Hafta SonuKültür-SanatManşet

Masal terapi: “Ne arzularımızın peşinden gidebiliyoruz ne de içgüdülerimizi dinleyebiliyoruz”

CANAN ve çalışmalarıyla ilk kez ARTER sayesinde tanıştım. Beyoğlu’nun kaotik ortamında, İstiklal Caddesi’nin geçmiş güzel günlerini hatırlamaya çalışırken, yazdan kalma bir Ekim gününde, galeriden içeriye baktığımda bir masaldan fırlamışçasına beni selamlayan figürler bambaşka bir nefes oldu. Sergi bir buçuk ayı geride bırakmıştı. CANAN’ın heyecanı ve güzel enerjisi benimle buluşmuştu. Geçen zamanda neler hissettiğini, deneyimlediğini sordum.

Serginin başlangıcından açılana kadar fikirlerim sürekli gelişti. Hem zihinsel hem de duygusal bir egzersiz oldu, ruhsal ve bedensel bir gelişim içerisindeydim. Daha dar bir çevrede bu duyguları ve düşünceleri paylaşıyordum. Ya da çoğunluğunu kendi içimde hallediyordum. Sergiyi açtıktan sonra çok geniş bir kitleyle karşılaştım ve insanlar aynı şekilde bana geri dönüşte bulunmaya başladılar. Bazen iletişimsiz, bazen Instagram’a fotoğraflar koyarak, bazen dışarıda sergide gözlemlediğim şekilde, bazen benimle doğrudan ilişki kurarak, bazen de tur yaparken. Sergi açılarak ya da işleri koyarak bitmiyor. Ürettiğim işlere gittikçe farklı açılardan bakmaya çalışıyorum. Üzerine bir taş daha konuluyor. Aynı bir bulmacanın parçaları gibi. İşte ben birçoğunu koydum diyeyim, ama kalan parçaları da başkaları koyuyor. Ve orada gittikçe çok büyük bir resim oluşmaya başladı. Bu çok kıymetli. En gencinden en yaşlısına kadar insanlar ziyaret edip izliyorlar, bir şeyler anlıyorlar. Farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından, toplumda bir araya getiremediğimiz insanları bu sergide olup bir şekilde duygusal ya da zihinsel geri dönüşüm yapıyor olması bir nevi dünya barışını sağlamak gibi. Keşke öyle bir şey mümkün olsa ama bunu küçük şeyler de bile olsa görebiliyor olmak beni çok mutlu ediyor.  

“Korkularımızla, endişelerimizle, kaygılarımızla arada bir cehennemi yaratıyoruz”

Sergi Cennet, Araf ve Cehennem katmanlarından oluşuyor. Cenneti doğum, arafı yaşam ve cehennemi de ölüm/yeniden doğuş olarak yorumlamıştım. Ama serginin belkemiğini oluşturan bu üç kavramı kurgularken CANAN’ın ne düşündüğünü daha çok merak ediyordum.

Herkes o üçlü durumu farklı şekilde yorumlayabiliyor. Bence bu ucu açık bir alan. Yani siz doğum-yaşam-ölüm olarak tanımlayabilirsiniz. Başkaları ulaşılamayan bir alan gibi tanımlayabilir. Mesela serginin açılmasından itibaren ben onu iyileştirilmiş dünya-korkularımız/arada kalma-iyileşme üzerinden yorumluyordum. Sonra izleyicilerle konuşa konuşa aslında günlük yaşantımızın bir parçası olduğunu fark ettim. Yani korkularımızla, endişelerimizle, kaygılarımızla arada bir cehennemi yaratıyoruz. Sonra arafta bir iyileşme süreci, onu sindirme, fark etme dönemi yaşanıyor. Sonra mutluluklar dönemi geliyor. Ve üçü arasında sürekli bir devr-i daim yaşıyoruz. En çok “Çeşme” adlı çalışmamda kızımı emzirirken fark etmiştim. Kızım bambaşka bir odada olduğu, ağladığı anda çeşme gibi göğsümden sütler akmaya başlıyordu. Yani sadece bir emme, fiziksel bir pompalama, suni olarak kullanılan pompalar gibi bir şey değil. Çocuğun sadece emme baskılaması ile çalışan bir şey değil. Duygusal olarak ya da zihinsel olarak da bir bağlantı kurduğumuz için o çocukla anne arasında bir bağ oluşuyor ve bedenin oradan hormon salgılamaya başlıyor. Ya da aşık olduğumuzda tensel temas olmasa bile birbirimizin gözüne baktığımızda bir anda kalbimiz çarpmaya başlıyor. Karşılıklı bir iletişimimiz, bir enerjimiz var. Bir şekilde karşılıklı olarak hissettiriyoruz. O bedenimize de yansıyor.”

