Ana Sayfa Blog Sayfa 543

HDP’li Çepni ve Prof. Atmış, ‘özel ormanları’ yapılaşmaya açan tasarının arka planını Yeşil Gazete’ye anlattı

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) başta İstanbul olmak üzere şehir içinde veya kenarında bulunan ve yapılaşma izni verilmeyen  “özel ormanların” imara açılmasına yol açacak bir kanun teklifini 7 Mart’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne (TBMM) sundu.

AKP milletvekillerinin TBMM kapanmadan getirdiği teklifinin yasalaşması halinde başta İstanbul’un Polonezköy, Sarıyer ve Beykoz ormanları olmak üzere imara açılmasına izin verilmeyen özel statüdeki ormanlar kesilerek betona dönüştürülebilecek.

Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdoğan Atmış ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili ve Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Murat Çepni kanun teklifi ile öngörülen değişikliklerin analizini Yeşil Gazete ile paylaştı.

Çepni, kanun teklifinin TBMM’de önce Çevre Komisyonunda değerlendirildiğini, ardından Tarım Komisyonuna gönderildiğini ve sonrasında Genel Kurul’da inceleneceğini aktardı.

‣ AKP’den özel ormanların imara açılması için yasa teklifi

Komisyonda yapılan değerlendirmeleri paylaşan Çepni “Bu kanun teklifi, sonuçları itibariyle çok ciddi bir düzenleme; hem içinde bulunduğumuz deprem süreci hem küresel iklim krizi, ormansızlaşma, kuraklık ve seller… Bütün bunlar değerlendirildiğinde ormanları ilgilendiren herhangi bir yasal düzenleme doğal olarak hepimiz açısından çok kritik hale geliyor” diyerek, teklifin hem Çevre hem de Tarım komisyonlarında büyük tepki ve etkili bir muhalefetle ve karşılandığını belirtti.

Vekil, “Ama iktidar tabii depremden hemen sonra bile işte çıkardığı 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle sözüm ona depreme karşı güvenli alanlarda kentleri kurma gerekçesiyle ormanlık ve kırsal alanları inşaata açtı” diye ekledi.

“İktidar attığı her adımı sözüm ona çevreyi koruma, ormanları koruma, suları koruma, insanları koruma ambalajına sararak getiriyor” diyen Çepni, meclisin Çevre Komisyonunda benimsenen perspektifin bu ambalajı kaldırarak gerçeği araştırmak ve ortaya koymak olduğunu belirtti.

‣ Torba Yasa’yla sahipli arazilerdeki ormanlar, ‘ormanlıktan’ çıkarıldı

Komisyonda yapılan değerlendirmeler

Vekil Çepni, TBMM Çevre Komisyonunda yapılan değerlendirmeleri aktardı.  

1. Orman hususi değil kamusaldır

İlk itirazın “hususi orman” kavramına yönelik olduğunu belirterek bu tabirin reddedilmesi gerektiğini açıklayan Çepni, “Orman kamusaldır. Hatta orman tüm insanlığındır; üzerinde yaşayan tüm canlılarındır. Orman varlıkları özelleştirilemez, kamuya ait olmak durumundadır. Kamu tarafından korunmakla mükelleftir, zaten anayasada da bu madde var. Dolayısıyla hususi orman tanımlaması kaldırılmalıdır” dedi.

HDP’li milletvekili, hususi orman tanımlamasının kişisel kararların önünü açacak düzenlemeler getirebileceğini kaydetti; “Hususi orman tanımlaması getirildiği zaman, söz konusu yerlerde her türlü kişisel tasarrufu yapmanın önünü açılır” diye konuştu.

2. ‘Orman vasfını yitirmiş’ Bilimden uzak bir ifade

İkinci bir itiraz gerekçesinin de “orman vasfını yitirmiş alanlar” tabiri için yapıldığını belirten Çepni, ifadenin bilimsel olarak yanlış olduğunu ve bilimsel bir dayanağı olmadığını ifade etti:

“Bilim insanları bu konuda şunu söylüyorlar: Hiçbir alan orman vasfını yitirmez. Sadece şekil değiştirebilir, yani üzerindeki varlıklar dönemsel olarak değişebilir. Orman yangınlarından ortalama üç yıl sonra dahi orası belli farklı boyutlarıyla yine eski haline dönebiliyor, hiç müdahale etmemek gerektiği bilim insanları tarafından ifade edildi. Devlet de hatırlarsanız yangınlardan sonra buralara hiçbir inşaatın yapılmayacağını söylemişti, ama tabii öyle olmadı.”

“Orman vasfının kaybedilmesi” ifadesinin sadece ormanları inşaata açabilmek için öne sürülen bir iddia olduğunu bildiren Çepni, “Buralar ağacıyla, böceğiyle, çalısıyla, her türlü fauna ve florasıyla ekosistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla hiçbir yer orman vasfını kaybetmez” ifadelerini kullandı.

3. Tarım ve ormancılıkta izlenen yanlış politikalar

İtirazların başka bir boyutunun da tarım ve ormancılık alanında izlenen yanlış politikalara dayandığını aktarann Çepni, “Ormanların hali buyken tarım alanlarının da hali elbette ki perişan” dedi. 

Murat Çepni, 6 Şubat’ta meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerden etkilenen illerin tarımda yüzde 16’lık çok önemli bir payı olduğunu da hatırlatarak, “Depremden önce de bu durum buyken özellikle depremden sonra durum çok daha acil hale gelmiş durumda. Depremden önce de pandemi sürecinde de çok acil olduğu herkes tarafından görüldü. Oysa Türkiye bir tarım ülkesi, bir tahıl ülkesi, tahılın ana vatanı. Ama şimdi halimiz bu” diyerek sözlerini sürdürdü.

Prof. Erdoğan Atmış da kanun teklifiyle pek çok orman köylüsünün hak kaybına uğrayacağını açıklayarak, şunları kaydetti:

“Yapılmak istenen kanun değişikliğiyle sınırları içinde verimli devlet ormanı bulunan köylerle (31. madde), verimsiz devlet ormanı bulunan köyler (32. madde) bir şekilde eşitlenmektedir. Aynı şekilde 31. Madde köylerinde halkın yakacak ihtiyaçları tarife bedeli ile karşılanır. Yakacak odun ihtiyaçları istif yerlerinden tarife bedeli artı kesme, taşıma ve istif masrafları da alınırken yeni düzenlemeyle tıpkı 32 madde köyleri gibi yakacak odunu da istif yerlerinden maliyet bedelinin üçte biri üzerinden hesaplanan fiyatlarla almak zorunda kalacaklardır. Bu değişikliğe gidilirse 31. maddeye bağlı köylerde yaşayanlar hak kaybına uğrayacaktır. Bu demektir ki 13 bin civarındaki [içerisinde verimli devlet ormanı bulunan] orman köyünde yaşayan yaklaşık 4 milyon orman köylüsü hak kaybına uğrayacaktır.”

Atmış ayrıca orman köylüsünün tarife bedeli ile kesme, taşıma ve istif masrafları için ödeyeceği para miktarının da artacağını aktardı.

4. Kesilecek ağaçları şirketler belirleyecek

Ormandaki kesilecek ağaçların Tarım Bakanlığınca görevlendirilecek kişi veya kurumlar tarafından seçilecek olması ise bir başka itiraz gerekçesi.

Prof. Atmış, mevcut kanunda bu işi devlet memuru konumunda olan orman işletme şefleri ve orman mühendisleri gibi yetkili kişilerin yaptığını hatırlattı.

