Köşe Yazıları

5 Haziran Dünya Çevre Günü konuşması

Ümit Şahin

Dün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle TBMM’de, BDP Meclis Grubu’nda yaptığım konuşmanın tam metni (HABERİ İÇİN TIKLAYIN)

Sayın eşbaşkanlar, değerli milletvekilleri, sevgili arkadaşlar,

Yeşiller Partisi adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Bu vesileyle Yeşiller Partisi’ne Meclis’teki kürsüsünü açan, Barış ve Demokrasi Partisi’ne, ekoloji, barış ve özgürlük yolunda birlikte mücadele ettiğimiz dostlarımıza teşekkür ediyorum.

Bugün, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kutlanmasına sebep olan 1972 Stockholm İnsan ve Çevre Konferansı’nın, yani dünyanın ilk Birleşmiş Milletler çevre zirvesinin 40. yılı. Yani dünya 40 yıldır çevre gününü kutluyor. Ama son 40 yıldır, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegene, kendi hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle ödettiği bedel de giderek büyüyor.

Dünyanın en önemli bilim insanları, eğer böyle gelmiş böyle gider demeye devam edersek, küresel ısınma, kuraklık, iklim felaketleri, ormansızlaşma, canlı türlerinin ve biyoçeşitliliğin ortadan kalkması ve ekolojik krizin geri dönülmez noktaya gelmesi nedeniyle, önümüzdeki yıllarda üzerinde yaşayabileceğimiz özelliklere sahip bir dünyanın kalmayacağını net bir şekilde belirtiyorlar.

Eskiden bunun için vadeyi yüzyılın sonu olarak veren bilim insanları, artık bu kadar iyimser değiller. Bu kafayla gidersek, bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü kutlamanın mümkün olup olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü bilim insanlarına göre iklim değişikliği nedeniyle dünya 2050’ye kadar ortalama 2-3 derece ısınacak, ortalığı sel alacak, tarımsal üretim düşecek, denizlerde balık kalmayacak, iklim değişikliğinin gıda krizi, açlık ve iklim göçleri gibi sosyoekonomik sonuçları dünyamızı bugünkünden çok daha ağır ve yaşamsal krizlere sürükleyecek.

Ama maalesef insanlığın ve tüm diğer canlıların kaderini elinde tutan kararları alan siyasi partiler ve parlamentolar, kısa dönemli tartışmaların, polemiklerin ve günlük hesapların peşinde sürükleniyor, kişisel çıkarların ve tükenmez iktidar heveslerinin sözcülüğünü yapıyor.

Yine de Dünya Çevre Günü’nün bundan tam 40 yıl önce, mevcut ekonomik büyüme modelinin hem kaynakların tükenmesine yol açacağını, hem de atıklarıyla doğayı tahrip ederek yeryüzünü yaşanmaz bir gezegen haline getireceğini söyleyen bilim insanlarının öncülüğünde, Birleşmiş Milletler tarafından toplanması ve yaşamın, doğanın ve insan uygarlığının sürdürülebilir olmasını sağlamak için hedefler belirlenmesi son derece önemli.

Aynı tarihte, yani 1972’de ekolojik eksenli ilk siyasi partilerin, yani yeşil siyasi hareketin de ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz. Biz, yeşiller olarak bugün artık “40 yıldır dilimizde tüy bitti, 40 yıldır size derdimizi anlatamadık” diyebilecek noktadayız. Çünkü maalesef insanlığın kendi geleceğini, tüm canlılarla birlikte yok etme kararlılığı sürüyor. Ne yazık ki insanlığı doğayla birlikte kendi geleceğini de kurtarabileceği konusunda henüz ikna edebilmiş değiliz. Umarım çok geç kalmayız.

İnsanı doğadan koparan, iklimi değiştiren ve ekolojik krizi derinleştiren şey, büyüme saplantısıyla gözü dönmüş, kârdan başka bir hedef gözetmeyen ve her alanda eşitsizliği, adaletsizliği körükleyen endüstriyalist sistemdir. Bugün bizler ekolojik krizden cinsiyet eşitsizliğine, yoksulluktan savaşlara kadar aşırı tüketime dayalı endüstriyel kapitalizmin derinleştirdiği tüm kötülükleri ortadan kaldırmak için mücadele ediyor, çevre meselesi diye küçümsenen ve siyasetin ilgi alanından çıkarılmaya çalışılan bu sorunların aslında bir sistem sorunu olduğunu ve ancak siyasi mücadeleyle çözülebileceğini vurguluyoruz.

