Ana Sayfa Blog Sayfa 889

Diyarbakır’da çok sayıda gazeteci gözaltına alındı

Diyarbakır’da polisler, sabah saatlerinde çok sayıda gazetecinin evine baskın düzenledi.

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eş Başkanı Serdar Altan ve JINNEWS Müdürü Safiye Alagaş‘ın da aralarında olduğu çok sayıda gazeteci gözaltına alındı.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre; DFG Eş Başkanı Serdar Altan, JINNEWS Müdürü Safiye Alagaş, JINNEWS editörü Gülşen Koçuk, Mezopotamya Ajansı (MA) editörü Aziz Oruç ile gazeteciler Ömer Çelik, Suat Doğuhan, Ramazan Geciken, Berivan Karatorak, Esmer Tunç, Neşe Toprak ve Zeynel Abidin Bulut gözaltına alındı. Gözaltı sayısının artabileceği belirtiliyor. DFG gelişmeyi sosyal medya hesabından şu sözlerle duyurdu:

Dünya Gıda Güvenliği Günü: Zeytin Yönetmeliği değişikliği, tercihlerin ne yönde yapıldığını özetliyor

İklim kriziyle şiddetlenen yağmurlar, aşırı sıcaktan tarlalarda kavrulan ekinler, Ukrayna limanlarında savaş esiri gibi tutulan tahıllar, Covid-19 pandemisi ve artan enflasyonla geçen iki yıl… 2022’de Dünya Gıda Güvenliği Günü‘ne bu etkilerle girdik.

Gıda krizi, büyük bir şiddetle kapımızı çalıyor. Artan dünya nüfusunun nasıl besleneceği gittikçe önemi artan ve cevap verilmesi zorlaşan bir soru.

Bütün bu krizlerin etkisindeki Türkiye, öte yandan da on yıllardır güdülen neoliberal tarım politikaları, gittikçe düşen alım gücü, azalan ve vermsizleşen tarım arazileriyle kendine yetecek gıdayı üretmekte daha da zorlanıyor.

Su kaynaklarını, verimli toprakları kirleten; ekosistemleri tehlikeye atan, çiftçileri yerinden eden ekokırım faaliyetlerinin nasıl durdurulacağı tartışması da Türkiye’nin önündeki bir o kadar önemli bir konu.

Bunların gıda güvencemizi nasıl etkilediğini ve tarımdaki tabloyu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi uzmanı Prof. Dr. Fikret Adaman‘la konuştuk.

– Gıda üretimi hem insani krizlerle hem de iklim kriziyle baskı altında. Çiftçinin üretim girdileri artıyor, iklim krizi şiddetleniyor. Ne olacak?

“Aşağı yukarı tüm dünyada gıdadaki enflasyon oranı, ortalama enflasyon oranından yüksek: Arka planında ise pandeminin etkileri var.

Fakat etkisini en fazla tarım sektöründe göstermekte olan iklim krizi var. Artan aşırı sıcak gün sayısı, dolu, tayfun, hortum, gibi aşırı hava olayları, gerek sayısı gerek tahribat alanı artan orman yangınları, mevsimsel kaymalar…

Bununla beraber ciddi bir su sıkıntısı var. Yağmurlar artık çok daha şiddetli yağıyor, toprağın yağmuru tutma kapasitesi azaldı: Sel oluyor gidiyor, o sel suyunu tutamıyoruz ama selin getirdiği tarım alanı tahribatı da var.

Tüm bunları topladığımız zaman dünya ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya ve maalesef realite bunun artacak olması. Doğal olarak sektördeki enflasyon baskısının ortalama diğer sektörlerin diğer üzerinde olmasını getirmekte.

Çok kısa dönemli bir süreç olsa da bugünü anlamak için Rusya-Ukrayna savaşına da bakmalıyız. Her ikisi de ciddi buğday ihraç eden ülkeler ve Türkiye de başta olmak üzere bölge ülkelerini olumsuz etkilemeye başladı. Bu etkilerin de korkarım artması söz konusu. 

İklim krizi beklenmedik değildi

“Öte yandan yapılan simülasyonlarda iklim krizinin tarımı çok kuvvetli bir şekilde olumsuz etkileyeceği bilinmekteydi, bu yıllar öncesinden vurgulandı.

Yani pandemi gibi -ki pandemi tehlikesi olduğuna dair bile yılar önce yazanlar olmuştu- beklenmedik bir şey değildi.

Ama bu, kısa dönemde karlılığını ön planda tutan ve hükümetler üzerinde etkisi olan çok büyük şirketlerin çıkarlarına uygun düşmedi.

Genel olarak hükümetler de iklim kriziyle ilgili mücadelenin maliyetlerini üstlenmekten imtina etti, başka hükümetlein sorumluluk üstlenmesini ve bundan yararlanmayı bekledi. Yani iklim krizi ile ilgili atılması gereken adımlar atılmadı ya da çok az atıldı.

Şu anda da tarım sektöründe de iklim krizinine etkilerini azaltacak adımların dünya genelinde çok azı atılmış durumda. Evet doluya karşı ağaçların üstüne ağ germek, sele karşı tedbirler almak, farklı tohumlara , daha dayanıklı üretim sürecine geçmek, sulamada reform yapmak gibi iklim krizinin etkisini azaltacak önlmler almak tabii mümkün. Ama gerek Türkiye gerek dünyanın pek çok yerinde adımlar ya hiç atılmadı ya da geç atıldı.

Neoliberal politikaların son örneği olarak Kanal İstanbul

– Öte yandan bir de var olanı da bozmak ve harcamak eğilimindeyiz. Bunu nereye koyabiliriz?

Tam da böyle, bunun arka planına gitmek lazım, uzun bir tarihsel süreçten değerlendirilmesi lazım

Kabaca 1990’larda uygulanmaya başlayan neoliberal politikaların tarım sektöründe çok ciddi olumsuz etkileri oldu, aslında kamu desteğiyle ayakta kalması söz konusuydu. Bunlar çekilince çok etkilendi. Türkiye için de bu böyle: Tarım toprakları madene, turizme, yazlıkçılara, otoyola ayrılmaya başlandı.

Bunun en son ve çok olumsuz etkisi olacak bir örneği Kanal İstanbul‘dur.

İstanbul’un tarım hinterlandını büyük ölçüde olumsuz etkileyecek bir projeden bahsediyoruz. Çok büyük miktarda tarımsal alan buna ayrılacak ve şehirleşmeyle birlikte oradaki alanın önemli bir kısmında kayıp yaşanacak.

Türkiye’de tarımın olumsuz etkilenmelerini anlamak için arka plana baktığımız zaman, uygulanmakta olan neoliberal politikaları ve iklim krizini görüyoruz.

