Ardında Bıraktığın: Farkındalığımızı sağlayan şey ‘gitmek’ten geçiyor

“Bizler insanız çünkü gitmekteyiz. Hiçbir nihai varışın mümkün ya da vaat edilmiş olmadığını bilebileceğimiz, bilmek zorunda olduğumuz bir gidişe/yola ayarlıyız.” der Jean-Luc Nancy. Gitmek eylemi üzerine fazlaca kafa yorduğum bugünlerde kendimi Karaköy’deki Kasa Galeri’de bulmam tesadüf olmasa gerek.

Küratörlüğünü Derya Yücel’in yaptığı “Ardında Bıraktığın” 4 genç sanatçıyı bir araya getirmiş. Rehan Miskçi, Eda Aslan, Ahmet Kavas ve Şahin Çetin. Serginin temasını ise ev, aile, toplumsal cinsiyet, aidiyetsizlik, kolektif bellek ve azınlık konuları oluşturuyor. Dört sanatçı da kendi gözlemleri ve birikimleri üzerinde bu kavramları sorguluyor.

Rehan Miskçi

Rehan Miskçi 1986’da İstanbul’da doğmuş. İstanbul Teknik Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra yüksek lisansını Fotoğraf ve Video üzerine School of Visual Arts, New York’ta tamamlamış. Azınlık kimliği, aidiyet kaybı ve bellek konulu ödüllü çalışmalara imza atmış. Son olarak Maryam Şahinyan’ın stüdyo fotoğrafı arşivi üzerinden geliştirdiği serisi ‘Terk’ Alan İstanbul’da ‘New Photography II’ (2017) sergisinde yer alan bir sanatçı. Miskçi, Ermeni kimliği ve stüdyo fotoğrafı pratiği ilişkisi üzerine Beyrut’ta geliştirmeye başladığı ‘Foto Yeraz’ ile ilgili çalışmalarıyla karşımızda. İstanbul ve New York arası gidip gelen Rehan’a sergilenen “Dağ”, “Göründüğü Gibi Değil” ve “Olmadığın Yerler” adlı eserlerinin hikâyesini sorduğumda şu şekilde anlatıyor:

“Bu seri aslında uzun süredir aklımda olan, ancak geçtiğimiz yıl Beyrut’ta hayata geçirebildiğim bir proje. Orada yaptığım 2 aylık bir residency sırasında “Dağ” ve “Göründüğü Gibi Değil” işleri ortaya çıktı. Genel olarak Foto Yeraz, hayali bir fotoğraf stüdyosu aslında. Osmanlı’dan beri süregelen stüdyo fotoğrafı ve Ermeni kimliği arasındaki bağı irdeliyor. Bu stüdyoda figür yok, mekansal öğeler figürün yerini alıyor. Bu tekil işler de Foto Yeraz’ın parçaları. Dağ işi, stüdyolarda sıklıkla kullanılan fonlara atıfta bulunuyor. Beyrut’un Bourj Hammoud semtinde çektiğim fotoğraflardan oluşuyor tamamen. Ermeniler’in yoğun olarak yaşadığı bir semt bu. “Göründüğü Gibi Değil”, Lübnan’da çeşitli fotoğraf stüdyolarında kullanılan ve genelde figürün yanına konumlandırılan dekor objeleri taklit ediyor. Bir anlamda figür yerine bu objeler poz veriyor artık ayna karşısında. “Olmadığın Yerler” ise sergideki en kişisel iş diyebilirim. Önceki “Terk” adlı serimde Maryam Şahinyan’ın Foto Galatasaray arşivindeki fotoğraflarla çalışmıştım. Bu sırada babamın 1959’da Şahinyan’ın stüdyosunda çektirdiği ama hiçbir zaman aile arşivlerimizde karşıma çıkmamış bir fotoğrafı buldum. Bu fotoğraf aslında kişiselden anonime bir geçiş. Fotoğraf figürlerin tam ortasından ikiye ayrılıyor ve araya benim o stüdyo mekanıyla ilgili kurduğum hayal giriyor.”

 

“Travma nesilden nesile farklı şekillerde aktarılıyor”

 “Gelin önce birbirimizi tanıyalım… Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim… Gelin önce birbirimizi yaşatalım…” Hrant Dink’in bu sözlerini anımsıyorum. Keşke önce birbirimizi dinlemeyi öğrenebilsek, birbirimizi anlamaya çalışabilseydik… Gidenler bir gün yeniden evlerine, hatıralarına, geride bıraktıkları “özlerine” geri dönebilir miydi? Cevabını vermek o kadar da basit olmayabilir. Rehan, bu yaşananların yol açtığı travmadan kolay kolay kurtulamayacağımızı söylüyor.