Atmış, “Bu değişiklikle Orman Genel Müdürlüğü’nün belirleyeceği başka kişiler de bu işi yapabilecektir. Böylece bu işte piyasa açılacaktır. Hatta dikili şekilde ağaç kesme işini üstlenmiş müteahhitlerin çalışanlar kesilecek ağaçları damgalama etkisine sahip olabilecektir. Böylece müteahhit için kesilmesi en karlı ağaçların damgalanması sağlanabilecektir” diye konuştu.

Vekil Çepni, bu tür bir değişikliğe gidilmesi için dijitalleşmenin gerekçe olarak sunulduğunu belirtti. Atmış ise “Dijitalleşmeye geçiş sırasında oluşacak boşluklar suiistimal edilmeye açıktır” diye uyardı.

Çepni, dijitalleşmenin sürecin şeffaflığına zarar verebileceğine işaret ederek şunları söyledi: “Bakıldığında dijitalleşme daha hızlı ve daha verimli sonuçlar getirilebilir ve çok özel bir dezavantaj yaratmayabilir gibi gelebiliyor. Ama mesele her şeyin sermayeye, şirketlere havale edildiği bir sistem olduğunda atılan her adıma şüpheyle bakıyoruz. Şimdi burada da AR-GE çalışmaları yapacaklar, işaretlemeler yapacaklar, bunları dijitalleştirecekler.”

Ağaç seçiminin şirketlere ve Tarım Bakanlığınca belirlenecek kişilere verilmesinin yol açacağı bir başka sorunun işsizlik olduğun kaydeden vekil, “Orman işçileri diye bilinen, çoğu orman köylülerinden oluşan bu insanlar işsiz kalacaklar” dedi.

Söz konusu ağaç seçimi konusunun uzmanlık gerektiren bir görev olduğunu aktaran Çepni, “Şimdi bu işaretlemeler, bu araştırmalar kim tarafından, nasıl yapılacak? Bu görev şirketlere verildiğinde şirketler bunları nasıl işaretleyecek? Hangi ağaçların kesileceğini nasıl bilecekler?” diye sordu.

Murat Çepni, şöyle devam etti:

TMMOB’dan [Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği] alınıp özel şirketlere verilen yapı denetim şirketlerini biliyoruz. Sonuç ortada. TMMOB’u devre dışı bıraktılar, TMMOB’un yetkilerini alıp özel şirketlere verdiler. İnşaat şirketleri kendi yapı denetim şirketlerini kurdular. Bir şirketin kendisini denetlediği bir uygulama ortaya çıkmış oldu. İşte sonuç ortada, kolonsuz, çakıl taşlarından, deniz kumlarından yapılmış kolonlar, binalar ortada. Hal böyleyken şimdi bu denetimlerin yapılmasının şeffaf ve mutlaka kamuya şeffaf olmalıdır, yani meslek örgütleri, sendikalar ve kamuya açık şeffaf bir biçimde yapılması sağlanmalıdır. Bu yapılmadığında bu atılan bu yeni düzenleme hırsızlığı, orman katliamını daha da kolay hale getirecektir. Yani dijitalleşme eşittir kolaylaştırma derken onu şöyle okuyabiliriz. Dijitalleşme eşittir daha hızlı, daha gizli orman katliamı demektir.”

5. İzin verilenden fazla ağaç para karşılığı çıkarılabilecek

Prof. Atmış, orman köylülerinden ormancılık faaliyetlerinde vahidi fiyatla çalışanlara kendi mülki hudutları içerisinde istihsali yapılan oduna dayalı orman ürünlerinin satış gelirlerinden üretim giderleri düşüldükten sonra kalan tutarın yüzde 10’una kadarı ayni veya nakdi olarak dağıtılmasına yönelik teklife orman köylüsünün kalkındırılmasının gerekçe gösterildiğini ifade etti.

Atmış, “Fakat böyle bir değişikliğin genel seçimler öncesi yapılmaya kalkınması, tam bir oy toplamak içi yapılmaya çalışılan seçim yatırımı olduğu izlenimini doğurmaktadır” diye ekledi.

Kanun teklifinin ormandan izin verilenin yüzde 10 üzerinde ağaç çıkarılmasına da parası alınarak göz yumulmasına müsaade ettiğini de kaydeden Çepni, kereste ticaretinin ormansızlaştırma siyasetinin bir parçası haline getirilmesine de Çevre Komisyonunda itiraz edildiğini bildirdi:

“Geçtiğimiz aylarda Şırnak‘ta çok büyük bir ağaç katliamı gerçekleşti. Bu ağaçların tam olarak nasıl kesildiği, niye kesildiği ve nereye götürüldüğü bilinmiyordu. kolluk güçlerinin koruması altında ağaçlar kamyon kamyon taşıtıldı. Türkiye’de bir taraftan büyük bir rant var. Bir taraftan ormanlık alanlar inşaata açılıyor, bir taraftan da ormanlar peyderpey kesiliyor. Bu kesilen ağaçlar da ülke dışına pazarlanıyor ve mobilya sektöründe yoğunlukta kullanılıyor. Dolayısıyla bütün bunlar başlı başına büyük bir sektör ve devlet burada da bu rantın doğrudan parçası haline gelmiş, bunun önünü açıyor, buna buna uygun düzenlemeler getiriyor. Aynı zamanda da kendi belediyeleri vasıtasıyla bunları bunları bizzat planlıyor. Yani para iktidarın şirketlerinin kasasına giriyor. Dolayısıyla çok boyutlu bir ormansızlaştırma siyasetinin parçaları bunlar yani.”

‣ Ormanda yapılaşmanın önünü açan kararname, birçok afete davetiye çıkarıyor

‘Ormanlara maden, AVM, enerji tesisi, yerleşim yeri açılabilir’

Murat Çepni, kanun teklifi ile özel orman diye tabir edilen alanlarda madencilik yapılması, enerji tesisleri kurulması, AVM‘ler ve yerleşim alanları oluşturulmasının mümkün hale getirilmesinin amaçlandığını aktardı. 

Erdoğan Atmış, bu tür düzenlemeler için yapılan teklifleri “tamamen ranta yönelik bir değişiklik” olarak değerlendirdi. Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi sonucu doğal yapısı  bozulmuş  orman alanlarının  rehabilite  edilmesi amacıyla orman yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi işinin “Bakanlıkça uygun görülmesi halinde ihale mevzuatına göre gerçek ve tüzel kişilere” yaptırılabilmesinin önünün açılması istendiğini kaydetti.

Bu işin daha önce büyükşehir belediyeleri ile il ve ilçe belediyelerine bedeli karşılığında izinle verildiğini belirten Atmış, “Mevcut durumda da belediyeler üzerinden özel ve tüzel kişilere yaptırılmakta olan bu işler yeni bir rant ve mafya düzeni doğurmuştur. Şimdi bakanlık (hükümet)  bu işi direkt üzerine alarak rantı dağıtan kuruluş olma girişiminde bulunmak istemektedir. Bunda büyükşehir belediyelerinin çoğunun muhalif belediyeler olmasının önemli bir payı vardır” diye konuştu.

Çepni’nin aktardığına göre, teklifi sunan iktidar;  47 ilde 800 adet ve toplamda da 25 bin 400 hektar hususi ormanlık alan bulunduğunu, bunların 15 bini parsele bölünmüş durumda olduğunu ve parsele bölünen alanın 5 bin hektarında da yapılaşma oluştuğunu öne sürüyor. Böylece  3 bin hektarın altındaki “orman vasfını yitirmiş alanlar”, inşaat faaliyetine açılabilecek. 

