İklim ve EnerjiManşetTürkiye

Ahmet Atıl Aşıcı: Türkiye’nin sadece ekolojik değil, ekonomik ve toplumsal bir yeşil dönüşüme ihtiyacı var

Fosil yakıta bağımlı enerji sistemleri, enerji ve karbon-yoğun sanayiileri içinde barındıran ekonomik yapı, küresel ısınmayı artırarak dünyamızı yok olmaya doğru sürüklüyor. İklim krizi çağında, değişmek kaçınılmaz. Ancak Türkiye, küresel ısınmayı endüstrileşme çağı öncesine oranla en fazla iki dereceden aşağıya çekmeyi amaçlayan Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan dünyadaki sekiz ülkeden biri olmayı sürdürüyor. Diğerleri ise, -ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’in Donald Trump döneminde çıktığı anlaşmaya geri dönmesiyle-  Angola, Eritre, Irak, İran, Libya, Güney Sudan ve Yemen.

Karbon salımının baş sorumlusu olan sanayi ve enerji sistemlerinde yaşanması zorunlu dönüşüm ve bu doğrultuda yeşil bir ekonomik sistemin kurulması gereği her geçen gün kendini dayatırken, Türkiye’nin 2015’ten bu yana CO2 emisyonu azalmak bir yana yüzde 3.5 artmış durumda.

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı.

Uluslararası Enerji Ajansı, yaratılan yeni enerji kapasitesinin yüzde 90’ının yenilebilir kaynaklardan elde edilmiş olması gerektiğini açıkladı. 2025’te bu kaynaklardan elde edilen enerjinin kömürü geride bırakması bekleniyor.  Önümüzdeki yıllarda düşük karbon emisyonlu çözümlere yönelik artan yatırımların milyonlarca yeni istihdam yaratması, koronavirüs salgınından sonra ekonomikUl toparlamanın “yeşil” olacağı öngörüleri yapılıyor.

Peki Türkiye’de  yenilenebilir enerji adına neler yapılıyor? Yenilenebilir enerji’de hangi noktadayız? Yeşil dönüşüm yolunda Türkiye nasıl bir performansa sahip?

Bütün bu soruların izinde ülkemizin yeşil dönüşümün en önemli adımlarından yenilenebilir enerji ile olan ilişkisini ve Türkiye’nin yeşil dönüşüm yolunu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden akademisyen Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı ile konuştuk.  

Türkiye’de yenilenebilir enerji

Türkiye’de yenilenebilir enerji,  birincil enerji kaynakları arasındaki payı yüzde 6,5, elektrik üretimindeki payı ise yüzde 24. Elektrik üretimi için kullanılan yenilenebilir enerji kaynaklarında hidrolik ve rüzgar enerjisi öne çıkıyor; rüzgar ve güneş santrallerinin sayısı da dünyadaki örnekleri kadar olmasa da yavaş yavaş artıyor.  

2023 enerji stratejisi kapsamında yenilenebilir enerjinin üretimindeki payının %30’a çıkarılması hedefleniyor ve bu doğrultuda ana araç olarak “ülkenin hidroelektrik potansiyelinin tümünün kullanılması” amaçlanıyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) Yenilenebilir Enerji Raporu‘na göre de, Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesi geçen yıl sonu itibarıyla 44,6 gigavat. Bu miktar genel enerji üretiminde yaklaşık  yüzde 7’lik bir orana denk geliyor. Söz konusu kapasitenin yüzde 60’ını hidroelektrik, yüzde 6’sını rüzgar ve yüzde 5’ini güneş enerjisi santralleri oluşturmuş durumda; kalan kısım ise jeotermal, biyokütle ve diğer kaynaklardan…

Yenilenebilir enerji kurulu gücünün 2025’te, 2020 yılı sonuna göre yaklaşık yüzde 50 artış göstermesi bekleniyor. Türkiye bu büyümeyle, Avrupa‘da yenilenebilir enerji kapasitesini en fazla artıran 5’inci, dünyada ise 12’inci ülke olmayı hedefliyor.