Bu konuda siz değerli dostlarımızla işbirliği yapmaktan mutluyuz.

***

Türkiye son 10 yıldır, tam da böyle, ekonomik büyüme saplantısının esir aldığı, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi hiçbir değeri tanımayan, tıpkı işçi ve emekçi düşmanı olduğu gibi, doğaya ve diğer canlılara da düşman olan, onları ezen ve yok eden bir iktidar tarafından, AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bugün AKP iktidarının vazgeçemediği şeyler, doğayı ve insanın doğayla uyumunu yok sayan enerji, tarım, madencilik ve sanayi politikalarıdır. AKP iktidarının yaşam alanlarını ve doğasını korumak için mücadele eden insanlara rağmen, bu yıkıcı politikaları sürdürmek için aldığı önlemler, barışı ve demokrasiyi de tahrip ediyor. Türkiye bu politikalar nedeniyle dünyanın iklim, biyoçeşitlilik gibi tüm çevre göstergelerinde, dünya ülkeleri arasında son sıralarda yer alıyor.

Artık bütün dünyanın vazgeçme yolunda olduğu nükleer enerjiye, kara sevdaya tutulmuş gibi bağlanan iktidar, Akkuyu ve Sinop’ta 2 nükleer santral kurmakta ısrar ediyor. Oysa Mersin ve Sinop halkları nükleer santrala karşı yıllardır direniyorlar ve yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de yaşayan her üç kişiden en az ikisi nükleere hayır diyor. Geçen yıl Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketini bile küçümseyen AKP iktidarı ise Çernobil’den sonra radyasyonlu çayları halka içiren zihniyetin devamı olduğunu kanıtlıyor. Hükümetin nükleer enerji ısrarı ne yurttaşlarının itirazından, ne bilimsel uyarılardan, ne de gözünün önünde yaşanan felaketlerden etkileniyor.

Öte yandan iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosfere salımını son 20 yılda dünya rekoru kıracak kadar artıran Türkiye’nin hükümeti, iklime, çevreye ve sağlığa en fazla zarar veren kömürlü termik santrallardan 50 tane daha yapılması için izin vermiş durumda. Buna karşı verilen mücadeleler görmezden geliniyor ya da polis şiddetiyle karşılık buluyor. Bugün bütün bu mücadeleler nedeniyle 2000’den fazla insan yargılanıyor. Buna rağmen Sinop Gerze’de şirketi yıllardır köye sokmayan Gerze halkı bütün baskılara karşı nöbet tutmaya devam ediyor. Aliağa’da İzmirliler 22 yıl önce 100 bin kişilik bir insan zinciri kurarak iptal ettirdikleri termik santrala karşı yine alanları dolduruyorlar. Bartın’da, Erzin’de, Çanakkale’de, Yalova’da ve termik santral yapılmak istenen her yerde direnişler sürüyor.

Yanlış enerji politikaları bununla da bitmiyor. 2023’e kadar Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak gibi akıl dışı bir strateji belirleyen hükümet, akan tek bir dere bırakmayacak şekilde 4000 hidroelektrik santralin yapımını zorluyor. Bütün derelerin kurutulması, bütün vadilerin yok edilmesi, insanların ve tüm canlıların bağımlı olduğu su kaynaklarının şirketlere satılması dur durak tanımıyor. Ama insanlar sularına ve doğalarına sahip çıkıyorlar. Solaklı’dan Senoz vadisine, Tortum’dan Kulp çayına, Loç’dan Munzur’a, Hasankeyf’ten Alakır’a kadar yepyeni bir ekoloji mücadelesi örüyorlar. Geçen yıl Anadoluyu Vermeyeceğiz diyerek Ankara’ya akan Büyük Anadolu Yürüyüşü hepimize örnek olmayı sürdürüyor. Oysa HES bakanı Veysel Eroğlu, “başkanlık sistemi olursa daha çok HES yaparız” diyerek, hükümetin halkın bu haklı direnişini demir yumrukla ezme siyasetini itiraf ediyor.