“Toplumsal normlara göre davranmaya başladığımızda, ne arzularımızın peşinden gidebiliyoruz ne de içgüdülerimizi dinleyebiliyoruz”

İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’un bireyler ve içlerinde gizlenen gölgeleri hakkında söylemiş olduğu “Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa o kadar kara ve yoğun olur.” sözü sergiyi gezerken insanın aklını kurcalıyor. İnsan psikolojisi konusunda uzman olmadığını, Kaf Dağı’nın Ardında’nın da bir sanat sergisi olduğunu söyleyen CANAN, kendisinin Jung’a yönelmesini de biraz tesadüf biraz da algıda seçicilik olarak yorumluyor.

“Özellikle gideyim Jung okuyayım gibi bir şey olmadı. Okuduğumda da beni en çok gölge arketipi çekti. Çünkü hem form olarak ışık ve gölge üzerinde düşünüyordum, üretiyordum; hem de zihinsel olarak bizim karanlık yanımız, bastırdığımız yanımız ve en vahşi yanımız üzerine düşünüyordum. Bunun bir ismi, tanımı olduğunu, bunun hakkında birilerinin yazdığını fark edince üzerine okumalar yaptım. Ama okumalar yaparken kitaptan yola çıkmadım. Biraz tesadüfi, biraz da algıda seçicilik oldu. Ama gölgeye geçtikten sonra bu sefer ego ile uğraşmaya başladım. Çünkü gölgenin içinde uğraşınca, gölge de egoyla uğraşmaya başlıyor. Bu sefer başka yerden kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Bilinçaltına derinlikli olarak inmeye başladığınızda bu sefer de bilincinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. İlginç bir şey. Serginin bütününde bilinç ve bilinçaltı arasında nasıl bir denge oluşturabiliriz? Dişil ve eril yanımızda nasıl bir denge oluşturabiliriz? Cennet ve cehennem arasında nasıl bir denge oluşturabiliriz? Kimse cehennemde yaşamak istemez ama gölgelerimiz var. Bir yandan da bazı korkularımıza ve kaygılarımıza da sahip olmamız gerekiyor. Mesela Clarissa Pinkola Estés, “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında, hiçbir kurt yavrusuna karşısında rahatsızlık hissettirdiği birisine karşı nazik ol demez. Korkmak da, irkilmek de faydalı duygulardır aslında. Gördüğün anda ya dişlerini, ya pençelerini çıkart ya da hızlıca kaç. Bu içgüdüsel bir şeydir ve bunu kaybetmememiz gerekiyor. Oysa biz toplumsal yaşantımızda, aile gibi farklı iktidar mekanizmaları bize sürekli nazik olmamız, boyun eğmemiz, kendimizi sansürlememiz ve kontrol etmemizi öneriyor. Dolayısıyla biz kendimize ait içgüdüsel duygularımızı, kendimizle olan bağlantımızı kaybedip, toplumsal normlara göre davranmaya başladığımızda, ne arzularımızın peşinden gidebiliyoruz ne de içgüdülerimizi dinleyebiliyoruz.”