‘Dikkat edilmesi gereken nokta neyin yenilenebilir sayıldığı’

Ancak Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı yenilenebilir enerjide bazı algısal yanlışlara dikkat çekiyor:

 “Genel olarak bakıldığında yenilenebilir enerji yatırımları artıyor. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta neyin yenilenebilir sayıldığı. Yenilenebilir deyince aklımıza rüzgar ve güneş enerjisi geliyor ama 2020’nin sonlarında bir torba yasa ile belediyenin topladığı çöplerin, atıklarının ve kamyon lastiklerinin de “yenilenebilir” enerji kaynağı olarak tanımlandığını görüyoruz. Rüzgar ve güneşten enerji üretirken çevreye etki yok denecek kadar az, oysa biyokütle tesislerinin emisyonları hem iklime hem de insan sağlığına ciddi zarar veriyor. Yenilenebilir diye teşvik edilen ve Karadeniz halkını ve canlı yaşamı derelerinden koparan HES’lerde de benzer bir sorun var. Bakarsanız hepsi “yenilenebilir kaynak”, ama detaya indiğinizde farklı bir tablo çıkıyor karşımıza.”

‘Maliyet anlamında güneş ve rüzgar, fosil enerjinin pabucunu dama atalı çok oldu’

Küresel alanda yenilebilir enerji yatırımlarını ve yeşil ekonomi adımlarını değerlendiren Aşıcı bu adımların altında yatan sebeplere ve sonuçlara da dikkat çekiyor:

 “İklim değişikliğine bağlı felaketler son yıllarda yenilenebilir enerjiye ilginin artmasına sebep oldu. Bunda fosil kaynakların bir gün bitecek olmasının getirdiği kaygı da var. Dolayısıyla hükümetlerin yenilenebilir enerji teknolojilerine destekleri ciddi boyutlara ulaşıyor. Hükümetlerin bu yola girmesinin altında, öncelikle artacak yatırımlarla ekonomiyi ve istihdamı canlandırmak var. Desteklenen AR-GE çalışmaları ile o teknolojiler ucuzluyor ve daha hızlı yaygınlaşıyor.”

2008 Küresel Krizi’nin etkilerini azaltmak için Çin ve ABD’nin açıkladıkları teşvik paketlerinde bu hassasiyeti görmek mümkün. O dönemde yapılan yatırımların meyvesini şu sıralarda toplayan Çin, bugün güneş teknolojisinde lider ülkelerden biri haline geldi.

ABD’nin 2008’de açıkladığı paketler de elektrikli otomobil ve batarya imalatını tetikledi ve bu sanayilerin maliyetlerini ciddi biçimde düşürüp rekabet güçlerini artırdı. Bu sayede 16 üreticinin piyasaya 28 farklı elektrikli araç modeli sunduğu ve 2008’de trafikte birkaç bin olan elektrikli araç sayısının 2015’te 400 bine ulaştığı görülüyor.

Aşıcı bütün bunların sonucu olarak yenilenebilir enerji teknolojilerine yatırım arttıkça birim maliyetlerin hızla düşmeye devam ettiğini anlatıyor:

“Maliyet anlamında güneş ve rüzgar fosil enerjinin pabucunu dama atalı çok oldu. Öte yandan fosil enerji yatırımları için bankalardan fon bulmak giderek zorlaşıyor. Bugün bir termik santral için uluslararası birçok banka ya kategorik olarak kredi vermeyi reddediyor ya da güneş santralinden talep edeceği faizin katbekatını istiyor. Çünkü onlar da halka ‘şirin’ görünmek ve ‘dünya için iyi bir şeyler yapıyoruz’ algısını yaratmayı gelecekteki karları açısından önemli görüyorlar.”  

