İnsan hakları düzeni mi, “Kahrolsun İnsan Hakları!” düzeni mi? – Alper Akyüz

Bu sene 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nün benim için farklı bir anlamı var. Gençlik yıllarımdan bu yana insan hakları her zaman ilgi alanım içinde oldu. 2000’lerin başından bu yana da özellikle gençlere yönelik insan hakları eğitimlerinde görev alıyorum. Sivil toplum ve örgütlenmeler ile doğrudan ve akademik ilgim nedeniyle özellikle ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerine çalışıyorum, insan haklarının dünya üzerindeki gelişimini ve güncel ve akademik tartışmaları yakından izlemeye çalışıyorum ve her 10 Aralık haftası mutlaka insan haklarıyla ilgili bir etkinliğe ya da eyleme katılmaya ve derslerimde değinmeye çalışıyorum. Ancak 1980 darbesi sonrasındaki cunta yönetiminden bu yana hak ihlallerinin doğrudan yakıcılığına en yakından ve birinci elden tanıştığım sene 2018 oldu.

Öncelikle işlerin ne dünyada, ne de Türkiye’de bir süredir yolunda gitmediği zaten ortadaydı. 1990’lar Türkiye’de hakların kendisi açısından karanlık dönemler olsa da aynı zamanda 1980 darbesinin ertesinde insan hakları mücadelesi adım adım da olsa mevzi kazanıyordu ve 1999 sonrası özellikle AB sürecinin iki tarafça da tanınan bir resmiyet kazanmasıyla görece özgürlükçü ve umutlu bir dönem yaşadık, insan hakları üzerine eğitimler ve projeler düzenledik, bir çoğumuz kariyerini bu alanlarda kurdu. Aynı dönem dünyada da benzeri rüzgarlar esiyordu. Ancak 2010’lar ile birlikte bütün dünyada bir gerilemenin başladığına ve Türkiye’nin de bu gerilemenin ön cephelerinden birisi olmasına tanık oluyoruz. Çeşitli analistler içinde yaşadığımız dönemi ve kitlelerin anlayış ve tutumlarını (ve bunun iktidarların söylem ve uygulamalarına yansımasını) iki dünya savaşı arasındaki otoriter ve faşist yönetimlerin hakim olduğu çalkantılı döneme benzetiyorlar. Küreselleşme ve iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklar ise bu derde derman olmadığı gibi nefret söylemlerinin, uydurulmuş hakikatlerin ve tetikçi trollerin boy gösterdiği, üstüne yoz ve otoriter yönetimlerin etkili bir izleme için kullandığı ortamlar olarak beklenenin tam tersi bir amaca hizmet eder haldeler.

Türkiye’deki rejimin geldiği hali bugün yazılan ve yazılacak bir çok değerlendirme yazısında okuyacaksınız (ana akım medyadan olmasa da). Ben ise bu kez birinci el tanıklıklarımı anlatarak katkıda bulunmaya çalışacağım. Bu sene 16 Kasım sabahına aralarında çalıştığım üniversitenin Hukuk Fakültesi dekanı ve uluslararası insan hakları hukukunun önde gelen uzmanlarından Turgut Tarhanlı’nın olduğu bir gözaltı dalgasıyla uyandık. Alışılageldiği üzere bir cuma sabahı hava aydınlanmadan eve gelen polis ekiplerince evlerde arama da yapılarak alınmışlardı. Çok geçmeden göz altına alınanlar arasında 1990’lardan bu yana 20 yıldan uzun süredir arkadaşım olan, bir dönem birlikte de çalıştığımız Yiğit Aksakoğlu’nun da olduğunu öğrendik. Oldukça şaşırtıcıydı. Diğerlerinin isimlerini duydukça şaşkınlığım daha da arttı; sivil toplum ve ekoloji camiasından bir çoğunu uzaktan tanıyor ya da yaptıkları işlerin neler olduğunu biliyordum ve göz altına alınmalarını gerektirecek bir şeyler yapmaları olası gelmiyordu. Standart cuma gözaltıları uygulamasında olduğu gibi bütün haftasonu nezarette tutularak pazartesi veya salı günü savcılık tarafından ifadelerinin alınmasını ve tutuklanmalarını bekliyorduk. Gün içerisinde beklenmedik şekilde ifadelerin alınmasına başlandığını haber aldık. Gözaltına alınan 13 kişinin çoğunun ifadeleri o gün alındı ve akşama doğru önce Turgut hocanın, sonra da teker teker başkalarının serbest bırakıldığını öğrendik ve umutlandık. Yiğit’in sorgusu sekiz buçuk saat sürdü; avukatından öğrendiğimiz kadarıyla sorulan soruların tamamı toplam 99 sayfa tutan ve 2013 yılı Haziran-Aralık döneminde telefon dinlemesi yoluyla edinilen tapelerle ilgiliydi. Bütün gün İl Emniyet Müdürlüğünün kapısında bekledikten sonra Yiğit ve bir kaç kişinin adliyeye sevk edileceği haberi geldi; bunun anlamı hakkında tutuklanma isteneceğiydi.