“Şu cep telefonunu kapattığımız zaman etrafımızda güzel bir güneş parlıyor”

CANAN iktidarların üzerimizde yarattığı korkuların hayatlarımızda itaat ile sonuçlandığından ve bunun yarattığı sorunlardan bahsediyor.

“İktidarların bizim üzerimizde yarattığı gibi şişirilmiş bir korku varsa; sosyal medyada, televizyonda, sürekli bir bomba patlayabilir, savaş çıkabilir, kıtlık çıkabilir, küresel ısınma ya da deprem olabilir korkusuyla beslendiğimizde o korkudan dolayı itaat etme zorunluluğu hissediyoruz. Bir yandan da şunu biliyoruz ki hiçbir tedbir alınmıyor. Ve bu bilgi çocuğa verildiği zaman, bir yetişkin bile bu korkularla baş edemezken bir çocuk bu bilgiyle nasıl baş edebilir? Bu kadar bilgi gerçekten verilmeli mi? Bunları sorgulamaya başladım. İletişimin, internetin, bilginin ulaşılabilir olması çok güzel bir şey. Ama bir yandan da çok büyük bir yetersizlik duygusu da veriyor. Ne kadar ulaşsam, çabalasam o bilgiye yeterince ulaşamıyorum. Başka biri benden daha farklı ve daha fazla bilgi alıyor. O zaman ben eksiğim. Güzellik kavramı gibi… Bir dergiye fotoğrafı basılan bir fotomodelin görüntüsü bile photoshop ile gerçekdışı bir hale getiriliyor. O imgenin aslı bile kendi görüntüsü kadar ideal değil. Dolayısıyla biz nasıl ulaşacağız? Oysa şu cep telefonunu kapattığımız zaman, bu duygu olmadığı zaman, etrafımızda güzel bir güneş parlıyor. İmgeler sana ne diyor, kavramlar sana ne diyor? Sen bilincini ve bilinçaltını bu imgeler ve kavramlar dünyasında nasıl yönlendiriyorsun? Korkularımızı, kaygılarımızı, endişelerimizi sağaltmak için zaten kültürel bir birikim olarak mitolojiler ve masallar var. Bunların psikanalizi yapılıyor. Ve oradan bir analiz sonucunda kolektif bilinçaltımız dair bilgilere ulaşabiliyoruz. Kırmızı seksi, aşkı, kadının regli halini simgeleyebiliyor. Ama günlük yaşamdaki imgeler bizim bilinçaltımızda nasıl bir etki yaratıyor? Kendimizi neye göre yorumluyoruz? Farkındalık gerekiyor.”

“Sanatçı kuş gibi havalanıp yukarıdan bakabilirse üretebilir”

Enformasyonun yoğun olduğu bir dönemin sanatçılarından biri olarak bu hızlı akışta kendini tekrar etmekten ya da tepki almaktan korkmuyor musun diye sorduğumda CANAN işin püf noktasını paylaşıyor: Başkalarının beklentisine göre hareket etmemek ve içe dönmek.

“Başkasının gözüyle kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Zaman zaman bu tuzağa düşebilirim ama bunu çoğunlukla atlatmayı başardığımı düşünüyorum. Başkalarının beklentisini gerçekleştirmemeye çalışıyorum. Bir sanatçı olarak insan içine döndüğü zaman orada doğru bilgiyi ve samimi imgeyi çıkartabiliyor çünkü kendimle halleşmem lazım. Mesela bana politik olarak gündem hakkında sorular soruyorlar ve bir sanatçı olarak nasıl üretim yapabildiğimi soruyorlar. Böyle bir şey mümkün mü? Saniyesinde gündem değişiyor. O gündeme göre bir sanatçının iş üretmesi mümkün mü? Haber kanalları bile saniyesinde yetiştiremiyor. Tabi ki de o toplumsal travmayı yaşıyoruz. Tamamiyle soyutlamak ve bambaşka bir uzamda yaşamak mümkün değil. Ama bir sanatçı sadece varolan gündemin tamamen dışına çıkarsa ve dışarıdan bakmayı becerirse, bir kuş gibi havalanıp yukarıdan bakabilirse üretebilir.”

