Ana Sayfa Blog Sayfa 5443

Nijer’de Ordu Yönetime El Koydu.

Başlık çok tanıdık; yani ordunun yönetime el koyması. Çok aşina olmadığımız bir coğrafyadan, yakından takip etmediğimiz bir siyasi ortamdan geldi bu haber.

Açıklanan sebep: seçimle gelen mevcut Devlet Başkanının anayasayı ilga ederek kendi iktidarını ( bazı kaynaklara göre üçüncü kez, bazı kaynaklara göre ilelebet ) devam ettirmek istemesi.

Emo Ankara Şube Seçimlerinden İzlenimler

Emo seçimlerinin benim açımdan nihai sonucu Pazar akşamı saat 23.00 civarında Ankara Şube Başkanı ve sekreterine 2 yıldır sürdürdüğüm görevimden aldığım ayrılık kararını deklare ederek son buldu. Nedenleri, niçinleri bende hep kalacak bu kararımın her iki taraf içinde bundan sonrasında daha faydalı olacağının bilincindeliğiyle.

Komünist Manifesto ve Yeşil

Başınız Kiminle Dertte?

İlhan Selçuk’un Ergenekon davası kapsamında evinin aranmasının ertesiydi sanırım. Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik; “Şimdi herkes biraz sakinleşsin”  benzeri bir söz söyledi. Erdoğan’dan çok geçmeden karşılık geldi; “Sakinleşelim de bugüne kadar haksızca yazdıklarınız ne olacak?”

Şimdi tam kestiremiyorum (ki pek de önemli değil) ama sanıyorum Selçuk, ya ilk ya da ikinci arama dalgasında bu muameleyi görmüştü. Yani artık Ergenekon davası geri dönüşsüz bir yola girmişti. Selçuk’un birçok anti-demokratik kişilik özelliği olabileceğini düşünüyorum. Aksi mümkün olabilecek bir ülkede değiliz. Fakat henüz “genç” bir gazeteci olarak Balbay’ın, Selçuk’la hangi nedenle darbecilik oyununda kol kaldırdığını henüz anlayamadım.

Aslında sözü “anlama” meselesine getirmek için yazacağım yazı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir konuyu hatırlatmış oldum. Şifreli romanlara ve gizli saklı işlere pek meraklı bir toplum olduğumuz için görünen herşeyin ardında birbaşka niyet olduğunu doğuştan biliriz. Bu nedenle anlama meselesi de bizim için epeyce meşakkatli bir konu olmuştur hep. Kutsalları, dogmaları, kuralları bol olan toplumlarda -doğal olarak- gelişen gizli saklı işlerin doğurduğu bir model bu.

Birçok kez daha önce okuduğu bir romanı aradan epey bir zaman geçtikten sonra tekrar okuyan kimselerden duydum; daha farklı anlamışlardı. Böyle bakınca en zor tekrar okumanın, uzunca bir süre “kutsallığından” şüphe duyulmayan bir metni, tekrar okumaya kalkışmak olduğu şüphe götürmüyor. Çünkü o metinden yeniden anladığınız şey, kutsallığına halel getiriyorsa muhtemelen başınız başkalarıyla dertte demektir. Kutsallığını yeniden üretiyorsa bu defa kendinizle başınız dertte demektir.

Öte yandan herhangi bir romandan kutsal bir metne dek aynı “yeniden anlama denkleminin” birçok kez gerçekleşebilmesi, sıradan bir tesadüf veya önemli bir teorik bilgi olarak algılanamaz. Önemsiz de görülemez. Bu söyleyiş, insanın en temel özcü niteliğinin “anlama-yeniden anlama” olduğuna vurgu yapmak anlamına gelmelidir. Yeniden anlama yoksa, aslında anlama da yoktur. Böylece değişim de yoktur ve bu zeminde sadece “insan cisminden” sözedilebilir.

Cismi insanla birçok şey yapabilirsiniz ama onun sizinle en beceriklice yapacağı şeyin çatışmak olduğuna kuşku duymamalısınız. Çünkü bu çağlar boyunca tekrar edilegelmiş yeterince ezbere bir eylemdir. Çatışma özel bir anlama çabası içermeden gerçekleştirilebilecek yegane “insani eylemdir.” Fakat bu böyle olmasına rağmen yine de değiştirici etkisi küçük görülemez. Hele “çatışma geliştirici değildir” hiç denemez. Hatta çatışmanın kapıya dayandığı an aslında “çatışmaktan kaçınmak” değişmeyi engelleyebilir.