Çepni’ye göre, iktidarın bu teklifteki dayanağı, orman vasfını yitiren alanların gerekli şekilde değerlendirilemediği için sahiplerini mağdur etmesi.

Atmış ise, “Bu şekilde bir teklifi TBMM’ye getiren milletvekilleri bu ranta ortak olma gayreti içindedir. Bu şekilde yapılacak bir değişiklik, betonlaşmış olan kentlerimizin biraz daha fazla betonlaşmasını sağlayarak kent yaşamını daha da yaşanmaz hale getirecektir” dedi.

‘Orman vasfını yitiren alanlar restore edilmeli’

Vekil Çepni, “özel orman” ve “orman vasfını yitirmiş” kavramlarının kabul edilmesi durumunda dahi, bu tür durumlarda devletin yapması gerekenin orman vasfını yitirmekte olan ya da yitirmiş olan yerlere yeniden orman vasfı kazandırmayı hedefleyen yasal düzenlemeler getirilmek olduğunu söyledi ve ekledi:

“Ama AKP’nin yaptığı tam tersi. Ormanda bir boşluk bulunduysa, ‘Burası orman vasfını yitirmiştir, o zaman biz buraya hemen inşaatı açalım’ diye bakıyorlar. Buna rant diyeceğiz, başka hiçbir açıklaması yok.”

‘Bu ülkede insanlar ormanları devletten koruma mücadelesi veriyor’

Ormanları yok eden düzenlemelerin artık bir devlet politikası haline geldiğini söyleyen Çepni, Türkiye’de ormanların devlet tarafından korunmasının anayasal bir zorunluluk olduğunu hatırlattı: 

Anayasa, ormanların hiçbir biçimde inşaata açılamayacağını söylüyor. Yanan ormanlar hiçbir biçimde inşaat açılamaz. Başka bir amaç için kullanılamaz. Ama ne oluyor? Türkiye’de Anayasa’daki bu maddeye rağmen insanlar köylüler ormanlarını devletten koruyorlar. Son dönemde Muğlaİkizköy’de, Rizeİkizdere‘de oldu olduğu gibi, insanlar ormanlarını devletten ve devletin şirketlerinden korumak için mücadele ediyorlar.”

‘Türkiye’de ormanlar hızla azalıyor’

Son yıllarda ülkenin orman varlığının çok hızlı bir şekilde azaldığının altını çizen vekil, “Türkiye’de ormanlık alanlar hızla azalıyor. 2003-2019 arasında ormanlık sayılan 6 yüz 50 bin hektar alan orman niteliğinden çıkarılmış, buralara ‘Orman vasfını yitirmiştir’ açıklaması getirilmiş” dedi.

Çepni, orman yangınlarında kaybedilenlerden çok daha fazla orman alanının devlet tarafından çeşitli projeler için yok edildiğine işaret ederek, şunları söyledi:

“Bir de yanan ormanları var, tarımdan çıkarılan, inşaata açılan, yerleşime açılan alanlar var. Türkiye’de yangınlarda kaybedilen orman oranının dört-beş katı fazlası devletin bizzat izin verdiği bu tip inşaat, turizm, maden gibi projeler vasıtasıyla ortadan kalkıyor.”

AKP gerçekten kestiğinden daha fazla ağaç dikiyor mu?

20 yıldır ormanları ve ekosistemi koruyan herhangi bir düzenlemeyle yapılmadığını kaydeden Çepni, iktidarın yok ettiği orman kadar yeni ormanlar oluşturduğunu öne sürse de yol kenarlarında ve refüjlerde ağaç dikilen yerleri orman sayarak bu sonuca varıldığını açıkladı. Bir alanın orman sayılabilmesi için yalnızca ağaç dikilmesinden ziyade bir ekosistem barındırması gerektiğini hatırlatan Çepni, şunları kaydetti:

“İktidar, mesela yol kenarlarına, refüjlere dikilen ağaçları, fidanları dahi orman olarak sayıyor. Orman bu değil. Orman yüz binlerce yılda, milyonlarca yılda oluşan bir ekosistemdir. O yol kenarlarına dikilen ağaçlar orman değil. Ama iktidar ‘Ben oradan kesiyorum ama kestiğimden daha fazlasını dikiyorum’ diye düşünüyor. Ağaçların eksildiği ya da üzerinde yoğun bir ağaç olmayan yerleri orman vasfını yitirmiş diye tarif ediyor. Oysa orası orman ekosisteminin bir parçası. Üzerinde sık çam ağacı olması gerekmiyor ormanı diye tarif edilmesi için.”

Prof. Atmış, “[Bu] gerçeklerin farkına varmış olan bir idarenin, bahsedilen nadir alanların hiçbirinde madencilik, enerji, turizm vb. ormancılık amacı dışındaki kullanımlara izin vermesi beklenemez” diye konuştu: “Bu kanunda yeni yapılacak yasal düzenlemeler, yukarıda sayılan nadir orman ekosistemlerinde bu tür tahsislerin hepsini yasaklamalıdır.”

Selde göle dönen kavşağın müteahhidine deprem konutu ihalesi verilmiş

Urfa‘da, sel suları altında kalan; dört kişinin can verdiği ve pek çok yurttaşın mahsur kaldığı Abide Köprülü Kavşağı’nın viyadüklerini yapan Gürbağ İnşaat‘a, Maraş‘ta iki ayrı deprem konutu ihalesi verildiği ortaya çıktı.

Gürbağ İnşaat, depremle yıkılan Maraş’ta 863 kalıcı konut yapmak üzere iki ihale almış. İhalelerin toplam bedeli ise 1 milyar 640 milyon TL.

Birgün‘den Nurcan Gökdemir‘in aktardığına göre 3 Aralık 2022’de açılan Abide Kavşağı’nın viyadüklerini yapan firmaya verilen ilk ihale 24 Şubat günü Maraş’ın Dulkadiroğlu ilçesine 258 konut inşa etmek için pazarlık usulüyle düzenlendi. Yaklaşık maliyeti 400 milyon TL olan konut, altyapı ve çevre düzenlemesi işi için 399 milyon 721 bin liralık ‘Makul teklif’ Gürbağ İnşaat –MEDSAN Asfalt Ortaklığı’ndan geldi.

Böylece ihalelerin toplam bedeli 1 milyar 640 milyon TL’yi buldu.

Kavşak dere yatağı üzerine, 210 günde yapılmış

Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi‘nin prestij projesi olarak tanıtılan ve 3 Aralık 2022’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan Abide Köprülü Kavşağı’nın yapımı 210 günde tamamlanmış ve 105 milyon liraya mal olmuştu. Şanlıurfa’nın şehir içi trafiğini önemli ölçüde rahatlatacağı söylenen kavşağın müteahhidine de Cumhurbaşkanı tarafından ödül verilmişti. Ancak o köprülü kavşağın su altında kalması sonucu dört kişi hayatını kaybetti. İhale süreci de tartışmalı olan kavşağın yapımı davet usulüyle bir şirkete verilmiş, o dönemde kentteki sivil toplum örgütleri bu duruma itiraz etmişti.