***

Geçen hafta tekrar Meclis Çevre Komisyonu’na gelen Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geçen yasama döneminde tam da bu amaçla hazırlanmıştı. Kanun tasarısı HES’ler, kömür santralları, üçüncü köprü, otoyollar, altın madenleri gibi doğayı tahrip eden yatırımlara karşı çıkan halk hareketlerinin ve doğa korumacıların elindeki bilimsel ve hukuki araçları yok etmeyi amaçlıyor. Konuyla ilgili 170 çevre ve doğa koruma örgütü tarafından kurulan Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin dün yaptığı basın açıklamasına göre Kanun Tasarısı’nın TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylanan ilk 14 maddesi doğa koruma alanında 1958’den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok ediyor. Tasarının 6. maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirilebilmesine, hatta tümüyle kaldırılmasına olanak veriyor. Bugün öğleden sonra, üstelik Dünya Çevre Günü’nde, bu yıkım yasasının kalan maddeleri de komisyondan geçirilmek isteniyor.

Üstelik bugüne dek çok sayıda yıkıcı projeyi ekoloji hareketlerinin açtığı davalar sonucunda durduran yargı da en üst düzeyden etki altına alınmaya çalışılıyor. Danıştay Başkanı’nın “her şeyi durdurduk da ne oldu, durdurmak yok artık” açıklamasını hepimiz dehşetle izledik. AKP iktidarı demokrasiyi, hukuk devletini ve yargı bağımsızlığını freni boşalmış bir kamyon gibi çiğniyor ve bu şekilde ekolojik dengeyi ve doğayı da ezip geçiyor.

Bu yıkıcı politikaların en ciddi göstergelerinden biri de kentlerde yaşanıyor. Ekonomik büyümeyi inşaat sektörüne havale eden AKP iktidarı, kentsel dönüşüm adı altında bütün doğal ve kültürel değerleri yok sayıyor. Kentsel dönüşüm, kentlerin tarihinin ve kimliğinin inkar edilmesi, insanların yıllardır oturdukları mahallelerden sürmesi ve kent merkezlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi, bütün ülkenin kişiliksiz bir TOKİ şantiyesine dönüştürülmesi anlamına geliyor. Bütün tepkilerimize rağmen geçtiğimiz hafta ihalesi sonuçlandırılan üçüncü köprü projesi de, İstanbul’un son kalan yeşil alanlarının ranta açılarak yok edilmesi anlamına geliyor.

Ancak ülkenin her yerine yayılan ekoloji mücadeleleri sınır tanımıyor. Örneğin geçtiğimiz Pazar günü Çanakkale’de binlerce kişi Kazdağları’nda açılmak istenen altın madenlerine karşı alanları doldurdu. Kütahya’nın Tavşanlı ve Tekirdağ’ın Çorlu ilçelerinde kurulmak istenen tehlikeli atık yakma tesislerine karşı insanlar büyük bir dirençle mücadele ediyor. Hepimizin sağlığını tehdit eden GDO’lu gıdaların ithalini serbest bırakan yasanın iptali için Greenpeace’in açtığı kampanyada yüz binlerce insan imza verdi. Gıdalardaki zehirli kimyasallara karşı yaygın bir ekoloji bilinci oluşuyor. Ekolojik pazarlar, tohum takas şenlikleri, yavaş kentler, slow food hareketi, denizlerimizde yok olan canlı yaşama sahip çıkan kampanyalar, yumuşak ve sorumlu turizm gibi doğayla uyumlu yaşam biçimi ve ekonomik alternatif çabaları giderek yaygınlaşıyor.

***

AKP iktidarının doğaya yönelik acımasız politikalarının temelinde sadece gözü dönmüş bir büyüme hırsı değil, aynı zamanda demokrasiye ve demokratik tepkilere karşı bir tahammülsüzlük yatıyor. AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan, adım adım otoriterleşir ve kendi muhafazakar değerlerini topluma dayatmaya çalışırken, doğaya sahip çıkan insanlara karşı daha da tahammülsüz hale geliyorlar. Bugün ekoloji mücadelesi, aslında demokrasi mücadelesidir. Doğanın ve gelecek kuşakların hakları için verilen mücadele, barış ve demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.