İyi ama bütün bu değişim ve çatışma anlarının geldiğini -içinde yaşadığımız halde- nasıl idrak edebiliriz? Çünkü içinde olmak belirli bir subjektif pozisyonumuz da olduğu anlamına gelir ve bu pozisyonumuzdan asli nedenlerle değil, birçok sıradan sebeple de şikayetçi olabiliriz. Gerçekten… şikayetçi olduğumuz subjektif pozisyonun değişmesinin veya bu pozisyonda edindiğimiz gözlemlerle ifade ettiğimiz değişim talebinin/hedefinin aslında toplumcu bir amaca hizmet edecek olduğunu önceden nasıl anlayacağız? Büsbütün kendimizle ilgili olanın herkesle (nispi olarak) ilgili olabileceğini nasıl söyleyebiliriz?

Sanıyorum son kez yeşil ve sol ile toplantıya katıldığımda uzun zamandır ilk kez bir heyecan duydum. Masanın çevresindeki insanların samimi soru ve yanıtları toplantının sonuna doğru beni “Komünist Manifesto ve Yeşil” başlığı ile bir çalışma için heveslendirdi. Yazıyı bu konuya bir giriş olması umuduyla kaleme aldım. Umarım “anlaşılır” cümlelerle devam etmek kısmet olur. Çünkü başımın derde gireceğini daha şimdiden hissediyorum.

Levent Arslan        [email protected]

“Ve Kendimi İyi Hissediyorum…”

Habertürk televizyonunda Yiğit Bulut Balyoz darbe planı gazetelere yansıdıktan hemen sonra planı hazırlayan zamanın 1. Ordu komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan’ı altı saat boyunca stüdyoda konuk etti. Programda kendinden emin bir şekilde yaptıklarını savunan ve darbe iddialarını yalanlayan Doğan, Yiğit Bulut’un güvenini kazanmayı başardı! Programın sonunda Yiğit Bulut’un aşağı yukarı şöyle dediğini gayet iyi hatırlıyorum: “Paşam, şurada altı saattir birlikte oturup çay içiyoruz, Bernanke’nin merkez bankası kararlarını bile birlikte yorumladık, ben sizi çok samimi buldum ve size inanıyorum, sizin bu planlarda yazanlarla ilginiz bulunmadığına eminim.”

Hazır Çetin Doğan gözaltındayken, gelin bu olayı ve Yiğit Bulut’un mantığını yorumlayalım:

1-      Türkiye’de orgenerallere ve emekli orgenerallere (hatta diğer generallere ve albaylara da), sadece yüzlerine bakıp karşılıklı çay içerek, gözü kapalı inanabilirsiniz.

2-      Halkın en güvendiği kurum ordudur, demek ki subaylara inanmak için kanıta ihtiyaç yoktur. (Fakat aynı araştırmalara göre halkın en güvenmediği kurum medya olduğuna göre, en güvenilmez kurumun temsilcilerinden birinin gözü kapalı inandığı birine bizim inanmamamız gerekmez mi? Neyse…)

3-      Türk ordusu darbe yapmaz. Daha doğrusu darbe gerçekleşene kadar ordunun darbe yapmayacağına inanmak, darbe gerçekleştikten sonra ise zaten bu konuda yorum yapmamak gerektiği için bu konu tartışılamaz.

4-      Hepimiz Atatürkçüyüz.

Türkiye’de Yiğit Bulut gibi düşünen, üstelik eğitimli, yazan-çizen ciddi bir insan grubu var. Bunlar ordunun kendisini üzerine tesis ettiği değerlere aslında o kadar da yakın değiller. Her konuda dogmatik olmadıkları gibi, savaş meraklısı, askeri diktatörlük özlemiyle yanıp tutuşan, kafaları hamasetle çalışan insanlar da değiller bunlar. Ama yine de karşılarına geçip Çetin Doğan gibi esip gürleyen bir “paşa” gördüklerinde, bildikleri bütün teorileri ve tarihin neye benzediğini unutup iman etmeye hazır hale geliyorlar. Bunlar genelkurmay başkanı savaş gemisinin tepesine çıkıp gözdağı verdiğinde de susuyorlar, müthiş ayrıntılı binlerce sayfa darbe planını veya günlükleri okumayıp, ben yazmadım birileri kurguladı diyen Özden Örnek’lere, Çetin Doğan’lara da inanıyorlar. Neden?