“Bu gerçekten çok kapsamlı bir konu ama bence gidenler hiçbir zaman tam olarak gidemedi zaten. Böylesine bir travmayla doğdukları toprakları terk etmek zorunda kalanlar, geride bıraktıklarını çok net hatırlamaya ve anmaya devam ettiler. Travma da nesilden nesile farklı şekillerde aktarılıyor. Gidenler fiziksel olarak dönemese bile, hafızalarında hep geride bıraktıklarını canlı tutuyorlar.”

1993 İstanbul doğumlu Eda Aslan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nden mezun. Halen Resim Bölümü’nde yüksek lisansını sürdüren Aslan’ın çalışmalarının ortak noktasında ise tarih, mekanlar ve kolektif bellek konuları yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Siemens Sanat Sınırlar Yörüngeler 18 sergisinde başarı ödülü kazanan Eda, bu kez “Kelebek Korse” ile bizi yakın tarihimize götürüyor. Sergilediği bir korse bizi 1920 yılında Terkos Pasajı’nda, 1936’dan itibaren ve yakın bir geçmişe kadar da İstiklal Caddesi’nde konumlanmış olan Kelebek Korse mağazasına taşıyor. 6-7 Eylül olaylarına atıfta bulunan Eda, İstanbul’da yaşayan Rum azınlığın sahip olduğu mağazaları, dükkanları, evleri ve özel mülkleri hedef alan yağma ve yıkımların izini sürüyor.

“Hatırlayabildiğimiz ölçüde nesneleri, mekanları, şeyleri sahipleniyoruz”

“Kelebek Korse 1936’dan beri Terkos Pasajı’nda ardından İstiklal Caddesi’ne taşınmış ve 2 yıl kadar önce hala ikonik vitriniyle hatırladığımız bir dükkan İlya Avramoğlu üçüncü kuşak sahibi. Kendisiyle Mimarlar Odası’nda bir atölye çalışmasında iken tanışmıştım. Kelebek Korse’nin kapatılma sürecini, İstiklal Caddesi’ni ,6-7 Eylül olaylarını ve kendi mücadelesini paylaşmıştı. Dolayısıyla benim Kelebek Korse ile yollarımın kesişmesi bu süreçte oldu. Sergide yer alan işim Kelebek Korse dükkanının içerisinde yakın döneme kadar muhafaza edilmiş 6-7 Eylül olaylarında dükkanın içerisinde gerçekleşmiş bir balyoz izinin pozitif kalıbı ve bir korse yerleştirmesinden oluşmaktadır. 2 yıl kadar önce bu pozitif kalıp dükkanın 1936‘dan beri değişmeyen vitrininde bir korse ile yer değiştirerek sergilenmişti. Serginin genel kurgusu geride bırakılanlara yeniden bakış, gitmenin ne ölçüde mümkün olduğuna dair sorgulamalar etrafında dönüyor. Kelebek Korse sergideki diğer işlerde bu paralellikte eklemleniyor.”

Eda hatıralarımıza nasıl sahip çıkabiliriz sorusunun cevabını ise şu şekilde veriyor:

“Sanırım biraz hatırlamak ve sahiplenmekle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Hatırlayabildiğimiz ölçüde nesneleri, mekanları, şeyleri sahipleniyoruz. Ya da onlardan vazgeçiyoruz. Bireysel olarak kaydetmenin biriktirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.”

“Yeni vardığınız yer size sorulan sorulardan kaçıp gittiğiniz bir yer değil”

Denizli doğumlu Ahmet Kavas (28) Muğla Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi mezunlarından. 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden yüksek lisans derecesini alıyor, Jan Evangelista Purkyne Ünivesitesi Çek Cumhuriyeti’nde Erasmus öğrencisi olarak çalışmalarına devam ediyor. Kültürel, sosyal ve politik konulara eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşan Ahmet, ilk solo sergisi “Anne ben ne zaman evleneceğim” ile Third Space Helsinki FIN 2017’de adından söz ettiriyor. Bauhuas Üniversitesi yüksek lisans programı Public Art and New Artistic Strategies bölümünde çalışmalarını sürdüren Kavas, aile kurumu, gelenek ve toplumsal baskı mekanizmaları arasındaki ilişkileri mercek altına alıyor.

Ahmet Kavas

“Anne, ben ne zaman evleneceğim” videosu ailem tarafından bana sürekli olarak sorulan “Ne zaman evleneceksin?” sorusunu dönüştürüp hem kendime hem de anneme sormaya karar vermemle başladı. Video 4 sekanstan oluşuyor. Birinci ve üçüncü sekanslar yaşadığım şehir olan Weimar’da tamamlanırken, ikinci ve dördüncü sekanslar, geldiğim şehir olan Denizli’de tamamlandı. Bana göre yeni vardığınız yer size sorulan sorulardan kaçıp gittiğiniz bir yer değil, size sorulan sorulara cevap bulmaya çalıştığınız bir yer haline gelmeye başlıyor. Videonun serüveni bu soruya nasıl bir cevabım olurdunun, bir yansıması niteliğinde.”

