Yeşeriyorum

Acil Ama Adil Bir Barış

Şu soruyla başlamak istiyorum: “Hükümetin demokratik açılım girişimi, hangi temel hedefe yönelir ve elbette bu hedefi gerçekleştirirse başarılı addedilebilir?

Açılımın öncelikli temel hedefi adil bir barış olmalıdır. Elbetteki barış, Türkiye’nin acilen ihtiyaç duyduğu bir şey. On yıllardır yaşanan düşük yoğunluklu iç savaş ortamı, neden olduğu insani, iktisadi, çevresel/doğal ve siyasal/demokratik kayıplar ile ülkeye büyük kan kaybettirdi.

Ancak işin bir de adalet boyutu var ki en az barış kadar önemli. Sağlanacak barış öncelikle Türkiye’li Kürt halkına temel siyasal, sosyal ve kültürel hak ve özgürlükler açısından somut kazanımlar sağlarken, diğer yandan da bu vesileyle tüm Türkiye için demokratik hak ve özgürlükler açısından ileri bir hamle niteliği taşımalı. Ancak bu şekilde tüm Türkiyeliler için özlem duyulan gerçek, kalıcı ve adil bir barış ortamı sağlanmış olacaktır.

Açılım veTaraflar

İkinci bir soruyla devam etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Açılım sürecini yönlendiren ya da sürecin gelişimi üstünde doğrudan ve/veya dolaylı etkileri olan temel aktörler kimler?

Türk tarafında elbetteki baş aktör –son dönemde BDP’lilere karşı girişilen polisiye girişimler karşısındaki tutumu nedeniyle ,adil barış idealini ne kadar benimsediğinden emin olamasak da- AKP hükümeti. İç destekçileri de adil barış amacını benimseyen, devlet ya da sivil toplum içindeki demokrat grup, kurum ve örgütler

Ancak anlaşılan o ki devlet içinde tüm inisiyatif hükümette değil. Devletin içinde hükümetin açılım girişimine karşı duran bir ırkçı/statükocu cephe (CHP, MHP gibi partiler; idare ile yargı içinde yerleşik sivil kadro; bir türlü tam olarak tasviye edilemeyen silahlı kontr-gerilla örgütü; savaş koşullarından iktisadi/siyasi çıkar sağlayan çeteler ve Ergenekon benzeri gruplar) süreci olumsuz yönde etkileme gücüne sahipler. Bu ikinci tarafın elbetteki sivil toplum içinde de muhatapları var.

Benzeri bir ayrım Kürt tarafı için de söz konusu edilebilir. Bir tarafta DTP/BDP ile PKK içindeki kalıcı ve adil bir barış arayışıyla, demokratik ve sivil bir açılım sürecine destek olmak isteyen gruplar; diğer taraftaysa aynı örgütler içinde sürecin hedeflediği barışı uzlaşmacılık olarak gören ve savaş koşullarından siyaseten ya da iktisaden nemalanan mikromilliyetçi/ayrılıkçı gruplar olduğu gözlenebilir.

Kürt tarafında, Kürtler arasındaki temsiliyet kapasitesi ve etkinliği oldukça yüksek olan bu örgütler –yani DTP/BDP çizgisi ile PKK ve onunla ilintili diğer örgüt ve oluşumlar- dışında da siyasi ve sivil oluşumlar var. Nitekim Yeşiller Partisinin bölgede yeni oluşan yerel örgütlenmeleri de bu oluşumlardan. Ancak bunların süreç üzerindeki etki kapasiteleri henüz DTP/BDP ve PKK kadar değil.

Reşadiye Eylemi ve Savaş

Bu tabloyu akılda tutarak, Reşadiye’deki eylemin anlamını bir daha düşünebiliriz?

Reşadiye’de gerçekleştirilen küçük çaplı bir terör eylemi değil, ciddi ve ölümlü bir askeri saldırıydı. Yani ateşkes döneminde yapılacak cinsten bir eylem değildi. Ateşkes dönemlerinde farklı gösteriler, kentlerde farklı eylem tarzları denenebilir, ama böylesine bir askeri saldırı, hem de bu kadar kuzeyde… Büyük bir meydan okuma bu. Dolayısıyla, Türk tarafında, ne statükocu cephenin, ne de hükümetin kaldıracağı cinsten değil.