***

Bu yıkıcı politikalara karşı elimizde güçlü alternatiflerimiz var. İnsanın doğayla bağını yeniden kurmayı amaçlayan yeşil politikaları geliştirerek, dünyayı değiştirmeye bugünden başlayabiliriz. Bu politikalar doğrudan demokrasiyi, şiddet karşıtlığını, kadınların özgürleşme mücadelesini ve sosyal hakların geri kazanılmasını da içinde taşıyor. Yerinden yönetimi ve bölgesel özerkliği hayata geçirerek halkın kendi yaşamı ve geleceğiyle ilgili kararları kendisinin almasını sağlamalıyız. İnsanları ve doğayı tahrip eden savaşa karşı müzakerenin ve diyaloğun önünü açmalıyız. Sadece kadınlar üzerinde değil, doğa üzerinde de tahakküm kuran erkek egemenliğine karşı çıkarak, kadınların üreteceği yerel, barışçı ve ekolojik politikalara sahip çıkmalıyız.

Yeşil ekonomi politikalarıyla yıkıcı kalkınma anlayışını reddetmeli, ekonomik büyümeye değil sürdürülebilirliğe dayalı bir ekonomik sistemi, aşırı tüketime karşı enerji tasarrufunu, enerjiyi az ve verimli kullanacak sistemlere, yenilenebilir enerji kaynaklarına, rüzgara ve güneşe dayalı enerji politikalarını savunmalıyız. GDO’suz, kimyasal zehirlerin kullanılmadığı, küçük çiftçilerin desteklendiği, doğanın korunduğu, ekolojik tarım politikalarının gıda sorununun tek çözümü olduğuna herkesi ikna etmeliyiz. Ulaşım politikalarında toplu taşımaya, bisiklete ve yaya yollarına ağırlık vermeli, tüketim kültürünün en büyük körükleyicisi olan otomobil bağımlılığını alt etmeliyiz.

Bugün Barış ve Demokrasi Partisi bütün bu politikaların somut örneklerini yerel yönetimlerde uygulayarak topluma umut vermek ve yeni bir seçenek yaratmak için imkânlara sahiptir. Bu konuda Yeşiller olarak her türlü desteğe hazırız.

***

Günümüzde bütün dünyaya yayılan büyük kriz, üçlü bir krizdir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal krizin bir arada olduğu bu dönemde, kapitalist sistem bugüne dek içine düştüğü en derin krizi yaşıyor. Bu krizden nasıl çıkacağımızı anlamak için krizin ekolojik tükeniş ve iklim değişikliği nedeniyle kalıcı bir hale geldiğini görmek zorundayız. İnsanlığın ve gezegenin bu krizle çöküşe uğramasını önlemenin tek yolu, çözümün sistem değişikliğiyle mümkün olduğunu görmektir. Ancak dünyayı değiştirmek için bekleyecek tek bir dakikamız bile yok. Üreteceğimiz politikaları hemen bugün uygulamaya başlamak, dünyayı adım adım değiştirmek zorundayız.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri aşmak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak için yeşil ekonomi politikalarını uygulamanın, bu politikalarla işsizliğe ve yoksulluğa karşı da kesin çözümler geliştirmenin mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Yeni anayasa süreci ise bu saydıklarıma hak temelli bir çerçeve içinde yaklaşmamızı mümkün kılıyor. Biz Yeşiller olarak, Ekolojik Anayasa Girişimi ile birlikte doğanın haklarını da güvence altına alan, doğayı bir kaynak deposu olarak görmeyen, insanı doğanın sahibi değil emanetçisi olarak gören ekolojik bir anayasanın sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

AKP iktidarının baskıcı ve yıkıcı politikalarla sindirmeye çalıştığı halklarımıza, dünyayı değiştirecek radikal, ama somut politikalarla umut vermek, sürdürülebilir bir gelecek için yapıcı ve gerçekçi bir seçenek oluşturmak zorundayız.

Bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü vesilesiyle şikayetlerimizi tekrarlayacak vaktimiz kalmadı.

Bugün eşit, adil, özgür, barışçı ve yeşil bir geleceğin ilk günü olsun.

