Köşe Yazıları

Ekolojik Adalet 1: Ekolojik Yurttaşlık

Çevresel felaketler gün be gün artarken, bu felaketlerin sadece doğa üzerindeki etkilerini tartışmak, basit bir çevre koruma olgusuna indirgeyerek ele almak yerine daha kapsamlı düşünmek gerekiyor. İklim değişikliği, enerji tartışmaları, biyolojik çeşitliliği gibi konuları konuşurken, bu konuları toplumsal güç ilişkilerinin bağlamından kopararak tartışmak bir yandan konuyu “önemsizleştiriyor”. Kentlere, beton binalara sıkışmış bireyler giderek kendilerini doğadan bağımsız düşünürken, doğa ile kurduğumuz hegamonik ilişkinin biçimini sorgulamadan yaşamaya devam ediyoruz.

Toplumdaki eşitsizlikler, hiyerarşik ilişkiler ve bu ilişkilerin köküne dair tartışma yürütmediğimiz zaman basit bir çevrecilik tartışmasının ortasında kalıyoruz. Bütünü görmeden sorunun kökeni ile ilişkilenemiyor, kendimiz ve doğa arasındaki bağlantıyı görmezden gelebiliyoruz.

Örnek vermek gerekirse, Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santrali sadece Sinopluların sorunu olarak görebiliyoruz. Bize etki etmeyeceğini düşünebiliyoruz.

Kendi kendimize ürettiğimiz sınırlarda kalıyoruz.  Yapay sınırlar içinde düşünmeye devam ediyoruz. ABD’nin yaptığı CO2 salımı ile kendimizi ya da Afrika’daki kuraklığı ilişkilendiremiyor düşünce sistemimiz.

Zeminsiz tartışıyoruz konuları. Sosyal pratiklerimiz, yaşam biçimimiz ile ilişkilendiremiyoruz. Bu ilişkilendirmeyide yapmayınca, doğa ile kurduğumuz ilişkinin ne kadar yapay ve ne kadar sürdürülemez olduğunu göremiyoruz.

Bu yüzden, moda olduğu için belki de, hepimiz çevreci oluyoruz. Hepimiz çevreyi koruyoruz tabiki. Dilimizde kurduğumuz üstten bakışı bile göremiyoruz.

O yüzden, aslında gözümüzün önünde olan ama zeminsizliğimiz ve at gözlüğümüz nedeni ile bağlantıları görmekte zorlanıyoruz.

Bu yüzden, ekolojiyi konuşurken adaleti de konuşmak gerekiyor, yurttaşlık tanımını da yeniden ele almak gerekiyor. Algılarımızı, bakış açılarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Halen mesela, insan hakları deyince aklımıza işkence geliyor, ifade özgürlüğü geliyor (ki gelmeli de) ama temiz çevrede yaşama hakkı gelmiyor. Kafamızda yapıyoruz önceliklendirmeyi, her ne kadar yapmıyoruz desek de, yapıyoruz bu önceliklendirmeleri.

Ekoloji, adalet, güç ilişkileri, insan hakları gibi tanımları yanyana koyduğumuzda gelen anlamalara bakmak, derinleşmek gerekiyor.

Ortada çift taraflı bir ilişki var, bir yandan toplumda adaletsizlik temeli ile inşa edilmiş olan güç ilişkileri ekolojik krizin derinleşmesine sebep olurken, diğer yandan ise derinleşen çevre sorunları bu çarpık güç ilişkilerini besliyor.

“Bu yüzden herşeyi bir kenara bırakıp toplumdaki bu güç ilişkilerini çözmeye çalışalım” gibi devrimci bir söylem peşinde değilim. Bu ilişkiler, bu bağlantılar bence öyle bir yün yumağı ki; tüm enerjimizi bu yumağı ortadan kaldırmaya çalışırken yumak giderek daha da köklenecektir. Ancak, yaptığımız işleri bu yumağın varlığını görerek yapalım, yumaktan ilmik çalalım diyorum.

tam da bu nedenlerle ekolojik adalet tartışmasını parçalı parçalı yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Bu yüzden adım adım gitmeye çalışacağım. Öncelikle ekolojik adaleti tanımlamadan önce toplumsal akdimizi yeniden gözden geçirmek ve bu akde doğanın parçası olma halimizi de dahil etmek gerekiyor.

Öncelikle ekolojik yurttaşlı tanımlamak gerekiyor:

Devlet ile bireyler (yurttaşlar) arasında çok boyutlu ilişkisel bir bağ olarak tanımlanabilen yurttaşlık kavramına doğa ile ilişkilerimizi de dahil etmemiz gerekiyor.

Haklar ve sorumluluklar çerçevesinde devlet ile ilişkilerimizi ifade eden yurttaşlığa, sadece sosyal, ekonomik ve politik hak ve sorumluluklarımızı değil ekoloji üzerinden de ortaya çıkan hakları ve sorumlulukları dahil etmemiz ve hatta yurttaşlık tanımının merkezine yerleştirmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda, yurttaşlığı sadece devlet ile olan yasal bir akit olarak değil, diğer canlılar ile ilişkilerimizi de göz önünde bulunduran bir forma dönüştürmemiz gerekiyor.  Yurttaşı tanımlarken, adalet nosyonunu düşünürken doğa ile olan ilişkimizdeki adalete de bakmamız gerekiyor.

Bu durum, herkesin dilinde olan ama zemin kaymasına uğrayan dünya yurttaşlığına da zemin kazandıracaktır.

Ekolojik yurttaşlık: doğa ve toplum ile bireyler (yurttaşlar) arasında çok boyutlu ilişkisel bir bağ olarak ele alınmalı ve bu bağ aynı zamanda ekolojik ayak izimizden (doğal yaşam üzerinde yarattığımız etki ve doğa ile ilişkilenme şeklimiz) ortaya çıkan sorumluluklarımızı ortaya koymalıdır.

Bugünlük bu noktada bırakacağım. Çok teorik bir zeminde ilerliyor olduğunun farkındayım. Ancak, gelecek yazıda ekolojik adalet tartışmasına biraz daha girerek bu yurttaşlık tanımı üzerinden ekolojik adaleti tanımlamaya çalışacağım.

Son olarak ise, bu tartışmaların pratikte ne anlama geldiğine göz atacağım.

Bir dahaki yazıya kadar kafa karışıklığı iyidir diyor bitiriyorum.

 

Devin Bahçeci

twitter.com/yesildevo