Çünkü korkuyorlar.

Nasıl korkmasınlar ki?

Cumhuriyet’in kuruluşundan sadece iki yıl sonrasından, ta 1925’den başlayarak sayısız darbe, sıkıyönetim, muhtıra ve balans ayarı yapan bu ordu. 12 Eylül’den sonra bir milyon insanı işkenceden geçiren/geçirten bu ordu. Sadece son dönemde değil, Şeyh Sait isyanından, Dersim harekatına ve bugüne dek sayısız operasyonda köyleri boşaltan, Kürtçeyi yasaklayan, Diyarbakır cezaevi gibi trajediler, JİTEM gibi suç örgütleri yaratan, böylece bölgede faili meçhuller dahil on binlerce insanın ölümüne yol açan çatışmanın ve çözümsüzlüğün en önemli sorumlusu olan bu ordu. Dört başı mamur son darbenin üzerinden 30 yıl geçtiği halde hala liselerde milli güvenlik dersi adı altında sivil öğrencileri üniformalı öğretmenlerin komutasında hazır ola geçiren bu ordu.  Toplum, örgüt ve politika sözcüklerini kirli ve  sakıncalı ilan eden bu ordu. Kendini eleştirilemez kılan, toplumu hala namlunun ucundan yönetmeye hevesli olduğunu gizlemeyen bu ordu.

Dolayısıyla korkmakta haksız değiller.

Aslında doğrudan doğruya ve sadece bu ordu demek de çok doğru değil. Bu ordunun, ürettiği politikalarla rehin aldığı hükümetler, bürokrasi ve yargı… Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin başlıca aktörleri bunlardan ibaret. Tabii sivillerin, siyasetçi ve bürokratların, sivil kamuoyunun ve medyanın bu tarihteki payını bir boyun eğme olarak görüyor değilim. Tarih iç içe geçmiş, sonuçların da nedenleri, aktörlerin başka aktörleri ürettiği girift bir süreç. Ne siyasetçiler, ne de sivil toplum bu tarihin bütün yükünü ordunun üzerine yıkma lüksüne ve ayrıcalığına sahip. Bir arınma olacaksa hep birlikte olacak.

Doksanlı yıllardan itibaren uzun yıllar insan hakları hareketinde çalıştım. Yüzlerce işkence mağdurunun hikayelerini dinledim, tedavilerine katkıda bulunmaya çalıştım. Ben bu darbe süreçlerinin doğrudan mağduru sayılmam, 12 Eylül’de çocuktum, Kürt bölgelerinde de yaşamadım. Yaşananlara çok sonradan (ve neyse ki sadece) tanıklık ettim. Ama yine de hayatta depremden ve savaştan sonra en çok korktuğum şey askeri darbedir.

Bu nedenle bu kolektif korkunun, bu boyun eğme ve otorite bildiklerince onaylanma ihtiyacının en azından nedenlerini anladığımı sanıyorum. Ama bugün darbe planları yapan generaller sorgulanabiliyorken, bu korkunun sebeplerinden, derin sebeplerinden kurtulma şansının kapımıza geldiğini fark edebilmeliyiz. Parmaklarını üzerimize sallayan kerametleri kendinden menkul generallere daha fazla itaat etmemiz gerekmeyebilir. Terhis vakti gelmiş olabilir yani. Bunun için en azından kapı aralandı bugün.

REM’in “It’s the end of the world as we know it” diye çok güzel bir şarkısı vardır. Michael Stipe, şarkıyı nefes nefese söyledikten sonra nakarat bölümlerinde şöyle der: “Bildiğimiz dünyanın sonu bu”. Ve nakaratın son tekrarında ekler: “Ve kendimi iyi hissediyorum.”

Her şeyi, her süreci eleştirel okumaya varım. Ama biraz umuda da varım.

Fransa: Sol Kendi İçinde Çekişiyor

Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, Fransızların büyük çoğunluğu, 14 ve 21 Mart’ta yapılacak bölge seçimlerinden muhalefetin başarıyla çıkacağına inanıyor.

Şu anda 22 bölgenin 20’sini iktidarda olan sosyalistler, seçimlere 22’de 22’yi hedefleyerek başladı.

Eko-Sosyalizm, Nasıl?

Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER  http://www.ekolojistler.org/ekoloji-ve-kapitalizmden-sosyalizme-gecis-john-bellamy-foster.htm ) yazısında, “kapitalizmden sosyalizme geçiş, kapitalist dünya sistemindeki çevre ülkelerin başı çekeceği bir sürdürülebilir insani kalkınma mücadelesidir.” sözü yer alıyor burada karşımıza çıkan “insani kalkınma” kavramı yazının ilerleyen bölümlerinde ve Küba’yla ilgili örnekte de yineleniyor.

Bu söz bir çeviri sorunu olarak mı kalkınma diye ele alınmıştır yoksa J.B.Foster aynen bu anlama gelen bir söz mü kullanmıştır. Merak ediyorum

Gerçi “Sosyalizmin inşasında temel sorunun iktisadi kalkınma değil insani kalkınma olduğunu “Küba’da İnsan ve Sosyalizm” eserinde açıkça dile getiren kişi Ernesto “Che” Guevara idi.” sözleri bu merakıma bir yanıt gibidir ama “kalkınma” sözü kendine nasıl bir altyapıda sorusunu sormayı gerektiriyor ve bu altyapı gezegenin sınırlarını ne kadar zorlayacak?

Sovyetler Birliği’nin Stalin yüzünden aşırı üretim olgusuyla tanıştığı ve aslında sosyalizmin ekoloji konusuna yabancı olmadığı ilk dönem örnekleriyle kanıtlanmaya çalışılıyor. Sosyalizmin altyapısının üretim araçlarının ileri kapitalizm gelişmişlik düzeyine gereksinim duyduğunda hemfikirsek bu gelişmişlik düzeyinin ekolojik dengeyi zorlayıp zorlamadığının hesabının yapılmış olması gerekmez mi?

Kapitalizm Paris’e girmezden önce Paris veba salgınlarıyla çalkalanıyordu. Daracık sokaklar güneş görmeyen evler biriken çöpler ortalık yerde yığılmış foseptikler… Tam bir ekosistem felaketini ortaya koyuyordu. Kapitalizm Paris’i yeniden yapılandırdı.  Geniş caddeler güneş gören evler ve temizlik ortaya çıktı…   O döneme özgü ekolojik felaketi kapitalizm önledi.  Burada kapitalist devrimden sonra ekolojik devrim gerçekleşti denebilir…

Bunu hesaba katarak kapitalizmin de ekolojik olabileceğini söylemek mümkün gözükebilir (mümkündür demiyorum ama sanırım bu aralık üzerine “yeşil ekonomi” yutturmacası-yeşil badanalama oturuyor.)

Bilinçli bir toplum değil midir ekolojik toplum? Zorunlulukların oluşturduğu bir ekolojik altyapıda yaşıyor olmak ekolojik toplum olunduğunu kanıtlar mı? Bence Hayır! bu durumda yeniden insanın belli bir gelişmişlik düzeyini yakalaması için “insani kalkınma” ya dönüyoruz.  Bu bir yeşil bir ekolojist olarak tüylerimi diken diken eden kalkınma sözcüğünden arınmak ve de zorunlulukla özgürlük arasındaki bağı  iyi anlamak gerekiyor.

Nasıl olacak bu iş?

Çevreciler TEMA’ya gidiyor ama Sosyalistlerle olamıyorlar. Sosyalizmin ekolojik olanının uygulanabileceğinin de garantisi yok.  Ya gene bir Stalinle karşılaşılırsa bir ömürlük milyonlarca insan emek ve hayatı geçip gidecek boşa demesek de bir avuç deneyim uğruna!..

Bu düşünceleri çok tartışmamız gerekiyor. Yazık bir köşede durup herkese göz kırpıyor ama zihinlere giremiyor neden acaba!

Cephe Savaşında Bandocu Olmak

Bir tespitle başlayalım :

Türkiye’de yeşillerin de dahil olduğu bir grup birey ve oluşum, gerçek demokrasi, tüm hakların korunmaya alınması, tarafsız hukuk, askeri vesayetin son bulması ve iktidarıyla-muhalefetiyle siyasetin boğazına kadar battığı pislikten arındırılması için samimi, gerçek bir mücadele veriyor.

İkinci bir tespit, birincisini izlesin hemen :

Bu bahsettiğimiz grubun günümüz Türkiye’sindeki politik gücü “ana” aktör olmasına yeterli değil henüz, “destek-yan aktör” olabiliyor ancak.