‘Yeni termik/nükleer santrallerin rasyonalitesi yok’

Tüm dünyada fosil enerji yatırımları hız kesmiş, var olan tesisler de bir süreç içinde tasfiye edilmeye çalışırken, Türkiye’nin yeni termik/nükleer santral inşaatlarına devam etmesini ise Aşıcı “ne ekonomik ne de çevresel anlamda bir rasyonalitesi yok” şeklinde değerlendiriyor:

“Ekonomik olarak mantıksız zira rüzgar ve güneş birim maliyet açısından fosil yakıtlardan daha üstün. Üstelik cari açığa katkısı da sıfır.  Çevresel olarak da rasyonel değil zira toplam sera gazının üçte biri fosil temelli elektrik sektöründen kaynaklanıyor. Bunun bir de halk sağlığı boyutu var tabii ki.”

‘Karbon fiyatlama sistemi’

Türkiye, karbon azaltımı açısından da büyük adımlar atmalı:

Türkiye’nin YEKDEM gibi yenilenebilir enerji destekleri dışında aktif bir karbon azaltımı politikası ne yazık ki yok. Karbon fiyatlama sistemi kurma gibi birtakım çalışmalar uzun yıllardır yapılıyor ancak henüz bir adım atılmış değil. AB’dekine benzer bir karbon fiyatlama sistemi kurmadan, fosil enerjiden çıkış sürecini oluşturmadan Türkiye ekonomisinin karbon yoğunluğunu anlamlı biçimde düşürmek mümkün değil. Ürettiğimiz ürünlerin içerdiği karbonun yüksekliği bugün Türkiye ekonomisinin en büyük kırılganlıklarından biri.”

‘Yumurta kapıya dayandı, Dünya farklı bir yöne gidiyor’

Doç. Dr. Aşıcı Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı imzalamakla birlikte Meclis’e getirip onaylamamasını da eleştiriyor:

 “Türkiye Kyoto Protokolü ve onun yerini alan Paris Anlaşması’nda ‘gelişmiş ülke’ listesine alınmış olmakla kendisine haksızlık yapıldığını iddia ediyor ve bu yüzden anlaşmaya taraf olsa da Parlamento’da onaylamıyor. Gelişmekte olan ülkeler listesinde olan ülkeler iklim fonundan yararlanabiliyor, Türkiye’de o yüzden bu listeye girmek istiyor. Türkiye’nin tezleri pek haksız sayılmaz ama bir durup düşünmek lazım. 20 yıldır Türkiye’li iklim müzakerecileri uluslararası kamuoyunu ikna etmeyi başaramadılar. Bundan sonra ikna edebileceği de kuşkulu. Birçok gelişmekte olan ülke enerji etkinliği yolunda önemli mesafeler alırken Türkiye yıllarını bu tartışmayla kaybetti. Oysa yumurta kapıya dayandı. Dünya farklı bir yöne gidiyor. Bunu görmemiz ve bu yeni döneme uyum sağlamamız gerekiyor.”

2019 Aralık’ta AB’nin 2050’de iklim-nötr bir ekonomi haline geleceğini duyurduğunu, 2020 Eylül’ünde de Çin’in 2060’da karbon-nötr bir ekonomi hedefini açıklamadığını hatırlatan Aşıcı, “Son olarak 2020’de ABD başkanı seçilen Biden ilk iş Paris Anlaşması’na geri döndü ve emisyonlar üzerinde radikal önlemler alacağını duyurdu. Küresel üretimin %75’ini yapan bu üç süper güç ekonomiyi karbondan arındırma yönünde atacağı adımlar Türkiye gibi ülkeleri de çok yakından etkileyecek” diyor.  

Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Türkiye

Avrupa Yeşil Mutabakatı salt iklim değişikliği ile mücadeleyle yetinmeyip bütün Avrupa ve dünyaya kötü gidişata dur diyecek geniş yelpazeli bir ekolojik yaşam alternatifi  sunuyor. Bu, biyolojik çeşitlilikten, atık ve hava kirliliğine kadar tüm çevre konularını önceleyip, döngüsel bir ekonomik model ile kirliliği azaltacak ve kaynakların verimli kullanımını artıracak eylemler içeren bir yol haritası. Bu bağlamda “yeşil bir devrim”in kararlı büyük bir adımı denilebilir. Mutabakatta dikkati çeken en önemli husus AB ticaret ağı içinde bütün ülkelerin üretim sırasında karbon salımına sebep olan ürünlere birim başı karbon vergisi uygulaması.