Ertesi gün ise yine önce savcının sevk kararını gözden geçireceğini öğrenerek umutlansak da akşama doğru Yiğit ile başka 3 kişinin Çağlayan Adliyesine sevk edileceğini duyunca haftasonu olduğu için kapalı olsa da kapısına gittik. Hem hiç bir şey yapmamaktan daha iyiydi, hem de belki serbest bırakılırsa kendisini hemen orada karşılayabilecektik. Bu arada sevk edileceği söylenenlerden birisi Çağlayan’a hiç getirilmeden, başka bir tanesi Çağlayan’da ama ne savcı ne de hakimle görüşmeden serbest kaldı. Olağan dışı bir şeyler oluyordu. Sulh Ceza Hakiminin karşısına çıkan iki kişiden diğeri de serbest bırakıldı ve operasyonda göz altına alınanlardan sadece Yiğit Aksakoğlu tutuklandı ve önce Metris, sonra da Silivri Cezaevine gönderildi. İki haftayı aşkın süredir tek kişilik hücresinde ve avukatları ve haftada bir eşi dışında kimseyle görüşmeden orada tutuluyor.

Avukatının yardım isteğiyle ifade fezlekesinin tamamını ve sulh ceza hakiminin cumartesi geceyarısı verdiği tutuklama kararını okudum. Dinlemeye takılan tapelerin hiç birisi suç ya da suç şüphesi oluşturacak bir eylem barındırmıyor. Özetle Gezi protestoları dindikten sonra bu deneyim hakkında konuşmak üzere düzenlenen (ve gizli de olmayan) çok sayıda değerlendirme toplantısından birisinde “kolaylaştırıcılık” yapmış olması, yine yasal kurumlar tarafından bazıları AB fonları tarafından finanse edilen resmi projelerdeki toplantılarda eğitmen ya da moderatör olarak görev alması ve halen Türkiye temsilciliğini sürdürdüğü ve 0-3 yaş çocukların iyilik hali ve erken çocukluk gelişimi üzerine projelere fon sağlayan bir Hollanda vakfına o sıralarda sağladığı danışmanlık işleri hakkında sorular sorulmuştu. Tutuklama kararına göre de “(…) gezi olayları bittikten sonra gerçekleştirilen çeşitli toplantıların organizasyonunda moderatör ve kolaylaştırıcı adı altında görev aldığı, her ne kadar toplantıların içeriğine ulaşılamamış ve karanlıkta kalan yönleri olsa da iletişimin tespiti tutanaklarında bu toplantıların geziden sonra sivil itaatsizlik, şiddetsiz eylem adı altında yeniden çeşitli gösteri ve eylemlerin yapılmasına yönelik birtakım eğitimler ve konuşmalar düzenlendiği kanaatine ulaşıldığı” belirtiliyordu. Ne var ki herhangi bir toplantının organizasyonunu yapmak ya da şiddetsiz eylemin kendisi bir suç değilken bu toplantılar da moderatör ve kolaylaştırıcı olmanın, ya da sivil itaatsizlik ya da şiddetsiz eylem hakkında eğitim ve konuşmaların düzenlenmesinin nesinin suç ve tutuklanma gerekçesi olabildiğini sadece kerameti kendinden menkul bu kanaatin sahibi savcı ve onun içeriğine ulaşamadığı (dolayısıyla 5 yıl sonunda elinde bir kanıtı da olmayan) toplantı hakkındaki kanaatini ikiletmeden karara dönüştüren hakim biliyor. Tutuklanma kararının hemen sonrasında yapılan itiraz ise savcılıkta karar verecek sulh ceza hakimine gönderilmeden bekletilip ancak 10 gün sonunda matbu ve “tutuklama kararının yasaya uygun ol[ması]” dışında herhangi bir açıklama içermeyen gerekçeyle reddedildi. Şimdi ancak tutukluluğun rutin aylık incelemesi için 20 Aralık günü bekleniyor.

