Ana Sayfa Blog Sayfa 827

Adana’da ithal atıkları araştıran iki gazeteci firmalar tarafından darp edildi

Gazeteciler Elif Kurttaş ve Vedat Örüç, ithal atık hakında araştırma yapmak için gittikleri Adana Geri Dönüşümcü Sanayiciler Sitesi‘nde Akbulut G.D. ve Akgül G.D. firmalarının patron ve çalışanları tarafından alıkonuldu.

Sözlü tacize, hakarete maruz kalan ve darp edilen gazeteciler, şimdi sağlık durumlarının iyi olduğunu ve darp raporu aldıktan sonra firmalar hakkında suç dyursunda bulunacakalrını açıkladı.

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği de (MLSA) gerekli yasal işlemleri yapacağını söyledi.

Diyanetle ekonomi: O fetva öyle değildi

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konulardaki en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu, “Ticarette kar haddi var mı?” sorusuna karşılık 20 Temmuz’da “Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır” şeklinde fetva paylaşmıştı.

Söz konusu yanıtın ardından gelen eleştirilere Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan açıklama geldi. Açıklamada fetvanın farklı yerlere çekildiği belirtilerek aslında ne anlama geldiği anlatıldı. Öte yandan yapılan açıklamaya da Diyanet’in önce dayanak aldığı hadisleri doğru anlaması gerektiği yönünde eleştiriler geldi.

Diyanet’in açıklaması

Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan yapılan yazılı açıklamada şunlara yer verildi:

“Din İşleri Yüksek Kurulumuz tarafından 2017 yılında hazırlanmış bir kurul fetvasında geçen hadis-i şerifin bazı medya mecralarında bağlamından kopartılarak gündeme taşınması üzerine aşağıdaki hususların kamuoyuyla paylaşılmasında fayda mülahaza edilmiştir:

Usul olarak, hadis rivayetleri, diğer deliller ile birlikte ve bağlamı dikkate alınarak anlaşılmalıdır. ‘Şüphe yok ki, fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır…’ şeklinde nakledilen rivayette kastedilen, 2012 yılında Başkanlığımız tarafından yayımlanan ‘Hadislerle İslam’ adlı eserde açıklandığı üzere şudur:

Hz. Peygamber, ticârî işlemlerde spekülasyona, belirsizliğe ve taraflar arasında anlaşmazlığa yol açacak her tür muameleye mâni olduğu ve fiilî tedbir aldığı hâlde, fiyat konusunda sınırlama getirmeyi uygun bulmamıştır. Zira fiyatların sınırlandırılması, şehir dışından Medine çarşısına mal getirerek satan tüccarların, kendilerine başka pazarlar aramasına sebep olacak, dolayısıyla Müslüman şehir halkının sıkıntı yaşaması ve karaborsacılığa yenik düşmesi gibi bir sonuç oluşturabilecekti. Savaş şartlarının etkisini gösterdiği Medine çarşısını bir kez daha altüst edebilecek bir uygulama olacağı gerekçesiyle Hz. Peygamber’in kaçındığı fiyat sınırlaması, sonraki yüzyıllarda İslâm toplumlarında ortaya çıkan yeni şartlar doğrultusunda yeniden gündeme getirilmiş ve fiyatların aşırı derecede yükseltilmesini engelleyecek şekilde tedbirler alınmasına izin verilmiştir. İslâm alimleri, doğuracağı neticeler açısından bu uygulamanın, Hz. Peygamber’in dikkate aldığı maksatlara uygun olduğunu belirtmişlerdir. (Hadislerle İslam, V, 114. )

Ayrıca üzülerek belirtelim ki, ‘İslam dininin kesin bir kâr haddi koymadığının ve bunu piyasa şartlarına bıraktığının’ anlatıldığı cevap, bazı medya mecralarında dini değerlerin hedefe konulduğu, metin içerisinde yer alan hadis-i şerifin alaya alındığı bir noktaya taşınmıştır. Yüce dinimiz İslam’ın ilkelerinin bilgisizce alaya alınması, en hafif tabirle saygısızlıktır.”

‘Diyanet öncelikle verdiği fetvaya dayanak olarak aldığı hadisleri doğru anlamaya özen göstermeli’

Diyanet’in fetvasını ilk gündeme getiren Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’ın aktardığına göre; İlahiyatçı Prof. Dr. Şahin Filiz, “Hazreti Muhammed, ‘Fiyatları Allah tayin eder’ sözünü Din İşleri Yüksek Kurulu’nun anladığı anlamda değil, mecazen belirtmiştir. Eğer zahiri anlamıyla söylemiş olsaydı, ‘Müdahale edersem haksızlık yapabilirim’ demezdi. Öyleyse Diyanet öncelikle verdiği fetvaya dayanak olarak aldığı hadisleri doğru anlamaya özen göstermeli” dedi. İlahiyatçı Cemil Kılıç ise şunları kaydetti:

“Bize hadis diye aktarılan sözlerin büyük bir bölümünün tartışmalı olduğunu biliyoruz. Hazreti Muhammed söylemediği halde ‘söyledi’ diye bir sözün, yani hadisin aktarılması, büyük bir vebaldir.”

İlahiyatçı Prof. Dr. İbrahim Maraş ise söz konusu fetvaya ilişkin, “Kendi şartlarında ve hangi anlamda kullanıldığını bilmeden bir hadisi zikrederseniz, herkesin kafasını karıştırırsınız ve haber olursunuz” tepkisini gösterdi.

Gaia hipotezinin yaratıcısı James Lovelock, 103’üncü doğum gününde yaşamını yitirdi

Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Lovelock’un 26 Temmuz’da 103’üncü doğum gününde hayatını kaybettiğini açıklandı.

İngiltere’nin en saygın bağımsız bilim insanlarından biri olan Lovelock 1960’ların ortalarından beri tek kişilik laboratuvarında çalışıyordu. Altı ay önce kötü bir şekilde düşmesinin ardından bazı komplikasyonlar nedeniyle sağlığı kötüye giden Lovelock, sevdiklerinin yanında, kendi evinde yaşama veda etti.

Ailesi şu açıklamayı yaptı:

“Sevgili James Lovelock, dün 103. doğum gününde sevdikleri yanındayken, evinde öldü. Dünya tarafından bilimsel öncü, ‘iklim peygamberi’ ve Gaia teorisinin yaratıcısı olarak biliniyordu. Bizim için, sınırsız bir merak duygusu, yaramaz bir mizah anlayışı ve doğa tutkusu olan sevgi dolu bir koca ve harika bir babaydı.”

1994’ten beri Oxford Üniversitesi Green College‘ın Onursal Misafir Üyesi olan Lovelock 1919’da doğup Londra‘da büyüdü; İngiltere ve ABD‘de kimya, tıp ve biyofizik eğitimi aldı.