Kavşağın olduğu yerin hemen altında şehri ikiye bölen ve aktif bir akarsu olan Cavcak Deresi bulunuyor. Uzmanlar, yonca yaprağı şeklinde yapılması gereken bu projenin dal-geç modeliyle inşa edildiğini ve yapımı sırasında dere yatağına müdahale edildiğini söylüyor.

Kavşağın inşası öncesinde ulaşım master planları da yapılmamış ve kent master planına uyulmamış.

İki katına tekrar verilen ihale

Gürbağ Group’un aldığı ve Urfa’daki bu kavşağa ilişkin iddiaların yanı sıra Antakya ile Samandağ arasındaki bir karayolunun pazarlıkla yapılan ihale de iddialara konu oldu. 164 milyon TL’ye Gürbağ Group’a bağlı OHİTAN şirketine verilen ihale, daha sonra mahkeme kararıyla tasfiye edildi. Tekrar yapılan ihale bu kez 382 milyon liraya yine aynı şirkete verildi.

Erişime engellenen DW Türkçe’nin lisansı yenilenmedi: Ofisleri ay sonunda kapanacak

Bir yılı aşkın süredir, ‘RTÜK’e lisans başvurusu yapmadıkları’ gerekçesiyle erişim engeline tabi tutulan Alman kamu yayıncı kuruluşu Deutsche Welle‘nin (DW) bu kez de çalışma izni uzatılmadı.

Kurum bu nedenle Türkiye ofisini kapatmak zorunda kalacak.

DW, 1953’te kuruldu ve bugün dünya çapında 32 dilde yayın yapıyor. Bunların arasında Türkiye ve Türkçe de bulunuyor. Geçen şubat ayında, Türkiye’deki faaliyet izni, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından uzatılmadı. Bakanlık, iki yılda bir uzatılması gereken izni ret gerekçesi olarak, “DW Türkçe’nin faaliyet alanını yanlış seçmesini” gösterdi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın da ‘görüşü’ doğrultusunda, DW Türkçe’ye 10 gün önce kesin ret yanıtı verildi.

VOA Türkçe de engelli

DW Türkçe ile birlikte Amerikan kuruluşu VOA Türkçe‘nin (Amerika’nın Sesi) haber portalına da 1 Temmuz 2022’de lisans başvurusu yapmadığı gerekesiyle erişim engeli getirilmişti.

Almanya Federal Hükümet Sözcüsü Steffen Hebestreit ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Ankara’ya seslenerek iki kuruma uygulanan erişim engellerinin kaldırılması çağrısı yapmıştı.

Deprem bölgesindeki selde can kaybı 18’e yükseldi

Depremin ardından selin vurduğu Urfa‘da yoğun bakımda tedavi gören bir kişi vefat etti. Böylece Urfa’da can kaybı sayısı 16’ya yükseldi.

İki ildeki toplam can kaybı sayısı ise 18 oldu.

Üç kayıp aranıyor

Kentte sel sularına kapılan bir kişi ise aranıyor. İki kişinin öldüğü Adıyaman‘ın Tut ilçesinde de sulara kapılarak kaybolan iki aylık hamile Fatma Tekdal ile 1,5 yaşındaki kızı Zeynep Zümra Tekdal’ı arama çalışmaları ise devam ediyor.

Soylu’dan su açıklaması

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Urfa’da arıtılmış suyun yarın sabah saat 05.00 itibarıyla sisteme verilmeye başlanacağını açıkladı. “Urfa’da şebekeye ilk gelen su, biz söyleyene kadar sadece kullanma suyu olarak değerlendirilsin” diyen Bakan, “Biz, içme suyu takviyelerini yapacağız” dedi.

Sel nedeniyle taşan Karakoyun Deresi civarında incelemelerde bulunan Soylu, gazetecilere, bir yılda yağacak yağmurun 1-1.5 günde yağdığını söyledi.

Selin tahrip ettiği alanın dere yatağı olduğunu ve sel sularının büyük bir alanı etkilediğini belirten Bakan Soylu, balçıkları yakın bir zamanda temizleyeceklerini ve hasarları hızla tespit edip tazmin edeceklerini kaydetti.

Yaren Leylek ile Adem Amca 12’inci kez kavuştu

Bursa‘nın Karacabey İlçesi’nde balıkçılık yapan Adem Yılmaz ile kurduğu dostlukla tanınan ve 11 yıldır aksatmadan onu ziyaret eden Yaren Leylek bu yıl da geleneği bozmadı.

12’inci yıl da eşiyle birlikte göçten gelip, Eskikaraağaç Leylek Köyü‘ndeki  yuvasına yerleşen Yaren, ardından hemen dostu Adem Amca’nın kayığını ziyaret etti. Yaren Leylek, yaz boyu her yıl olduğu gibi Adem Amca’yla birlikte göle açılacak, birlikte balık avlayacaklar.

20 gündür endişeli bekleyiş vardı

Köye daha önce geldiği tarihlerin üzerinden 20 gün geçince, Adem Amca ve Yaren leylek hayranları hayvanın sağlığından endişe etmeye başlamıştı. Leyleğin göç hareketini takip eden yaban hayatı fotoğrafçısı Alper Tüydeş, sosyal medyada bu sabah çektiği fotoğrafla müjdeli haberi verdi.

Köye ulaşan Yaren Leylek ve eşi Nazlı, bu sabah balıkçı Adem Yılmaz’ın kayığına konarak geleneksel pozlarını verdi.  Yaren’a kavuşan Yılmaz, duygularını “Ayın 6’sından 15’ine kadar meraktan adeta öldüm öldüm dirildim. Gelecek mi gelmeyecek mi hep merak ettim. Şükürler olsun ki geçen yıl geldiği tarihten 11 gün sonra bu yıl da Yaren döndü. Ben ve köylüm çok mutlu olduk gelişine. Mutluluğumu tarif edemem, çok sevindim” diye ifade etti.

Adem amca Yaren’le dostluklarının başlangıcını da şöyle anlattı:

“Bundan 10 yıl önce gölde teknemle balık tutuyordum. Bir leylek tekneme kondu. Aç olduğunu düşündüm ve tuttuğum balıklardan verdim. Yıllardır dostluğumuz devam ediyor. ‘Yaren’ adını verdiğim leyleği bu yıl da heyecanla bekliyorum. Benim kadim dostum oldu. Görmediğim zaman kaygılanıyorum. Her yıl 6 ay günün 5-10 saatini Yaren’le birlikte balık tutarak geçiriyorum.”

‘Umutlu bekleyişin sembolü’

Hikâyeyi kamuoyuna duyuran fotoğrafçı Tüydeş de şunları söyledi:

“12. yılda da Yaren Leylek sözünde durdu. Yağmurlara, fırtınalara göğüs gerdi, ülkeleri, şehirleri, dağları aşıp dün yuvasına bugün de yarenlik ettiği Adem Amca’nın kayığına kondu ve pozunu verdi. Tüyü kadar ömrün olsun hepimize derin bir oh çektirdi sonunda!”

Kuşun geçen yıl karlı bir havaya denk geldiğini, o yüzden gecikmiş olabileceğini söyleyen Tüydeş, “Ama yaşı da var, o yüzden gelememe ihtimalinden dolayı korktuk. Her sene bu ihtimalle uğurluyoruz onu. Neyse ki geldi. Bunca sıkıntılı ve üzücü gündem arasında, Yaren Leylek umutla bekleyişin sembolü olmuştu. Ve sonunda hikâye, bu yıl da gerçek oldu” diye konuştu. 