Öyleyse bu saldırıyı gerçekleştiren PKK’lılar, bu eylemin Türk tarafı karşısında yasal muhatap olarak öne sürdükleri DTP’nin temsiliyet açısından devlet nezdindeki güvenilirliğine ve muhatap alınabilirliğine gölge düşüreceğini; hatta partinin sonunu getireceğini göremediler mi dersiniz?

Ben buna ihtimal vermiyorum. Sanırım eylemi gerçekleştiren PKK unsurları pekala ortaya çıkabilecek sonuçların farkındaydılar. Hatta belki de bu sonuçları -kısmen ya da tamamen- bilinçli olarak amaçladılar. DTP son dönemde fazla öne çıkmıştı. Kürtler arasında PKK’sız çözümleri düşünen bir kesim oluşmaya başlamıştı. PKK’nın hemen silah bırakması konusunda iç (Kürtler arası) ve dış baskılar ağırlaşmıştı. İşte bu noktada PKK süreçteki ağırlığını duyurmak istedi sanki.

Ki başardı da… PKK kürt halkına varlığı ve gücü konusunda açık bir mesaj verirken, DTP kapatıldı. Gerçi yeri hemen BDP ile dolduruldu; ama önde gelen isimleri parlementer siyasetin dışına itildi.

İşin ilginç tarafı Türk tarafından, devletin içindeki bazı unsurlar (ki bu unsurların, açılım sürecinin kesintiye uğramasından ve savaştan yarar uman -ve elde eden- ırkçı/statükocu cepheye dahil oldukları şüphe götürmez) bu olup bitene çanak tuttular; hatta oldukça aktif bir şekilde katkıda bulundular. Zira, Reşadiye eyleminden hemen önceki sürece baktığımızda dikkat çeken şey Türk ve Kürt taraflarının açılım sürecine zarar verecek girişimlerinin ardarda gelivermesi. Çat Öcalan’ın hücre cezası alması ve cezaevi koşullarıyla ilgili meseleler; çat artan sokak eylemleri; çat HPG/PKK’nın eylemi; çat DTP’nin kapatılması.

Komplo teorisi yapmak kolay tabi… Ama ortada neredeyse otomatiğe bağlanmış gibi gerçekleşen bir seri olay var. Bunca ergenekon hikayesinin ortalığa saçıldığı, 33 er vakasının artık ayan beyan bilindiği bir dönemde aynı tezgahların işletildiği kör gözüme sanki.

Komplo teorisini bir kenara bıraksak bile, nesnel olarak baktığımızda, Reşadiye süreci ve sonrasında olan biten olaylar dizisi neticesinde açılım süreci kritik bir eşiğe dayandı ve bu sürece genel olarak olumlu bakan ve katkı yapan iki kesim oldukça ciddi zarar gördü. Kürt tarafında zararlı çıkan DTP içinde ya da dışında, PKK’sız ya da görece PKK’dan özerk, barışçıl ve demokratik bir politika yürütmeyi uman/düşünenler oldu. Türk tarafında da açılımı destekleyenler ile hükümetin prestij ve inandırıcılıkları ciddi ölçüde yıprandı. Hükümet, ırkçı/statükocu kesim tarafından ihanet suçlamalarına varan saldırılara hedef oldu. Bunun neticesinde, -kısmen hain imajından arınmak için- DTP’nin kapatılması ve ardından BDP’li yerel yöneticilere yönelik operasyonlar karşısında ırkçı/statükocu cepheyle aynı komedi korosunda yer aldı.