Ve ikisi iç içe geçmiş durumda, olumsuz bir sinerji yaratıyor.

Bunun daha gerisine de gidersek 1950 sonrasında uygulanan monokültüre geçme, tarımda modernleşme adı altında yüksek gübre kullanımı, yüksek su girdisi, makineleşme…

En başta topraktaki verim kaybı var, bunun da müsebbibi büyük ölçüde monokültür. Yüksek gübre kulanımı, kısa vadede üretimi artırsa da bir süre sonra toprağın kalitesini, verimliliğini düşürüyor. Dolayısıyla daha fazla gübre kullanmanız gerekiyor, böyle bir döngüye giriyoruz.

Bu konuda uyarıldı politikacılar, ama devam edildi.

Ortak akılla, uzun soluklu politikalar geliştirmeliyiz

– Ekolojik sorunların altından hep bir şekilde noeliberal uygulamalar, özelleşme çıkıyor. O zaman çözüm devlet destekli, kamu tekelinde bir tarıma geçmek mi Türkiye için? Keza pek çok çiftçinin de talepleri genellikle bu doğrultuda.

İlk yapılması gereken, bunun bir sorun olduğunu masaya yatırmak, arka planını iyi araştırmak, ‘bir iki tane stokçu veya zincirdeki aracılar vb.’ suçlamalarının ötesine giderek sistemik problemi anlamak.

Tabii bilim insanlarını, sektörün içindeki aktörleri, sivil toplumu da katarak yapmak: Son kertede, en başta çevre olmak üzere birçok başka alanı etkiliyor. Sosyal politikalardan etkileniyor. Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesiminin içinde olduğu bir sektörden bahsediyoruz, marjinal bir yerden değil.

Köyler boşlıyor, köylerde genç kalmıyor, bunun altını çizmek lazım. Burayı analiz ederken, bunu kamusal bir dert edinmemiz lazım. Öte yandan bütün bunların tartışılabiliyor olması, ortak akılla uzun soluklu politikaların geliştirilmesi lazım.

Bunun akabinde ise, evet benim önerim, burada mutlaka bir kamusal müdahelenin, bir kamu varlığının olması. Çünkü başka bir sektör için kamunun çok bir angajmanı olması gerekmeyebilir ama tarım öyle değil.

Bu kamusal müdahele nasıl daha sürdürülebilir, daha dayanıklı, daha adil bir sürece dönüşecek; burada Ankara’nın sorumluluğu ne olacak, yerel yönetimlerin yapabilecekleri nedir, sivil toplum hangi noktada devreye girebilecek… Bunun gibi soruların da tartışılması gerek: Türkiye’de istenen düzeyde yapılamayan şey bu.

Bazı yerel yönetimlerin sürdürülebilir, dayanıklı tarımı geliştirmek adına yaptığı güzel girişimler yok değil, var. Ama onun ötesinde merkezi anlamda bu konudaki çalışmaların yetersiz kaldığını maalesef söylemek zorundayım.

Zeytin Yönetmeliği değişikliği her şeyi özetliyor

– Türkiye’nin bu kadar verimli toprağa sahip olup bu kadar tarım ürünü ithal ediyor olmasının arkasındaki sebepler de mi bunlar?

Sonuçta ‘Bildiğimiz tarım bitti‘, Çağlar Keyder ve Zafer Yenal‘ın çalışmasına verdiği isimdi bu.

Büyük ölçüde tarım sektörü darbeye uğradığı için doğal olarak uzaklaşma oldu. Tarım toprakları azaldı, verim düşmesini ekleyin, iklim krizini de ekleyin.Tabii nüfus da artıyor, bunun baskısı var.

Son çıkan Zeytin Yasası her şeyi özetlemiyor mu: Tercihlerin ne yönde kullanıldığına dair çok somut bir örnek. Artılarının eksilerinin üzerinde tartışılmış, yıllarca konuşulmuş olduğu bir noktada hem ekolojik hem tarımsal oumsuz sonuçları olacağı gün gibi ortadayken, bu değişiklikle önemli bir darbe vuruldu. Maalesef çarpıcı bir örnek.

– Dünya Gıda Güvenliği Günü aynı zamanda insanları sağlıklı beslemekle ilgili. Oysa alım gücümüz ise çok düştü Türkiye’de. Bu bizi nasıl etkiliyor?

Gıda Türkiye’de özellikle düşük gelirli kesimlerin bütçesinde önemli bir kalem tutmakta ve yüksek enflasyondan dolayı bu kesimlerin alım gücü azaldı.

Şimdilik elimizde veri yok. Ama dıdadaki enflasyon ise ortalamnın da üzerinde, dolayısıyla bu kesimin çok ciddi şekilde olumsuz etkileneceği açık. Bunu öngörüyoruz ama kim ne kadar etkilendi, kim nasıl yaşıyor, ne kadar yiyebiliyor, içebiliyor, buna dair verimiz yok.

Ama korkum bu kesimlerin son derece olumsuz etkileneceği.

 

HBO’dan yeni belgesel: Çernobil’in kayıp görüntüleri

HBO kanalı, 1986 yılında meydana gelen Çernobil nükleer felaketiyle ilgili  yeni belgeselini tanıttı. “Chernobyl: The Lost Tapes” (Çernobil: Kayıt Görüntüler) adlı belgesel, 36 yıl önceki patlamaya ait yeni ortaya çıkarılan arşiv görüntülerini içeriyor.

Çernobil Nükleer Santrali’nin 4’ncü reaktöründeki patlamada çevreye 1945’te Hiroşima‘ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayılmıştı.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, dünyanın en büyük çevre felaketlerinden biri olarak kabul edilen olayda iki işçinin patlamada, 29 itfaiyecinin radyasyon zehirlenmesinden öldüğünü açıklamış; Rusya, Ukrayna ve Belarus‘ta ise yaklaşık 100 bin kişinin radyasyona maruz kalmayla ilgili hastalıklardan öldüğü belirtilmişti.

 

Tüm zamanların en ölümcül nükleer kazası olan 36 yıl önceki felaketi izleyen ölüm, yıkım ve hastalığa dair filme ve videoya kaydedilen çok sayıda görüntü onlarca yıl gizli kaldı. Daha önce bilinmeyen bu görüntülere ulaşan Birleşik Krallık merkezli Sky Studios‘un hazırladığı belgesel, 26 Nisan 1986’daki  felaketten sonra Ukrayna’da yaşananlarla ilgili bilinmeyen hikayelere odaklanıyor.

Uzun süredir kayıp olan kayıtlarda tanıkların ifadeleriyle felaketten önceki hayatın kazanın ardından nasıl sonsuza kadar dönüştüğü anlatılıyor.  Tanıklardan biri fragmanda “Her şey belgelendi” diyor, “Ancak patlamanın ayrıntıları ve olası tehlikelerin çoğu, hasarı ‘tasfiye etmek’ ve olayın üstünü örtmek için asker gönderen Sovyet yetkilileri tarafından gizlendi. 