Eskikaraağaç Leylek Köyü, on binlerce kuşun göç rotasında

Türkiye’yi Avrupa Leylek Köyleri Birliği’nde temsil eden tek köy olan Bursa’nın Karacabey ilçesine bağlı Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği bir göç rotası üzerinde bulunuyor. Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor.

Bundan 12 yıl önce, Uluabat Gölünde balık tutarken kayığına konan Yaren Leylek ile dostluğu başlayan Adem Yılmaz’ın tanık olduğu bu hikâye, fotoğraflanmasıyla birlikte uluslararası bir üne de kavuşmuştu. Hikâye, Yunanistan’da gölge oyunu olarak oynatılırken Avusturya ve Almanya’da ders kitaplarına konu oldu.

2019 yılında Burak Doğansoysal’ın filme aldığı ve Karacabey Belediyesi’nin katkılarıyla hazırlanan ‘Yaren’ adlı belgesel ise Prag Film Ödülleri‘nden en iyi belgesel ödülüyle döndü. Geçen yıl da Karacabey Belediyesi, balıkçı Adem ve Yaren Leylek’in heykelini yaptırarak, hikâyenin köy meydanında ölümsüzleşmesini sağladı.

Eskikaraağaç’ta ilkbaharda Yaren leyleğin gelişiyle turizm hareketliliği de yaşanıyor. Karacabey Belediyesince kurulan kamera sayesinde “Yarenleylek.com” veya Youtube üzerinden kullanıcılar Yaren’in yuvasını izleyebiliyor.

Depremlerin maliyeti açıklandı: İki trilyon TL

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından duyurulan Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu‘na göre, depremin yol açtığı felaketin Türkiye ekonomisi üzerindeki toplam yükü, yaklaşık 2 trilyon lira (103,6 milyar dolar) düzeyinde.

Söz konusu miktarın 2023 yılı milli gelirinin yaklaşık yüzde 9’una ulaşabileceği öngörülüyor. Deprem bölgesine yapılan tüm destek ve harcamalarla birlikte milli gelirin azalması nedeniyle toplam 351 milyar liralık kayıp oluştuğu belirtiliyor.

Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu’na göre, depremin Türkiye ekonomisi üzerindeki toplam yükü içerisinde en önemli bileşenini yüzde 54,9 oranıyla konut hasarı oluşturdu. Bu oranın parasal değeri yaklaşık 1 trilyon 73 milyar lira, (yaklaşık 57 milyar dolar) olarak hesaplandı.

İkinci ağırlıklı hasar kalemi ise kamu altyapısı ve hizmet binalarındaki yıkımdan oluştu. Maliyet içindeki payı 242,5 milyar lira (yaklaşık 13 milyar dolar) olarak tahmin edildi.

Konut hariç özel kesim hasarı 222,4 milyar lira (yaklaşık 11,8 milyar dolar) olarak hesaplandı. Bu kalem içerisinde imalat sanayii, enerji, haberleşme, turizm, sağlık ve eğitim sektörleri, küçük esnaf ile ibadethanelere ilişkin hasar yer aldı.

Rapora göre, Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerin yarattığı maddi kayıp, Marmara depreminden 6 kat daha fazla.

Bakan, ‘Sel, can aldı ama toprak suya kavuştu’ dedi: Gerçekte ne oldu?

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci, deprem bölgesini vuran ve şimdiye dek (17 Mart) 17 kişinin yaşamını yitirdiği sel felaketi ile ilgili, “Evet 15 canımızı aldı ama toprak suya kavuştu” dedi.

HaberTürk TV‘de bir programa katılan Kirişçi, Adıyaman ve Urfa‘da büyük harabiyete yol açan ve can alan sel felaketiyle ilgili konuşurken, Türkiye’nin bir süredir içinde bulunduğu kuraklığa da dikkat çekti; “Yağışların düzensizliği var” ifadelerini kullandı.

Yapılan tüm araştırmalar da iklim değişikliği nedeniyle son 20 yılda gezegen genelindeki sel ve kuraklık olaylarında keskin bir artış yaşandığını ortaya koyuyor. Nature Water dergisinde bu yılın başında yayımlanan bir araştırmanın ortak yazarlarından; NASA‘da görevli hidrolog Matthew Rodell, iklim değişikliğinin kuraklık ve sellerinin şiddetini ve sıklığını artırdığına dair “güçlü kanıtlar” sağlayan verilere sahip olduklarını; bunun ileride daha da fazlalaşacağının bir işareti olduğunu söylüyor. 

sel

Sertleşen toprağın ‘asfalt’ etkisi

Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi geçen sonbahar ve kış aylarında yeterli yağış alamayan Türkiye ciddi bir kuraklık yaşıyor ve bu durumun önümüzdeki bahar ve yaz aylarında değişeceğine ilişkin işaretler bulunmuyor. İklim uzmanları ise kuraklık ve ardından gelen aşırı yağışlara bağlı sel olaylarının “kardeş” olduğunu söylüyor.

Kurak geçen dönemlerin toprağın üzerindeki en büyük etkisi “hidrofobisite”, yani “su geçirmezlik.” Kuraklık nedeniyle, asfalt ve beton kadar kuru olan  sertleşmiş toprağın üzerine yağan sağanakların etkisi, betonun üzerine yüksek hızla su dökmeye benzetiliyor. Yani asfalt olmayan alanlar da bu tür aşırı yağışlarla karşılaştığında asfalt gibi davranıyor; su toprak tarafından emilemiyor, yüzeyde kalıp akışa geçiyor.

Bu tür aşırı yağışlara büyük miktarda yağmur getirse de genellikle küçük bir alanda etkili oluyor ve kısa sürüyor. Bu durum da toprağa iyileşmesi için yeterli zaman vermiyor. 

Ayrıca, aşırı ve sert yağışlar, bitki örtüsünü de daha küçük parçalara ayırıyor ve bu korumadan yoksun kalan toprak yapısı ikincil bir zarar görüyor; toprağa daha az su sızıyor. Suyun çok hızlı hareket edebileceği dik yamaçlı, engebeli araziler ise özellikle yüksek risk altında.

Toprağın Kirişçi’nin dediği gibi ‘suya kavuşması’ için art arda birkaç saat ve gün boyunca devam edecek hafif bir yağmura ihtiyacı var. Ancak böylece toprak nemini normale çıkarma olanağı bulabiliyor.

Barajlarda su artmış

Selin ardından Atatürk Barajı’nda su mesafesinin 300 bin metreküp arttığını söyleyen Kirişçi, konuşmasında bunun “önemli bir şey” olduğunu da vurguladı: “Tabii ki taşkın, sel olmasın. Üç günde bu kadar yağış olsun elbette istemeyiz” .

Dünya’dan ders çıkarmak

Yalnızca geçen yıl içinde, Pakistan’ın üçte birini sular altında bırakan yıkıcı seller ve ABD‘nin güneyinde devam eden büyük kuraklık ciddi zarara neden olmuştu. Bu yıl ise Kaliforniya defalarca sular altında kaldı, Freddy tropikal siklonu nedeniyle Mozambik’e kısacık bir sürede bir yıllık yağışın yağdı.

Nature Water’daki araştırmaya göre, en yoğun sel ve kuraklık, 2015’te yılda ortalama üç kez görülüyordu. Artık dünya ülkeleri yılda en az dört kez bu tür aşırı hava olaylarına maruz kalıyor.

2002’den 2021’e kadar dünya çapında binden fazla kuraklık ve sel olayını analiz eden araştırmacılar, bu iklim motifinin etkisini artırarak devam ettireceği uyarısı yapıyor.