1940 ve 50’lerde, Londra’daki Ulusal Tıbbi Araştırma Enstitüsü‘nde çalıştı. Deneylerinden bazılarında sıcaklığın canlı organizmalar üzerindeki etkisin inceledi dondurulmuş hamsterları başarılı şekilde hayat döndürdü.

Lovelock, 1960’larda California, Pasadena‘daki Jet Propulsion Laboratuvarı‘nda NASA‘nın ay ve Mars programlarında çalıştı. Ancak kariyerinin çoğunu büyük akademik kurumların dışında bağımsız bir bilim insanı olarak geçirdi.

Lovelock, atmosferdeki ozon tabakasına zarar veren kloroflorokarbonları ve hava, toprak ve sudaki kirletici kalıntılarını ölçmek için kullanılabilen oldukça hassas bir elektron yakalama detektörü geliştirmesiyle iklim bilimine oldukça büyük katkı sundu.

Pestisit kalıntılarının ve diğer halojen taşıyan kimyasalların her yerde bulunduğunu doğrulayan bu elektron yakalama dedektörünün (ECD), Rachel Carson‘ın ufuk açıcı kitabı Silent Spring ile birlikte çevresel rahatsızlık bilincini ve iklim eylemini başlattığı söylenir.

James Lovelock, Tıp, Biyoloji, Enstrüman ve Atmosfer Bilimi ve Jeofizyoloji konuları arasında 200’den fazla bilimsel makalenin yazarıdır. Çoğunlukla kimyasal analizde kullanılan dedektörler olmak üzere 40’tan fazla patent başvurusunda bulunmuştur.

Lovelock’u tanıyan ve onun hakkında bir biyografi üzerinde çalışan The Guardian‘ın küresel çevre editörü Jonathan Watts, şunları söyledi:

“Haberler son derece üzücü. Ne hayat ama, ne miras… Çok yakın zamana kadar sağlığı iyiydi ve neredeyse bir asır önce meydana gelen olaylarla ilgili dikkate değer bir hafızası vardı. Sıra dışı hayatından özel detayları paylaşırken akıllı, eğlenceli ve mutluydu.

Britanya’nın yetiştirdiği en büyük beyinlerden biriyle konuşmak heyecan vericiydi. 20’inci yüzyılın en önemli bilimsel olaylarından birçoğunun şekillenmesine yardımcı olan bir adam: NASA’nın Mars’ta yaşam arayışı, fosil yakıtların yol açtığı iklim riskleri konusunda artan farkındalık, stratosferdeki ozon tabakasına zarar veren kimyasallar ve endüstriyel kirliliğin tehlikeleri konusundaki tartışmalar ve İngiliz gizli servisleri için yaptığı çalışmalar…”

Lovelock, diğerlerinin krizi fark etmeye başlamasından on yıllar öncesinden başlayarak hayatını iklim önlemlerini savunarak geçirdi. Öldüğü zaman, iklim krizinin en kötü etkilerinden bazılarından kaçınma umudunun kalmadığına inanıyordu.”

Lovelock olmasaydı, dünya çapındaki çevre hareketi çok daha sonra başlayacak ve çok farklı bir yol izleyecekti. 1960’larda, onun ultra hassas elektron yakalama detektörü, zehirli kimyasalların soluduğumuz havaya, içtiğimiz suya ve yiyeceğimizi yetiştirdiğimiz toprağa nasıl sızdığını ilk kez ortaya çıkardı.

Stratosferde florokarbonların varlığını doğrulayan ilk kişiydi ve petrol ürünlerinin iklimi istikrarsızlaştırdığına ve çocukların beyinlerine zarar verdiğine dair ilk uyarılardan birini yayınladı.

Lovelock, 2011 yılında verdiği bir derste “Mutlu bir emeklilik hayaliyle gevşemememin ana nedeni, iklim değişikliğinin büyük ölçüde zararlı olma olasılığı ve bu konuda şimdi bir şeyler yapma gereği konusunda derinden endişe duymamdır” demişti.

Lovelock, nükleer enerjiyi destekleyip küresel ısınmayı durdurmanın tek yolunun bu olduğunu söyleyerek birçok çevreciyi öfkelendirmişti.

2004’te “Nükleer enerjiye muhalefet, Hollywood tarzı kurgu, Yeşil lobiler ve medya tarafından beslenen irrasyonel korkuya dayanıyor. Bu korkular yersiz ve nükleer enerjinin 1952’deki başlangıcından itibaren tüm enerji kaynaklarının en güvenlisi olduğu kanıtlandı” diye yazdı.

Lovelock bazen çevre hareketinin bazı kesimleriyle çelişiyor olsa da, İngiltere’nin tek Yeşil milletvekili Caroline Lucas, ölümüyne ilişkin “Yeşil hareket büyük bir şampiyonu ve zekayı kaybetti” dedi.

İngiltere Bilim Müzesi‘nin bilim direktörü Roger Highfield, Lovelock’un “kendi ifadesiyle yarı bilim adamı ve yarı mucit olmaktan kaynaklanan benzersiz bir bakış açısına sahip, uyumsuz bir kişi” olduğunu söyledi.

Highfield, Lovelock’un “donup çözülmüş hamsterlardan Mars’ta yaşamı tespit etmeye kadar uzanan olağanüstü araştırma yelpazesine” atıfta bulunarak, “Yapma ve düşünme arasındaki bu sinerjiden sonsuz fikirler fışkırdı” dedi.

Gaia Hipotezi nedir?

Lovelock ve Amerikalı mikrobiyolog Lynn Margulis tarafından geliştirilen ve ilk olarak 1970’lerde önerilen Gaia hipotezi, Dünya’nın, iklimi ve kimyasal bileşimleri  içindeki organizmalar için rahat hale getiren kendi kendini düzenleyen bir sistem olduğunu varsaydı.insan faaliyetlerinin bu sistemi tehlikeli bir şekilde öldürdüğünü söyledi.

Bu, kanıtlar ve matematiksel modeller olarak birikerek şimdi Gaia Teorisi haline gelen Gaia Hipoteziydi. Gaia, Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgleyen tanrıçadır.

Balinalardan virüslere ve meşelerden alglere kadar Dünya’daki tüm canlı madde yelpazesi, Dünya’nın atmosferini genel ihtiyaçlarına uyacak şekilde koruyabilen ve onu oluşturan parçaların çok ötesinde yetenek ve güçlere sahip tek bir canlı varlık olarak kabul edilebilir.

– Gaia: Dünyadaki Hayata Yeni Bir Bakış, 1979.

Biyolog ve jeologlar, ilk yirmi beş yılda teoriyi ağır bir şekilde eleştirdi; yalnızca klimatologlar bunu faydalı buldu.

Test edilebilir bir teoridir ve ‘riskli’ tahminlerde bulunma yeteneğine sahiptir. Bunlardan biri, doğal kükürt bütçesini dengelemek için okyanuslardan yeterince büyük bir dimetil sülfür emisyonunun olması gerektiğiydi. Ön onay, 1972’deki kendi ölçümlerinden geldi; M.O Andreae bağımsız olarak tam doğrulama yaptı.