Teşekkür ederim.

Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eşsözcüsü – 5 Haziran 2012

 

YEŞİLLER PARTİSİ EŞSÖZCÜSÜ ÜMİT ŞAHİN’İN

TBMM’DE, BARIŞ VE DEMOKRASİ PARTİSİ (BDP) GRUP TOPLANTISINDA YAPTIĞI

5 HAZİRAN 2012 DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ KONUŞMASI

Sayın başkan, değerli milletvekilleri, sevgili arkadaşlar,

Yeşiller Partisi adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Bu vesileyle Yeşiller Partisi’ne Meclis’teki kürsüsünü açan, Barış ve Demokrasi Partisi’ne, ekoloji, barış ve özgürlük yolunda birlikte mücadele ettiğimiz dostlarımıza teşekkür ediyorum.

Bugün, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kutlanmasına sebep olan 1972 Stockholm İnsan ve Çevre Konferansı’nın, yani dünyanın ilk Birleşmiş Milletler çevre zirvesinin 40. yılı. Yani dünya 40 yıldır çevre gününü kutluyor. Ama son 40 yıldır, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegene, kendi hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle ödettiği bedel de giderek büyüyor.

Dünyanın en önemli bilim insanları, eğer böyle gelmiş böyle gider demeye devam edersek, küresel ısınma, kuraklık, iklim felaketleri, ormansızlaşma, canlı türlerinin ve biyoçeşitliliğin ortadan kalkması ve ekolojik krizin geri dönülmez noktaya gelmesi nedeniyle, önümüzdeki yıllarda üzerinde yaşayabileceğimiz özelliklere sahip bir dünyanın kalmayacağını net bir şekilde belirtiyorlar.

Eskiden bunun için vadeyi yüzyılın sonu olarak veren bilim insanları, artık bu kadar iyimser değiller. Bu kafayla gidersek, bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü kutlamanın mümkün olup olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü bilim insanlarına göre iklim değişikliği nedeniyle dünya 2050’ye kadar ortalama 2-3 derece ısınacak, ortalığı sel alacak, tarımsal üretim düşecek, denizlerde balık kalmayacak, iklim değişikliğinin gıda krizi, açlık ve iklim göçleri gibi sosyoekonomik sonuçları dünyamızı bugünkünden çok daha ağır ve yaşamsal krizlere sürükleyecek.

Ama maalesef insanlığın ve tüm diğer canlıların kaderini elinde tutan kararları alan siyasi partiler ve parlamentolar, kısa dönemli tartışmaların, polemiklerin ve günlük hesapların peşinde sürükleniyor, kişisel çıkarların ve tükenmez iktidar heveslerinin sözcülüğünü yapıyor.

Yine de Dünya Çevre Günü’nün bundan tam 40 yıl önce, mevcut ekonomik büyüme modelinin hem kaynakların tükenmesine yol açacağını, hem de atıklarıyla doğayı tahrip ederek yeryüzünü yaşanmaz bir gezegen haline getireceğini söyleyen bilim insanlarının öncülüğünde, Birleşmiş Milletler tarafından toplanması ve yaşamın, doğanın ve insan uygarlığının sürdürülebilir olmasını sağlamak için hedefler belirlenmesi son derece önemli.

Aynı tarihte, yani 1972’de ekolojik eksenli ilk siyasi partilerin, yani yeşil siyasi hareketin de ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz. Biz, yeşiller olarak bugün artık “40 yıldır dilimizde tüy bitti, 40 yıldır size derdimizi anlatamadık” diyebilecek noktadayız. Çünkü maalesef insanlığın kendi geleceğini, tüm canlılarla birlikte yok etme kararlılığı sürüyor. Ne yazık ki insanlığı doğayla birlikte kendi geleceğini de kurtarabileceği konusunda henüz ikna edebilmiş değiliz. Umarım çok geç kalmayız.

