Ana Sayfa Blog Sayfa 5451

Dostlar Kopenhag’da Görsün

4b0c4f628711f_webMemleketin, hem mecaz hem de gerçek anlamda ‘kara’ atmosferinden, Kopenhag’a kısa bir yolculuk yapalım.

Geçen hafta Taraf’ın ilk sayfasında panoramik bir fotoğraf vardı. 50 bisikletçi Ortaköy Meydanı’nda Ali Ayyıldız’ın kamerasına poz veriyordu. Gazetenin yazıişleri, bu görüntüye, “Kopenhag’a bisikletle gidiyoruz” diye güzel bir başlık atmıştı. Haberde, Türkiye resmî heyetinin Kopenhag’da sunacağı proje ayrıntılarla anlatılıyordu.

Kopenhag Çökmekten Beter

Kopenhag’da olup biteni daha önce yaşanan Cenevre, Prag, Cenova, Seattle gibi uluslararası zirvelere yönelik protestolarla karşılaştırmak doğru, ama tam olarak da değil.

Gazze’ye Doğru – 01 – Duvar

İsrail 1 yıl önce Gazze’ye saldırdı. 1300 insan öldürdü. 5 000 insan yaraladı. % 50’den fazlası kadın ve çocuk. Evleri yıktı. Yapımını yasakladı. Sonrasında Gazze’yi Barı Şeria’da yaptığı gibi 1.5 metre derinliğinde 3.5 metre yüksekliğinde duvarlarla hapishaneye çeviriyor.

İsrail insanlık suçu işliyor.

İnsanlık bu suç işlenirken bir film izlercesine suskun ve sessiz. Bakalım filmin sonu ne olacak beklentisi bile yok. Filmin sonu İsrail’in Filistin halkını topraklardan öldürerek, sürerek yok etmesi ile bitecek. Barış bir hayal ve bir düş bile değil Filistin’de.

İsrail düşleri de Duvarın içine hapsetti.

Duvar varsa özgürlük yok diyerek insanlığın bir bölümü yola çıkıyor. 42 ülkeden 1100 insan müslüman, hristiyan, yahudi, ateist ve diğern dinlerden 1100 insan, Gazze’ye destek olacak ve İsrail’i insanlığa davet edecek.

İsrail kendi geleceğini terör ile hukuk tanımazlıkla örüyor.

İsrail aslında hukuksuzluğu bir hukuk sistemi yaparken çocuklarını düşünmüyor. Düşünmüyor ki nefret doğada kaybolmaz. Nefret bir tohum gibi toprakta yıllarca durur ve İsrail’in torunlarını vurur. Devran döner ve İsrail olur kurbanın adı aniden.

İsrail duvar değil nefret inşa ediyor.

İsrail derhal hukuku tanımalı ve Uluslararı Kurumların dediği gibi bu duvarları derhal yıkmalıdır. Filistin’li insanların özgürce yemeleri, eğitim görmeleri ve sağlık hizmeti almalarına destek olmasa da engel olmamalıdır.

Biz 27 Aralık 2009 da Mısır’da, 28 Aralık 2009’da Al Ashir’de ve 29 Aralık 2009 da Gazze’de olacağız.  Floransa’da Irak işgaline engel olmak için gittiğimizde Floransalı olmuş idik. Belediye bizi öyle karşıladı. Hoş geldiniz Floransalılar dedi. Şimdi sıra Gazze’li olmakta. Gazze’de barış hüküm sürmez ise Gazze’de terör son bulmaz ise ve Gazze’de Duvarlar yıkılmaz ise insanlık bir şansı daha yitirmiş olacaktır. İnsanlık yeniden heryere nefret tohumları serpecek ve bu tohumlar insanlığa yıkımlar getirecektir.

İsrail acil barışın kendi varlığı için en temel şart olduğunu hatırlamalıdır.

Herkes bu acıyı, bu dramı ve bu ayıbı görmeli ve Gazze’ye gelemiyorsa 27 Aralık 2009 ile 2 Ocak 2010 Arası gazze’yi anmalıdır.