Daha sonra, Dünya sisteminin iklimi nasıl düzenleyebileceğini düşünürken, Charlson, Lovelock, Andreae ve Warren, bulut yoğunluğunun atmosferik dimetil sülfürün fazlalığı tarafından modüle edildiğini ve bunun da Dünya’nın albedo ve ortalama yüzey sıcaklığını değiştirdiğini öne sürdüler. Bu öneri 1987 yılında bir Nature makalesi olarak yayınlandı ve şu anda genel kabul görüyor.

Gaia Teorisi ayrıca, biyolojik destekli kaya ayrışması yoluyla uzun vadeli karbondioksit ve iklim düzenlemesinin bir yorumunu sundu.

1999’da, güçlü bir eleştirmen olan ünlü evrim biyoloğu William Hamilton, Gaia teorisini Kopernikçi bir anlayış olarak gördüğünü ve ‘nasıl çalıştığını açıklamak için bir Newton’u beklediğimizi’ söyledi.

Gaia teorisi artık bilimsel geleneksel birikimin bir parçasıdır ve bazen Dünya Sistem Bilimi olarak adlandırılır. 2001’deki Amsterdam Deklarasyonu‘nun ardından, dünyadaki çoğu bilim insanı artık Dünya’nın gerçekten kendi kendini düzenlediğini kabul ediyor.

Lovelock’un tüm çalışmaları

1952’de, canlı hücreler yavaş veya orta hızlarda dondurulduklarında ve çözüldüklerinde maruz kaldıkları hasarın nicel bir teorisini geliştirdi. Deneyleri, buzun saf bir madde olarak ayrıldığında, hasarın tuz ve diğer çözünen maddelerin konsantrasyonundan kaynaklandığını gösterdi. Önceden, hasarın yalnızca hücrelerin ve dokuların buz kristalleri tarafından delinmesinden kaynaklandığı düşünülüyordu. Ayrıca gliserol ve nötr çözünenlerin koruyucu etkisini açıklayabildi ve dimetil sülfoksitin mükemmel bir koruyucu madde olacağını başarılı bir şekilde öngördü. Daha sonra 1954 yılında bütün hayvanları, hamsterları başarıyla dondurup çözen ekibe katıldı.

Diğer araştırmaları, solunum yolu enfeksiyonunun, özellikle soğuk algınlığının yayılma yollarının araştırılmasını ve önlenmesi için araçların tasarımını içeriyordu.

Buluşları arasında gaz kromatografisinde kullanım için dedektörler ve diğer cihazlar vardır. Argon dedektörü, ilk pratik hassas dedektördü; gaz kromatografisinin potansiyelini fark etti.

Elektron yakalama detektörü 1956’da icat edildi ve halen var olan en hassas kimyasal analitik yöntemler arasında yer alıyor.

Bu buluş, doğal çevrede pestisit kalıntılarının dağılımının ne kadar yaygın olduğunun keşfedilmesine yol açtı ve Rachel Carson‘ın  kitabı Silent Spring ile birlikte çevre hareketini başlattığı söylenebilir.

Aynı dedektör daha sonra atmosferdeki kloroflorokarbonların ve azot oksitin gfazlalığını keşfetmek ve ölçmek için kullanıldı.

Diğer bir buluşu, 1970’lerin ortalarında Mars‘a inen Viking uzay aracında Gaz Kromatograf Kütle Spektrometresi deneyi için kullanımı çok önemli olan bir cihaz olan paladyum dönüştürücüydü.

Daha yakın zamanlarda, atmosferde ve okyanuslarda toplu taşıma ölçümleri için bir izleyici yöntemi geliştirdi: Meteorologların kıtalar arasındaki hava kütlelerinin hareketini takip etmelerini sağladı ve şimdi okyanus araştırmalarında kullanım buluyor.

1972’de, CFC’lerin (Kloroflorokarbonlar) eşzamanlı varlığını kentsel kaynaklardan gelen havanın bir işareti olarak kullanarak, Güney İngiltere ve Güney İrlanda üzerindeki havanın yaz saati bulanıklığının insan eliyle olmadığını gösterdi. Aynı yıl İngiltere’den Antarktika’ya bir gemi yolculuğu sırasında ölçüm yaparak ve küresel atmosferde CFC’lerin bolluğunu ve birikimini geri aldım. Bu veriler, Molina ve Rowland’ın CFC’lerden klor tarafından stratosferik ozon tükenmesi hipotezi için çok önemliydi.

Aynı yolculukta okyanustaki dimetil sülfür ve metil iyodür bolluğunu da ölçtü ve bu doğal ürünlerin her yerde bulunduğunu gördü. 1974’te stratosferdeki CFC’lerin ve karbon tetraklorürün ilk ölçümlerini yaptı, ozon tabakasının incelmesi teorisinin gerektirdiği gibi, orada düşüş gösterdiklerini gösterdi. Ayrıca havada ve okyanusta karbon disülfidin varlığını da kaydetti.

1975’te atmosferdeki ilk metil klorür ölçümlerini bildirdi. 1977’den 1980’e kadar Güney İrlanda’daki Adrigole’de atmosferik halokarbonlar için ilk izleme istasyonunu kurdu ve bu ve daha sonra GAGE ​​programı olacak olan küresel ağdaki diğer istasyonlarda kullanılan aletlerin ilk ve temel kalibrasyonunu yaptı.

1977’de, bir endüstriyel ürün olan metil kloroformun fazlalığına ilişkin kendi ölçümlerinden hidroksil radikalinin atmosferik fazlalığını hesapladı. 1986’da Robert Charlson, Meinrat Andreae ve Steven Warren ile birlikte, bulut yoğunlaşma çekirdeklerinin önemli bir doğal kaynağının havada biyojenik dimetil sülfürden oluşan oksidasyon ürünleri olduğu hipotezini ortaya koydu; bu gaz, çoğu deniz yosununda bulunan bir ozmokoruyucu madde olan dimetil sülfonio propiyonatın ayrışmasından geldi.

Bu çalışma, iklim bilimcileri tarafından 1988’de dördümüze Norbert Gerbier Ödülü’ne layık görüldü.

 

 

Filipinler’de 7 büyüklüğünde deprem: En az dört kişi hayatını kaybetti

Kuzey Filipinler‘in Abra bölgesinde bu sabah gerçekleşen 7.0 büyüklüğündeki depremde en az dört kişi öldü ve 60 kişi yaralandı.

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na (USGS) göre deprem ülkenin en kalabalık adası olan kuzey Luzon‘da yerel saatle 08:43’te meydana geldi.

Toprak kaymalarını da tetikleyene deprem altyapı sistemlerine zarar verdi; binalarda, yollarda, güç kaynağı sisteminde ağır hasara neden oldu. Abra’da üç köprü yıkıldı.

İçişleri Bakanı Benjamin Abalos Jr.basın toplantısında, Abra ve Benguet‘te iki ölümün kaydedildiğini, 58 ilde 218 beldenin de depremden etkilendiğini söyledi.

Depremin etkisi, 400 kilometre uzaktaki başkent Manila‘da da hissedildi. Bölge sakinleri binalardan tahliye edildi ve sokakta toplandı.

Yarın depremin etkilediği yerleri ziyaret edeceğini söyleyen Devlet Başkanı Ferdinand Marcos Jr., depremzedelere acil yardım sağlanmasını emretti.

Evleri hasar gören bölge sakinlerine artçı sarsıntı olmayacağı kesinleşene kadar tahliye alanlarında kalmalarını tavsiye edildi.

Filipin Kızılhaçı‘ndan yapılan açıklamada, ilkyardım ekiplerinin yardım çalışmaları için sahada olduğu belirtildi.

Tarihi israf Ankapark neye dönüşecek?

Ankara‘da AKP’li Melih Gökçek‘in belediye başkanı olduğu dönemde 801 milyon dolara (bugünkü değeri 14 milyar dolar) yaptırıldıktan sonra çürümeye terk edilen Ankapark‘ın akıbeti gündemden düşmüyor.

Ankapark, üç yıllık hukuki mücadelenin ardından 18 Temmuz’da Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne (ABB) devredilmiş, yaşanan yıkımın video görüntüleri ve tüm süreç kamuoyuyla paylaşılmıştı.

ABB Başkanı Mansur Yavaş, CHP Genel Başkan Yardımcıları Bülent Kuşoğlu ve Seyit Torun ile dün konuya ilişkin suç duyurusunda bulundu.

Kuşoğlu parka dair “Çöp durumunda maalesef. İnşallah bize devredecekleri devlet de bu durumda değildir” yorumunu yaparken Torun da“Burada yaşanan olay, vatana ihanettir, ülkeye ihanettir. Yapılan bu ihanetin de mutlaka yargı karşısında da takibi yapılacaktır” ifadelerini kullandı.

Belediye’nin açıklamasına göre 1200 oyuncağı olan ve 120 futbol sahası büyüklüğündeki bu alandaki tespit çalışmaları bir süre daha devam edecek. Bu süreçte hem vatandaşların talepleri alınarak parkın geleceği planlanıyor  hem de ilgili STK’lara da görüşlerinin alınması için yazı yazılıyor.

Fotoğraf: Çağla Gürdoğan / Reuters

Milletten özür dileyeceğiniz yerde hala belediyemizi suçlamaya çalışıyorsunuz

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ise, bugün yaptığı açıklamada Ankapark’ın geldiği nokta ile ilgili ABB’yi suçladı:

“Projeyi eleştirebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz. Projeyle ilgili hatalar bulabilirsiniz. Bunların hepsini anlayabiliriz. Ancak Ankara’nın göbeğinde bulunan bu mekanın çürümesine, metruk bir hale dönüşmesine göz yummanızı anlayamayız.”

İ. Melih Gökçek ise ‘Ankapark’ı çalışır vaziyette teslim ettiğini’ öne sürerek parkı ‘Mansur Yavaş’ın perişan ettiğini’ söyledi.

AKP’li Mamak Belediye Başkanı Murat Köse de Ankapark’taki çürümeden Mansur Yavaş’ı sorumlu tuttu ve “Suç duyurusunda bulunacağız” açıklamasını yaptı.

Fotoğraf: Mert Özkan / Reuters

CHP’li Seyit Torun Torun, Kurum’un bu açıklamalarına sosyal medya hesabı üzerinden şu yanıtı verdi:

“Sayın Bakan; Ankara’ya ihanetin üstü kuru hamasetle örtemez, hesap vermekten kaçamazsınız. Bu ucubeye 801 milyon dolar harcayan da çürümeye terk eden de sizin iktidarınız. Milletten özür dileyeceğiniz yerde hala belediyemizi suçlayarak ancak komik duruma düşersiniz.

Soruyoruz: Ankapark yıllardır oradaydı, şimdi mi aklınız başınıza geldi? Belediyemiz mahkemelerde hukuk mücadelesi verirken, siz neredeydiniz? Ankapark’ta yıllardır hiçbir yetkisi olmayan ve daha birkaç gün önce devralan belediyemizi suçlamayı hangi vicdana sığdırıyorsunuz?”

Mansur Yavaş da dün suç duyurusu yaparken “Ankapark’ın bu şekilde çürütülmesine sebep olanlar hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundum. Kimdir sorumlusu; savcılık araştırsın, gelsin bulsun. Büyükşehir Belediyesi’ne izafe edilebilecek bir kusur varsa, gelsin incelesinler” demişti.

Fotoğraf: Çağla Gürdoğan/ Reuters

Reuters: Distopik bir atmosfer

Dünyanın önde gelen basın ajanslarından Reuters, Ankapark’ı “Terk edilmiş Türk eğlence parkı, hükümet israfının kanıtı olarak görülüyor” başlığıyla haberleştirdi.

Parkı gösteren bir video ve yeni fotoğraflarla yayımlanan haberden bazı kesitler şöyle:

“Türkiye’nin başkentindeki eski bir eğlence parkında, eskimiş bir panayır alanında terk edilmiş dev dinozorlar ve robotlar, distopik bir atmosfer yaratıyor ve muhalefet partisi belediye başkanı, geçmiş hükümetin savurganlığının bir kanıtı olarak altını çiziyor.

Üç yıl önce, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yerel seçimler öncesinde devasa tema parkını büyük bir coşku ile açtı, ancak iktidardaki AK Parti sonraki seçimde Ankara belediyesinin kontrolünü kaybetmeye devam etti.

Fotoğraf: Mert Özkan / Reuters

“Yavaş bu yorumları, önümüzdeki Haziran’da yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden önce yapıyor ve kamuoyu yoklamaları, yaklaşık yirmi yıllık iktidardan sonra Erdoğan ve AK Parti’ye verilen desteğin keskin bir şekilde azaldığını gösteriyor.

Yapımı altı yıl süren park, uzun süredir Ankara belediye başkanı olan Melih Gökçek’in fikriydi.

Açılış töreninde Erdoğan, belediyeye yılda yaklaşık 10 milyon dolar kazandıracağını söylemişti.

 

Ankaralılara soruldu: Ankapark ne olmalı?

Öte yandan Ankara Büyükşehir Belediyesi Ankapark’ın geleceği için anket düzenledi. Ankete üç günde 59 bin 149 kişi katıldı.

Katılanların 14 bin 884’ü Ankapark’ın ‘yeşil alan’, 11 bin 215’i ‘hayvanat bahçesi’, 8 bin 425’i ‘Atatürk Orman Çiftliği’, 7 bin 343 kişi ‘yürüyüş alanı’, 2 bin 751’i ise ‘eğlence alanı’ olarak kullanılmasını istedi. Ayrıca 2 bin 787 kişi de ücretsiz olmasını talep etti.