Yönetmenliğini James Jones‘un yaptığı “Chernobyl: The Lost Tapes” 22 Haziran’da HBO’da yayımlanacak. 

 

İstanbul Sözleşmesi davası: Savcı fesih kararının iptali talebini yineledi

Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) çağrısıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının iptali için yaklaşık 200 davadan açılan 15 davanın duruşması Danıştay 10. Dairesi’nde 9.45’te başladı. Danıştay Savcısı Aytaç Kurt  İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kararının hukuka uygun olmadığı yönünde mütalaa verdi. 

Savcı 28 Nisan’da olduğu gibi fesih kararının iptal edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirdi.  Mahkeme karar açıklamazken Sözleşme’nin feshine dair kararın iptali için açılan davaların sonraki duruşmaları 14 ve 23 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek.

Duruşma öncesi yaşananlar

Yurdun dört bir yanından kadınlar, erkek şiddetine kurban giden kadınların yakınları, kadın ve LGBTİ+ hak savunucuları, avukatlar ve siyasi parti temsilcileri Danıştay’daki ikinci duruşmaya katılmak için Ankara’ya geldi. İstanbul Sözleşmesi davası öncesi kadınlar saat 9.00’da Danıştay önünde basın açıklaması gerçekleştirmiş, Sözleşme’nin sonuna kadar savunulacağı yönünde mesajlar verilmişti. 

İlgili haber: İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için binlerce kadın ikinci defa Ankara’da

Tıklım tıklım bir salon

Danıştay 10. Dairesi’nde başlayan duruşmaya ilişkin notlar EŞİK’in sosyal medya platformundan paylaşıldı. 28 Nisan’dan daha kalabalık olduğu belirtilen salonda erkek şiddetine maruz kaldığı için hayatını kaybeden kadınların yakınları da yer aldı. 

‘Asıl katil kadınları korumayan devlettir’

Koruma kararına rağmen öldürülen kadınların ailelerinin de söz aldığı salonda “Asıl katil kadınları korumayan devlettir” sözleriyle siyasi iktidara seslenildi. 

‘Peki yaşayan kadınların sorumluluğunu kim alacak?’

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Avukat Müjde Tobey Erden mahkemede gerçekleştirdiği konuşmada yer verdiği “Evet, dedik ki katil devlet. Peki yaşayan kadınların sorumluluğunu kim alacak?  Evet, savunma yapıyoruz ama bugün siyasi bir davada olduğumuzu hepimiz biliyoruz” sözleri salondan alkış topladı. 

Erkek şiddetiyle hayatını kaybeden kadınların aileleri ise Erden’in konuşması sırasında öldürülen yakınlarının fotoğraflarını heyete gösterdi. 

Erden, duruşma öncesi Danıştay önünde gerçekleştirdiği açıklamada ise  yurdun dört bir yanından gelen ve eril şiddet nedeniyle yakınlarını kaybetmiş 20 aileyle birlikte salonda yer alacaklarını söylemişti. 

‘Devlet ayrımcılık yapıyor, aynı azamanda bunu gizlemeye çalışıyor’

Avukat Özge Yücel ise İstanbul Sözleşmesi’nin [Çocuğa karşı şiddetin ve istismarın önlenmesi ve failletin cezalandırılması gerken önlemleri içeren] Lanzarote Sözleşmesi’yle aynı kaderi paylaştığını belirterek “Kadına şiddet cezasız kaldığı gibi cinsel istismar da cezasız kalsın isteniyor. Devlet ayrımcılık yapıyor, aynı azamanda bunu gizlemeye çalışıyor” şeklinde konuştu. 

‘Her anlaşma Meclis’in onayından geçirilmeli’

Avukat Hülya Gülbahar ise Anayasa’yı işaret ederek “ Anayasa maddeleri çok açık, anlamak isteyenler için çok açık. Uluslararası anlaşmaların onaylanması Meclis’in bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. Kanunlarda değişiklik yapan her anlaşma Meclis’in onayından geçirilmeli. Bugün burada İstanbul Sözleşmesi’ni, tüm insan hakları sözleşmelerini ama aynı zamanda hepimiz farkındayız ki Türkiye Anayasası’nı savunuyoruz” dedi.

HDP’li Buldan: HDP’liler için değil, tüm kadınlar ve LGBT+’var için savunma yapacağım

HDP’li Pervin Buldan da savunma yapan kadınlar arasında yerini aldı ve yalnızca HDP’li kadınlar için değil, tüm kadınlar ve LGBTİ+’var için savunma yaptığını ifade ederek “AKP İstanbul Sözleşmesi’ni kendi kazanımı gibi ifade etmişse de bu Sözleşme kadın örgütlerinin, mücadele eden kadınların zaferidir” şeklinde konuştu ve ekledi: 

“Kapsadığı kesimlerin din, dil, ırk farklılıklarından dolayı mağdur edilmemesini esas alır. Bu esasın önemini daha önce maalesef Fatma Altınmakas davasında gördük. Evli olduğu erkek tarafından katledilen Fatma’nın Türkçe bilmediği için jandarma karakolunda kendisini ifade edemediği ortaya çıkmıştı. Bugün ülkede Türkçe bilmeyen belki milyonlarca kadın bulunmaktadır. Ülkenin bu kadar dış göç aldığı ve kadınların savaş sonrası göç sürecinden en çok etkilenen kesim olduğu gerçeği göz önünde bulundurulunca İstanbul Sözleşmesi’nin devleti sorumlu kıldığı tercüme konusu hayati bir önem kazanmaktadır”

‘Kadınların yanında durmadığı için bu son 20 yılı sevmiyoruz’

Avukat Şenal Sarıhan da Aksaray Barosu’nu temsilen mahkeme salonunda yer aldı ve “Kadınlar hep direndiler seslerini yükseltmeye çalıştılar, eşitlik için mücadele ettiler. Kadınların yanında durmadığı için, haklarımızı aldığı için bu son 20 yılı sevmiyoruz” dedi

‘Devlet çocuğu, kadını, LGBTİ+’ları korumakla yükümlüdür’

İzmir Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden avukatlar Fulya Sadıklı ve İdil Tetik kişisel açılmış bir davada Sözleşme şu sözlerle savundular:

“Bu dava sadece kadınların değil hepimizin davasıdır. Devlet çocuğu, kadını, LGBTİ+’ları korumakla yükümlüdür.”

