son mahkeme kararı onu da ellerinden aldı. Beraat ve tahliyelere ilaveten ödül olarak ekonomik faaliyetlerini yeniden kazanan şirket yetkililerine karşı Somalı aileler yıldönümü olan 13 Mayıs’ta sözlerini söylemeye hazırlanıyorlar.

(Yeşil Gazete)