Yargıdan eşitlikçi karar: Çocuğun iki ebeveynin de soyadını kullanmasına onay çıktı

2020’de evli olduğu kişinin yerine kendi soyadını kullanmak için açtığı davayı dört ayda kazanan Selin Karakartal, çocuklarının soyadı için açtığı davayı da kazandı.

Karakartal’ın, evlilik birliğine devam ettiği eşinin ve kendisinin soyadını çocuklarının da kullanması için açtığı ve nihayetinde kazandığı dava ile sürecine ilişkin olarak Selin Karakartal ve avukatı Ayten Ünal ile konuştuk.

Aslında 18 Şubat 2022’de açılan dava 19 Temmuz’da sonuçlanıyor ve bu oldukça kısa bir sürece işaret ediyor. Fakat kadınların soyadı mücadelesi uzun yıllar öncesine dayanıyor. Karakartal’ın avukatı olan Ünal da kendi soyadı için 1996’da mücadeleye başlamış bir isim.

Görsel: UN Women Ukraine/Dana Rvana

Bir kadın mücadele alanı: Soyadı

Karakartal’ın avukatı olan Ayten Ünal’ın da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde (AİHM) görülen, kendi davası olan Ünal-Tekeli/Türkiye Davası emsal karar olma özelliği taşıyor. 1996’da evlenmeden önceki soyadını kullanmaya devam etmek için dava açan Ünal’ın davası reddediliyor ve 1997’de yasada yapılan bir değişiklikle eşin soyadıyla birlikte kendi soyadını da kullanma hakkı getiriliyor.

Ayten Ünal bu karar talebini karşılamadığı için konuyu AİHM’e taşıyor. 2004’te AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin (AİHS) özel ve aile yaşamına saygıyla ilgili 8’inci maddesi ile ayırımcılığın yasaklanmasıyla ilgili 14’üncü maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğini bildiriyor ve karar emsal niteliği taşıyor.

Yıllar geçiyor ve Selin Karakartal kendi soyadı davasını kazandıktan sonra, evlilik birliği devam ederken çocuklarının eşiyle birlikte kendi soyadını kullanması için hukuki mücadeleye başlayarak kazanıyor.

Soyadı mücadelesini kazanan Selin Karakartal: Bu bir insan hakları meselesi

Dava neden önemli?

19 Temmuz’da gelen kararla ilgili İstinaf Mahkemesi‘ne gidilip gidilmeyeceğinin belirsizliğini koruduğunu söyleyen Avukat Ayten Ünal, davanın Türkiye’nin hukuk sistemi açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini şöyle anlatıyor:

Kanun’da genel anlamda babanın soyadının kullanılması kuralının delinmesi anlamına geliyor. Kanundaki hükme göre; uluslararası hukuk ve Anayasa Mahkemesi kararının dolaylı olarak yorumuyla olumlu bir sonuç ortaya çıkıyor.”

Kadının kimliği ve soyadı

İsminin kimliğinin bir parçası olduğunu vurgulayan Selin Karakartal ise, eşitlik içerisinde bir ilişki için önce ismini, sonra kimliğini ve buna bağlı olarak da bireyselliğini korumanın kendisi için önemini anlatıyor.

“Birçok yerde olduğu gibi Medeni Kanun’da da erkeklerin erkek olarak doğdukları için sahip oldukları ‘haklara’ sahip olmamamız erkeklerin bizi ikinci sınıf insan, hatta tapu taşır gibi nüfus kütüğümüzü babadan kocaya geçirmeleri ile adeta ‘mal’ olarak görülmemize, dolayısı ile üzerimizde çeşitli haklara sahip olduklarını düşünmelerine yol açıyor bence” diyen Karakartal çocuklarının soyadıyla ilgili davaya attığı adıma dair şunları söylüyor:

“Bu açıdan evlilikte ismimizi korumak yada sistemin bize tercih ettiğimiz soyadını -kendi soyadı, eş soyadı yada ikisi beraber ve hatta üçüncü ortak bir aile soyadı- kullanma hakkını tanıması gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple ilk önce kendi soyadımı kullanmak için bir dava açtım ve şu anda artık evlilik ilişkimde kendi soyadımı kullanabiliyorum.”

‘Kanunlar biraz yetersiz kaldı ama bu süreç aşılmış oldu’

Ünal, mahkeme kararının hukuki sürece etkisine değinerekAnayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası sözleşmeler ve mahkeme kararı kanun hükmündedir; Anayasa’ya aykırılığı dahi ileri sürülemez. Bu maddeye uyumlu bir karar oldu. Kanunlar biraz yetersiz kaldı ama bu süreç aşılmış oldu. Kanunda [Medeni Kanun 187, 321. maddeler] öyle olsa da sözleşme ve kararlar farklı olduğu için daha özgürlükçü ve eşitlikçi olduğu için Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları birlikte değerlendirildiği zaman ona göre bir düzenleme yapıldı” diyor.

Tek tek uygulamanın dışında kanunun değişmesi gerektiğinin altını çizen Ünal, “Bununla ilgili kanun çalışmaları var. Meclis’te bununla ilgili taslaklar ve öneriler var. Bazen çok dava açmak etkili oluyor. Bazen kanun değişikliği etkili oluyor” ifadelerini kullanıyor.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

‘Karar eşimle eşit olduğumu hissettirdi’

Aynı şekilde ilişkideki her türlü konuda olduğu gibi ebeveyn olarak da eşit haklara sahip olmaları gerektiğine işaret eden Karakartal, “Nasıl ki ismine, okuluna, yediğine/içtiğine ortak karar veriyorsak çocuklarımızın soyadının da ortak olması benim için önemliydi. Dolayısıyla anne-baba olarak eşit olabilmek, ailenin babanın üzerine olmasındansa aile olarak seçtiğimiz soyadı ile bir aile kurmak istediğimi daha çocuk istediğime karara verdiğim zaman biliyordum” diyor.

İkinci çocuğuna hamile iken söz konusu soyadı mücadelesine giriştiklerini anlatan Karakartal, sadece büyük çocuğu için görülen davayla ilgili olarak şunları aktarıyor:

“Mahkemenin lehimize karar vermesi hem eşimle eşit olduğumu hissetmeme hem de çocuğum ile aynı soyadını taşıyarak kurduğumuz anne-çocuk bağımızın farklılık olduğu düşüncesi ile soru işaretleri ile sekteye uğramaması demek oldu.”