Aktörleri Motive Eden Temel Faktörler

Şimdi dikkate alınması gereken önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Savaşın bir ekonomisi var ve bu oldukça büyük bir pasta. Her iki taraftan (Türk ve Kürt taraflarından) ve farklı üçüncü taraflardan bu pastadan beslenenler oluyor. Elbette ideolojik faktörler de giriyor işin içine; ama bence ekonomik motivasyonlar ve ideolojik motivasyonların karmaşık etkileriyle davranan aktörlerin oynadığı, ana taraflar aynı kalsa da -ya da aynı kalıyor görünse de- farklı ittifakların ve karşıtlıkların hızla kurulup, hızla bozulduğu, kaypak zeminli bir satranç, daha ötesi bir go oyunu gibi oynanıyor bu savaş oyunu.

Öte yandan bir de siyasi pasta var ortada: Kürt halkının yoğun olduğu bölgelerdeki Kürt oyları. Çok doğaldır ki bu oylar için siyasi partiler arasında ve özellikle de AKP ile DTP/BDP arasında ciddi bir hegemonya çekişmesi var. İşte bu nedenlerle bu açılım sürecinde salt aklar ve salt karalar yok. Zaman zaman, her aktör gri tonlara bulanıyor gibi sanki. Zira BDP üstünde son günlerde uygulanan polisiye baskı karşısında, AKP hükümetinin “şeriatın kestiği parmak acımaz” tutumunu takınmasında bu çekişmenin rolünün olup olmadığı da -ne yazık ki- akla gelebilecek bir soru.

Ümit Kaldı mı?

Peki açılım sürecinin bugün girdiği kriz koşullarında hala adil bir barış için ümit var mı?

Bu sorunun yanıtı öncelikle sürecin geleceği üstünde belirleyici olacak temel kolektif aktörlerin bu konuda, bundan sonraki samimiyet ve kararlılıklarına bağlı. Bunun ötesinde tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri anlayış ve tolerans ile süreci izleyen diğer gruplarla, kitlelerin duyarlılıkları karşısında alacakları tavır diğer önemli faktörler olacak.

Bu çerçevede, Türk tarafında hükümetin, BDP içinde yeniden örgütlenen demokratik Kürt siyasetçileri üstündeki baskıyı ve Kürt-Türk ilişkilerinde gerilimi tırmandıran her türlü girişimi sonlandırması; bu tip şeylere neden olabilecek konulardaki bir kısım yasal düzenlemeyi gözden geçirip, değiştirmesi ve Kürt tarafına vaadettiği açılımın can alıcı adımlarını hayata geçirecek yasal ve kurumsal düzenlemelere olabildiğince çabuk başlaması gerekiyor.

İşte burada AKP hükümetinin adil bir barış konusundaki samimiyeti ciddi bir şekilde sınanacak. AKP’liler ellerini vicdanlarına koyup, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde BDP karşısında giriştikleri hegemonya çekişmesini, en azından demokratik açılım süreci barışçı bir nihayete erene dek terketmeli ve BDP’li milletvekilleriyle, yerel yöneticiler üstünde uygulanan baskıyı sonlandıracak girişimlerde -bu konuda tüm inisiyatif kendilerinde olmasa da- bulunmalılar.

Artık açık olarak kabul edilmesi gereken bir gerçek var. Kürt tarafında, PKK dışında da açılım sürecine adil bir barış amacı çerçevesinde hizmet edebilecek grup, örgüt ve simalar olsa da, PKK ve onunla ilintili örgütlerin Türkiyeli Kürtler üstünde çok önemli bir prestiji ve temsil kapasitesi var. Abdullah Öcalan ise, her ne kadar geçmişte PKK terörüyle özdeşleştirilmişse de bugün hala Türkiyeli Kürtler arasında saygı gören ve karizma sahibi bir sima. Bu nedenle BDP’lilerin yürütecekleri siyaset sürecinde PKK ve Öcalan yokmuş gibi davranmaları mümkün değil. Çünkü, BDP’liler sıkça belirttikleri gibi PKK ile büyük ölçüde aynı tabana hitap etmekteler. Zaten böyle de olmak zorunda. Böyle olmasa BDP’nin temsiliyet kapasitesini sorgulamamız gerekirdi. Yani eğer BDP bugün Türkiye’li Kürtleri yasal, demokratik siyaset düzeyinde temsil edecekse, bu PKK’ya sempati duyan belli bir Kürt kesimini de temsil etmesini gerektirmekte. O zaman BDP’lilerin PKK olgusunu görmezden gelmek gibi bir şansları da yok.