Süreçteki bütün karanlık noktalar ve soru işaretleri yanında savcı ve hakimlerin tutumu hakkında bizim de yürütmeye çalıştığımız çeşitli tahminler ve spekülasyonlar bulunsa da açık ve mantıklı bir gerekçe olmadığı için neden Yiğit’in kurban seçildiğini ve tutulduğunu bilemiyoruz. Kendisinin morali avukatlarının ve eşinin gördüğü kadarıyla iyi olsa da bu uygulama kendisi ve yakın çevresi için bir tür işkence ve sivil toplum çalışanları ve hak savunucularına yönelik yeni bir gözdağı niteliğinde. Öte yandan daha da tehlikeli olan sürecin tahmin edilemezliği ve keyfiliğinde gizli. Eğer Yiğit’in ifade ve sorgusunda belirtilenler suçlamaya konu edilebiliyorsa Türkiye’de örneğin sivil toplum alanında, özel sektörde ve hatta kamuda toplantı “kolaylaştırıcılığı” ya da “moderatörlük” yapan, araştırması için “odak grup” yöntemini kullanan ya da savcıların anlayamadığı ya da anlamlarını çarpıtarak kullandığı roller ya da ünvanlar üstlenen ya da çalışmalarda bulunan her kes aradan 5 yıl geçtikten sonra dahi tutuklanabilir ve bu durumdaki hiç kimse kendisini güvende hissedemez. Yine başka iki kişinin sizin içinde yer almadığınız ve haberiniz dahi olmayan konuşmaları size suçlama sorusu olarak yöneltilebilir. Bu ceberrut ve yoz iktidarların ve muktedirlerin elini çok rahatlatabilir ve her birimiz başka hesaplar ve mücadelelerin nesneleri haline gelip araçsallaşabiliriz; ancak ceremesini şimdiden sadece muhalif kesimler değil, bu kuralsızlık, belirsizlik ve güvensizlik ortamı içinde yaşayan bütün toplum olarak çekmekteyiz.