İnsanı doğadan koparan, iklimi değiştiren ve ekolojik krizi derinleştiren şey, büyüme saplantısıyla gözü dönmüş, kârdan başka bir hedef gözetmeyen ve her alanda eşitsizliği, adaletsizliği körükleyen endüstriyalist sistemdir. Bugün bizler ekolojik krizden cinsiyet eşitsizliğine, yoksulluktan savaşlara kadar aşırı tüketime dayalı endüstriyel kapitalizmin derinleştirdiği tüm kötülükleri ortadan kaldırmak için mücadele ediyor, çevre meselesi diye küçümsenen ve siyasetin ilgi alanından çıkarılmaya çalışılan bu sorunların aslında bir sistem sorunu olduğunu ve ancak siyasi mücadeleyle çözülebileceğini vurguluyoruz.

Bu konuda siz değerli dostlarımızla işbirliği yapmaktan mutluyuz.

***

Türkiye son 10 yıldır, tam da böyle, ekonomik büyüme saplantısının esir aldığı, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi hiçbir değeri tanımayan, doğayı ve diğer canlıları neredeyse düşman bellemiş, onları ezen ve yok eden bir iktidar tarafından, AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bugün AKP iktidarının vazgeçemediği şeyler, doğayı ve insanın doğayla uyumunu yok sayan enerji, tarım, madencilik ve sanayi politikalarıdır. AKP iktidarının yaşam alanlarını ve doğasını korumak için mücadele eden insanlara rağmen, bu yıkıcı politikaları sürdürmek için aldığı önlemler, barışı ve demokrasiyi de tahrip ediyor.

Örneğin artık bütün dünyanın vazgeçme yolunda olduğu nükleer enerjiye, kara sevdaya tutulmuş gibi bağlanan iktidar, Akkuyu ve Sinop’ta 2 nükleer santral kurmakta ısrar ediyor. Oysa Mersin ve Sinop halkları nükleer santrala karşı yıllardır direniyorlar ve yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de yaşayan her üç kişiden en az ikisi nükleere hayır diyor. Geçen yıl Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketini bile küçümseyen AKP iktidarı ise Çernobil’den sonra radyasyonlu çayları halka içiren zihniyetin devamı olduğunu kanıtlıyor. Hükümetin nükleer enerji ısrarı ne yurttaşlarının itirazından, ne bilimsel uyarılardan, ne de gözünün önünde yaşanan felaketlerden etkileniyor.

Öte yandan iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosfere salımını son 20 yılda dünya rekoru kıracak kadar artıran Türkiye’nin hükümeti, iklime, çevreye ve sağlığa en fazla zarar veren kömürlü termik santrallardan 50 tane daha yapılması için izin vermiş durumda. Buna karşı verilen mücadeleler görmezden geliniyor ya da polis şiddetiyle karşılık buluyor. Buna rağmen Sinop Gerze’de şirketi yıllardır köye sokmayan Gerze halkı bütün baskılara karşı nöbet tutmaya devam ediyor. Aliağa’da İzmirliler 22 yıl önce 100 bin kişilik bir insan zinciri kurarak iptal ettirdikleri termik santrala karşı yine alanları dolduruyorlar. Bartın’da, Erzin’de, Çanakkale’de, Yalova’da ve termik santral yapılmak istenen her yerde direnişler sürüyor.

Yanlış enerji politikaları bununla da bitmiyor. 2023’e kadar Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak gibi akıl dışı bir strateji belirleyen hükümet, akan tek bir dere bırakmayacak şekilde 4000 hidroelektrik santralin yapımını zorluyor. Bütün derelerin kurutulması, bütün vadilerin yok edilmesi, insanların ve tüm canlıların bağımlı olduğu su kaynaklarının şirketlere satılması dur durak tanımıyor. Ama insanlar sularına ve doğalarına sahip çıkıyorlar. Solaklı’dan Senoz vadisine, Tortum’dan Kulp çayına, Loç’dan Munzur’a, Hasankeyf’ten Alakır’a kadar yepyeni bir ekoloji mücadelesi örüyorlar. Geçen yıl Anadoluyu Vermeyeceğiz diyerek Ankara’ya akan Büyük Anadolu Yürüyüşü hepimize örnek olmayı sürdürüyor. Oysa HES bakanı Veysel Eroğlu, “başkanlık sistemi olursa daha çok HES yaparız” diyerek, hükümetin halkın bu haklı direnişini demir yumrukla ezme siyasetini itiraf ediyor.