Davaya gelen tepkiler: Ya zaten ortalık karışık

Kadın örgütleri ile dirsek teması içinde hukuki sürece hazırlandıklarını söyleyen Karakartal, açtığı davanın diğer insanlar tarafından nasıl karşılandığını da şöyle anlatıyor:

“Kimilerince soyadı dava sürecimde böyle bir adım atmam cesurca, çocuklar için böyle bir şey düşünmemiz ise oldukça radikal bulundu diyebilirim. Çoğu kişinin yeterince önemli bulmadığını, her gün öldürülen kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nin Danıştay mücadelesi vs. derken isim konusunun haklar konusunda alt sıralarda kaldığını hissettim. Kimi yorumlar ‘böyle düşünceler varsa evlenmemek en iyisi’ şeklinde olurken, kimileri ‘ya, zaten ortalık karışık’ gibi, bazıları ise muhafazakar toplumsal rollerden sıyrılamamış şekilde yaklaştı. Süreç bana önemli bir adım attığımızı ama hem toplumsal olarak hem de hukuki anlamda devam ederek bu konudaki kanun maddeleri değişene kadar daha mücadelemiz olduğunu da gösterdi.”

Fotoğraf: Ayşenur Önal / csgorselarsiv.org

Selin Karakartal’ın bu konuda harekete geçmek isteyen diğer kadınlar için de bir mesajı var:

“Harekete geçmeyi ertelemesinler. Konu komşu ne der, toplum bunu nasıl karşılar diye asla korkmasınlar. Hem birey olarak hem de aile içinde ismimizi korumak bizim en temel haklarımızdan biri. Ve asla “bir kişiden ne olacak” yada “kaç senedir evliyim, çocuğum kaç yaşında artık” diye düşünmesin kimse. Benim dava sürecim kadın hakları mücadelesinde kazanımlardan sadece biri. Unutmayalım ki hiçbir kazanım önemsiz yada küçük değildir ve her kazanım eşitlik ve özgürlük haklarımızın inşasında yardımcı olacaktır.”

‘Kanunun değişmesi lazım’

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen imzaya karşı açılan yüzlerce davanın Danıştay’da olumsuz sonuçlanmasına da değinen Avukat Ayten Ünal, “Yargı çok bağımsız hareket etmediği için biz de ister istemez uluslararası arenada alınmış sonuçların daha gerisine gitmemek adına kanun değişikliği ve anayasaya aykırılık meselesinde ısrar edemiyoruz. Bağımsız bir yargı ve yasama organı olmadığı için, daha geriye gitmemek adına biraz tek tek uygulamalar üzerinde duruyoruz. Şu aşamada biraz kazanılmış hak olan süreçlerin üstüne çok gitmeme modundayız” diyor.

Çözümün kanun değişikliği olduğunu aktaran Ünal, “İnsanların yaygın olarak kullanabilmesi için kanunun değişmesi lazım” şeklinde konuşuyor ve ekliyor:

“Bizim de gerek Meclis’ten gerek kadın örgütlerinden her birlikte hareket edip bunu değiştirmek dilek ve temennimiz. Tek tek kadınların talepleri bunun bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor.”

Fotoğraf: Ozan Mercan / csgorselarsiv.org

Uluslararası arenada kadının soyadı

Ünal, söz konusu mücadelenin uluslararası arenadaki son örneklerine dikkat çekmek üzere Birleşmiş Milletler (BM) düzeyindeki dokuz temel insan hakları sözleşmesinden biri olan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne (CEDAW) işaret ediyor. 

Ayten Ünal, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi tarafından Temmuz 2022’de paylaşılan sekizinci periyodik raporda ( CEDAW/C/TUR/8 ) ‘köklü ayrımcılık klişelerin devam etmemesi gerektiği, toplumsal rollerin, ailenin bu konularda esnetilmesi gerektiği’ yönündeki maddelerin taleplerini destekler nitelikte olduğunu belirtiyor. Söz konusu maddeler ise şöyle:

  • 24. Komite, köklü ayrımcı klişelerin devam etmesinden ve Taraf Devletin, kadınların ve erkeklerin aile ve toplumdaki rolleri ve sorumluluklarına ilişkin, kadınların anne ve eş olarak geleneksel rolünü aşırı derecede vurgulayan ve dolayısıyla bu rolü zayıflatan resmi açıklamalarının devam etmesinden endişe duymaktadır. Kadınların sosyal statüsü, özerkliği, eğitim fırsatları ve profesyonel kariyerlerinin yanı sıra kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin altında yatan bir neden oluşturmaktadır. Devlet yetkilileri ve toplum içinde ataerkil tutumların devam ettiğini ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin yerini giderek belirsiz bir şekilde tanımlanmış bir “cinsiyet adaleti” kavramının aldığını endişeyle kaydeder.
  • 25. Komite, önceki tavsiyesini (CEDAW/C/TUR/CO/7, paragraf 29) hatırlatarak, Taraf Devlete, kadınlara karşı ayrımcılık yapan ataerkil tutumları ve klişeleri ortadan kaldırmayı amaçlayan kadın haklarına ve güçlendirmeye dayalı kapsamlı bir strateji benimsemesini tavsiye etmektedir. Bu tür önlemler, sivil toplumla işbirliği içinde, halkı eğitmek ve ayrımcı klişelerin kadınların insan haklarından yararlanmaları üzerindeki olumsuz etkileri konusunda farkındalığı artırmak için her düzeydeki çabaları içermelidir.

Deneye Hayır Derneği’nin ‘deneysiz ürünler rehberi’, uygulama oldu

Deneye Hayır Derneği‘nin hayvanlar üzerinde test edilmemiş kozmetik ve temizlik ürünleriyle ilgili rehberi uygulamaya dönüerek Apple Store’da yerini aldı. Uygulamanın Android sürümü de yolda.

Ggeçtiğimiz yıl ses getiren “Save Ralph” animasyonunun yayınlanmasından sonra, derneğe marka ve ürünlerle ilgili gelen çok sayıda sorunun ardından bu konuda bilinçli ve hayvanlardan yana tercihler yapmak isteyen tüketicilere rehberlik edecek bir uygulama için kolları sıvamıştı.

Derneğe gönüllü olarak destek vermek isteyen yazılımcılarla da bir araya gelinerek balşayan süreç sonunda Türkiye’de satışı bulunan kozmetik, hijyen ve ev bakım ürünleri mercek altına alındı.

Aylar süren bir çalışmanın ardından 120’yi aşkın marka incelenerek bir liste elde edildi.

İncelemeler, çatı firmaları ve çatı firmalarının deneysizlik statüsü, hayvanlardan elde edilen içerik bulundurup bulundurmamaları, Çin’de fiziksel olarak satış yapıp yapmamaları; yapıyorlarsa çeşitli durumlara bağlı olarak hayvan testinden muaf olup olmamaları, herhangi bir sertifikasyon programına kayıtlı olup olmamaları gibi kriterlere bağlı olarak yapıldı.

Verilen bilgilerde eksiklikler olan ya da deneysizlik statüleri hakkında çelişkiler bulunan markalar şimdilik uygulamaya dahil edilmedi.

Kullanıcılarının karar verme sürecini biraz daha kolaylaştırmak adına uygulamada markalar, baz alınan metriklere göre 4 ila 10 arasında değişen birpuanlama sitemine de dahil ediliyor ve uygulama içinde hem kategori hem de puana göre listeleme yapılabiliyor.