Bu açıdan çok açık ki BDP ile PKK arasındaki durum Sin Fein’le IRA arasındaki ilişkiye paraleldir. Artık Türk tarafında soruna adil ve barışçıl bir çözüm isteyen herkes bu gerçeği -zımnen de olsa- kabul etmeli.

Ancak bu da demek değil ki BDP bundan sonra izleyeceği siyasi çizgiyi bütünüyle PKK’nın çizgisine indirgesin. Tam aksine, BDP’nin Kürt siyaseti için işlevi PKK’dan farklı ve özerk olmalı. BDP, Kürt tarafı içerisinde kapsayıcı bir siyaset izlemeli; PKK kadar, PKK’nın dışında kalan unsurlarla da olumlu ilişkiler geliştirerek, Kürtler arasındaki temsiliyet kapasitesini olabildiğince genişletmeli. PKK dışındaki diğer Kürt unsurlarını dışlamamalı ve yalnızca PKK’nın elininin altındaki bir araç izlenimi yaratmamalı. Yoksa Türk tarafınca BDP’nin güvenilir bir muhatap olarak görülmesi mümkün olmayacak.

PKK yönetimi tarafından kabullenilmesi gereken diğer bir gerçek de; büyük ölçüde bundan önceki hükümetlerin ve ana akım medyanın, Kürt hareketine karşı empatiden yoksun bir tavır takınmaları; yıllardır süren çatışma ortamında dökülen kan için hep tek taraflı bir fatura çıkarmaları ve şehit cenazelerinin yarattığı duygusal tepkileri iç politika çerçevesinde propaganda amaçlı manipüle etmeleri gibi nedenlerle, Kürt hareketinin unsurlarına -özellikle PKK’ya ve liderlerine- karşı Türk kamuoyunda oluşan olağanüstü olumsuz, duygusal ve tepkisel atmosfer. PKK içindeki ayrılıkçı, savaş ve terör yanlısı unsurların yakın döneme kadar Kürt hareketine, hareketin tek unsuruymuşlar gibi damga vurması ve gerçekleştirdikleri terörist eylemler de bu duygusal, tepkisel atmosferi besledi.

İşte bu nedenle, Kürt tarafının dikkat etmesi gereken temel bir husus da çok açık ki demokratik siyaset imkanlarını daraltan ve gerilimi tırmandıran Reşadiye benzeri silahlı girişimlerin önünün alınması gerektiği. Belki bugün PKK’nın bütünüyle silah bırakmasını ummak çok gerçekçi olmayabilir. Ancak PKK liderliği, bundan sonra BDP’nin demokratik-yasal siyaset sahnesinde güvenilirliğinin ve temsil kapasitesinin olmasını istiyorsa eğer, kendi içindeki şiddet yanlısı unsurları denetlemeli ve açılım sürecinin gereksindiği bir ateşkesin koşullarını sürdürmeli.

Bu arada dikkat çekmek istediğim bir konu daha var. Bugün, Kürt hareketi içinde ayrılıkçı olmayan, yalnızca Kürt halkının bugüne kadar tanınmamış bazı temel hak ve özgürlüklerinin sağlanmasını talep eden; ve bu sorunun demokratik-barışçıl bir zeminde çözülmesini arzu eden bir kesimin, bireylerin, grupların ve örgütlerin var olduğunu konuyla daha yakından ilgilenen akl-ı selim sahipleri bilmekteler. Hatta bugün PKK içinde dahi bu yönde ciddi dönüşümler yaşanmış, bu konular PKK’nın ve ilintili kimi başka örgütlerin temel metinlerine de yansımış durumda. Daha da önemlisi, Abdullah Öcalan’ın son dönemde basında açıklanan ifadelerinde, Reşadiye’deki eylemle bir ilgisi olmadığını vurgulaması ve DTP/BDP’li siyasetçilerin meclis içinde, demokratik-yasal siyaset içinde kalıp, sorunun barışçıl çözümü için çaba harcamalarının yararını savunması. Ancak ne yazık ki bu hususların hiçbiri, yukarıda değindiğim olumsuz duygusal, tepkisel atmosfer nedeniyle, Türk kamuoyunda henüz çok anlaşılmış ve benimsenmiş gibi görünmemekte.