Bu ne anlama geliyor? Ana aktörlerden birinin (aşağıda aktörleri tanıtacağım) diğerine karşı başlattığı saldırıda bu grubun desteği önemli, hatta belirleyici bir etmen olabiliyor; ancak bu yan-destek aktörün “iki ana aktörden” biri tarafından başlatılmayan ve/veya aktif olarak arka çıkılmayan bir hareket dahilinde “gidişatı” değiştirmesi mümkün olamıyor.

Peki kim bu aktörler? 2 ana aktör (paradigma ya da “algı kalıbı” da diyebiliriz) var : modernist cumhuriyetçiler ve  muhafazakar pragmatistler. Bu iki aktörün günümüzde beden bulmuş partileri CHP ve AKP kuşkusuz. Bu aktörlerin aslında oldukça fazla ortak noktaları var : Sünni Milliyetçilik, ataerkil ve yasakçı ahlakçılık, her pahasına ekonomik büyüme iştahı, halka güvensizlik. Türkiye tarihinde kısa-orta vadede az-çok bir etkide bulunmuş bütün partiler bu ortak yönlerin bir araya getirilmesinden ya da bazılarının ön plana çıkarılarak bir nevi “hibrid” partiler kurulmaya çalışılmasından ibaret. Ancak iki aktörün yapısal çatışmaları, çelişkileri ve uyumsuzlukları nedeniyle tüm bu parti ve oluşumlar ya saman alevi gibi parlayıp söndü (ANAP ve DYP, örneğin) ya da tüm olumlu şartlara rağmen hep “sınırlı etkiye” sahip oldu (tam olarak MHP : Türkiye’de sorsanız herkes milliyetçidir ama MHP’nin oy oranı ortada).

Bu analizleri yapmamın sebebi, dar anlamda Yeşiller, geniş anlamda ise yazının başında bahsettiğim “grup” olarak izlediğimiz stratejiye belki de bir ince ayar gerektiğini tartışmaya açmak. Meramımı aktarabilmem için, özellikle son 5-7 yılın kısa (gerçekten kısa!) bir özetini yapalım :

Muhafazakar pragmatistler, modernist cumhuriyetçilere karşı açık cephe saldırısı başlattı. Tüm şartlar uygundu kadim düşmanın yerle bir edilmesi için. Saldırıda belirleyici rolde olan “destek-yan” aktörün aktif desteğini almak için ve meşru dayanak noktası  olarak özellikle ordunun darbelerle, komplolarla, cinayetle, kanla ve yalanlarla dolu tarihi didiklenmeye, kamuoyuyla paylaşılmaya başlandı. Destek-yan aktör olan grup için bu hem geçmişle hesabın kapatılması, hem de “daha etkin bir politik güce sahip olunabilecek” bir yarının inşası için çok uygun bir durumdu. Saldırıya tüm gücümüzle destek verdik. Verdik ama, muhafazakar pragmatistlerin “bu arada” yediği haltları da görmüyor değildik; sadece görmekle kalmıyor, haykırıyorduk da tüm gücümüzle. Ancak cephe savaşında (sizin bunu “cephe” savaşı olarak görmemeniz pek önemli değildi, iki ana aktör için, islamcı esnaf için, röfleli teyze için bu bir cephe savaşıydı) ya bi’ taraftasınızdır ya da diğerinde; gerilla taktiği uygulasanız bile farketmez kimse. Dolayısıyla bizim “grup” iki ana aktörü de kıyasıya eleştiren, ikisine de ateş saçan ama öyle veya böyle “modernist cumhuriyetçilere” karşı verilen savaşı “sistemi değiştirebilme anlamında daha köklü ve öncelikli” şeklinde değerlendiren bir pozisyon aldı.

Şu konuda sanırım hepimiz hemfikiriz : İdeal olanı, bizim “grubun” üçüncü bir ana aktör haline gelmesi, tek başına “gidişat” değiştirme yolunda adım atabilmesi, bunun için ana aktörlerden birinin aktif desteğine ihtiyacının olmaması. Ve fakat (belki bunda hemfikir değilizdir) : Durum bu değil. Bizim gruptaki köşe yazarlarının, bağımsız medyanın, sanatçıların ve entellektüellerin “toplum içinde artan etkisi” demeden önce düşünmek lazım; bu fikirlere gelen destek bahsettiğimiz “savaş koşulları” içinde gelmiyor mu? Demokrasi öyle pek de iplenen bir kavram değilken, muhafazakar pragmatistlerin 3-5 sene boyunca savaşın esas argümanı olarak kullanmasıyla “evet evet, demokrasi nan tabi” haline dönüşmedi mi? Bu argüman ortadan kalktığında (savaş bittiğinde ya da şekil değiştirdiğinde, örneğin) ne olacak?

