Köşe Yazıları

Kopenhag Zirvesi Biter mi?

Kopenhag’da ikinci haftaya girerken bahisleri açalım isterseniz.

Bu zirve biter mi?

Gelinen noktada resmi zirvede hakim durumda görünen Batılı “politikacı – bürokrat – işadamı” koalisyonuyla, sokakta ve alternatif zirvede beliren radikal duruşu resmi zirveye taşıyan “Ada ülkeleri (AOSIS) – Latin Amerika (ALBA) – Sahra Altı Afrika” koalisyonu arasında tam bir kopuş yaşanmak üzere olduğu söylenebilir.

Meseleye resmi zirvenin yapıldığı Bella Center’ın koridorlarındaki jargonla yaklaşıp taslak metinlerdeki köşeli parantezlerde kendimizi kaybetmemiz mümkün elbette. Ama onun yerine olan bitene çok daha basit yaklaşmak ve ayrımı üç noktada özetlemek de mümkün görünüyor:

1-      Hedef sıcaklık 2 derece mi, yoksa 1,5 derece mi olacak? Bu durumda hala 450 ppm kabul edilebilir mi, yoksa 350 ppm’e dönmek zorunda olduğumuz tezi kabul görecek mi?

2-      Batı ülkeleri iklim değişikliğinden zarar gören yoksul ülkelere tarihsel sorumlulukları gereği ciddi miktarda mali destek sağlayacaklar mı, yoksa göstermelik yardım paketleriyle mi yetinecekler?

3-      Batı’nın iklim değişikliğiyle mücadele adı altında iş çevrelerine para kazandırmayı amaçlayan sahte projeleri kabul görecek mi, yoksa bildiğimiz, basit karbonsuz ekonomi modelleri mi kullanılacak?

AB’nin mahut 2 derece ve 450 ppm’lik “gerçekçi” pozisyonu, artık iklim değişikliğini durdurmak yerine, ona teslim olmak anlamına gelmeye başladı. Bütün ada ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika, göz kamaştırıcı bir şekilde 350 ppm ve 1,5 derecede uzlaşmış görünüyor. Bu politika bundan bir yıl önce hayalci gibi görünüyordu. Bugün ise 2 dereceden ve 450 ppm ‘den bahsedene teslimiyetçi gözüyle bakılıyor. Bu olağanüstü bir gelişme. İklim politikalarının giderek radikalleşeceğini gösteriyor.

Batı ülkelerinin küresel ısınmaya fazla bir katkısı olmadığı için en çok zarar gören yoksul Afrika ve ada ülkeleriyle diğer gelişmekte olan ülkelere ayırması gereken mali destek paketiyle ilgili olarak hem ortada dolaşan rakamlar, hem de niyetler arasında dağlar kadar fark var. Yoksul ülkeler 200 milyar dolarlık bir paketten bahsederken, Batı’nın en “cömerti” olan Avrupa Birliği bile 10 milyar doları telaffuz etmekten ve üstelik bu parayı da zaten var olan yardım paketlerinin sadece ismini değiştirerek ortaya çıkartmaktan utanmıyor. ABD özel temsilcisinin ABD’nin tarihsel sorumluluğunu ve iklim borcu kavramını “kategorik olarak” reddetmesi bu çelişkiyi iyice aşılmaz hale getiriyor.

Öte yandan Batı ülkeleri karbon ticaretinin yanına yeni icatlar çıkartmış durumdalar. Örneğin REDD denen bir “araç”, temiz kalkınma mekanizmaları arasına sokulmak isteniyor. Ayrıntısını başka bir yazıda tartışmamız gereken bu son derece tehlikeli proje mekanizması, yoksul ülkelerdeki doğal ormanların yerine endüstriyel kereste ormanları oluşturup güya karbon emisyonunu azaltırken hem insanları yerinden yurdundan etmeyi, hem de Batılı şirketlere ait ormanlarda köle gibi çalıştırmayı hedefliyor. Bu yöntemle karbon emisyonunun falan azaldığı yok, ama Batılı şirketler karlarına kar katıyorlar. Hala konvansiyon dahilinde tanınmış bir mekanizma olmamasına rağmen burada REDD’i satmak için müthiş bir pazarlama faaliyeti var. Oysa yoksul ülkeler Batı’dan bu tür “ofset” saçmalıklarını değil, doğru düzgün emisyon azaltıcı önlemleri talep ediyorlar.

Sonuç  olarak Kopenhag’da ilk haftanın sonucu safların iyice belirginleşmesi oldu. İkinci haftada sokak daha da sertleşecek. Ada ve Afrika ülkeleriyle gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmının ABD, Kanada gibi iklim suçlularına pabuç bırakma ihtimalleri zayıf görünüyor.

Bu şekilde bu zirve biter mi, bu soruya olumlu yanıt vermek için henüz erken. Ama Batı ülkeleri için işler hiç bu kadar zor olmamıştı demek fazla iyimserlik olmaz sanırım.