Ahmet, videoya eşlik eden tuval üzerine yağlıboya çalışması “Randevu” ile alışıldık bir masalın tanıdık kahramanı olan “kurbağa” figürünü, kendi gerçekliğine dönüşün umudu, duygusal ve tensel birleşmenin sembolü olarak işliyor. 

“Kurbağalar genellikle çirkin canlılar olarak görülüyor ama bana göre sevimliler. Kurbağaları seçmemin asıl nedeni; çirkinlikleriyle ikili hayat yaşayan veya yaşamak zorunda olan kişileri hatırlatıyor olmalarıdır, gerçek güzellikleri ta ki prenses gelip kurbağayı öpene kadar gizli kalıyor. Herkesin gerçek prensi bulması dileğiyle…” 

Ahmet Kavas’ın gelenekler ve aile kurumunu sorguladığı kağıt üzerine yaptığı çalışmalar ise “Kuşlar Ötüyorken” isimli kolajlarda hayat buluyor.

“Çeyizlik kumaşları kullandığım kolajlar, bütün parçalarının bir araya gelmesinin bir yıl sürdüğü bir iş. Çeyizlik kumaşlar babaannemin hediyeleri ve gerçek işlevlerine benden beklenen evlilikle ulaşamasalar da, benim dünyamda var olmaya çalışıyorlar.”

Şahin Çetin

“Bilinmeyene yönelmek, zihnin doğasını belirleyen en önemli dinamiklerden biri”

1985, Ankara doğumlu Şahin Çetin Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oluyor. Sosyo-politik bellek ve kent-aidiyet olgularını eserlerinde ele alan Çetin çektiği videolar, fotoğraflar, desen ve tuval resimleriyle ağırlıklı olarak politik göndermeler yapıyor. “Provokasyon” adını verdiği serisinin merkezinde insan, hayvan, doğa ve mekanlar karanlık ve güven duygusunu sorgulayıcı bir dünya sunuyor. Şahin, “Ardında Bıraktığın” sürecine nasıl dahil olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“Tarihi bir döneme tanıklık ediyoruz, yaşadığımız coğrafya bizim haricimizde dönüşüyor ve sorgulanıyor. Bu, görsel ve zihinsel olarak izleme ve kaydetme olarak açığa çıkan, hayatımın ‘çizgisel’ bir periyodu.  Bellekle hayal gücünün koordinasyonu ve sezgi/deneyim yoluyla elde edinilen bilgiyi, varlık bilgisine dönüştürdüğüm bir süreç.”

Şahin’e serinin ismini neden “Provokasyon” koyduğunu sorduğumda şu açıklamayı alıyorum:

“Aslında ‘Provokasyon’, serinin bir bölümü. Yaklaşık 160 ve üzeri desenden oluşan ve hala devam eden, ileride kitaplaştırmak istediğim geniş çapta bir seri. İnsan, ‘sanal’ ve ‘gerçeği’ aynı anda yaşayabilen tek varlıktır. Birbirinin varlığını tehdit etmeyen bu iki gerilim, çağrışımların, etkileşimlerin, anıların, kültürlerin, ütopyaların üretiminde birbirine katkı sağlar.  Bu olgulardan birisi diğerine ağır bastığında ise ‘canlılık, anlam, barış, evrensel sevgi’ gibi şeyler de dengesini yitirir. Bu hassas dengeyle oynayabilecek ve onu atomize edebilecek en güçlü unsur provokasyonlardır. Bu bir dekadans dönemidir ve karakterler provokasyonun karakterleridir.”

Çalışmalarından sürreal bir anlatım tarzını benimseyen Şahin Çetin’in, bir araya getirdiği doğa ve insan öğelerinde bir kaçış ve terk ediş hallerini hissettiriyor. Gitmenin bir çözüm olup olmadığı sorusunun cevabı ise ona göre farkındalıktan geçiyor.

“Saf Akıl/ Saf Akılsızlık-Beden-Mekân ilişkisinde, muğlaklık yaratan öğelerle beliren ‘farkındalık’ dikkatimizi canlı tutan şeydir.  Farkındalığımızı sağlayan şey  ise ‘gitmek’ten geçmektedir.  Kuşkusuz bilinmeyene yönelmek, zihnin  doğasını belirleyen en önemli dinamiklerden biridir.”

“Ardında Bıraktığın” 29 Ekim’e kadar Kasa Galeri’de görülebilir.

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)