İkinci aşamada favorilere ekleme, arama butonu ve daha birçok özelliğin de ekleneceği uygulama ücretsiz indirilebilir.

Tuz Gölü’nde yine susuzluktan flamingo ölümleri başladı, bakanlıktan açıklama: Önlem alındı

Tuz Gölü’nde geçen yıl göle akan su kaynaklarının kesilmesi, aşırı su kullanımı, iklim değişikliğine bağlı kuraklık gibi bir dizi nedenle görülen flamingo ölümleri bu yıl da tekrarlanmaya başladı.

Ölmüş yavru flamingo fotoğraflarının sosyal medyada yayılmaya başlamasının ardından yükselen tepkiler ve göle su verilmesi çağrılarının ardından Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Abdullah Uçan gerekli önlemlerin alındığını öne sürdü.

Konya, Ankara ve Aksaray sınırları içinde yer alan göl, kuşların göç yolu üzerinde. Başta flamingolar olmak üzere birzdk kuş türü ilkbahar ve yaz aylarında burada konaklıyor. Gözlemciler ve kuş uzmanları her yıl yaklaşık 20 bin flamingonun Tuz Gölü’nde kuluçka dönemini geçirdiğini belirtiliyor. Bu yıl da yumurtadan çıkan yavruların etkileyici görüntüleri AA üzerinden yayımlanmış, kuş uzmanlarının dronelarla kuşları rahatsız etmemeleri gerektiği uyarısı üzerine göldeki drone uçuşlarına son verilmişti.

Çiftçiler göle gitmesi gereken suya bent çekiyor

Geçen yıl, her yıl olduğu gibi kuluçka dönemini geçirmek üzere göle gelen flamingolar kuluçka dönemini burada tamamlamış, ancak yüzlerce yavru flamingo yağış yetersizliği, gölü besleyen su kanalların geçtiği yerlerdeki çiftçilerin bu kanallara bent çekerek gölü susuz bırakması nedeniyle ölmüştü.

Çiftçiler Tuz Gölü’ne bent çekip su akışını kesince bütün yavru flamingolar öldü

Bu yıl da geçen yıla benzer görüntülerin ortaya çıkmaya başlaması üzerine çevre ve hayvan hakları alanında çalışan STK’ler, uzmanlar ve yurttaşlar, sosyal medyada  #FlamingolarÖlmesin’ etiketi açarak acilen tedbir alınmasını istedi.

Tepkilerin büyümesi üzerine bakanlıkta gazetecilere açıklama yapan Abdullah Uçan, aldıkları önlemlerle birlikte bu yıl flamingo yavrusu sayısında ciddi artış gözlendiğini söyledi ancak mevsim normalleri gereği gölü besleyen kanalda su azlığı yaşandığını iddia etti:

“Bu da flamingo yavrularının yuvalandığı gölün kenarındaki su birikintilerinde suyun azalmasına, dolayısıyla yavruların susuz kalmasına neden olmaktadır. Bakanlığımızca suyun artırılması ve su kaynaklarının göle ulaşmasıyla ilgili her türlü önlemler alınmaktadır.”

‘Tuz Gölü bölgesindeki kaçak kuyular geleceği kurutuyor’

Konya kanalından gelen suyun tarımsal amaçlı sulamalar için izinsiz kesilmemesi amacıyla ilgili bakanlıklar ve belediyelerin uyarıldığını iddia eden Uçan, ‘”Bölgede ekiplerimiz, gerekli denetimleri aralıksız şekilde gerçekleştirmektedir. Bu yıl olumsuzluk yaşanmaması için bakanlığımız tüm hizmet birimleriyle gerekli tedbiri almıştır” dedi.

28 Temmuz’da küresel limit aşılacak: 1.75 Dünyamız varmış gibi tüketiyoruz

Dünyanın bize sunduğu bir yıllık doğal kaynakları tükettiğimiz gün olarak bilinen Küresel Limit Aşım Günü, bu yıl 28 Temmuz olarak belirlendi.

Yani, Küresel Ayak İzi Ağı’nın (Global Footprint Network) verilerine göre, dünyamızın bize sunduğu bir yıllık doğal kaynakları, bu yıl 28 Temmuz itibariyle tüketmiş olacağız.

Bu tarih, 2021 yılındaki tarihin bir gün öncesi.

Bu günden itibaren, dünyanın yıl içinde yenilenebilme kapasitesinden fazlasını tüketmeye başlayacağız. Başka bir deyişle, geleceğimize borçlanacağız.

İnsanlık, dünyanın bir yılda ürettiği yenilebilir doğal kaynakları, yıl sonundan 156 gün önce tüketti.

Yarım yüzyıldır süregelen bu limit aşımı sonunda yıllık açıklarımız toplandığında, gezegenimize 19 yıllık ekolojik kaynak borçlandık.

Ekosistemlerin yenileyebileceğinden yüzde 75 daha fazla kaynak kullanıyoruz

Küresel Limit Aşım Günü, hesaplanmaya başlandığı 1970’lerden bu yana sadece 2020 yılında, pandemi kısıtlamalarının etkisiyle üç hafta ileri kaymıştı.

Ne var ki bu değişiklik kısa ömürlü oldu. Pandeminin ardından, iklim krizinin neden olduğu aşırı hava olayları ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile gelen kriz koşulları da doğal kaynakların geleceğimiz için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Son dönemde yaşanan bu krizlerin ardından toplumsal ve ekonomik iyileşme ancak ekolojik kaynakların verimli kullanımıyla mümkün. Oysa insanlık olarak ekosistemlerin yenileyebileceğinden yüzde 75 daha fazla doğal kaynak kullanıyor, yani 1.75 Dünyamız varmış gibi tüketiyoruz.

WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Türkiye  Genel Müdürü Aslı Pasinli konuyla ilgili şöyle diyor:

“Ülkemizde bir yandan kuraklık, öte yandan sellerle yoğun bir şekilde hissetmeye başladığımız iklim krizi, yetkililerin hızlı ve kararlı adımlar atmasını gerektiriyor.

Enerji üretiminin üçte ikisinin fosil yakıtlardan sağlandığı dikkate alındığında, enerji sektörünün karbonsuzlaştırılmasıyla sağlanacak kazanımlar hem kaynak kullanımı hem de sera gazı emisyonlarının azaltımı açısından hayati önem taşıyor.

Ülkemiz adına atılacak en etkili adımların başında elektrik üretiminde kömür başta olmak üzere fosil yakıtların terk edilerek yenilenebilir, temiz ve adil alternatiflere geçiş yer alıyor.

Küçük değişikliklerle Limit Aşım tarihini öteleyebiliriz

Yarım yüzyılı aşkın süredir dünyanın limitini aşarak tüketim yapmamız, küresel çapta biyolojik çeşitlik kaybına, atmosferde sera gazı artışına, gıda ve enerji krizlerine neden olurken sıcak dalgaları, kuraklık, aşırı hava olaylarının etkisiyle büyük orman yangınları, seller gibi afetlerle daha sık karşı karşıya kalıyoruz.