Kuşkusuz, bu “cephe savaşı” boyunca kullanılan demokrasi, hukuk, haklar falan kavramlarının “bizim grubun” etki, gücü ve büyüklüğünü arttırıcı bir etkisi oluyor.  Ama bu artışı abartmamak lazım. Türkiye’de halk hala modernist cumhuriyetçiler ve muhafazakar pragmatistler arasında şekillenme devam ediyor. Ana aktörlerin oluşması da, yok olması da kısa dönemlik işler değil (olağanüstü koşullar dışında, Nazi Almanyası’nın oluşması örneğin). Muhafazakar pragmatistlerin bu ülkede en iyimser tahminle 150 yıllık geçmişi var, 1453’e kadar götürebilirsiniz hatta kolaylıkla. Modernist cumhuriyetçilerin de İttihat ve Terakki’yle başlayan ve hafiften şekil değiştirerek bugüne gelen bir asırlık bir geçmişi var. Bunların oluşması uzun sürdüğü gibi, ufalmaları-dağılmaları da uzun sürecektir.

Toplumu şekillendiren bu iki temel aktör-algı kalıbı-paradigmanın değişmesi ve “bizim grubun” güç kazanması için ne yapmak lazım? Bu çok önemli bir soru, atılan her adımda bu sorunun bir şekilde hatırlanması, hatırlatılması, hatırda tutulması gerekiyor. Özellikle bu “savaş” ortamında, ve bu savaşın ikinci aşamasının (hukuk sisteminin ve işleyişinin ele geçirilmesi)  sonlarına yaklaşırken gözleri dört açmak, kulakları da iyice dikmek lazım. Radikalin internet sitesinde İsmail Saymaz imzasıyla hazırlanan derleme dosyası bu konuda hayati derecede önemli bilgiler veriyor. Bir an durup düşünüldüğünde, durumun 80′ sonrası “hukuk” işleyişini aratmayacak kadar çürümüş olduğunu görmek mümkün. Sinirleniyoruz, sesimizi çıkarıyoruz, bağrınyoruz… Ama yine de birşeyler eksik, değil mi? Sanki “yaşadıklarımıza” duyduğumuz öfke, “muhtemelen yaşayacaklarımızdan” duymamız gereken korkunun önüne geçiyor. Modernist cumhuriyetçilerin günahları, muhafazakar pragmatistlerin şeytani planlarından ağır basıyor vicdanımızda bir yerlerde.

“Bizim grubun” en büyük avantajı ve gücüdür : Kendine her an dışarıdan bakabilme, kendini ve yanındaki yoldaşını korkmadan eleştirebilme, yanlış yaptığı zaman korkup üstünü örtmek yerine cesaretle üzerine gidebilme. Bu gücü kullanmanın zamanı geldi belki de. Yanlış yaptık demiyorum, bu ana dek verdiğimiz destek sonuna kadar haklıydı ve bundan sonra verilmeye de devam edilmeli. Ama vicdanımızdaki ve dimağlarımızdaki o “yaşadıklarımıza duyduğumuz öfkenin muhtemelen yaşayacaklarımızdan duymamız gereken korkunun önüne geçmesi” meselesini açıklığa kavuşturmak, safımızı (bize belli ama) dosta-düşmana iyice göstermek-belli etmek, muhafazakar pragmatistlerin sinsi ve şeytani oyunlarını “bunlar komplo teorisi” diye geçiştirme eğilimimizden en azından biraz uzaklaşmak…

Bütün bunları yapmak, müsterih olalım; darbelere, milliyetçiliğe, ataerkilliğe, şiddete, demokrasinin her ne sebeple olursa olsun rafa kaldırılmasına ve militarizme karşı mücadelemize zeval vermeyecektir.

