Kuzey ışıklarının altında

Gökyüzüne bakıp yıldızları seyretmek çok eski zamanlardan beri insanları büyülemiştir. Gökkubede görülen her cisim, her hareket muhayyileleri zorlar. Gökyüzü bakmayı ve görmeyi bilenler için sonsuz öykü barındırır.

Yaz gecelerinde Ege kıyılarında durup saatlerce yıldızlara bakmayı ve sonsuzluğun öykülerini dinlemeye çalışmayı yaşamın asli gailelerinden biri edinmiş benim gibi avareye şimal gökyüzünü seyretmenin ihtişamını hiç kimse tarif edemezdi; hazırlıksız yakalandım. Kuzey kutup dairesinin 350km kuzeyindeki sakin bir kasabayı çevreleyen karlarla kaplı tepelerden semaya bakmanın bu denli heyecan verici olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Oslo’dan bir buçuk saatlik bir uçuşla ulaştığımız adaya vardığımızda saat henüz 14 30 olmasına rağmen hava kararmak üzereydi. Bizi otele götüren arkadaş beş gündür güneş çıktığını, bu yüzden çok şanslı olduğumuzu söyledi. 21 Ocak’tan itibaren birkaç aydır hiç görünmeyen güneş günde birkaç saatliğine de olsa yüzünü gösterirmiş ve insanlar uzayan güneşli saatlere bakarak yazın yaklaşmakta olduğunu anlarlarmış.

İnsan gökyüzüne bu kadar kuzeyden bakınca algısı değişiyor. Gökkubbenin en uç noktasına bu kadar yakınken yukarılarda bir yerlerde bir yarık bulacağını ve oradan fezanın sonsuzluğunu görebileceğini sanıyor. Eski zamanlarda da böyle düşünmüş olmalılar. Antik dünyada kuzey kutup bölgesi borealis olarak adlandırılmış. Şimal rüzgârlarının, yani poyraz’ın da ötesinde Hyperborealis adıyla bir ülkenin var olduğuna, burada yaşayan insanların sonsuz bir mutluluk içinde yaşadığına ve ölümsüzlüğe ulaştıklarına inanılırmış. Öyle ki, eski Yunan’da ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağacının Herakles tarafından mutlu ölümsüzlerin ülkesi Hyperborealis’ten getirildiğine dair efsaneler varmış.

 

Akşamüstü en kalın giysilerimizi kuşanıp dağ başındaki seyir terasında ren geyiği postlarıyla kaplı koltuklarımıza kurulduğumuzda üstümüzü kaplayan yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında ne kadar küçücük, ne kadar çaresiz olduğumuz duygusu kapladı içimizi. Gecenin sonsuz ayazını bile unutuverdik. Öylece durup, bir büyünün tesiri altındaymışçasına sessizce, hayranlıkla, şaşkınlıkla ne kadar bekledik hatırlayamıyorum.

Tam olarak neyi beklediğimizin de farkında mıydık, emin değilim. Tanıdık yıldız kümelerini kerteriz aldıkça yerlerimize daha bir yerleştik. Perseus’u ve karısı Andromeda’yı, Kastor ve Palloks’u, Büyük ve küçük ayıları, Orion’u ve tabii ki bütün yol göstericiliğiyle kutup yıldızını görünce baktığımızın aşinası olduğumuz gökyüzü olduğunu anladık, rahatladık. Hava dondurucu soğuktu, kalın giysilerimize ve donanımımıza rağmen üşüyorduk ama daha önümüzde uzun bir gece vardı, üstelik sabah güneşinin kaçta doğacağını bilmiyorduk.

Birdenbire nereden doğduğu belli olmayan yeşil bir hare belirdi denizin üzerinde. Yeşil ışık gittikçe koyulaşarak anaforlandı ve yuvarlanarak tam tepemizde sabitlendi. Nefesimizi tutarak büyük bir merak ve hayranlıkla baka kaldık. Ardından ters istikametten açık yeşil renkte bir bulut kümesi peyda oldu. Bulut gittikçe yoğunlaşarak delişmen bir topaç gibi batıdan doğuya doğru dönmeye başladı ve ansızın yitiverdi. Derken bir başka yeşil ışık kümesi nazlı nazlı dalgalanarak tepemizde asılı duran büyük ışığın içinde kayboldu.

Gökkubbeyi sarmalayan büyük sessizlikte yeşil ışıkların sonsuz dansı başlamıştı. Yeşilin bu kadar farklı tonları olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gördüğüm şekilleri anlatabilmenin de keşke yolunu bilebilseydim.

Kim bilir ne kadar sürdü bu eşsiz gösteri ve kim hatırlayabilir bizim ne zaman döndüğümüzü gerçeklerin dünyasına.