“İstiklal Caddesi’nde birilerinin omzuma çarpmasını özledim!”

CANAN’ın işlerine baktığımda daha özgür, daha yeşil bir dünya tasvirini de görüyorum. Doğadan kopuşumuz, dört duvar arasında sıkışmışlığımız; ağaca, suya, toprağa küsüşümüz… Tüm bu süreci nasıl tersine çevirebileceğimizi soruyorum.

“Sorunun cevabını bilmiyorum. (Gülüşmeler) Tabi ki o özlem var. Ama bir yandan bizi doğaya bıraksalar, tek başına ya da birkaç kapalı grupla gitsek yaşayabilir miyiz artık? 2003’te Balmoral’de (Almanya) yaşamıştım. Kasabadaki bir rezidanstaydım. Önümde, içinde kuğuların ve ördeklerin yüzdüğü bir nehir akıyordu. Tam arkamızda da bir orman vardı. Geyikler ayağımızın dibine otlamaya geliyordu. Çok yakınımızdaki şifalı suda yüzebiliyordunuz.  Saat altıdan sonra sokakta kimse olmuyordu. Ve ben İstiklal Caddesi’nde birilerinin omzuma çarpmasını özledim! 10’uncu ayın sonunda bir şatoda kalıyorduk. Ve orada 10 tane sanatçıydık. Herkes depresyona girdi. (Gülüşmeler) Tabi ki ağaca, yeşile, suya küsmeyelim ama biraz da evrimleştik ve farklılaştık. Kolektif bir hafıza var. Gittikçe o evrimleşme sürecini de bize aktarıyor. Biz tamamıyla bizden önceki kuşaklar gibi bir yaşam sürdürebilir miyiz bilmiyorum. Belki de alışkanlıklardandır. Ama şimdi için tabi ki de iyileştirilmiş bir hayat mümkün. Neden olmasın?”

“Sevgiyi nasıl isteyeceğimizi, vereceğimizi ve en önemlisi kendimizi nasıl seveceğimizi bilmiyoruz”

Arkadaşım Özlem Serpen ile sergiyi ilk gezişimizde Araf katındaki Simurg’un taş kuşlarından ve anlatılan hikayeden çok etkilendiğimizi anımsıyorum. Önümüzdeki minik kuşlara baktığımda, göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamanı, bazen bizi yara bere içinde bırakan hayat deneyimlerini ve sonrasında gelen farkındalık sürecini düşündüm. Önce insan, sonra çocuk, akabinde kadın, zamanı gelince de eş ve bir anne olarak atlatacağımız daha çok badireler, keşfedeceğimiz daha çok şey vardı.