Hâlbuki gidişatı tersine çevirmek mümkün. Üstelik karar vericilerin işini kolaylaştıracak ekonomik faydalar da sunuyor.

Küresel Ayak İzi Ağı hesaplamalarına göre, alınabilecek en etkili önlemlerden biri otomobil kullanımını azaltmak. Otomobil kullanımı kaynaklı karbon ayak izi yüzde 50 azaltılıp, bu mesafenin üçte biri toplu taşıma, kalanı da yürüyerek veya bisikletle kat edilirse Dünya Limit Aşım Günü 13 gün ötelenebilir.

Tüm dünyada gıda israfı yarı yarıya azaltılırsa Limit Aşım Günü 13 gün daha ileri kaydırılabilir.

Aşırı sıcaklıklar ve buna bağlı artan orman yangınlarıyla mücadele ettiğimiz bu dönemde kaybettiğimiz ormanları geri kazanarak da bu gidişatı yavaşlatabiliriz. Tüm dünyada 350 milyon hektar orman alanı geri kazanılırsa bu tarihi 8 gün erteleyebiliriz. Bu da geri kazanılacak her 45 milyon hektar orman alanı ile, Limit Aşım tarihinin 1 gün ötelenebileceği anlamına geliyor.

İnsanlığın doğadan talep ettiği kaynakları yenilemek için 1.75 dünyalık biyolojik kapasiteye ihtiyaç var.
Ayak izimizin yüzde 60’ı karbon emisyonlarından kaynaklanıyor. İklim krizini durdurmak için karbon emisyonlarımızın 2050’den önce sıfırlanması gerekiyor.

Dünya Limit Aşım Günü’nü her yıl 6 gün geciktirebilirsek, 2050 yılından önce tek bir gezegenin kaynakları ile yetinebilir noktaya gelebiliriz. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) küresel ısınmayı 1,5ºC ile sınırlamaya yönelik hedefini tutturmak için ise limit aşım tarihini her yıl 10 gün ileri kaydırmamız yeterli.

CHP’den ‘sağlık manifestosu’: Şehir hastaneleri kapatılacak, devlet hastaneleri yeniden açılacak

CHP’nin sağlıktan sorumlu genel başkan yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, partisinin iktidara gelmesi halinde bu alanda getirilecek reformları açıkladı.

Sağlık hizmetini ‘temel hak’ olarak gördüklerini belirten Akkuş İlgezdi, herkesin prim borcuna bağlı olmaksızın Genel Sağlık Sigortası kapsamı içinde yer alabilmesini sağlayacaklarını, askeri hastaneleri yeniden açacaklarını, hekime şiddeti en ağır şekilde cezalandıracaklarını ve  hekimler üzerinde baskı yaratan ihbar hattı ile SABİM uygulamalarını kaldıracaklarını söyledi.

CHP’li vekilin ifadeleriyle partinin iktidara gelmesi halinde hayata geçireceği sağlık politikası özetle şöyle:

  • İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de yer aldığı gibi sağlık en temel insan haklarından biridir. Sağlık alanını, temel olarak ‘sağlık hakkı’ yaklaşımıyla düzenleyeceğiz. Ülkemizin gereksinimlerine yanıt vermek üzere hazırladığımız kamucu bir sağlık sistemiyle, herkese, her yerde, her zaman sağlık hizmeti sunumunu sağlayacağız.
  • Koruyucu sağlık hizmetlerini (hastalıkları önleme, sağlığı koruma ve sağlığı geliştirme) güçlendirecek, her yurttaşın birinci basamak sağlık kuruluşlarında yılda bir kez ücretsiz periyodik sağlık kontrolünden geçirilmesini sağlayacağız. Ayrıca 65 yaş ve üzeri yurttaşlarımızın sağlık personeli tarafından yaşadıkları yerlerde belirli aralıklarla ziyaret edileceği bir izlem programını yürürlüğe koyacağız. Evlilik öncesi sağlık taramalarının tamamını ücretsiz yapacağız.
  • Sağlık Bakanlığı’yla meslek birlikleri ve sendikalar arasında sürekli bir iletişim sağlanması amacıyla ‘Türkiye Sağlık Konseyi’ adıyla sağlık meslek birliklerinin ve sendika temsilcilerinin yer aldığı bir kurul oluşturacağız.

  • Şehir hastaneleri açılırken kapatılan kent merkezlerindeki devlet hastanelerini yeniden açacağız.
  • İlkokul, ortaokul ve liseye başlarken her öğrenci halk sağlığı merkezlerinde kapsamlı bir sağlık muayenesinden geçirilecek.
  • Artan çocuk yoksulluğu ve gıda krizinin öğrencilerdeki fiziksel ve ruhsal etkilerini azaltmak amacıyla, okullarda en az bir öğün sağlıklı beslenme sağlayacağız.
  • Silahlı kuvvetlerin gereksinim duyduğu sağlık hizmetlerini her düzeyde sağlayacak, askeri hastaneleri ve sağlık tesislerini yeniden açacağız.
  • Sağlık çalışanlarına karşı şiddet uygulayan kişileri en sert ve kararlı biçimde cezalandıracağız. İhbar hattı ve psikolojik baskı aracı haline gelen SABİM’i kaldıracağız.
  • Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ni Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir eğitim kurumu olmaktan çıkartacak, özerk bir üniversite biçimine dönüştüreceğiz.
  • Sağlık çalışanlarının hak ettikleri temel ücretleri almalarını sağlayacak, ek göstergeleri 3600’den başlamak üzere kademeli olarak yükselteceğiz.
  • Kamuda, sağlık çalışanlarının aylık gelirlerinin en az yüzde 80’i temel maaşlarından oluşacak, performansa dayalı ek ödeme sistemini kaldıracağız.

  • Sağlık çalışanlarının atamalarını derhal yapacağız.
  • Her yurttaşın prim borcuna bağlı olmaksızın Genel Sağlık Sigortası kapsamı içinde yer alabilmesini sağlayacağız.
  • Şehir hastanelerini kapatacağız. ‘Şehir hastanesi’ olarak adlandırılan, ‘kamu özel işbirliği’ yönteminin ‘yap-kirala-devret’ modeliyle kurulan ve işletilen hastane işletmelerine son verecek, birer rant yatırımı, verimsizlik ve israf projesine dönüşen şehir hastanelerini kamunun üzerinde yük olmaktan çıkartacağız.
  • Şehir hastanelerindeki kamu zararının sorumlulardan geri alınması için hukuki süreçleri ivedi olarak başlatacağız.
  • Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü yeniden açacak; ülkemizde gereksinim duyduğumuz tüm aşıları kamusal bir sorumluluk anlayışıyla geçmişte olduğu gibi yine ülkemizde üreteceğiz.