Kırklareli Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden Avukat Oylum Yaman da Türkiye’nin  hukukun üstünlüğü indeksinde 139 ülkede 117. sırada olduğuna dikkat çekerek “Bizler yargı bağımsızdır demek istiyoruz. Bu vicdani kanaati size bırakıyoruz” dedi.

‘Tarihi bir sorumluluk taşıyorsunuz’

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel ise “Erkeklerin işlediği cinayetlerden hemcinslerim adına utanarak; kadınlar adına, kamu adına, Türkiye’nin ortak geleceği adına talepte bulunuyorum. Kadınların hakkını savunmak için tarihi sorumluluk taşıyorsunuz” dedi.

’42 milyonun yaşam hakı ile tek adamın kararı arasında bir karar’

CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka mahkemeden çıkacak kararı “Çıkacak kararın adaletli olmasını arzu ediyoruz. Tarihi bir gün ve tarihi bir sorumluluk. Kadınların yaşam hakkı ile ölüm arasında bir karar, 42 milyonun yaşam hakı ile tek adamın kararı arasında bir karar” şeklinde nitelendirdi.

‘Kadına şiddet cinskırım boyutuna ulaştı’

Denizli Barosu’ndan Adnan Demirdöver, Hazal Ertemur, Ayşe Erçetin Erkoç ise kadına şiddetin cinskırım boyutuna ulaştığını belirterek öldürülen yakınlarından bahsetti:

“Arkadaşımız olan Ekim ayında öldürülen Şebnem için de buradayız.”

“Her gün tacize uğrayan, şiddete uğradığı için kendini suçlayan kadınları dinliyoruz” diyen Çanakkale Barosu’ndan Avukat Ezgi Deniz de “Kadın cinayeti dosyalarında anne babalarına çocuklarının nasıl öldürüldüğünü anlatıyoruz. Sözleşmeden vazgeçmiyoruz” şeklinde Sözleşme’yi savundu.

‘Sözleşme’den sonra 495 kadın cinayeti işlendi. Size sayı gibi gelebilir ama bizim için değil’

Sol Parti’den Avukat Gizem Özdem ise “Her gün ezilen taciz edilen kadınlar, cinsel yönelimleri nedeniyle şiddete maruz kalan LGBTİ+’lar için konuşuyorum. Sözleşme’den sonra 495 kadın cinayeti işlendi. Size sayı gibi gelebilir ama bizim için değil” dedi.

Sol Parti Avukatı Damla Atalay da  şu sözlerle Sözleşme’yi savundu:

“Kolluk kuvvetleri ‘İstanbul Sözleşmesi yok ki, delil olmadan tedbir kararı alamazsınız’ diyor. Video görüntüleri olan dosyamızda koruma kararı alamıyoruz. Devlet yeni şiddet faillerinin yolunu açıyor.”

‘Bununla kimin derdi olur?’

Sol Parti adına savunma yapan Avukat Selin Nakıpoğlu ise sözleşmenin amacını okudu ve ‘bununla kimin derdi olur?” diye bir soru yönelterek şu sözleri söyledi:

“Vereceğiniz kararlar devletin kadın erkek eşitliğini teşvik eden politikaların hayata geçirilmesi için önemli bir adım olacak. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin olmadığı, kadını boyun eğen bir yurttaş olarak toplumsal yaşamın içinden çıkarıp eve hapseden bu zihniyetle ortak olamayız.”

Atmosferdeki karbondioksit seviyesi, sanayi öncesi döneme göre yüzde 50 daha yüksek

CO2’nin huzursuz edici yükselişini gösteren en son ölçümler, gezegeni ısıtan emisyonlar büyük ölçüde azaltılsa bile, dünyanın hala feci bir iklim felaketine yol uğrayabileceği yolundaki bilim insanlarının uyarılarını haklı çıkartıyor.

Hawaii‘deki Scripps Oşinografi Enstitüsü için CO2 ölçümleri yapan jeokimyacı olan Ralph Keeling, “ CO2’deki amansız yükselişi yavaşlatacak kolektif irade gücünden yoksun olmamız iç karartıcı. Fosil yakıt kullanımı artık hızlanmıyor olabilir, ancak hala küresel bir felakete doğru en yüksek hızda yarışıyoruz” dedi.

Mayıs ayında, Hawaii’nin Büyük Adası’ndaki bir yanardağın yamaçlarında yer alan Mauna Loa Gözlemevi, milyonda 421 parçalık bir CO2 konsantrasyonu ölçmüştü. Bu fosil yakıtların yanması ve ormansızlaşma nedeniyle karbondioksit artışındaki rekorların son halkasıydı.

Sanayi Devrimi‘nden önce, Dünya’nın CO2 seviyeleri yaklaşık 6.000 yıl boyunca yaklaşık 280ppm’de kaldı. Bu, insan uygarlığının ilerlemesi için istikrarlı bir temel sağlıyordu Ancak o zamandan beri insanlar, gezegeni yüzlerce veya binlerce yıl ısıtmaya yetecek kadar, yaklaşık 1.5 ton CO2 saldı .

ilgili haber: Atmosferdeki CO2 seviyesi insanlık tarihinde kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştı

Benzer oranlar en son dört milyon yıl önce görüldü

Mauna Loa’da ölçümler yapan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne (Noaa) göre, küresel ısınmanın birincil itici gücü olan ısı tutucu CO2 emisyonlarındaki bu büyük sıçrama , dünyayı hızlı bir şekilde, dört milyon yıldır görülmeyen koşullara itti . Noaa’nın küresel izleme laboratuvarında çalışan  kıdemli bilim adamı Pieter Tans, “Karbondioksit, türümüzün daha önce hiç yaşamadığı seviyelerde. Bunu yarım asırdır biliyoruz ve bu konuda anlamlı bir şey yapamadık. Uyanmamız için ne gerekiyor?” diye sordu.

CO2 seviyelerinin en son bu kadar yüksek olduğu zaman, insansı maymunların ilk kez iki ayakları üzerine kalktığı , Pliyosen olarak adlandırılan çağdaydı. Yaklaşık 4,1 milyon yıl önceki bu dönemde, konsantrasyonlar 400 ppm civarında ulaşmıştı; Kuzey Kutbu’nda ormanlar bulunuyordu ve deniz seviyeleri de bugünden beş ila 25 metre daha yüksekti.

Araçlarımıza, evlerimize ve fabrikalarımıza güç sağlamak için kömür, petrol ve gazın yakılması nedeniyle atmosferimizdeki çığır açan değişim, şimdiden şiddetli sıcak dalgalarına ve giderek şiddetini artıran sel, kuraklık ve fırtınalara neden oldu. Bilim insanları,  küresel ısınmanın sanayi öncesi dönemin 1.5C üzerinde artması durumunda bu etkilerin felakete dönüşeceği uyarısını yapıyor.