“Simurg’un hikayesini ilk kez 2006’da duymuştum. Ama o zaman hiçbir şey anlamamışım. Güzel bir hikayeydi, anlamak için unutmuştum. Sergiyi hazırlarken sürekli bir Simurg düşündüm. Ama benim kafama takılan şey kendi külleri yanarak yeniden doğan Simurg’du. Alevler içerisinde olmaktı. Çünkü bir yandan travmatik bir dönem yaşıyoruz. Ben sürekli yanıp yanıp tekrardan kendimi bulduğumu düşünürken,  hikayeye bakınca bambaşka bir yere odaklanmam gerektiğini fark ettim. O süreci yaşamadan o yanma işlemi gerçekleşmiyor. Önce fark et, kendi duygularınla karşılaş sonra kendini iyileştir. Asıl sorun duygulardan, öfkeden, hırstan, kıskançlıktan arınmak değil. Niye öfkeleniyorum, niye kızıyorum, ya da neden duygularımı bastırıyorum. Bunu fark ettiğimizde aslında altında yatan asıl duyguyu fark etmeye başlıyoruz. Onaylanmaya ihtiyacımız var. Neden onaylanmak istiyoruz? Çünkü sevgiye ihtiyacımız var. Dönüyoruz dolaşıyoruz geldiğimiz nokta hep sevgi. Çünkü hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak çok sevgisiz yaşıyoruz. O sevgi ihtiyacımızı karşılayabilmek için öfkeleniyoruz, hırs yapıyoruz, kıskançlık gösteriyoruz. Uğraşıyoruz, alışveriş yapıyoruz, para harcıyoruz, güzelleşmeye çalışıyoruz, her şeyi yapıyoruz ama bir türlü ulaşamıyoruz. Aslında sevgiyi nasıl isteyeceğimizi, daha da doğrusu sevgiyi nasıl vereceğimizi ve en önemlisi kendimizi nasıl seveceğimizi bilmiyoruz. Bu süreçte paralanmanızın sebebi de egonuzla uğraşmanız. Egonuz diyor ki, bana nasıl böyle davranır? Siz bilincinizle kendinizi hırpalamaya başlıyorsunuz. Ben bunu hak etmiyorum diyorsunuz. Çünkü bir koruma duvarınız var. Simurg olmak zorlu bir süreç. Kaf Dağı’na uçacaksınız, yedi dipsiz kuyudan geçeceksiniz. Yanmak, duygularla karşılaşmak, onları yaşamak öyle kolay değil. (Gülüşmeler)  Üzerini örttüğümüz zaman olmuyor. Ağlamak mı gerekiyor, o zaman oturacağız ağlayacağız. Biz ağlamamak için direniyoruz. İnsanlar bizim zayıflığımız olarak görür diye düşünüyoruz. Başkasının ağlayacağını gördüğümüz anda “ağlama, ağlama boşver” diyoruz. Ama takıyor! Yaklaşıp acısını anlamamız lazım. Ağla, sarıl, ben seninle acını paylaşıyorum de, onun yüreğinde gerçekten ne yaşanıyor onu fark et.”

“Ruhumuzdan gelen süslenme ihtiyacımızı bastırıyoruz”

CANAN’ın sergideki en çarpıcı ve en çok ilgi uyandıran işlerinden biri de 4 dakika uzunluğundaki, kadınların suya çıplak teslim olup içlerindeki toplumsal kurallar nedeniyle bastırılmış vahşi kadını ortaya çıkardıkları “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar” videosuydu. Burgazada’da dedikodular nedeniyle hayatına son veren Madam Marta’yı onurlandıran çalışma hem kişisel olarak bu tecrübeyi deneyimleyenler ve biz dinleyenler için çarpıcı.

“Videodaki kadınlardan biri arkadaşımdı, diğerleriyle ilk kez adada tanışmıştım. Çok acayip bir deneyimdi. Hazırlandık, başımıza çiçekleri koyduk. Çiçek takmayı hep severim. Bir parti olduğunda çiçek takmak için bir sebep olur. Çünkü normal zamanda kafanıza taktığınızda insanlar dönüp size bakıyor. Bu yüzden ruhumuzdan gelen süslenme ihtiyacımızı bastırıyoruz. Daha güneş batmamış, ay çıkmamıştı. Ulumaya başladık ve bir anda faytoncuların olduğu yerde 20 tane at sesimizle beraber dört nala koşmaya başladı. Tüylerim diken diken oldu. O sırada biri beyaz, biri siyah iki köpek yanımıza geldi, oynamaya başladılar. Biz ulurken aynı anda çekim yapılıyordu. Ulumak bir yandan komik geliyordu ama neredeyse transa girmiştik. O sırada köpeğin kafasını ayağımın dibinde hissettim. Meğerse biz ulurken 2 köpek hiç durmadan çiftleşmiş. (Gülüşmeler) Kahkahalara boğulduk tabi. Aslında birbirimizi tanımayan kadınlardık, o hale gelebilmemiz için bir 70’lik bitirmemiz lazımdı. Demek ki o sırada içimizde kapalı kalan bir şeyi dışarı attık ve rahatladık. İşi sergilemeden evvel ekofeminizm üzerine yazılar yazan Kathy Battista’ya video linkini yolladım. Başka yerlerde de kadınların aynı şekilde bu ritüeli yaptığını öğrendim. Bu aslında kolektif hafızamızın en büyük kanıtı. Bu bilgiye sahip değildim ama içimde saklıydı, hafızamdaydı. Bana şaman ritüelinden esinlenerek mi yaptınız diye sorduğunuzda “hayır şaman ritüellerinin nasıl olduğunu bilmiyorum” diye cevap veririm. Bazen aynı dönemde, aynı tür sanat yapıtlarının çıkıyor olması, birebir benzerden bahsetmiyorum ama aynı sözü söylemeye başlamaları ya da aynı konu üzerinde uğraşmaları, hem birbirimizle ne kadar çok iletişim halinde olduğumuzu hem de kolektif bilinçaltından beslendiğimizi gösteriyor. O yüzden dünyadaki tüm canlılarla iletişimi böyle algılamak lazım.”