Rapor: Küresel tatlı su ihtiyacı, 2030’a kadar sağlanabilen suyu yüzde 40 aşacak

Haftaya yapılacak olan Birleşmiş Milletler Su Konferansı arifesinde, uzmanlar ihtiyaç duyulan tatlı suyun, bu on yılın sonunda sağlanabilen suyu yüzde 40 oranında aşmasının beklendiği bir su krizi yaşanacağını açıkladı.

Suyun Ekonomisi üzerine Küresel Komisyon tarafından yayımlanan ‘Akıntıyı Tersine Çevirmek: Toplu Eylem Çağrısı‘ başlıklı rapor, çoğu ülkenin su kaynakları için komşularına büyük ölçüde bağımlı olması ve aşırı kullanım, kirlilik ve iklim krizinin su kaynaklarını küresel olarak tehdit etmesi nedeniyle, ulusların suyu “küresel ortak varlık” olarak yönetmeye başlaması gerektiğini söylüyor.

Rapora göre, hükümetlerin yanlış yönlendirilen tarımsal ödenekler kullanılarak su çıkarılmasını ve aşırı kullanımını desteklemeyi acilen durdurması ve madencilikten imalata kadar tüm endüstrilerin müsrif uygulamalarını kontrol altına alması gerekiyor.

‣ Dünyanın su kaynakları kuruyor

Rapor, su kaynaklarının küresel yönetişiminin yeniden şekillendirilmesi, kamu-özel sektör ortaklıkları yoluyla su yönetimine yapılan yatırımın ölçeğinin artırılması, suyun uygun şekilde fiyatlandırılması ve gelişmekte olan ve orta gelirli ülkelerdeki su projelerine finansman sağlamak için “adil su ortaklıkları” kurulması dahil olmak üzere yedi temel tavsiye ortaya koyuyor:

  • Küresel su döngüsünü, ortak çıkarlarımız doğrultusunda korumak için küresel bir ortak varlık olarak yönetin.
  • Her kırılgan grubun güvenli ve yeterli suya sahip olduğundan emin olun ve su yatırımını artırmak için endüstriyle işbirliği yapın.
  • Suyu düşük fiyatlı tutmaktan vazgeçin. Yoksullar için uygun fiyatlandırma ve hedeflenen destek, suyun daha verimli, daha adil ve daha sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasını sağlayacak.
  • Genellikle aşırı su tüketimini tırmandıran tarım ve su sektörlerindeki 1 trilyon doları aşan ödenekler yıldan yıla azaltın ve su sistemlerindeki sızıntıları ortadan kaldırın.
  • Düşük ve orta gelirli ülkeler için finansmanı harekete geçirebilecek “adil su ortaklıkları” kurun.
  • Sulak alanların ve tükenen yeraltı su kaynaklarının eski haline getirilmesi, sanayide kullanılan suyun geri dönüştürülmesi; suyu daha verimli kullanan hassas tarıma geçilmesi; ve şirketlerin “su ayak izleri” hakkında rapor vermesini sağlamak için 2030’dan önce harekete geçin.
  • Su yönetişiminde uluslararası düzeyde reformlar yapın ve ticaret anlaşmalarına suyu da dahil edin. Yönetişim aynı zamanda kadınları, çiftçileri, Yerli halkları ve su tasarrufunun ön saflarında yer alan diğer kişileri de göz önünde bulundurmalı.
Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü Direktörü Johan Rockström.

‣ Himalaya buzulları eridikçe Güney Asya’daki su krizi derinleşiyor

‘Karşılaştığımız tüm zorlukların ardında su var’

Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü Direktörü ve raporun başyazarı Johan Rockström, dünyanın mevcut su kaynaklarına yönelik ihmalkarlığının felakete yol açtığını söyledi. Rockström, “Bilimsel kanıtlar, bir su krizinin içinde olduğumuzu gösteriyor. İklime yaptıklarımız aracılığıyla suyu yanlış kullanıyoruz, kirletiyoruz ve tüm küresel hidrolojik döngüyü değiştiriyoruz. Üçlü bir krizle karşı karşıyayız” dedi.

The Guardian‘dan Fiona Harvey‘nin aktardığına göre, Rockström, birçok hükümetin, konu su olduğunda ülkelerin birbirlerine ne kadar bağımlı olduklarının hala farkında olmadığı görüşünde. Çoğu ülkenin su rezervlerini yaklaşık yarısı için komşu ülkelerdeki suların buharlaşmasına bağımlı halde.

‣ İklim krizi: Tahayyül edilemeyen gelecek, planları rafa kaldırttı

Her yıl tarıma ve suya küresel olarak 1 trilyon dolardan (19 trilyon TL) fazla ödenek ayrılıyor ve bunlar genellikle aşırı su tüketimini artırıyor. Rapora göre, su sızıntısı ve sulak alanlar gibi tatlı su sistemlerinin eski haline kavuşturulması da acilen ele alınması gereken konular arasında yer alıyor.

Su, iklim krizinin ve küresel gıda krizinin temel taşlarını oluşturuyor. Rockström, “Su sorununu çözmezsek bir tarım devrimi yaşanmayacak” diyor ve ekliyor:  “Karşılaştığımız tüm bu zorlukların ardında daima su var. Ama biz asla sudan bahsetmiyoruz.”

‣ 2040 yılında su krizi yaşamanın eşiğindeki ülkeler

‘Suya yaklaşımımızı kökten değiştirmemiz gerekiyor’

Hollanda ve Tacikistan hükümetlerinin öncülük edeceği BM Su Konferansı, Dünya Su Günü dolayısıyla 22 Mart’ta ABD’nin New York kentinde yapılacak.

Dünya liderleri zirveye davet edilmiş olsa da yalnızca birkaçının katılması22 bekleniyor ve çoğu ülkenin bakanlar veya üst düzey yetkililer tarafından temsil edileceği düşünülüyor. Zirveyle BM kırk yılı aşkın bir süredir ilk kez su krizini tartışmak üzere bir araya geliyor.

Hollanda Özel Temsilcisi Henk Ovink, konferansın önemine vurgu yaparak şunları söylüyor:

“İklim krizimizi, biyoçeşitlilik krizimizi ve gıda, enerji ve sağlıkla ilgili diğer küresel sorunlarımızı çözmeyi umut edebilmemiz için, suya verdiğimiz değere ve su yönetimimize yaklaşımımızı kökten değiştirmemiz gerekiyor. Bu, insanların, mahsullerin ve çevrenin ihtiyaç duydukları suya sahip olmaya devam etmesini sağlamak adına suyu küresel eylemin merkezine koymak için sahip olduğumuz en iyi fırsat.”

MTA: Kahramanmaraş deprem raporuna uyulmamış, uyulsaydı bu şekilde olmazdı

Maden Tetkik ve Arama’nın (MTA) Maraş depremlerinden 15 yıl önce 2008’de il bazlı yaptığı çalışma, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu’nda gündeme getirildi. MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanı Bahadır Şahin, komisyonda MTA’nın 2008’de Kahramanmaraş Valiliğinin talebi üzerine hazırladığı rapora işaret ederek şunları aktardı:

“Kahramanmaraş çalışmasının içerisinde Doğu Anadolu Fayı‘nın 7 ve üzerinde bir deprem üreteceğine, böyle bir risk olduğuna dair ifade açık açık yazılmıştır. Bu çalışmada Kahramanmaraş’ın jeoloji, diri fay haritası, sıvılaşmaya yatkınlık haritası gibi bir kentin gelişimiyle ilgili karar verme sürecinde yarar sağlayacak her türlü bilgi mevcuttur. Yerel yönetimlerin uzman yer bilimci, şehir planlamacısı, mimar, inşat mühendisi gibi ciddi ciddi uzmanlaşmış ekiplerini kurması gerekir. MTA rapor haline getirdikten sonra okunmasında da aksaklıklar oluyor.”