Bitirirken : “E zaten bütün bunları yapıyoruz bizler, yapmıyor muyuz nan yoksa?” gibisinden bir kafa karışıklığı hakimse bünyede, Yeşiller olarak yaptığımız son basın açıklamasını ve ondan önceki Ergenekon açıklamalarımızı karşılaştırmak belki yardımcı olabilir. Bende var şahsen bu kafa karışıklığı, ve bana öyle geliyor ki bu siyasi savaş içinde modernist cumhuriyetçilere karşı acımasız-doğrudan saldırılarımız, muhafazakar pragmatistlere karşı yerini “herkesin kulağını çeken” bir söyleme dönüşüveriyor.

Yaşadıklarımıza duyduğumuz haklı öfke, gözümüzle görüp kulağımızla duyduğumuz pisliklere tepkimizden ağır basıyor.

Etrafımızdaki birçok eş-dostun “AKP’yi mi destekliyorsunuz abi?” sorularının nedeni bu olmasın?

Modernist cumhuriyetçilerce (CHP), muhafazakar pragmatist cephesinde (AKP) olduğumuz sık sık iddia edilirken; neden hiçbir muhafazakar pragmatist (AKP) çıkıp da “Modernist cumhuriyetçisiniz siz!” (CHP) demiyor?

Yoksa sandığımız kadar “tarafsız”, sandığımız kadar “Biz farklı birşey söylüyoruz”cu görünmüyor muyuz dışarıdan?

AKP’ye Muhalefet – 4

Bir aydır sürdürmeye çalıştığım “AKP’ye muhalefet” yazı dizisinin ana fikri, genel seçimler yaklaşırken iktidar partisine karşı izlenmesi gereken muhalefet çizgisinin temelinin demokrasi mücadelesi olması gerektiğiydi. Hem AKP’yi demokratikleşme mücadelesi veren bir parti olarak görme yanılgısına düşmeden, hem de sivil darbe gibi tuhaf deyimler icat edip şeytanlaştırmadan yürütülecek gerçek bir demokrasi mücadelesi. Daha doğrusu gerçek demokrasi için bir mücadele. Bugün son olmasını umduğum dördüncü yazıyla konuyu toparlamaya çalışacağım.

Son birkaç gündür yargı çevresinde yaşanan gelişmeler bu tespitle örtüşüyor. Eski devirlerde olsa kellelerin gideceği, padişahların saray çatılarında kovalanacağı, Babıalilerin basılıp şehzadelerin zehirleneceği türde sert ve açık bir iktidar mücadelesi, modern çağların nazik (!) üslubuyla yürütülüyor. Tarafların ikisi de gerçek demokrasi için veya toplumsal barış için vermiyor mücadelesini. Geniş çaplı kaba bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil bu.

Öte yandan son anketler AKP’nin bugün seçim yapılsa, bu kez artık tek başına iktidar olacak kadar oy alamayacağı tahminini ortaya koyuyor. Sonuçlar bir CHP-MHP koalisyonunun yaklaştığını haber veriyor. Alarm zilleri mi demeliyim?! Demokratikleşme adı altında demokrasi açığının iyice büyüdüğü bu dönemin ardından bir de milliyetçi bir restorasyon hükümetine maruz kalmak hiç iç açıcı bir gelecek tahmini değil doğrusu.

AKP kendini ve Türkiye’yi bu sondan gerçekten kurtarmak istiyorsa yapması gereken tek bir şey var. Hazır Meclis çoğunluğu elindeyken siyasal sistemi kilitleyen bütün antidemokratik yasaları (seçim barajından siyasi partiler yasasına, YÖK’den HSYK’ya kadar) değiştirmek. AKP sistem değişikliği nedeniyle kolay iktidar şansını kaybedeceği düzeyde risk alma cesaretini kendinde bulursa çok şey değişebilir çünkü. Yeni bir Anayasa yapmak için gerekli uzlaşmayı sağlayamasa bile, en azından değişimin önünü açabilir.

Ama istemiyor. AKP istemediği ve cesareti de olmadığı için büyük olasılıkla bütün bu reformları yapamayacak ve belki de kendi lehine sürsün diye uğraştığı sistem yüzünden kaybedecek. Tıpkı daha önce ANAP’ın ve DSP’nin başına geldiği gibi. Ama bu seferkinin bahanesi büyük olacak: Biz rejimi demokratikleştirmeye çalıştık, izin vermediler diyecekler. Demokratikleşme sözcüğünün değerini bir kez daha düşürecekler.