***

Geçen hafta tekrar Meclis Çevre Komisyonu’na gelen Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geçen yasama döneminde tam da bu amaçla hazırlanmıştı. Kanun tasarısı HES’ler, kömür santralları, üçüncü köprü, otoyollar, altın madenleri gibi doğayı tahrip eden yatırımlara karşı çıkan halk hareketlerinin ve doğa korumacıların elindeki bilimsel ve hukuki araçları yok etmeyi amaçlıyor. Konuyla ilgili çevre ve doğa koruma örgütleri tarafından kurulan Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin dün yaptığı basın açıklamasına göre Kanun Tasarısı’nın TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylanan ilk 14 maddesi doğa koruma alanında 1958’den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok ediyor. Tasarının 6. maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirilebilmesine, hatta tümüyle kaldırılmasına olanak veriyor. Bugün öğleden sonra, üstelik Dünya Çevre Günü’nde, bu yıkım yasasının kalan maddeleri de komisyondan geçirilmek isteniyor.

Üstelik bugüne dek çok sayıda yıkıcı projeyi ekoloji hareketlerinin açtığı davalar sonucunda durduran yargı da en üst düzeyden etki altına alınmaya çalışılıyor. Danıştay Başkanı’nın “her şeyi durdurduk da ne oldu, durdurmak yok artık” açıklamasını hepimiz dehşetle izledik. AKP iktidarı demokrasiyi, hukuk devletini ve yargı bağımsızlığını freni boşalmış bir kamyon gibi çiğniyor ve bu şekilde ekolojik dengeyi ve doğayı da ezip geçiyor.

Bu yıkıcı politikaların en ciddi göstergelerinden biri de kentlerde yaşanıyor. Ekonomik büyümeyi inşaat sektörüne havale eden AKP iktidarı, kentsel dönüşüm adı altında bütün doğal ve kültürel değerleri yok sayıyor. Kentsel dönüşüm, kentlerin tarihinin ve kimliğinin inkar edilmesi, insanların yıllardır oturdukları mahallelerden sürmesi ve kent merkezlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi, bütün ülkenin kişiliksiz bir TOKİ şantiyesine dönüştürülmesi anlamına geliyor. Bütün tepkilerimize rağmen geçtiğimiz hafta ihalesi sonuçlandırılan üçüncü köprü projesi de, İstanbul’un son kalan yeşil alanlarının ranta açılarak yok edilmesi anlamına geliyor.

Ancak ülkenin her yerine yayılan ekoloji mücadeleleri sınır tanımıyor. Örneğin geçtiğimiz Pazar günü Çanakkale’de binlerce kişi Kazdağları’nda açılmak istenen altın madenlerine karşı alanları doldurdu. Kütahya’nın Tavşanlı ve Tekirdağ’ın Çorlu ilçelerinde kurulmak istenen tehlikeli atık yakma tesislerine karşı insanlar büyük bir dirençle mücadele ediyor. Hepimizin sağlığını tehdit eden GDO’lu gıdaların ithalini serbest bırakan yasanın iptali için Greenpeace’in açtığı kampanyada yüz binlerce insan imza verdi. Gıdalardaki zehirli kimyasallara karşı yaygın bir ekoloji bilinci oluşuyor. Ekolojik pazarlar, tohum takas şenlikleri, yavaş kentler, slow food hareketi, denizlerimizde yok olan canlı yaşama sahip çıkan kampanyalar, yumuşak ve sorumlu turizm gibi doğayla uyumlu yaşam biçimi ve ekonomik alternatif çabaları giderek yaygınlaşıyor.

***

AKP iktidarının doğaya yönelik acımasız politikalarının temelinde sadece gözü dönmüş bir büyüme hırsı değil, aynı zamanda demokrasiye ve demokratik tepkilere karşı bir tahammülsüzlük yatıyor. AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan, adım adım otoriterleşir ve kendi muhafazakar değerlerini topluma dayatmaya çalışırken, doğaya sahip çıkan insanlara karşı daha da tahammülsüz hale geliyorlar. Bugün ekoloji mücadelesi, aslında demokrasi mücadelesidir. Doğanın ve gelecek kuşakların hakları için verilen mücadele, barış ve demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.