Depremin ardından enkazlar göl kenarına dökülüyor. Adıyaman- Fotoğraf: Metin Yoksu

‘Türkiye’de 450’ye yakın deprem üreten, ağır hasar meydana getiren fay var’

‘Kahramanmaraş Merkezli Depremlerin Sonuçlarının Bütün Yönleriyle Araştırılması, Depreme Dirençli Yapı Stokunun Oluşturulması ve Kentsel Dönüşüm Uygulamalarının Etkinliğinin Artırılması İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’, dün (16 Mart) Komisyonu Başkanı AKP’li Veysel Eroğlu başkanlığında toplandı.

Komisyon, Maden Tetkik ve Arama (MTA) Genel Müdürü Vedat Yanık, MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanı Bahadır Şahin, MTA Genel Müdür Yardımcısı Haşim Ağrılı, MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanlığı Aktif Tektonik ve Deprem Araştırmaları Koordinatörü Selim Özalp ile Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Kağan Kadıoğlu‘nu dinledi.

MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanı Bahadır Şahin, Anadolu medeniyetlerinin başındaki belalardan birinin deprem olduğunu kaydetti.

Fotoğraf: İHA / Reuters

MTA’nın ilkini 1992’de ikincisini 2013 yılında yayımladığı “Türkiye’nin Diri Fay Haritasının”, Anadolu’nun Batı’ya doğru hareketinin faylarla ilgili karşılığını oluşturduğunu ifade etti. Bu harita üzerinde 485 fayın işaretlendiğinin bilgisini veren Şahin, bu fayların bir kısmının Türkiye sınırlarının dışında olduğunu söyledi.

Söz konusu fayların 5 ve üzeri deprem üreten faylar olduğunu kaydeden Şahin, “Türkiye’de 450’ye yakın deprem üreten, ağır hasar meydana getiren fayın varlığı söz konusu” dedi.

‘Doğu Anadolu Fayı’nın 7 ve üzerinde bir deprem üreteceğine, böyle bir risk olduğu açık açık yazıldı’

Türkiye’de 172 fayın tüm kimlik bilgilerini ortaya çıkardıklarını belirten Bahadır Şahin, üniversiteler ve AFAD tarafından da yapılan çalışma olduğunu hatırlatarak, “Son günlerde TÜBİTAK ile birlikte bütün çalışmaların derlenmesi toparlanması, 2-3 yıl içerisinde tamamının bitirilmesi noktasında bir inisiyatif alındı” dedi.

Şahin, Kahramanmaraş merkezli depremler sırasında haritada daha önce yüzey kırığı oluşturmamış yeni kırıkların meydana geldiğini, bazı kırıkların uzadığını, boyutlarının değiştiğini gördüklerini aktardı.

Depremden sonra sıvılaşma konusunun gündeme geldiğini ifade eden Şahin, Ulusal Deprem Stratejisi 2023 kapsamında Türkiye’nin bütün alanlarının tek tek sıvılaşmaya yatkınlık sahibi olan formasyonlarını haritaladıklarını bildirdi. Şahin, sıvılaşmaya yatkınlık haritalarıyla ilgili deprem bölgesiyle alakalı haritaların Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına iletildiğinin bilgisini verdi.

MTA raporlarının okunma aksaklıkları…

MTA’nın eski yıllarda il bazında yaptığı birtakım çalışmaların olduğunu anımsatan Şahin, MTA’nın 2008 yılında Kahramanmaraş Valiliğin talebi üzerine hazırladığı raporu anımsattı. Şahin,”Kahramanmaraş çalışmasının içerisinde Doğu Anadolu Fayı’nın 7 ve üzerinde bir deprem üreteceğine, böyle bir risk olduğuna dair ifade açık açık yazılmıştır” dedi.

MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanı Bahadır Şahin, işaret ettiği çalışmada Kahramanmaraş’ın jeoloji, diri fay haritası, sıvılaşmaya yatkınlık haritası gibi bir kentin gelişimiyle ilgili karar verme sürecinde yarar sağlayacak her türlü bilginin mevcut olduğunu aktardı. Şahin, şu öneride bulundu:

“Yerel yönetimlerin uzman yer bilimci, şehir planlamacısı, mimar, inşat mühendisi gibi ciddi ciddi uzmanlaşmış ekiplerini kurması gerekir. MTA rapor haline getirdikten sonra okunmasında da aksaklıklar oluyor.”

‘Rapora uyulmamış, uyulsaydı bu şekilde olmazdı’

HDP Batman Milletvekili Necdet İpekyüz‘ün Kahramanmaraş raporuna uyulup uyulmadığı yönündeki soruyu, MTA Genel Müdürü Vedat Yanık, şöyle yanıtlandırdı:

“Uyulmamış, uyulsaydı bu şekilde olmazdı.”

MTA’nın TÜBİTAK, AFAD, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile iki yıl içinde diri fayların haritasının tamamını bitireceğini belirten Yanık, “Öncelik sırasına göre nüfus yoğunluğu, fayın periyodu gibi sırlama yapılıyor. Öncelik sırasına göre başlayacağız ikinci yıl hepsini bitireceğiz, mevcut diri fayların hepsinin harita çalışması tamamlanacak” dedi.

insan hakları

‘Ya zemini sağlam olacak ya da bina, zemine uygun yapılacak’

Milletvekillerinin, fay hatları üzerindeki yapılaşmasına ilişkin sorusu üzerine Yanık, Adıyaman‘dan Gölbaşı örneğini verdi:

“Gölbaşı’nda fay üzerinde hiçbir bina kalmamış, 200 metre sağında ve 200 metre solunda binalar hasar almış ama ayakta durmuş. Bu fay sakınımı hattının belirlenmesi için bir örnek. Bu aralıkta demek ki bina yapmayacaksın. İmkan varsa şehirlerimizi zemini daha sağlam yerlere yapmak zorundayız. İmkan yoksa orada o zemine uygun yükseklikte ve sağlamlıkta bina yapmamız lazım.”

‘İkinci deprem yıkıcılığı daha da artıran unsur oldu’

MTA Jeoloji Etütleri Dairesi Başkanlığı Aktif Tektonik ve Deprem Araştırmaları Koordinatörü Selim Özalp, Kahramanmaraş merkezli depremlerde ilk depremden dokuz saat sonra 7,6 büyüklüğünde ikinci depremin meydana geldiğini işaret ederek bunun kendileri için de sürpriz olduğunu dile getirip şunları aktardı:

“İkinci bir deprem bekliyorduk ama kısa sürede olması beklenen bir şey değildi. Benim bildiğim sadece 1976’da Çin‘de yaklaşık 16 saat sonra meydana gelen deprem var. Onun dışında bilinen deprem yoktu, gerçekten bu yıkıcılığı daha da artıran unsur oldu.”

insan hakları

İstanbul: Her geçen gün risk artıyor

Deprem sonrası Savrun ve Malatya fayına yük bindiğinin, stresin buralarda arttığının söylendiğini belirten Özalp, “Depremlerden sonra dolayısıyla buralar da risk taşımaya başladılar. Ne zaman olacağıyla ilişkin bir şey söylemek zor. Daha detaylı çalışmaların yapılması lazım. 1999 depreminden sonra Marmara’da deprem olacağı söyleniyor fakat aradan 30 yıl geçti. Her geçen gün risk artıyor, bunu söyleyebiliyoruz. Önleme anlamında buralarda güçlendirilme çalışması yapılması lazım” ifadelerini kullandı.