Paris İklim Anlaşması‘nda dünya hükümetleri tarafından kabul edilen bu sınırın, önümüzdeki on yıllarda giderek daha fazla ihlal edilmesi olası. Yeni bir araştırma, geçmiş emisyonların kalıcı etkisinin, emisyonlar hemen durdurulsa bile 1.5C sınırının %42 oranında aşılacağı anlamına geldiğini buldu. uzmanlar, dünyanın korkunç iklim felaketlerinden kaçınma şansına sahip olması için, küresel emisyonların bu on yılın yarısında kesilmesi ve 2050 yılına kadar sıfırlanması gerektiğini kaydetti.

‘Bu sadece başlangıç’

Buna rağmen, 2020’de Covid ile ilgili kısıtlamalar devreye girerken düşen emisyonlar, geçen yıl tekrar yükseldi ve gereken sert düşüşe dair hiçbir işaret göstermedi. Washington Üniversitesi‘nden iklim bilimcisi ve raporun yazarlarından biri olan Kyle Armour, “Çalışmamız, her durumda, geçmiş emisyonlarla, onları deneyimlemeden yaklaşık beş ila 10 yıl önce en yüksek sıcaklıklara ulaşmaya kendimizi adadığımızı ortaya çıkardı” dedi.

Nature Climate Change’de yayımlanan araştırmayı yöneten Washington Üniversitesi’nden oşinografi doktora öğrencisi Michelle Dvorack da  “Bulgularımız, emisyonları hızla azaltmak için ihtiyacımız olan şeyi daha da acil hale getiriyor” değerlendirmesini yaptı.

Climate Analytics’in CEO’su Bill Hare ise, dünyanın “felakete doğru uyurgezer gibi yürüdüğünü” belirtti: “Üç derece ısınmış bir dünyayla baş etmek çok daha zor olacak. Daha bu yıl Hindistan ve Pakistan’daki sıcak  dalgası ve aynı bölgede seller gibi korkunç etkiler gördük. Bu sadece başlangıç.”

Sason üzerine yapılmak istenen dördüncü HES’in ÇED raporu iptal edildi

Diyarbakır 3’üncü İdare Mahkemesi, Zore Vadisi’ne yapılması planlanan HES projesine verilen ‘ÇED olumlu’ raporunu ‘hukuka ve mevzuata uyarlılık bulunmadığı’ gerekçesiyle iptal etti.

Batman‘ın Sason ilçesine bağlı Herive Köyü ile Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Xweşika Mahallesi arasında bulunan Zore Çayı üzerinde yapılmak istenen hidroelektrik santrali (HES) projesi, 2014’te Batman İl Genel Meclisi tarafından reddedilmişti. Ancak dönemin valisi Hulusi Şahin kararı kabul etmedi ve projeyi 25 Aralık 2020’de tekrar meclise sundu.  HES projesi AKP’li İl Genel Meclis başkanının iki oy kullanma hakkı nedeniyle 11 ret oyuna karşı 12 oyla kabul edildi.

Mahkeme: Hukuka ve mevzuata uygun değil

Maya Enerji Üretim Şirketi tarafından yapılmak istenen ve 67 bin 450 metrekare alanı kapsan projenin ömrü 50 yıl ve 49 yıllığına şirkete kiralandı. Proje için , Kulp ilçesine bağlı 140 haneli Şêxhemza Mahallesi ve ona bağlı 10 mezranın kamulaştırılmasına karar verildi.

MA‘nın aktardığına göre, Herive Köyü sakinlerinden Murat Çiçek,  Ercan Çiçek,  Rıdvan Çiçek, Mehdin Çiçek ile Medeni Çiçek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirme Denetim Genel Müdürlüğü’nce 13 Şubat 2014 tarihinde verilen “ÇED olumlu” raporuna karşı, 9 Mart 2021 tarihinde Diyarbakır 3’üncü İdare Mahkemesi’ne avukat Serhat Eren aracılığıyla dava açtı. Davayı karara bağlayan mahkeme, “ÇED olumlu” raporunu, hukuka ve mevzuata uyarlılık bulunmadığı gerekçesiyle iptal edilmesi kararı verdi.

Zore Vadisi.

Yedi yıldan fazla bu yana köylülerle birlikte HES yapımına karşı mücadele eden ekoloji aktivisti Hüseyin Akıl, verilen kararın doğa ve köy halkı için olumlu olduğunu söyledi.

HES’in yapılacağı alanın yüzde 70’nin Diyarbakır sınırları içerisinde bulunduğunu kaydeden Akıl, köylülerin avukatları aracılığı Diyarbakır İdare Mahkemesi’ne geçen sene başvuruda bulunduğunu belirtti:

“Yetki kararının Diyarbakır’da olmasına rağmen Batman Valisi Hulusi Şahin karar verdi. Ancak köylüler geri adım atmadı.  Projenin iptali için binin üzerinde imza toplayarak itirazda bulundular”

Nehir üzerinde zaten dört HES var

Sason’da dört tane HES projesi bulunduğunu anlatan Akıl şöyle konuştu: “Bir tane daha yapılmak isteniyor. Mezralarımız tamamen sular altında kalacak. Bölgede verimli tarım arazilerinin olduğu yerler burası. Buranın geçim kaynağı hayvancılıktır. Tek bir mezrada bile beş tane çiftlik var. Köylülerin geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılık alanları yok edilecek, HES’in devreye girmesiyle birlikte Muş-Diyarbakır yolu da sular altında kalacaktı. Projeyle yurttaşların toprağı da ikiye ayrılıyor. Köylüler kendi toprağına gitmek için kilometrelerce yol gitmek zorunda kalacaktı. ”

 

New York, fosil yakıt kaynaklı kripto para madenciliğini yasaklamayı tartışıyor

ABD New York Eyalet Meclisi‘nin sunduğu ve Senato‘nun geçen hafta sonu onayladığı Bitcoin gibi kripto para madencilerine enerji sağlamak için fosil yakıtlı enerji santrallerinin kullanımına iki yıllık bir yasak koyacak yasa tasarısı, validen onay bekliyor.

Demokrat Vali Kathy Hochul, anlaşmayı imzalayıp imzalamama konusunda henüz karar vermediğini, hala yasayı tarttığını açıkladı.

Yasada, “Kripto para madenciliği, New York eyaletindeki enerji kullanım miktarını büyük ölçüde artıracak ve İklim Liderliği ve Toplum Koruma Yasası’na uyumunu etkileyecek” denildi.

Kripto para madenciliği, blok zinciri işlemlerinde bulunan matematiksel bulmacaları çözmek için rekabet etmek, kripto madencilik olarak adlandırılır, bulmacayı ilk çözen madenci kripto para ile ödüllendirilir.

Bu işlem sırasında bilgisayar sistemlerine güç sağlamak için çok fazla elektrik kullanılır.