“Birey için resmi kanunla soyadının değişmesi çok onur kırıcı”

Sergiyi gezerken cevabını merak ettiğim bir diğer soruyu yöneltiyorum. Behzat Ç. Aklıma geliyor. Neden CANAN diye düşünüyorum. Daha gizemli göründüğü için mi? Soyadını kullanmamasının sebebini şu sözlerle açıklıyor:

“2010 yılında eşimden boşanmaya karar verdiğimde 20 yıllık evliydim. İlk evlenirken soyadımı resmi kanunlara göre zorla değiştirdiler. Benim iznim alınmadan erkeğin soyadını kullanmak zorunda kalıyordum. Evliliğim boyunca eğitimime, evlendiğim kişinin soyadıyla devam ettim. İşlerimi de bu soyadıyla imzaladım. Boşanmaya karar verdiğimde avukatım “bu soyadını kullanmak istediğinde kocanızdan izin almanız lazım, yasal bir prosedür bu” dedi. Devlet diyor ki, sen evlenirken biz senin soyadını değiştiriyoruz ama boşanırken ilk önce bu soyadına ihtiyaç duyduğunu kanıtlaman sonra da izin alman gerekiyor. Bir birey için çok onur kırıcı bir şey. Niye izin alıyorum? Üçüncüsü de izin vermesine rağmen herhangi bir rahatsızlık duyduğunda, diyelim ki ben başka birisiyle evlendim ya da rencide oldu, tekrardan bu soyadını geri alma hakkı onda saklı. Ben karşı taraftan tepkisel bir şey gelmediği halde, çok onur kırıcı bulduğum için, bu soyadını kullanmamaya karar verdim. Bir birey olarak ismimin beraber olduğum kişinin bana verdiği isme göre değişmesini istemedim. Babamın soyadını da kullanmak istemedim. Ailenin erkekten erkeğe gittiği bir süreci gösteriyordu. Çocuğun annesinin soyadını alabilmesi için ancak gayrimeşru olması gerekiyor. Bunun yasalarla belirleniyor olmasından hoşlanmıyorum.”

Üretmeye devam ederek yeni projeleriyle bizi şaşırtacağını hissettiğim CANAN’ın Kaf Dağı’nın Ardında isimli sergisi 24 Aralık’a kadar Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Arter Sanat Galerisi’nde.

Salı ve Perşembe saat 11.00-19.00 saatleri ile Cuma-Pazar 12.00-20.00 saatleri arasında sergi ücretsiz gezilebiliyor. Sergiyi ister CANAN’ın rehberliğinde ister ücretsiz sesli rehberle gezmeniz tavsiye olunur.

 

 

Merve M. Damcı 

 

More in Hafta Sonu