Çocuklara duvarlar değil düşler yakışır. Bırakın okullara gitsin çocuklar. Orda barışın resmini camdan dışarı bakarak çizebilsinler.

Gazze’ye doğru 16-aralık-2009

Tarih:15 Ağustos 1984- 1 Yanlış + 1 Yanlış = 1 Doğru Eder mi??

Bu tarihi kimsenin üzerinden 25 yıl geçtikten sonra anımsadığını sanmıyorum. Ama tarihi  araştırsanız yada google’a girerseniz anlamı şudur: PKK tarihinin ilk kanlı baskınını yapmıştır, Eruh’ta. Ve ilk kayıp, kuzenim Memiş ARIBAŞ’tır. Ağır yaralandıktan 5 gün sonra kaybetmiştik onu. Astsubay olmuş, Kara Harp Okulu’nu bitirmiş ve görevli olarak bölgeye gitmiştir. Gençti. 21 yaşındı.  Tarihe PKK nın verdiği ilk ölümdür. Kuzenimdir.

Siyasal Rejim ve Kürt Meselesi

AKP irtica eylemlerinin odağı haline geldiği halde ülkenin bekası için AKP’yi yalnızca uyarmakla yetinen Anayasa Mahkemesi, DTP’yi affetmedi.

İrtica ile Mücadele Eylem Planı‘nın aslında DTP ve demokratik Kürt siyasetine karşı girişilen bir komplo olduğu açığa çıktı böylece.

İnkârın İmhaya Dönük Notları

Anayasa mahkemesinin siyasi bir kararla DTP’yi kapatmasının ardından, herkesin beklediği olaylar başladı. Ne kadar sağduyu naraları atsak da öfkenin patladığı sokakları haklı görmek zorundayız.

Zorba Devlet

Varsayalım ki DTP veya Kürt siyasetidir ortamı geren, ülkeyi kaos ortamına sürükleyen -öyle ya hükümetinden muhalefetine kadar herkes bu kanıda. O zaman demokratım diyen demokratik açılım sahipleri neden ve nasıl oluyor da buna izin veriyor?

Ahmet Türk’ün yeri doldurulabilir mi? – Veysi Berda

Anayasa Mahkemesi ve mevcut sistem DTP’yi kapattı. Kapatmakla da kalmadı, Kürt siyasetinin en ılımlı isimlerinden Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerini de düşürdü.

CHP, MHP ve PKK Aynı Gemide!

Batıda ve doğuda yaşanan sokak şiddeti ve ardından gelen Tokat saldırısından sonra demokratik açılım sürecine baştan beri karşı çıkan sayın Deniz Baykal ” açılım bitti ” açıklamasını yaptı. MHP genel başkanı sayın Bahçeli’nin de açılımı sona erdirmek için dağa çıkmasına gerek kalmadı. Çünkü dağdakiler Tokat saldırısını üstlenip, sayın Bahçeli’yi bu zahmetten kurtardılar.  Bu muhteşem işbirliği hakikaten insanın gözlerini yaşartıyor.

Kopenhag Zirvesi Biter mi?

Kopenhag’da ikinci haftaya girerken bahisleri açalım isterseniz.

Bu zirve biter mi?

Gelinen noktada resmi zirvede hakim durumda görünen Batılı “politikacı – bürokrat – işadamı” koalisyonuyla, sokakta ve alternatif zirvede beliren radikal duruşu resmi zirveye taşıyan “Ada ülkeleri (AOSIS) – Latin Amerika (ALBA) – Sahra Altı Afrika” koalisyonu arasında tam bir kopuş yaşanmak üzere olduğu söylenebilir.

Meseleye resmi zirvenin yapıldığı Bella Center’ın koridorlarındaki jargonla yaklaşıp taslak metinlerdeki köşeli parantezlerde kendimizi kaybetmemiz mümkün elbette. Ama onun yerine olan bitene çok daha basit yaklaşmak ve ayrımı üç noktada özetlemek de mümkün görünüyor:

1-      Hedef sıcaklık 2 derece mi, yoksa 1,5 derece mi olacak? Bu durumda hala 450 ppm kabul edilebilir mi, yoksa 350 ppm’e dönmek zorunda olduğumuz tezi kabul görecek mi?

