Ana Sayfa Blog Sayfa 5368

İrlanda borç çıkmazında

0

İrlanda içine düştüğü borç batağından kurtulmak için uluslararası yardım alıp almamayı tartışıyor. Şimdiye kadar yardım tekliflerini geri çeviren İrlanda’dan mali destek alacağına dair ilk sinyaller gelmeye başladı.

İrlanda ekonomisinin yeniden düze çıkabilmesi için gereken rakam tam olarak hesaplanamasa da, uzmanlar tutarının 60 ile 100 milyar euro arasında olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre, sadece zor durumdaki İrlanda bankalarının kurtarılması için yaklaşık 50 milyar euroya ihtiyaç var. Üstelik bu rakam daha da artabilir.

İrlanda’nın içinde bulunduğu durum ortak para birimi euronun istikrarı açısından Avrupa Birliği’ni hayli endişelendiriyor. Bu nedenle AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, ihtiyaç duyduğu takdirde İrlanda için mali desteğin hazır olduğunu kaydetti. Barosso “Yardım mekanizmasını kabul etmesi için İrlanda’ya kesinlikle baskı yapmıyoruz. Ancak yardıma ihtiyaç duyulması halinde bu mekanizmanın hazır olduğunu ve İrlanda’nın kullanımına sunulacağını tekrarlıyorum” şeklinde konuştu. Özellikle İrlanda’daki bankacılık sektörünün büyük bir sorun teşkil ettiğinin altını çizen Barosso, güvenin yeniden sağlanması için bu konuyla bir an önce ilgilenilmesi gerektiğini vurguladı.

“Pahalıya mal olur”

AB ve IMF’nin 2008 yılında yaptığı 20 milyar euroluk yardımla iflasın eşiğinden dönen Macaristan’ın başbakanı Viktor Orban ise İrlanda’ya nasihat vermek istemediği, ancak gerekli adımların atılması için ne kadar geç hareket edilirse, krizin o kadar pahalıya mal olacağı yorumunu yaptı.

İrlanda’ya komşusu İngiltere’den de destek sözü geldi. İngiltere Maliye Bakanı George Osborne, ülkesinin İrlanda’ya yardıma hazır olduğunu açıkladı. Osborne şöyle konuştu: “Yapacaklarımız İngiltere’nin ulusal çıkarlarına uygundur. İrlanda bizim en yakın komşumuz. İrlanda ekonomisinin başarısı ve istikrarlı bir bankacılık sistemine sahip olmamız İngiltere’nin yararınadır. Bu nedenle İngiltere, İrlanda’ya bu istikrarı sağlayacak adımları atması sırasında destek olmaya hazırdır.”

Henüz başvuru gelmedi

Öte yandan İrlanda’nın mali destek almak için henüz başvuruda bulunmadığını hatırlatan Almanya hükümeti sözcüsü Steffen Seibert, böyle bir başvuru halinde Avrupa Merkez Bankası’nın, IMF’nin ve Euro para birimini kullanan diğer ülkelerin İrlanda’nın borçlarını geri ödeyebilme gücü ile Euro bölgesi için bir tehdidin söz konusu olup olmadığını inceleyeceklerini kaydetti.

Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Yves Mersch de bankaları için mali yardım talebinde bulunmanın tamamıyla İrlanda’nın inisiyatifinde olduğunu ve başvuru durumunda Avrupa Merkez Bankası’nın risk yönetimi işlemlerini devreye sokacağını belirtti.

Brüksel’de dün düzenlenen AB maliye bakanları toplantısında bir açıklama yapan Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble ise kimsenin tek başına hareket etmemesi gerektiğini, bunun tüm AB ülkeleri özellikle de Euro Bölgesi’ndeki ülkeler için geçerli olduğunu vurguladı. “Ülkeler euro para birimini kullanan diğer ortaklarını da düşünmeli” diyen Schäuble, İrlanda’nın Avrupa’dan kredi almaması halinde krizin diğer ülkelere de yayılacağının altını çizdi. Schäble, mayıs ayında oluşturulan 750 milyar euroluk AB yardım fonunu hatırlatarak bu paranın acil bir durumda bir an önce harekete geçilebilmesi için oluşturulduğunu vurguladı. (DW)

18 Kasım 1952: Sürrealist şair Paul Éluard öldü

Paul Éluard, gerçek adıyla Eugene Grindel, emlakçı Clément Grindel ile terzi Jeanne-Marie Grindel’in tek oğlu olarak 1895 yılında Paris’in Saint-Denis banliyösünde doğdu. Çocukluğunu maddi sıkıntı yaşamadan, iyi denebilecek koşullarda geçirdi ve devam ettiği devlet okullarını 16 yaşında ortalama bir öğrenci olarak tamamladı.

Eskiden beri hastalıklı bir yapıya sahip olan Éluard, 1912’de akciğer rahatsızlığı nedeniyle İsviçre’deki Clavadel sanatoryumunda tüberküloz tedavisi görürken genç bir Rus kızıyla, Helena Dmitrievna Diakonova ile tanıştı ve ona Gala adını verdi. 1917 yılının Şubat ayında evlendiler.

Éluard ilk şiirlerini henüz sanatoryumdayken yayınlamaya başladı. Ailesi ona maddi destekte bulundu. İyileşmesinden sonra 1914 yılında askere alındı. Ancak savaşı genellikle hasta olarak, cephe gerisinde tamamladı. Jean Paulhan aracılığıyla 1919 yılında André Breton etrafında toplanan sanatçılarla tanıştı. Yeni şiirlerini yayınladı, Proverbe ve Littérature gibi dergilerde çalıştı. Ancak hayatını babasının ölümüne dek emlak bürosunda çalışarak kazandı. Babasından kalan miras, onun serbest sanatçı olarak hayatını sürdürebilmesini sağladı.

1921 yılında Éluard Köln’de Max Ernst’i ziyaret etti ve onunla çalışmaya başladı. 1924’de Paris’te Breton tarafından Sürrealizm Manifestosu yayınlandı ve Dadaizm’in yerini aldı. Éluard bu yeni akımı benimsedi ve 1928’e kadar en önemli eserlerini yayınladı.

1927 yılında Éluard Louis Aragon, André Breton, Benjamin Péret ve Pierre Unik’le birlikte Fransız Komünist Partisi’ne katıldı, ancak 1933’te partiden atıldı. İki yıl sonra ressam Salvador Dalí’yle tanıştı; karısı Gala, Dali yüzünden 1932’de ondan boşandı. Ancak Éluard ölene kadar ona aşk mektupları yazmaya devam etti. 1930’da “Nusch” olarak tanınan Alman kökenli aktris Maria Benz’le tanıştı, 1934’te onunla evlendi. Dört yıl sonra, 1938’te André Breton’la birlikte Paris’te Uluslararası Sürrealizm Sergisi’ni açtı.

Éluard İkinci Dünya Savaşı’nı 1918’de Gala’yla olan evliliğinden doğan kızı Cécile ile Paris’te geçirdi. 1938’de Breton etrafında toplanan sürrealist sanatçılar grubundan uzaklaştırıldı. Alman ordusunun Paris’e girmesinden sonra yeraltına geçti ve Résistance örgütüne katıldı. 1942’de bir kez daha Fransız Komünist Partisi’ne katıldı ve içinde ünlü ‘Özgürlük’ şiirinin de yer aldığı ‘Poesie et Verite’ adlı derlemeyi gizlice yayımladı.

Savaştan sonra ün kazanan Éluard 10 yıl sonra kalp krizi geçirerek öldü ve Paris’teki Père Lachaise mezarlığına gömüldü. Eluard, hem aşk hem de devrim şairi olarak 20’nci yüzyılın en büyük Fransız edebiyatçıları arasında gösterilir. ‘La Vie immediate’ (1932), ‘La Rose publique’ (1934), ‘Les yeux fertiles’ (1936) ve ‘Cours naturel’ (1938) yapıtlarından birkaçıdır. (www.marksist.org)

Guantanamo tutuklusu büyük oranda suçsuz bulundu

0

İşkence ve kötü muamele ile gündeme gelen ABD’nin Guantanamo cezaevi kampında yıllarca tutuklu kalan Tanzanyalı Ahmet Khalfan Ghailani çıkarıldığı mahkeme tarafından 285 ayrı suçlamadan suçsuz bulundu.

Guantanamo’da tutulup mahkemeye çıkarılan ilk kişi olan Ghailani, New York’taki federal mahkeme jürisi tarafından Amerikan mallarına zarar vermekten ise suçlu bulundu. Cezasının sonradan belirleneceği Ghaliani’nin en fazla 20 yıl hapis cezası alması bekleniyor.

Ghailani, 1998’de El Kaide’nin Kenya ve Tanzanya’daki Amerikan Büyükelçiliklerine düzenlediği saldırılara karışmakla suçlanıyordu. Saldırılarda 224 kişi hayatını kaybetmişti.

Mahkeme Gailani’yi, hakkındaki yüzlerce cinayet ve terör suçlamasından ise kanıtların büyük bölümünü CIA sorgularında baskı ve cebir yoluyla elde edildikleri gerekçesiyle davada dikkate alınamaz olarak değerlendirip akladı.

Ghailani davası, Guantanamo’da tutulan terör zanlılarına karşı Amerikan toprakları üzerinde sivil mahkeme tarafından görülen ilk dava oldu. Diğer zanlılar askeri mahkeme tarafından yargılanmışlardı.

İktidara gelir gelmez Guantanamo cezaevi kampını kapatacağını söyleyen ABD Başkanı Barack Obama, 2 yıl iktidarda olmasına karşın henüz bu vaadini gerçekleştirmedi. Guantanamo ABD’nin terör uygulamakla suçladığı yüzlerce kişinin kaçırılarak getirip ağır işkence ve kötü muameleye tabi tutuldukları cezaevi kampı olarak biliniyor. (ANF)

Talabani: Tarık Aziz’in idam emrini imzalamayacağım

0

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Saddam Hüseyin rejiminin eski Başbakan yardımcısı ile Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’in idam kararını imzalamayacağını söyledi.

Sosyalist Enternasyonal toplantıları için Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan Talabani, France 24 televizyonu ile yaptığı mülakatta, “Tarık Aziz’in idam emrini imzalamayacağım, çünkü ben bir sosyalistim” dedi.

Tarık Aziz’e sempati duyduğunu, çünkü onun Iraklı bir Hıristiyan olduğunu belirten Talabani, “Dahası, o 70’inin üzerinde yaşlı bir adam” diye konuştu.

Avrupa Birliği (AB), Vatikan ile Rusya, Irak’a Tarık Aziz’i yaş ve sağlık nedenlerinden idam etmeme çağrısında bulunmuştu.

Tarık Aziz, 26 Ekim günü Irak Yüksek Mahkemesi tarafından 1980’li yıllarda Şii toplumuna yönelik katliamlardaki rolünden dolayı idama mahkum edilmişti. Mahkeme, Tarık Aziz’in 1982 yılında Bağdat’ın kuzeyindeki Şii çoğunluklu Duceyl kentinde Saddam Hüseyin’i hedef alan bir suikast girişimi ardından yapılan katliamlarda roll aldığını belirtmişti.

Saddam’ın çevresindeki tek Hristiyan olan Tarık Aziz, Nisan 2003’te Amerikan askerlerine teslim olmuştu. Aziz, 1992’de 42 tüccarın infazı nedeniyle Mart 2009’da “insanlığa karşı suç” işlemekten 15 yıl hapse mahkum edildi. Aynı yıl Irak Yüksek Mahkemesi Aziz’i 1980’li yıllarda Şii (Feyli) Kürtlere karşı yapılan infazlardaki rolünden dolayı 7 yıl hapse mahkuk etti. (ANF)

BBB : Acayip süper analiz

Bugünkü yazıma ortaya süpersonik bir tez atarak başlamak istiyorum. Gelin yıllardır Türkiye hakkında ısrarla tekrarladığımız, kimi zaman “tabi ya, olur mu öyle şey, doğru vallahi” nidalarıyla doğruladığımız, kimi zaman da gözleri hafifçe kapatma/kaşları kaldırma/Anadolu topraklarına özgü damaktan ‘cık’ çıkarma/”yok öyle değil o” dörtlemesiyle karşı çıktığımız bütün bilindik analizleri bir kenara bırakalım. Deterjan reklamındaki abinin lafına uyup bildiğimiz her şeyi unutalım. “O biraz fazla dağ esintisi kokulu” derseniz André Gide olsun rehberimiz : “A benim canım, geldiğin kıyıyı gözden kaybetmeden nasıl yeni ufuklar keşfedeceksin?” (Bu da “Civilization oynamanın genel kültüre katkıları” isimli dev ansiklopediye ufak bi’ katkı olsun).

Tezimden sadece anahatlarıyla bahsedebileceğim ne yazık ki. Malum, köşeyazıları 4. nesil Holywood dizileri gibidir – başıyla sonu arasındaki mesafenin ortalama bir insan evladı tarafından elindeki yarım fincan soğumaya yüz tutmuş kahve bitmeden aşılabilmesi beklenir.

Kahve

diyince de, hani Türkiye’de yaşarken pek bi’ kahve içmezdim. Hatta kahve kültürüm 22 yaşıma kadar “nescafe mi türk kahvesi mi?” sorusuyla sınırlıydı. Ev ve yaşam dostum bi’ gün kapıdan elinde garip bi’ alet ve cakcaklı bi’ paketle girdi. Sonradan öğrendim ki paket bilmemnereden (işte geri kalmış/el verilip modernize edilmesi gereken/sefil Afrika falan ülkelerinden biri) kahve imiş, o garip alet de bi’ nevi baskıcı filtre (ama cakcak ne demek öğrenemedim hala). “Baskıcı filtre”, iyi metafor olur bak bundan. Hem baskı yapıyor, hem de beğenmediğini dibe tıkıştırıyor. Neyse, kahve diyorduk. Buraya bi’ geldim, herkes kahve içiyor. Hatta “fika” dedikleri (fi-ka! diye okunuyor. İsveç’te telafuz duba gibi, ilk heceden tutup gömüyorsun suyun dibine, sonra da birden bire bırakıveriyorsun, pırt diye fırlıyor yüzeye) bi’ gelenek var. Bi’ sürü kahve içip yanında hamur işi bi’ şeyler atıştırmak. Burada fika bi’ nevi sosyalleşme aracı, en temelinden hem de. Yeni tanıştığınız kişiye “bi’ ara fika yapalım” diyorsunuz mesela, asıl amaç sevişmekse bile. Fika aşağı, fika yukarı. Fika’dan geldik, fika’ya gidiyoruz. Fika.

Fikanın ne olduğunun yanısıra

bir bisiklet nasıl kaliteli göbek dansı yapar, onu da burada öğrendim. Geçen ay süper kaliteli dağ bisikletim çalındığından beri arkadaşın elime tutuşturduğu bi’ antika bisikletle dolanıyorum. Antika derken, hani La Vita e Bella filminde kahramanımızın bindiği bisiklet var ya, o bisiklet işte. Hayatıma giren en cool bisiklet. Gidonunda tahta var, kadrosu pamuklu bi’ giysiyle süslenmiş, ağırlığı 25+ kilo, gerisini sen düşün. Demir, has demir. Arka tekeri dönmüyordu, etraftan bulduğum bi’ teker monte ettim. Bu yüzdendir ki arka teker bildiğin 8 çiziyor. Bi’ de geçen hafta diz kapağımın 4 parmak aşağısı boyu kar yağdı burada. Hafiften ezilmiş karda iyice coştu teker. Zen ve denge, zen ve kuvvet, zen ve dikkat, zen ve atiklik, zen ve esneklik, zen ve zeytinyağı falan diyorlar ya, abi geçeceksin onu (tam da bu aşamada gözleri hafifçe kapatma/kaşları kaldırma/Anadolu topraklarına özgü damaktan ‘cık’ çıkarma/”yok öyle değil o” deme dörtlemesi iyi gider mesela). Tibet’te 2 yıl manastıra kapanacağına bu bisikletle hafiften ezilmiş karda bi’ 5 kilometre git. Fazlan çıkar, eksiğin kalmaz. Ha manastıra kapanacaksan kapan tabi, bir itirazım katiyen olmaz.  Ama “Özge ben karar verdim bilge olucam!” gibisinden bir gazsa sözkonusu eyleminin teşviklendiricisi, ferrarini sattığınla kalırsın muhtemelen, benden söylemesi.

Bilgeliğin

yolu nereden geçiyor diye sorsalar bana, önce “Abi caminin oradan sola dön, kime sorsan gösterirler zaten” tadında bi’ espri yapar, hemen ardından da gizemli bir gülümsemeyi fırına girecek çöreğin üstüne sürülen yağ gibi yüzüme yayar, bu şahane esprinin membasının mallık değil bilgeliğin ta kendisi olduğu izlenimini uyandırmaya çalışırım. Haklılık payı da yok değil aslına bakarsan (diğer bir deyişle : “Haklılık payım var” – hatta- “Bariz haklıyım da…”). Bildiği ve olduğu herşeyle dalga geçebilen kişi değil midir bilge, a dostlar? Amma illa somut ve yapması kolay birşeyler duymak istiyorsan yaklaş hele : Bi’ defa o renkli ve kokulu mumlardan, tütsülerden falan, umudu kes. Ha “odam güzel koksun diye aldım abi, sevgilim geldi mi kedinin kumundan yükselen bıçkın ve buruk koku yerine Hindistan malı huzur koksun ortalık maksat” dersen saygım sonsuz. İnternet radyosundan yükselen o meditasyon müziği de bedeni sakinleştirir/ruhu dinginleştirir/sinirlerini terbiye edilmiş dana eti gibi yumuşatır ama o kadar. Bak mesela “Yogaya başlasam olur mu?” dersen, “olur” derim. Baya’ olur (-ba derken ağzı balıkçı kayığı gibi yaymaca, ironi yaparcasına). Köyle kasaba arası birşey, diğer bir deyişle, ne köy ne de kasaba olur. Köy-kasaba kullanımı paradoksal kaçıyor aslında burada, zira bilgeliğin kaynağı, bak bunu sınavda sorabilirim, gönüllüce sade ve huzurlu bir yaşamdan geçer zira. Yoksa solaryumda uyuya kalmış, ardından saç boyatmaya seğirtmiş, hızını alamayıp bir de kaşlara kınayla girişmiş dilber gibi dolanırsın ortalıkta. Hem göze çarparsın, hem de arkandan “bırak onu ya, sahte o sahte” diye konuşur beşer-i adem. O değil de, bu yüklem-özne-yüklem üçlemelerini ne çok kullanıyormuşuz meğerse be dostum!

Ha somut ve yapılası bir takım eylemler
diyorduk. Gönüllüce sade bir yaşam anahtarsa, tavuk da anahtar deliğidir. Geçen gün biraz uzaklardan bir komşu “Haftasonu yokum, benim tavukların kafesini aç/kapa yapar mısın?” diye sordu, “Okay George, versene borç / Olmaz Maykıl bende de yok” cevabını almasıyla koşarak kaçması bir oldu (adamın adı Maykıl’dı bu arada hakikaten, şimdi farkettim bak). Gittim cumartesi günü, açtım kafeslerini, takıldılar peşime. Su verdim, yem serptim falan… Birdenbire farkettim ki ne zamandır içimde tüm boşluğuyla ağırlık yapan anlamsızlık tortusu çözülüveriyor hızlıca. Elimde nereye sokacağımı bilemediğim bir sürü anahtar vardı da sanki, şimdi de bir anahtar deliği buluvermişim. Toprak ve evlatlarıyla namodern bir temas, 3-5 gıdaklama, 1-2 avuç arpa… Kendime geldim nan. Voltaire baba pek haklıymış, bir kez daha (sayısını ben de unuttum artık bu “daha”ların) anladım.

Ne demişti Voltaire
dayı? (Teyze anne yarısıysa dayı da babanın 3 aşağı-5 yukarı bi’ oranıdır herhal). “Candide ya da İyimserlik üzerine” adlı ünlü kitabının sonunda hani… Hep birlikte hatırlayalım :

Candide’in serüven dostu, günümüz deyişiyle kankası (“hoca” da iyi gider) :

“Tüm bu olanlar var olabilecek en güzel dünyada birbiriyle bağlantılı : çünkü sonuç olarak Matmazel Cunegonde’a olan aşkınız yüzünden kıçınıza yediğiniz bir tekmeyle güzelim şatodan kovulmasaydınız, engizisyon tarafından sorgulanmasıydınız, Amerika kıtasını baştan sona yayan geçmeseydiniz, baronu kılıcınızla bir güzel şişlemeseydiniz, güzel Eldorado ülkesinde bütün koyunlarınızı kaybetmesiydiniz, burada limon reçeli ve fıstık yiyor olamayacaktınız.”

meali : Her işte bi’ hayır var abi. Görüyor musun bak nereden nereye…

Candide’in nasıl yorumlanması gerektiği konusunda tartışmaları hala devam eden efsanevi cevabı (ki kitabın son cümlesidir aynı zamanda) :

“Doğru dersin. Ama hadi gel, bahçemizi ekmemiz lazım.”

Meali :

Kimisi der, “‘Pragmatik olacaksın koçum bu hayatta’ diyor Voltaire Usta”,
“Yok yok” der bazısı, “Meliorizm dersi vermiş üstat; durmak yok devam yola”,
Benim yorumumu sorarsanız, maksat kafiye yapmak gerçi, söylerim sormasanız da,
Kilit “doğru söylersin, ama” dadır, “onu bunu bırak da, toprağın sadeliğine dön” der adeta,

Bayram-raram-rarararararam-Bayram-raram….

Candide toprağını eke dursun, kutlayan tüm ahaliye mübarek bayramlar olsun.

Tatile gidenler; benzin ağaçta yetişiyor nasıl olsa, bas gaza.

Kurban kesenler; etin süpermarket veya kasapta yetişmediğini ve can-canan-canalan üçlemesini hatırlatması vesileyle senenin en ekolojik günü olan bayram sabahı her yerde bir kargaşa, bir can pazarı olacak. Sinirlenir / acele eder gibi olursanız tokatlayıverin bi’ kendinizi, zira ibadet ederken kötü hissetmek gibi süper bi’ ikilemin kıyısında fazla vakit geçirmek kalıcı vicdani körlüğe sebep olabilir orta vadede.

Bayram namazına gidenler; çocuğunuz kolay kolay uyanmayabilir. Uyandıktan sonra da abdest almasıydı, giyinmesiydi falan, sizin kadar hızlı davran(a)mayabilir. Sinir-stres olmaya başladığınızı hissettiğiniz an “kendinizi tokatlayıverin” ilkesi sizin için de geçerli.

******

“BBB” analizi kaynadı arada sanmayın, bu metnin içinde bi’ yerlerde, adeta bir bulmaca gibi çok gizli ve sinsice saklanmış durumda aslında. 3 kelime, 3’ü de B ile başlıyor. Tahminleri yorum kısmına alalım, kelimeler bu metinde geçiyor olmak zorunda değil bu arada…  Bir sonraki yazıya kadar en doğru (ki doğru nun kriteri ne, tarife kalksam telef oluruz hep beraber) tahmini yapana da acayip sürpriz, acayip heyecan verici, acayip acayiplikte bir hediye geliyor. Öyle böyle değil, üfff… bir hediye adeta.

Alidost Numan: “Akkuyu’ya güneş gerçekten doğuyor.”

Yenilenebilir enerjinin ne kadar gerçek bir alternatif olduğunun altını çizmek isteyen Greenpeace, Akkuyu’da nükleer santral proje sahasına iki adım uzaklıktaki Büyükeceli beldesi camisinin elektrik ihtiyacını karşılayacak bir fotovoltaik sistem kurdu. Greenpeace Akdeniz Akkuyu Güneş Enerjisi Proje Koordinatörü ve aynı zamanda Yeşiller Partisi PM üyesi olan Alidost Numan’la yaptığımız söyleşi ile hükümetin yeniden gündeme getirdiği nükleer santral projesine rağmen “Akkuyu’ya güneş gerçekten doğuyor mu?” sorusunun yanıtını araştırdık.

Beşiktaş sadece gereken kadar yaptı

Yeşil Gazete’nin ilk stattan yazılan maç yazısı için Ankara 19 Mayıs Stadyumuna maçtan iki saat önce gittim. Çok uzun, daha önceki maçlardan alışık olmadığım, bir kuyruk ile karşılaştım. Zaten içine girmesi zor bir stadyum olan 19 Mayıs’ın kompleksine girerken de bütün Beşiktaş taraftarlarını tek tek (ve bir kapıdan, yani gerçekten tek tek) içeri almaları işe tuz biber ekmiş. 40 dakika kadar bekledikten sonra kaynak yapan büyük bir grupla içeri girdikten sonra bekledim ki stadın kapıları boş olsun. Ama yok. Orada da uzun bir kuyruk. Bir kişinin zar zor geçebildiği bir yerden, çağdışı bir şekilde geçerek girmek zorunda olmak Ankara’ya yakışıyor mu yakışmıyor mu tam emin değilim.

Yeşil Gazete’nin referansı çok da iyi olmadığı için olmalı ki, maçı kale arkasından takip ettim. Radikal’in sokak yazarları kavramına uygun bir durum aslında. Nın nın “Oradaydım!”. Fakat sıradan dolayı maçın 6. dakikasında içeri girebildim. Girdiğimde tribün tamamen dolmuştu ama buna rağmen ikinci yarının başında bile içeri giren insan olması sanırım İlhan Cavcavın’ futbolculardan sonra para kazanacağı bir başka yol bulduğunu gösteriyor.

Sahaya dizilişe bakıldığında ilk görülen şey Beşiktaş’ın forvetsiz oynadığıydı. Holosko sağda, Tabata solda ve en önde de Quaresma. Nobre girene kadar da bu böyle sürdü. İlk 15 dakikanın en önemli olayları Beşiktaş’ın ceza sahası yayının hemen önünde kazandığı 3 serbest atıştı. Fakat hiçbiri tehlike dahi yaratmadı. 30. dakikadan sonra taraftarın da maçın da tek düze hale gelmesini Gençlerbirliği taraftarı arasındaki gerginlik bozdu. Onlara da bakarak geçmeseydi gerçekten sıkıcı dakikalardı. Geçen haftaki Kasımpaşa maçının bir benzeri oldu ve Beşiktaş uzatma dakikalarında penaltı kazandı. Fakat ilkyarı sonunda oldu bu sefer penaltı. Guti de farkı farketmiş olmalı ki gol oldu ve maçın ilk devresi bitti. Penaltı olmasaydı, tehlike bile yoktu neredeyse. Fakat bu durum taraftarın pek umrunda olmadı. Maça çıkarken Beşiktaş 8. sıradaydı ve üstündeki takımlardan yine puan kaybedenler vardı. Önemli olan kazanmak diye bakılmış olabilir.

Taraftar demişken, Ankara’da bir Gençlerbirliği Beşiktaşlılığı durumu var. Bugün fazla fazla satıldığı belli olan biletler dahil tüm biletler bitmişti. Kuyrukların ucu görünmüyordu. Fakat bu taraftar sayısına Gençlerbirliği maçlarında ulaşılabiliyor. Hem taraftarının medeni olmasından dolayı, hem de Beşiktaş’a ayırdıkları yer daha fazla oluyor.

Maça dönersek, Beşiktaş’ın sağ kanadı gerçekten ibretlik durumda. Arkada Hilbert, önde Holosko. Bir tanesi defansta iyi ama hücumda hiçbir şey yapamıyor (Gol atan bir oyuncudan bahsediyoruz evet ama orada pası alan değil de pası veren olsaydı Hilbert, durum bambaşka olurdu.) diğeri ise ne defansta ne de hücumda bir şey yapıyor. Zaten çıkarken tepki gösterilen tek oyuncuydu. Öyle ki, Tabata bile alkışlandı.

Maçın ikinci yarısı, Gençlerbirliği’nin uzaktan şutları, Beşiktaş’ın top çevirmesi ve Rüştü’nün kurtarışları arasında geçerken Quaresma sayesinde bir gol daha buldu Beşiktaş ve skor tamamlanmış oldu. Maç sonunda tüm taraftarlar Alen’in sahaya inmesini istediler ama izin verilmeyince esrarengiz şekilde ortadan kayboldu ünlü amigo. Çok sonra hayranlarıyla fotoğraf çektirirken gördüm.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Kadınlar Voleybol’da Dünya altıncılığı

0

Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı, İtalya’ya 3-0 mağlup oldu ve şampiyonayı 6’ncı olarak tamamladı.

6. Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda İtalya’ya 3-0 mağlup olan Türkiye, turnuvayı 6. sırada bitirdi.

İlk sette Türkiye iyi bir mücadele ortaya koymalarına rağmen İtalya’ya 25-23 yenilmekten kurtulamadı ve İtalya 1-0 öne geçti.

İkinci sette ilk sete oranla daha rahat bir oyun ortaya koyan İtalya bu seti de 25-20 kazanarak skoru 2-0’a getirdi.

Üçüncü sette de beklenen performanslarını bir türlü ortaya koyamayan Türkiye, 25-18 kaybetti ve maç da 3-0 İtalya’nın lehine sona ermiş oldu.

Güneşi Türkiye kaybetti Almanya kazandı

0

Türkiye’de enerji, inşaat ve sivil havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Senas Group, Türkiye’de güneş enerjisi ile ilgili mevzuatın düzenlenmemesi nedeniyle bu alandaki 2 milyon euro’luk yatırımını Berlin Cottbus’da yaptı.

Almanya’da Godd Energy ile birlikte Sungast firmasını kurarak 500 KWh’lik güneş enerjisi santralını faaliyete geçiren Senas Group, santralde ürettiği elektriğin tamamını 20 yıl boyunca 42,85 avrosent fiyatla Alman hükümetine satacak.

Senas Group’un Cottbus’daki yatırımının gazetecilere tanıtıldığı toplantıda konuşan Senas Group Yönetim Kurulu Başkanı Fahrettin Tanınmış, Senas Group olarak Türkiye’de 3 ana dalda faaliyet gösterdiklerini, grubun amiral gemisinin ise inşaat olduğunu söyledi.

Enerjiye de büyük önem verdiklerini ifade eden Tanınmış, havacılık alanında da faaliyetleri bulunduğunu anlattı.

Enerjide kaynak çeşitlendirmesinin önemine işaret eden Tanınmış, “Türkiye’de enerjimizin şu anda 58-60’ı doğalgaza bağlı ve bu ucu açık bir şey. