Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Saklı, gizli, görünmez Rachel’ın hikayesi

Geçen gün internette gezerken ilginç bir habere rastladım. New York gecelerinde drag queen olarak sahneye çıkan ve aslında tarihin bir yan not olarak görmezden geldiği Rachel Humphreys hakkındaydı. Adını sanını duymadığımız, sessiz sedasız gelip geçmiş o kadar çok trans kadın var ki…

Rachel, ünlü rock yıldızı Lou Reed’in 1970’ler boyunca ilham perisi olmuş, tutkulu bir aşk yaşamışlar. Beraber fotoğrafları, mutlu anları, Rachel’ın ilham olduğu Coney Island Baby şarkısı ve albümü insanın içini ısıtıyor… taa ki ilişkileri etrafındaki olayları düşünene kadar.

Trans kadınlar nasıl yaşamalı?

Öncelikle gençken hiç mutlu ve huzurlu bir trans kadın temsiliyeti görmediğimden bahsetmek istiyorum. Belki görünen en mutlumuz Bülent Ersoy’du ama o da ne zaman aşklarıyla konu olsa, hedef olan ve “kadınlığı” üzerinden saldırıya uğrardı. Hep bir hatırlatma vardı, “trans kadınlar mutlu olmaz, aşık olmaz, aşk öznesi olamaz, onlardan hoşlananlar da garip insanlar olmalılar”. Bir çok arzulanan, ilişkilenen ve birisiyle hayatını birleştirmek isteyen trans için saklı kalmak, gizli bırakılmak tanıdık bir tecrübe. Yalnız siz değil, sizinle olmak isteyen kişi de zorbalığın ve ayrımcılığın öznesi oluyor.

Bizatihi gördüğüm ve yaşadığım bir deneyim bu: Zorbalıktan korkan insanların da size olan aşklarını dünyadan saklama isteği.

Reed ve Humpreys.

Biz, işte böyle böyle görünmez kılınıyoruz. Bizim aşk ve cinsel hayatımız ancak seks işçiliği ve erkek tatmini üzerinden kuruluyor, hayal ediliyor. Görünmez oluşumuz, yaşadığımız çoğu ayrımcılığın da temelini oluşturuyor. Hem de her alanda: Trans kadınlar birisinin ablası, kız kardeşi, kızı, sevgilisi veya karısı olamıyor bir türlü. Bir hayatları olamazmış, ancak gayriahlaki bir hayat yaşayıp bir köşede öldükten sonra unutulup giderlermiş gibi düşünülüyor.

Silinip giden ilham perisi

Rachel Humphreys, 1991 yılında vefat etmiş. Lou Reed ile ayrıldıktan sonra hayatı hakkında elimizde pek bir detay yok. Lou Reed ile alakalı biyografilerde kadınlığı da saldırıya uğruyor. Yalnızca başkaları tarafından değil, Andy Warhol’un anlattığına göre o Rachel’a kadın diye hitap ederken, Lou bundan kaçınıyormuş… Rachel’ın saldırıya uğradığı ve alelacele doktor aradıkları bir gecede oluyor bu mesele.

Reed ve Humphreys’in ayrılık nedenleri de bilinmiyor. Reed’e göre “aşk bizi terk etti”, fakat yine dönem kaynaklarına göre Rachel’ın uyum süreci kapsamında ameliyat olmak istemesi de önemli bir neden olarak gösteriliyor. Aralarında neler yaşandı bilemiyoruz ama şu kesin ki: Reed’in en önemli albümlerinden bir tanesi olan Coney Island Blues’un ilham meleği, popüler kültür ve rock tarihinden silinip gitmiş.

 

Dönemin LGBTİ+’lara karşı olan nefret, ayrımcılık ve önyargıları düşünülünce hem yol kat ettiğimizi hem de o dönemde ne kadar çok insanı kaybettiğimiz aklıma geliyor. Ayrılıklarından belli bir süre sonra HIV/AIDS krizi çıkıyor ve Dünya hükümetlerinin kıllarını kıpırdatmaması ile ölenler hala LGBTİ+ tarihinde bize karşı yapılan ayrımcılıkların en kara sayfalarından biri olarak hafızamıza kazınıyor. Özellikle ABD ve Avrupa’da belli bir yaş üzeri LGBTİ+ insanların nüfusunun az olmasının nedeni de bu. Tarihten bir jenerasyon silinmiş, hayatları, anıları ve hayalleri. Rachel’ın da bu dönemde AIDS nedenli hayatını kaybettiği düşünülüyor.

Lynn Conway.

Düşünüyorum, acaba kimlerin kimlerin hayatlarında vardık ve saklandık, gizlendik. Tarihin soğuk toprağına gömülmüş o kadar trans kadının hikayesi var ki… Yalnızca aşkları ve aileleri üzerinden değil, başarıları da buna dahil. Mesela 1968’de IBM’de inanılmaz işlere imza atarken sırf uyum sürecine başladığı için işinden kovulan programcı ve bilim insanı Lynn Conway. Bülent Ersoy’a olan saygım ve mücadelesine olan hayranlığım da bu tarihi öğrendikçe artıyor. Eğer toprağı kazarsanız, elbette karşınıza trans hayatlar çıkıyor. Böylesine hor görülmüş bir azınlığa karşı olan sorumluluk, onur haftasında yarım ağız kutlamalardan daha fazla.

Kategori: Hafta Sonu