2-      Batı ülkeleri iklim değişikliğinden zarar gören yoksul ülkelere tarihsel sorumlulukları gereği ciddi miktarda mali destek sağlayacaklar mı, yoksa göstermelik yardım paketleriyle mi yetinecekler?

3-      Batı’nın iklim değişikliğiyle mücadele adı altında iş çevrelerine para kazandırmayı amaçlayan sahte projeleri kabul görecek mi, yoksa bildiğimiz, basit karbonsuz ekonomi modelleri mi kullanılacak?

AB’nin mahut 2 derece ve 450 ppm’lik “gerçekçi” pozisyonu, artık iklim değişikliğini durdurmak yerine, ona teslim olmak anlamına gelmeye başladı. Bütün ada ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika, göz kamaştırıcı bir şekilde 350 ppm ve 1,5 derecede uzlaşmış görünüyor. Bu politika bundan bir yıl önce hayalci gibi görünüyordu. Bugün ise 2 dereceden ve 450 ppm ‘den bahsedene teslimiyetçi gözüyle bakılıyor. Bu olağanüstü bir gelişme. İklim politikalarının giderek radikalleşeceğini gösteriyor.

Batı ülkelerinin küresel ısınmaya fazla bir katkısı olmadığı için en çok zarar gören yoksul Afrika ve ada ülkeleriyle diğer gelişmekte olan ülkelere ayırması gereken mali destek paketiyle ilgili olarak hem ortada dolaşan rakamlar, hem de niyetler arasında dağlar kadar fark var. Yoksul ülkeler 200 milyar dolarlık bir paketten bahsederken, Batı’nın en “cömerti” olan Avrupa Birliği bile 10 milyar doları telaffuz etmekten ve üstelik bu parayı da zaten var olan yardım paketlerinin sadece ismini değiştirerek ortaya çıkartmaktan utanmıyor. ABD özel temsilcisinin ABD’nin tarihsel sorumluluğunu ve iklim borcu kavramını “kategorik olarak” reddetmesi bu çelişkiyi iyice aşılmaz hale getiriyor.

Öte yandan Batı ülkeleri karbon ticaretinin yanına yeni icatlar çıkartmış durumdalar. Örneğin REDD denen bir “araç”, temiz kalkınma mekanizmaları arasına sokulmak isteniyor. Ayrıntısını başka bir yazıda tartışmamız gereken bu son derece tehlikeli proje mekanizması, yoksul ülkelerdeki doğal ormanların yerine endüstriyel kereste ormanları oluşturup güya karbon emisyonunu azaltırken hem insanları yerinden yurdundan etmeyi, hem de Batılı şirketlere ait ormanlarda köle gibi çalıştırmayı hedefliyor. Bu yöntemle karbon emisyonunun falan azaldığı yok, ama Batılı şirketler karlarına kar katıyorlar. Hala konvansiyon dahilinde tanınmış bir mekanizma olmamasına rağmen burada REDD’i satmak için müthiş bir pazarlama faaliyeti var. Oysa yoksul ülkeler Batı’dan bu tür “ofset” saçmalıklarını değil, doğru düzgün emisyon azaltıcı önlemleri talep ediyorlar.

Sonuç  olarak Kopenhag’da ilk haftanın sonucu safların iyice belirginleşmesi oldu. İkinci haftada sokak daha da sertleşecek. Ada ve Afrika ülkeleriyle gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmının ABD, Kanada gibi iklim suçlularına pabuç bırakma ihtimalleri zayıf görünüyor.

Bu şekilde bu zirve biter mi, bu soruya olumlu yanıt vermek için henüz erken. Ama Batı ülkeleri için işler hiç bu kadar zor olmamıştı demek fazla iyimserlik olmaz sanırım.