Tasarı, eyaletin 2050 yılına kadar eyalet çapındaki sera gazı emisyonlarını yüzde 85 oranında azaltma çabasının bir parçası olarak ortaya çıktı.

Vali yaptığı açıklamada, “Burada bir dengeleme eylemi söz konusu, çevrenin korunmasını dengelemeliyiz, aynı zamanda çok fazla faaliyet görmeyen alanlara giden iş fırsatlarını da korumalıyız ve bu varlıklar tarafından tüketilen enerjinin uygun şekilde yönetilmesini sağlamalıyız” ifadelerini kullandı.

 

Kazdağı Koruma Derneği Başkanı’na verilen 51 bin liralık para cezası mahkemeden döndü

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan’a Edremit Kaymakamlığı‘nın verdiği idari para cezası mahkemece kaldırıldı.

Mahkeme kararı Doğan’ın davada savunmasını üstlenen Altıparmak Hukuk Bürosu  tarafından “Bu mahkeme kararı, elindeki kamu gücünü ve ceza verme yetkisini haksız ve sübjektif saiklerle kullanarak sivil toplum faaliyetlerine engel olmak ve sivil toplum kuruluşlarını, yasal faaliyetleri sebebiyle cezalandırmak isteyen idarelere ‘dur’ demek açısından önemli bir karardır” şeklinde nitelendirildi.

İlgili haber: Kazdağı Koruma Derneği Başkanı’na 50 bin liralık ‘çocuklara yardım’ cezası!

İdari para cezasına itiraz süreci çevre alanındaki dosyalara odaklanan Altıparmak Hukuk Bürosu tarafından üstlenilen Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin dernek tüzüğündeki amaçlara uygun olarak, doğa hakkı ihlallerinin yaşandığı birçok projeye karşı dava açtığının yinelendiği, karara ilişkin açıklamada davalar şöyle sıralandı:

“Bu davalardan bir tanesi, Kuzey Ege’nin neredeyse tek sulak alanı olan Akçay Sazlığı’nın Organize Sanayi Bölgesi (OSB)  projesi ile yok edilme girişimine karşı açılmıştır ve Edremit Kaymakamlığı bahsi geçen OSB’nin yönetimindedir. Bu davaların açılmasının hemen sonrasında Edremit Kaymakamlığı talimatıyla ile müvekkil dernek defter ve kayıtları incelemeye alınmıştır.”

Edremit Kaymakamlığından 51 bin liralık para cezası

Doğan, Edremit Kaymakamlığı tarafından Cumhuriyet Savcılığına yapılan suç duyurusu nedeniyle ifadesi alınmak üzere Küçükkuyu Karakolu’na çağrılmıştı.

Verdiği ifadenin ardından açıklamada bulunan Süheyla Doğan, kendisine Ayvacık’ta 2018’de meydana gelen depremin ardından çocuklara yapılan bot yardımının sorulduğunu bildirmişti. Doğan, kendilerine “yardım yapılmasının dernek tüzüğüne aykırı olduğu” şeklinde bir gerekçe bildirildiğini kaydetmişti.

Süheyla Doğan, “Bizler bir doğa koruma derneğiyiz ve bir doğa felaketinin ardından bölgeye incelemeye gittik. Bu sürede köylüler bizden çocuklar için bot talebinde bulundular. Derneğimize gelen desteklerle bu botları temin ettik” demişti.

Para cezalarının gerekçeleri

Doğan’a kesilen ve toplamda 51 bin 730 Türk Lirası’nı bulan idari para cezalarının gerekçeleri ise şunlardı:

  • Dernek gelirleri alındı belgesinde T.C. kimlik numarası, adı-soyadı,adres, cep tel/e-posta adresine ilişkin verilerin yer almaması ve kesilen idari para cezası tutarı bin 730 TL
  • Yurtdışından alınan nakdi yardımın Edremit Kaymakamlığı’na dört ay geç bildirilmesi nedeniyle ve  50 bin TL

İdari para cezalarına itirazlar

Söz konusu para cezalarının iptali için Edremit Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itiraz gerekçeleri ise şöyle:

  • Bin 730 TL için: Bağışçı olan ve dernek kayıtlarında kişisel bilgileri sınırlı bir şekilde bulunan şahıslara ilişkin özel bilgi mahiyetindeki TC no ve adres gibi bilgilerin yazılmasında yasal bir zorunluluk olmaması,
  • 50 bin TL için: Cezanın hukuki dayanağı olan 5253 sayılı Dernekler Kanunu‘nun 32. Maddesi’nin (k) bendi, yardımı geç bildirmenin cezasını …beş bin Türk lirasından yüz bin Türk lirasına kadar idari para cezası’  olarak belirlemiştir. Alt ve üst limitleri verilen bu yaptırım türünde, bu iki limit arasında kalmak kaydıyla rakamın ne kadar olacağına yönelik belirlemenin, cezayı verecek olan idari makamın takdirine bırakılmıştır. Kabahatler Kanunu‘nun İdari Para Cezası başlıklı 17/2 maddesinde ‘İdarî para cezası, kanunda alt ve üst sınırı gösterilmek suretiyle de belirlenebilir. Bu durumda, idarî para cezasının miktarı belirlenirken işlenen kabahatin haksızlık içeriği ile failin kusuru ve ekonomik durumu birlikte göz önünde bulundurulur’ hükmü yer almaktadır.

‘Örgütlenme özgürlüğüne ve düşünceyi ifade etme hürriyetine açıkça aykırı’

Edremit Kaymakamlığınca verilen idari para cezası ise avukatlık bürosu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelerle eleştirildi:

“Bu derece ağır ve hukuka aykırı bir para cezası, müvekkil derneğin demokratik yollarla hak arama ve var olma hakkını adeta ortadan kaldırmakta, açmış olduğu davalar sebebiyle müvekkil dernek adeta susturulmak istenmektedir. Böyle bir yaklaşım, hukuk devleti ilkesine ve Anayasal koruma altında olan örgütlenme özgürlüğüne ve düşünceyi ifade etme hürriyetine açıkça aykırıdır.”

İdari para cezaları iptal edildi

Edremit Sulh Ceza Hakimliği 20 Nisan’da verdiği kararda, bin 730 TL’lik idari para cezasını, ‘5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 11. maddesinde, dernek gelirlerinin toplanmasında kullanılacak alındı belgesine bağışçıya ait kişisel verilerin eklenmesinin öngörülmediği, Kanun’un bildirime tabi tutmadığı kişilerin yönetmelik değişikliği ile açık rıza alınmadan TC. kimlik numarasını bildirime tabi tutulamayacağı’’  gerekçesi ile iptal etti.