Bütün bunlar ne yazık ki AKP’nin politik çizgisinin doğal sonucu. Gerçi bu çizgi gerektiğinde pragmatik bir reformizmi de mümkün kılıyor. Ama nedeni basiretsizlik mi, küresel aktörler mi, tabanı kontrol çabası mı, ekonomik çıkarlar mı, kadroların kişilik yapısı mı, geldikleri ideoloji, kültür ve terbiye mi, başka bir şey mi bilmiyorum ama, gerçek anlamda reformist olmayı beceremiyor AKP.

Peki demokrasi mücadelesini vurgulayarak bu hükümetin Türkiye’yi sürüklediği sosyal ve ekolojik yıkımı ikinci plana mı atıyorum? Aslında hayır.

Tekel işçilerinin direnişinde somutlaşan kamusal tahrip, sosyal hakların ortadan kaldırılması, neoliberal olması yemiyormuş gibi bir de sadece belli çevrelerin çıkarı için çalışan yolsuzluğa batmış ekonomik sistem bu iktidarın en büyük günahı.

İkinci büyük günahları doğaya karşı işledikleri suçlar. Her buldukları akarsuyun önüne bir baraj kurmak, ya da vadileri kurutmak istemeleri, Türkiye’yi nükleer maceraya hesapsızca sürüklenmeleri, üzerine bir de fosil yakıt batağına iyice saplanmaları, vb…

Ama bütün bu yanlış politikaları yalnızca küresel ekonomik sistemle, neoliberalizmle, kapitalizmle, ya da AKP’nin emperyalizmin maşası olmasıyla falan açıklamaya kalkanlar sadece yanlış analizler yapmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iktidar partisinin politika üreten kadrolarını ve temel siyasi çizgisini belki de istemeden kurtarmış oluyorlar.

Çünkü sorun sadece sosyal ve ekolojik yıkım politikaları da değil. AKP uyguladığı tutarsız politikalarla bir yandan da Türkiye’nin küçücük çocukları hapislere tıkan, Pınar Selek gibi en önemli değerlerinden birinin hayatını karartan, demokratik açılım adı altında Kürtlerin seçilmiş temsilcilerini tutuklatan yapısal sorunlarını ağırlaştırıyor.

Yani bu kadar yanlış politikalar üretmelerinin nedeni sadece büyük harfli “Sistem” değil, AKP’nin Türkiye’deki demokrasi açığını büyüten temel ideolojisi ne yazık ki. Bu kadroları üreten aynı demokrasi açığı, toplumun orta sınıflarıyla yoksullarını buluşturan aynı kültürel sığlık, toplumu siyasetten ve politik çözümlerden korkutan ve soğutan aynı ideolojik kapan.

Bu nedenle sosyal ve ekolojik bir toplum için vereceğimiz mücadele, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden bağımsız olamaz. Önümüzdeki seçimler için AKP’nin yarattığı ekolojik ve sosyal yıkımları teşhir edecek, istediğimiz dünyayı ve Türkiye’yi bunun üzerinden tarif edecek bir kampanyaya ihtiyacımız var. Ama aynı zamanda yeni bir Anayasa’yı, yeni bir yurttaşlık tarifini de içeren derinlemesine bir demokrasi mücadelesini de yine AKP’ye karşı vermek zorundayız.

Bunu yaparken ülkeyi olası bir CHP-MHP koalisyonundan nasıl kurtaracağımızı da şimdiden düşünmek zorundayız ama… Neoliberalizme ve askeri vesayete karşı mücadele ediyoruz derken, üstüne bir de nasyonalist cephe hükümetiyle karşı karşıya kalmayalım.

AKP’ye muhalefet 1

AKP’ye muhalefet 2

AKP’ye muhalefet 3

Organik Tarımı Geri İstiyorum

İstanbul Halk Ekmek (IHE) 2005 yılında beş yıllık bir öngörü ile ve takdire şayan bir cesaretle bir proje başlattı ve adına Organik Tarım Projesi dedi. Projenin değerini kelimelere sığdırmam mümkün değil, haksızlık ettiğimi bile bile özetlemeye gayret edeceğim

At Kafalıların Katsayı Zekası

Yaşları 14 ile 20 arasında değişen ve son 30 yıllık süreçte apolitikleştirilmiş gençler üzerinde tamamen politik kararlar alınmaktadır. 12 yıldır tartışılan bu konu artık öylesine basmakalıp kavramlarla tartışılmaya ve tekrar edilmeye başlandı ki ezbere bildiğimiz bir masala dönüştü.