***

Bu yıkıcı politikalara karşı elimizde güçlü alternatiflerimiz var. İnsanın doğayla bağını yeniden kurmayı amaçlayan yeşil politikaları geliştirerek, dünyayı değiştirmeye bugünden başlayabiliriz. Bu politikalar doğrudan demokrasiyi, şiddet karşıtlığını, kadınların özgürleşme mücadelesini ve sosyal hakların geri kazanılmasını da içinde taşıyor. Yerinden yönetimi ve bölgesel özerkliği hayata geçirerek halkın kendi yaşamı ve geleceğiyle ilgili kararları kendisinin almasını sağlamalıyız. İnsanları ve doğayı tahrip eden savaşa karşı müzakerenin ve diyaloğun önünü açmalıyız. Sadece kadınlar üzerinde değil, doğa üzerinde de tahakküm kuran erkek egemenliğine karşı çıkarak, kadınların üreteceği yerel, barışçı ve ekolojik politikalara sahip çıkmalıyız.

Yeşil ekonomi politikalarıyla yıkıcı kalkınma anlayışını reddetmeli, ekonomik büyümeye değil sürdürülebilirliğe dayalı bir ekonomik sistemi, aşırı tüketime karşı enerji tasarrufunu, enerjiyi az ve verimli kullanacak sistemlere, yenilenebilir enerji kaynaklarına, rüzgara ve güneşe dayalı enerji politikalarını savunmalıyız. GDO’suz, kimyasal zehirlerin kullanılmadığı, küçük çiftçilerin desteklendiği, doğanın korunduğu, ekolojik tarım politikalarının gıda sorununun tek çözümü olduğuna herkesi ikna etmeliyiz. Ulaşım politikalarında toplu taşımaya, bisiklete ve yaya yollarına ağırlık vermeli, tüketim kültürünün en büyük körükleyicisi olan otomobil bağımlılığını alt etmeliyiz.

Bugün Barış ve Demokrasi Partisi bütün bu politikaların somut örneklerini yerel yönetimlerde uygulayarak topluma umut vermek ve yeni bir seçenek yaratmak için imkânlara sahiptir. Bu konuda Yeşiller olarak her türlü desteğe hazırız.

***

Günümüzde bütün dünyaya yayılan büyük kriz, üçlü bir krizdir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal krizin bir arada olduğu bu dönemde, kapitalist sistem bugüne dek içine düştüğü en derin krizi yaşıyor. Bu krizden nasıl çıkacağımızı anlamak için krizin ekolojik tükeniş ve iklim değişikliği nedeniyle kalıcı bir hale geldiğini görmek zorundayız. İnsanlığın ve gezegenin bu krizle çöküşe uğramasını önlemenin tek yolu, çözümün sistem değişikliğiyle mümkün olduğunu görmektir. Ancak dünyayı değiştirmek için bekleyecek tek bir dakikamız bile yok. Üreteceğimiz politikaları hemen bugün uygulamaya başlamak, dünyayı adım adım değiştirmek zorundayız.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri aşmak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak için yeşil ekonomi politikalarını uygulamanın, bu politikalarla işsizliğe ve yoksulluğa karşı da kesin çözümler geliştirmenin mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Yeni anayasa süreci ise bu saydıklarıma hak temelli bir çerçeve içinde yaklaşmamızı mümkün kılıyor. Biz Yeşiller olarak, Ekolojik Anayasa Girişimi ile birlikte doğanın haklarını da güvence altına alan, doğayı bir kaynak deposu olarak görmeyen, insanı doğanın sahibi değil emanetçisi olarak gören ekolojik bir anayasanın sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

AKP iktidarının baskıcı ve yıkıcı politikalarla sindirmeye çalıştığı halklarımıza, dünyayı değiştirecek radikal, ama somut politikalarla umut vermek, sürdürülebilir bir gelecek için yapıcı ve gerçekçi bir seçenek oluşturmak zorundayız.

Bir 40 yıl daha Dünya Çevre Günü vesilesiyle şikayetlerimizi tekrarlayacak vaktimiz kalmadı.

Bugün eşit, adil, özgür, barışçı ve yeşil bir geleceğin ilk günü olsun.

Teşekkür ederim.

Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eşsözcüsü – 5 Haziran 2012