50 bin TL’lik para cezası hakkında ise ‘Somut olayda idarenin itiraza konu idari para cezasının asgari hadden uzaklaşılmasının gerekçesinin denetime elverişli olarak ortaya konmaması gerekçesi ile 5326 Sayılı Yasanın 28/9.madde uyarınca beş bin liraya düşürülmesine karar verildi.

Emsal niteliğinde

Edremit Kaymakamlığı derneğin açmış olduğu bu davalarda imar planlarının iptali istenen OSB projesinin yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürüyor.

Kararın emsal niteliğinde olduğunun bildirildiği açıklamada ayrıca sivil toplum kuruluşlarına yönelik benzer mahiyetteki para cezalarına ilişkin de ayrıntılı bilgilere yer verildi. 

‘İklim felaketlerini önlemek için gereken fon, 20 yılda yüzde 800’den fazla arttı’

Birleşmiş Milletler‘in (BM) “iklim felaketi çağrıları” için ihtiyaç duyulan fon, küresel ısınmanın etkisini artırması nedeniyle son 20 yılda %800’den fazla arttı. Ancak Birleşik Krallık merkezli uluslararası insani yardım kuruluşu Oxfam’ın yeni raporuna göre, bunun sadece yarısı zengin ülkeler tarafından karşılanıyor .

Geçen yıl; rekor düzeyde görülen kuraklık, sel ve orman yangınları gibi aşırı hava olaylarının en maliyetli üçüncü yılıydı. Bu felaketlerin toplam ekonomik ekonomik maliyeti 329 milyar dolar olarak tahmin ediliyor; bu da bağış yapan ülkelerin verdiği toplam yardımın neredeyse iki katı .

Yoksul ülkeler son beş yılda acil insani yardım için 63-75 milyar dolar talep ederken, sadece 35-42 milyar dolar alabildi. Oxfam bu durumu, “parça parça ve acı verici bir şekilde yetersiz” olarak tanımladı.

Bugün Bonn’da düzenlenen  “kayıp ve hasar” – iklim yıkımıyla ilgili maliyetler – üzerine iklim görüşmelerinin ilk oturumunda, Guardian‘a konuşan Oxfam GB’nin CEO’su Danny Sriskandarajah, finansman açığını “kabul edilemez” olarak nitelendirdi:

Zengin ülkeler sözlerini tutmalı

“Zengin ülkeler sadece iklim kaynaklı afetler yaşandığında yeterli insani yardımı sağlamakta başarısız olmakla kalmıyor. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin değişen iklime uyum sağlamasına yardımcı olmak için yılda 100 milyar dolar sağlama sözünü tutmuyorlar ve tarıma elverişli olmayan araziler ve hasar görmüş altyapı gibi etkilerden kurtulmalarına destek olmak için finansman çağrılarını da engelliyorlar. Birleşik Krallık gibi zengin ülkeler, emisyonlarının neden olduğu zararın tüm sorumluluğunu üstlenmeli ve en fakir ülkelerde iklim değişikliğinin neden olduğu kayıp ve zararlar için yeni fon sağlamalıdır.”

Kaynak: Oxfam, Grafik: Guardian

Kampanyacılar, Birleşik Krallık’ın geçen sonbaharda Glasgow‘daki Cop26 konferansından önce iklim felaketinden etkilenen ülkelere yardımı kestiğini söylüyor. Zengin ülkeler, Cop26’da kayıp ve hasar taleplerini karşılayacak bir mali mekanizma kurma girişimlerini de engellemişti. Konu, Bonn’da yeniden ele alınacak.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi başkanı Patricia Espinosa, dün kayıp ve hasar konusunu “açık, yapıcı ve saygılı bir şekilde” ele alma zamanının geldiğini söyledi.

Geçen ay G7 dışişleri bakanları, konunun küresel gündemde öne çıktığını belirtmiş; Almanya’nın yeni iklim elçisi Jennifer Morgan da olası bir çözüm olarak iklim için yeni bir “küresel kalkan” önermişti.

‘Sorumlu değiller, bedelini ödüyorlar’

İklim harcamaları için kullanılan resmi kalkınma yardımı (ODA) ödemelerinin yüzdesi, felaketten etkilenen ülkelerin ihtiyaç duyduğu miktarlar hızla artarken bile, son on yılda neredeyse hiç değişmedi.

Oxfam raporuna göre, 2017’de aşırı hava koşulları ilk kez BM insani yardım çağrılarının çoğunda “önemli” bir faktör olarak gösterildi. 2000 senesinde bu taleplerin yüzde 35.7’si iklim kaynaklı olarak belirtilirken, 2021 senesinde gelindiğinde bu rakam yüzde 78’e çıktı. BM’nin tahminlerine göre, önümüzdeki sekiz sene içinde iklim felaketlerinin sayısı yüzde 40 oranında artış gösterecek.

Save the Children isimli yardım kuruluşu, dün yaptığı açıklamada Somali’nin son 40 yılın en kötü kuraklığı ile karşı karşıya olduğu ve bu nedenle ülkedeki yarım milyondan insanın evlerini terk ettiğini duyurmuştu. Somali’de 2011 yılında uzun süreli bir kuraklık nedeniyle kıtlık krizi baş göstermiş, yarısından fazlası çocuk olmak üzere 250 bin kişi hayatını kaybetmişti. İklimle ilgili şiddetli kuraklıklar Etiyopya, Kenya ve Somali’de de yayılmaya devam ederken, Güney Sudan beş yıldır aşırı sel felaketi yaşıyor.

Bu dört ülke, zengin ve sanayileşmiş ülkeler emisyonların neredeyse yüzde 40’ından sorumluyken, mevcut küresel emisyonların yalnızca %0,1’inden sorumlu. 

‘İklim apartheid’i

BM iklim görüşmelerinde En Az Gelişmiş Ülkeler ( (LDCs) bloğunun başkanı Madeleine Diouf Sarr, “Raporun bulguları çok net” dedi: “Neredeyse hiçbir şey yaymıyoruz, ancak bizim ülkelerimizde adalar batıyor, toprak kaymaları evleri gömüyor, hastaneler feci hava olayları tarafından yıkılıyor. Zengin ülkelerin bu kriz için tarihsel sorumluluğu var, neden pisliğin temizlenmesine katkıda bulunmasınlar?”

War on Want‘ın direktörü Asad Rehman da raporun “gözlerimizin önünde ortaya çıkan bir iklim apartheidinin acımasız gerçekliğini” gösterdiğini kaydetti:

“Zengin ülkeler dünya ölçeğinde kundakçılık yapıyor ve başlattıkları yangına daha fazla petrol ve gaz dökmeyi bırakmayı reddediyorlar. Ancak verdikleri zararın faturasıyla karşılaştıklarında ceplerinin boş olduğunu iddia ediyorlar. Bu, batılılar için daha az değerli görülen yoksul ülkelerdeki siyah veya kahverengi tenlilerin yaşamlarıyla 500 yıl boyunca adaletsizlik ve eşitsizlik yaratan sömürgeci bir zihniyetin şekillendirdiği ölümcül bir tepki.”