Birinci elden muhataplığımın ikinci vakası ise daha uzun süredir, yaklaşık üç senedir başımda. Barış İçin Akademisyenler tarafından hazırlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atmamla birlikte başka kentler ve üniversitelerdeki arkadaşlarımıza göre (göz altına alınmadığımız, bire bir tehdit edilmediğimiz, işten atılmadığımız, KHK ile ihraç edilmediğimiz için) şanslı olsak da aradan 2,5 sene geçtikten sonra hakkımda dava açıldı ve 20 Aralık’ta duruşmada savunma yapacağım. Haziran’da dava açıldığından bu yana kafamda çevirmeme rağmen nasıl bir savunma hazırlayacağımı son on güne girmişken hala kestirebilmiş değilim, çünkü iddianame bana özel değil, imzalamış olan herkese aynı eylem olmasına rağmen teker teker bireysel dava açılsa da iddianamelerimiz aynı, içinde var olan yasalara göre bile suç oluşturabilecek bir eylem yok (çünkü eylem sadece internet üzerinden imza atmak), isnat edilen suçlamalarla ilgili somut herhangi bir delil yok, ancak yine savcının kerameti kendinden menkul kanaat ve çıkarsamaları var. Ancak bu sayıklamalar da yine bizi yargılayacak mahkeme tarafından kabul edilmiş, üstelik daha önce açılan davalarda başka mahkemelerde yaklaşık 40 arkadaşımız mahkum edilmiş durumda. 20’sinde duruşmaya girdiğimde neyle karşılaşabileceğimi, savunmamı tam olarak hakim heyetinin yüzüne okumama izin verilip verilmeyeceğini, bir çok örnekte olduğu gibi savcının ve heyetin savunmamı gerçekten dinleyip dinlemeyeceğini, savcının savunmamı önceden bilmeden elinde hazır esas hakkında mütalaasıyla gelip gelmeyeceğini, hatta o gün hemen karar verilip verilmeyeceğini bilmiyorum. Yine önceki duruşmada bana söylendiği üzere bir ihtimal cezası daha ağır bir suçlamayla karşılaşıp karşılaşmayacağımı ve eğer karşılaşacaksam, bana bu suçlamayla ilgili olarak belirtilen herhangi bir kanıt da olmadığından, ek savunmamı nasıl yapacağımı da bilemiyorum. Çok değil, 10 gün kaldı, yaşayarak göreceğiz.

Ancak her iki vakanın birleştiği bir kaç nokta var. Öncelikle bütün bu sürekli kriz ortamında kendi ritmiyle ilerleyen bir iş ve özel hayatım ve sorumluluklarım da var, aynı diğer yakınlarım, Yiğit’in yakınları ve diğer hapsedilmemiş mağdurlar gibi. Fiziksel olarak sınırlarımı, sosyal ve profesyonel olanaklarımı ve entelektüel birikimlerimi kullanarak biraz daha fazla çabayla, yine de amaçladığım üretkenlikte olamadan idare etsem de haksızca ve gereksizce içeride tutulanlar için bu bile mümkün değil. Onlar bir yandan da bizim adımıza içerdeler ve bizler de ancak onlar özgür kaldığı ölçüde özgür olacağız.

Öte yandan yaşadıklarımız bugün 70. yıldönümünü kutladığımız İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin görece daha az üzerinde durulan, ancak yine Turgut Tarhanlı sayesinde farkına vardığım bir maddesinin öneminin altını çiziyor. Bildirgenin 28.maddesine göre “herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.” Bu hak ise ancak yasaları ve usulleri belirli, açık ve anlaşılır olan ve keyfiyete olanak sağlamayan bir hukuk düzeni yoluyla yaşama geçebilir. Yazının başında 1990’lar sonrası gelişmeden ve 2000’lerin sonlarından itibaren bütün dünyada bir gerileme halinden bahsetmiştim. Yine de bu gerilemenin ön cephesinde olunca günümüzde insan hakları kavramının ve rejiminin yetersiz kaldığı noktalar ve toplum, ekoloji ve teknolojideki güncel gelişmeler sonrası güncelleme gereği üzerine yürüyen tartışmaya katılmak ve geleceğe hazırlanmak yerine 1990’larda polislerin sokakta “Kahrolsun İnsan Hakları!” diye slogan attıkları yıllara geri dönmek ve 70 sene öncesinin temel gereklerini savunma durumunda kalmak, en azından yarattığı insan olarak kendi potansiyelimizi gerçekleştirememe hissiyatı nedeniyle bile insanlık onurumuzu zedeliyor.

.

.

Alper Akyüz