Bu yüzden, özellikle barış sürecinin kriz yaşadığı, çok özenli ve dikkatli adımlarla geçilmesi gereken bu dönemde, ön planda rol alacak örgüt ve liderlerin, özellikle Kürt tarafında, genel Türk kamuoyunun uzun yıllardan beri medya ve devlet propagandasıyla onulmaz ölçüde olumsuz koşullandığı figürler olmaması gerekmekte. Ayrıca her iki tarafın da barış süreci çerçevesinde attıkları adımları karşı tarafı tahrik edici gösterilere dönüştürmemesi de yararlı olabilir. Yine süreç boyunca, Abdullah Öcalan’ın dikkatli ve sağduyulu davranarak sürece müdahalelerinde demokratik siyasetin içinde yer alan isimleri öne çıkaran, daha düşük profilli ve alçakgönüllü bir stratejiyi benimsemesi; Kürt hareketi içindeki savaştan nemalanan, şiddet yanlısı kesimlere karşı, barışçı ve demokratik çözüm konusundaki kararlılığını daha yüksek sesle ve sık dillendirmesi olumlu sonuçlar verebilir.

Sonuç: Handikaplar ve Alternatifler

Neticede, sürecin adil bir barışa doğru tekrar işlemesi için bugün ihtiyaç duyulan en önemli şey, her iki tarafta da ardarda gelen üzücü olayları soğukkanlılıkla aşabilecek, her iki tarafta saygı ve güven uyandıracak ve süreci adil bir barış hedefine doğru kararlılıkla, samimiyetle ve akl-ı selimle yönetebilecek grup, örgüt ve liderlerin inisiyatiflerinin geliştirilmesi. Ben zaman içinde, Kürt hareketi içindeki barışçı unsurların giderek daha başat bir hale geleceğine ve PKK içinden ve/veya dışından bu tanımlara uyan Kürt liderleri ve gruplarının öne çıkacağına; Türk kamuoyunda ise Kürt tarafı içindeki değişimin ve Kürt halkının gerçek taleplerinin daha iyi anlaşılacağına ve her iki taraf arasında güvenin ve ortak bir geleceğe olan inancın güçleneceğine inanmak istiyorum.

Ancak ne yazık ki gündemdeki açılım sürecinin büyük handikapları var. Özellikle yukarıda değindiğimiz savaş ekonomisi ile siyasi hegemonya çekişmeleri gibi konular; ayrıca duygusal ve ideolojik motiflerle tepkisel eylemlerin gerçekleştirilmesi, sürece zarar veren temel handikaplar. Bu handikaplar söz konusu olduğu sürece, açılım sürecine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olan aktörlerin yukarıda değindiğimiz konularda ideal ölçülerde dikkatli ve özenli davranmalarını beklemek çok da gerçekçi olmayabilir.

İşte bu noktada adil bir barış sürecinin önünü açabilecek bir alternatif, bugüne kadar her iki tarafta temel rolleri üstlenen aktörler -AKP hükümeti, ırkçı/statükocu cephe, PKK ve DTP/BDK gibi- yerine, her iki taraf içerisinde adil barış amacını ve demokratik-barışçıl müzakere yöntemini benimseyen alternatif hareketlerin inisiyatif elde etmesi ve karşılıklı saygı, güven ve anlayış ortamı içinde yeni bir müzakere çabasına girmesi. Bu konuda düşünülebilecek en ideal alternatif çözüm önerilerinden birisi de adil bir barışı ve demokratik çözümü savunan Türk ve Kürtlerin ortak sivil veya siyasi organizasyonların çatısı altında bir araya gelerek, ortak bir çözümü ve gelecek projesini beraberce oluşturması.

İşte böylesi bir alternatif için önerilebilecek adreslerden birisi de Yeşiller Partisi’dir.

-Adil Özgür-

Kategori: Yeşeriyorum