AYD’nin başlıca hedefleri:

  • 2050’de AB’nin iklim-nötr olması hedefiyle sera gazı emisyonlarının belirli bir program dahilinde azaltılması
  • Temiz, erişilebilir, güvenilir enerji sağlamak
  • Sıfır kirlilik
  • Ekosistemleri ve biyoçeşitliliği korumak
  • “Tarladan sofraya” stratejisi ile adil, sağlıklı ve çevreyle dost bir gıda sistemi
  • Sürdürülebilir ve akıllı ulaştırmak
  • Enerji ve kaynak kullanımı bakımından etkin yapılaşmak
  • Temiz ve döngüsel bir ekonomi için sanayiyi harekete geçirmek
  • “Kimseyi arkada bırakmama” stratejisi ile bu dönüşümden en fazla etkilenecekleri destekleme için bir dönüşüm programı ve bu dönüşümü gerçekleştirmenin finansmanı sağlamak olarak belirlenmiş.

Mutabakatın standartlarına uymadığı takdirde Türkiye’yi bekleyecek ekonomik tehlikelere değinen Aşıcı şu ifadeleri kullanıyor:

Avrupa Yeşil Düzeni AB ile ticaret yapan ülkelere birtakım yaptırımlar getirecek. Bunlar sınırda karbon uyarlaması ve döngüsel ekonomi düzenlemeleri. Kabaca, sınırda karbon uyarlaması AB sınırını geçen ürünlerin içerdiği karbonun vergilendirilmesini öngörüyor. Döngüsel ekonomi regülasyonları ise yine AB’ye ihraç edilecek ürünlerin yeniden-kullanılabilirlik, kolay tamir edilebilirlik, uzun ömürlülük gibi kıstaslar üzerinden yeniden tasarlanmasını gerektiriyor.

Türkiye ihracatının yarısını AB ülkelerine yapıyor. Otomotiv, tekstil, demir-çelik, çimento gibi birçok alanda Pazar payı bir hayli yüksek. Dolayısıyla Türkiye’nin AB pazarını kaybetme lüksü yok. Bu sebeple istese de istemese de dönüşmek zorunda. Bunun da ilk adımı Paris anlaşması’nı onaylamaktır.”

Aşıcı Eylül 2020’de TÜSİAD için yazdıkları raporda sınırda karbon uyarlaması mekanizmasının Türkiye’li ihracatçılara yıllık maliyetinin 1.1-1.8 milyar avro olacağını hesapladıklarını hatırlatarak, “Özellikle kimi sektörlerin karbon yoğunluğu o kadar yüksek ki, kazandıkları karın tamamını nerdeyse sınırda AB’ye teslim etmeleri gerekecek. Bu da fiilen ihracatın durması, ve dolayısıyla üretim ve istihdam kayıpları demek”  diye konuşuyor.

Türkiye’nin yeşil dönüşüm yolunu değerlendiren Aşıcı, son olarak bu doğrultuda atılacak adımların önemine değiniyor: “Türkiye’nin acilen bir yeşil dönüşüm eylem planına ihtiyacı var. Sadece ekolojik değil, ekonomik ve toplumsal hedefler için buna ihtiyacımız var. Dönüşümü gerektiren dinamiklere gözünü kapatmak riskleri ortadan kaldırmıyor.

Bu dönüşüm için harcanacak kaynaklarla mevcut ekonomik krizden çıkış kolaylaşacak, yaratılacak istihdamla işsizlik ve yoksulluk düşecek, uluslararası sorumluluklarını yerine getiren bir ülke olarak da uluslararası arenada ülke itibarı yükselebilecektir.”