 

Güvenli gıda için bunları yapmaktan kaçının: 10 tehlikeli mutfak hatası

Bazen yiyecekleri nasıl kullandığımız ve hazırladığımızla ilgili basit bir hata, ciddi hastalıklara yol açabilir.

Salmonella gibi bazı mikroplarda, az pişmiş yiyeceklerde sadece küçük bir miktar gıda zehirlenmesine neden olmak için yeterlidir.

ABD Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi‘nin (CDC) gıda zehirlenmesinden kaçınmak için önerilerini derledik:

Et, tavuk veya hindiyi yıkamak

Çiğ et, tavuk, hindi veya yumurta yıkamak, mikropları lavabonuza, tezgahınıza ve mutfağınızdaki diğer yüzeylere yayabilir. Bu mikroplar salata veya meyve gibi diğer yiyeceklere bulaşabilir ve hasta edebilir.

Et, tavuk, hindiyi doğru sıcaklıkta iyice pişirmek, zaten zararlı mikropları öldürür.

Meyve ve sebzeleri yıkamadan soymak

Meyve ve sebzelerin kabuklarında mikroplar olabilir ve kabuklarını soyduğunuzda veya kestiğinizde bu mikropları kolayca içlerine aktarabilirsiniz.

Soyacak olsanız bile tüm meyve ve sebzeleri akan suyun altında yıkayın. Kavun, avokado, salatalık gibi sert meyve ve sebzeleri temizlemek için temiz bir sebze fırçası kullanın.

Meyve ve sebzelerin sabun, deterjan gibi ürünlerle yıkanması önerilmez. Meyve ve sebzelerde çamaşır suyu solüsyonları veya diğer dezenfekte edici ürünler kullanmayın.

Pişmemiş yumurta ve pişmemiş un içeren çiğ hamur yemek

Pişmemiş un ve yumurtalar E. coli, Salmonella veya diğer zararlı bakterileri içerebilir.

Un ve yumurtaları iyice pişirin. Ev yapımı mayonez, hollandaise sos ve yumurta likörü gibi çiğ veya az pişmiş yumurta içeren yiyecekleri yemekten kaçının. Oyun hamuru da dahil olmak üzere çiğ hamurları çocuklardan uzak tutun. Un, çiğ yumurta ve çiğ hamurla temas ettikten sonra ellerinizi, çalışma yüzeylerini ve kapları iyice yıkayın.

Donmuş yiyecekleri tezgahta çözdürmek veya marine etmek

Zararlı mikroplar oda sıcaklığında çok hızlı çoğalabilir.

Yiyecekleri güvenli bir şekilde buzdolabında, soğuk suda veya mikrodalgada çözebilirsiniz. Kullanılan marinasyon aracı ne olursa olsun yiyecekleri daima buzdolabında marine edin.

Elleri yıkamamak

Ellerinizdeki mikroplar yiyeceklere bulaşabilir ve yiyecekleri güvensiz hale getirebilir.

Yemek hazırlamadan önce, hazırlama sırasında, sonrasında ayrıca ellerinizi yıkayın; yemekten önce ve tuvaleti kullandıktan sonra ellerinizi  doğru şekilde, sabun ve akan su ile 20 saniye boyunca yıkayın.

Et, tavuk, deniz ürünleri veya yumurtaları iyice pişirmemek

Az pişmiş gıdalar sizi hasta edebilecek mikroplara sahip olabilir.

Yiyecekleri güvenli bir iç sıcaklığa kadar pişirdiğinizden emin olmak için bir gıda termometresi kullanın.

Gıdaların güvenli sıcaklıklarının ayrıntılı bir listesini edinin. Ayrıca, hemen sıcak yemek servis etmeyecekseniz, servis yapana kadar sıcak tutun (60 derece ve üzeri).

Gıda zehirlenmesine yakalanma olasılığınız daha yüksekken riskli yiyecekler yemek

Herkes gıda zehirlenmesi yaşayabilir. Ancak bazı insanların hastalanma ve daha ciddi bir hastalığa yakalanma olasılığı daha yüksektir:

Özellikle,

  • 65 yaş ve üstü yetişkinler,
  • 5 yaşından küçük çocuklar,
  • sağlık sorunları olan veya vücudun mikrop ve hastalıklarla savaşma kabiliyetini azaltan ilaçlar alan kişiler (zayıflamış bağışıklık sistemleri),
  • ve hamilelerin

gıda zehirlenmesi geçirme olasılığı daha yüksektir ve az pişmiş veya çiğ hayvansal ürünler, çiğ veya hafif pişmiş filizler, pastörize edilmemiş (çiğ) süt ve meyve suları ve pastörize sütten yapılmayan yumuşak peynirler (queso fresk gibi) tüketmekten kaçınmalıdır.

Pişmiş eti, içinde çiğ et bulunan bir tabağa geri koymak

Çiğ etten gelen mikroplar pişmiş ete bulaşabilir.

Çiğ et ve pişmiş et için daima ayrı tabaklar kullanın. Aynı kural tavuk, hindi ve deniz ürünleri için de geçerlidir.

Hala iyi olup olmadığını görmek için yiyecekleri tatmak veya koklamak

Gıda zehirlenmesine neden olan mikropları tadamaz, koklayamaz veya göremezsiniz. Sadece küçük bir miktar tatmak, sizi çok hasta edebilir.

Yiyecekleri ne kadar süre güvenli bir şekilde saklayabileceğinizi görmek için saklama süreleri tablosunu kontrol edin. Süre dolduğunda atın.

Yiyecekleri buzdolabına koymadan önce çok uzun süre dışarıda bırakmak

Buzdolabının dışında 2 saat veya daha uzun süre bırakırsanız, bozulabilir gıdalarda (et, tavuk, hindi, deniz ürünleri, yumurta, kesilmiş meyve, pişmiş pirinç ve yemek artıkları dahil) zararlı mikroplar üreyebilir.

Çabuk bozulan gıdaları 2 saat içinde; gıda 30 derece üzerinde bir sıcaklığa maruz kalmışsa (sıcak bir arabada kalmak gibi) 1 saat içinde buzdolabına koyun.

Güveç, kırmızı biber gibi rostoları ve büyük yiyecekleri çabuk soğumaları için daha küçük kaplara bölün. Çabuk soğumaya yetecek kadar küçük miktarlarda paketlendiği sürece, ılık veya sıcak yiyecekleri buzdolabına koymakta bir sorun yoktur.