Deprem sonrası faylar üzerine yaptıkları çalışmalardan gözlemleri aktaran Özalp, Kırıkhan merkezde 1 metreye yakın atım gözüktüğünü söyledi.

Selim Özalp, “Nurhak‘ın kuzeyindeki alanda fayımız soldan sağa doğru hareket etmekte. Fayın etkisiyle 360 santimetre sol tarafa ötelenmiş durumda. Yine Pazarcık yakınlarında 4,5 metreye yakın ötelenme ölçülmüş durumda. Ekinözü tarafında bir köy yolunda 9 metreye yakın ötelenme görmekteyiz” dedi.

‘Doğu Anadolu Fayı’nın üzerinde 7,7 demek kıyamet demekti’

Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Kağan Kadıoğlu, Kahramanmaraş merkezli depremin haberini aldıktan sonra ağlamaya başladığını belirterek, “Doğu Anadolu Fayı’nın üzerinde 7,7 demek kıyamet demekti” sözlerini sarf etti.

“Japonya‘da 9 büyüklüğünde deprem oluyor bir şey olmuyor” ifadelerine işaret eden Kadıoğlu, bu depremlerin okyanusun içerisinde olduğunu söyledi ve ekledi:

“Bu benim göbeğimin içerisinde oluyor. O kadar sığ ki yıkıcı etkisi kıyamet.”

Altınözü’nde kayma devam edecek: İmara açılmamalı, insanlar uzaklaştırılmalı

Hatay‘ın Altınözü ilçesine bağlı Tepehan köyünde 35 dönümlük zeytin bahçesini ortadan ikiye bölen yarık oluştuğunu hatırlatan Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Kağan Kadıoğlu, buradan ölçüm aldıklarını yer radar çalışması yaptıklarını söyledi.

Prof. Dr. Yusuf Kağan Kadıoğlu, buradan fay geçmediğini, söz konusu yapının 1,5 metre kalınlığında gevşek dokunun tarım arazisine uygun killi topraktan oluştuğunu kaydetti.

Kadıoğlu, söz konusu bölgede yağmurlu mevsime geçildiği zaman kayma işleminin devam edeceğini, bu konuda belediye başkanını uyardığını, alanın imara açılmamasını ve insanların oradan uzaklaştırılmasını istediğini vurguladı.

‘Baraj dolu olduğunda bizim tarafımızdan bir kez daha ölçülmeli’

Pazarcık ilçesinin hemen altında yer alan “Kartal Kaya Baraj kapakları yıkıldı” haberini alır almaz öğrencileriyle bölgeye gittiğini belirten Kadıoğlu, baraj kapağında ve yol boyunca çalışma yaptığının bilgisini verdi.

Prof. Dr. Kadıoğlu, baraj kapağında düşey yönde bir kırığın olmadığını, ancak dolusavak üzerinde kırık tespit ettiklerini aktardı.

Kadıoğlu,”Dolusavak o titretişimden dolayı kendi kendini doldurmuş. Karayolları da hemen gelip orayı doldurmuş. Oraya baktığımızda onun içerisinde kılcal çatlaklar tespit ettik. Baraj dolu olduğunda bizim tarafımızdan bir kez daha ölçülmesinde yarar görüyorum” dedi.

‘Gelişmiş ülkeler deniz kumunu kullanmıyor’

Kahramanmaraş ve Antakya’da arazide hiç hasar görmeyen, az, orta ve ağır hasar gören binalardan beton örnekler aldıklarının belirten Kadıoğlu, dere kumu kullanılmasının hatalı olduğunu, gelişmiş ülkelerin dünyada bunu uygulamadığını vurguladı.

Antakya’da 60 bin metrekareyi 2007 yılında taradığını anımsatan Kadıoğlu, “Asi Nehri‘nin sağında ve solunda saklı bir Roma şehri var. Bu tarihi zenginlikleri çıkardığımız zaman en zengin turist kaynağı olacak burası. Arekolojik sit alanı ilan edelim. Nitelikli yapı kalsın ama niteliksiz olanları yapmayalım bir daha. Orayı kazalım, bu güzelliği ortaya koyduğumuz zaman oranın değeri artar. O insanlarımıza da böyle sahip çıkmış oluruz” dedi.

‘Fay hatları üzerine ev yapılmamalı’

Gaziantep Kalesi‘nin yıkılmasına ilişkin de konuşan Kadıoğlu, 6 bin yıllık höyüğün üstünde 2 bin yıllık bir kale olduğunu, höyüğün bir tarafının kayadan, bir tarafının ise dolgu topraktan oluştuğunu söyledi. Kadıoğlu, dolgu topraktan olan kısmın yıkıldığını dile getirdi. Depreme ilişkin önerilerini sıralayan Kadıoğlu, şöyle konuştu:

“Fay hatları üzerine ev yapılmamalı. Fay hatlarını haritalandıran MTA’daki jeoloji mühendisleri. Bu arkadaşlar gerektiği zaman dağlarda yatıyor. Bu arkadaşların harcırahlarını artırmamız gerekiyor. Eski binaların beton kalitesini belirlemek için mutlaka beton petrografisi yapılmalı. Biz çabuk unutuyoruz. Bir sürü yıkılan binalarımız oldu. Benden sonraki neslin görmesi lazım. Yıkılan binaların bir tanesini muhafaza edelim, etrafını çevirelim üzerine ‘unutma’ yazalım. ‘Bu binanın da hatası buydu’ yazalım.”

Bu sözler üzerine Veysel Eroğlu, “Bazı mozaiklerin ortaya çıkmasını hemen yazalım bakanlıklara, Cumhurbaşkanlığı makamına bildirelim. Arkeolojik sit alanı ilan edilsin bu alan” dedi.

 

Bakan Koca: 9 bin 881 depremzedenin tedavisi devam ediyor

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından hastanelere kaldırılan depremzedelerin son durumuna ilişkin açıklamada bulundu.

9 bin 881 depremzedenin tedavisinin sürdüğünü açıklayan Koca, bin 834 hastanın ise yoğun bakımda olduğunu aktardı.

Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre; en çok hasta Ankara, İstanbul, Adana, Gaziantep ve Antalya’da bulunuyor.

Resmi rakamlara göre; 6 Şubat’ta meydana gelen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremlerde 48 bin 448 kişi hayatını kaybetmiş, on binlerce kişi ise yaralanmıştı.

 

Selde 14 kişi hayatını kaybetti

Şanlıurfa ve Adıyaman’da yaşanan sellerde ise 17 kişi hayatını kaybetti. Selden Şanlıurfa’da 60, Adıyaman’da ise sekiz kişinin etkilendiği bildirilirken sağlık durumlarının iyi olduğu aktarıldı.

Şanlıurfa’da meydana gelen selde Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin -1. katının selden etkilendiği duyuruldu. Koca, söz konusu kattaki hastaların naklinin ambulanslarla sağlandığını açıkladı.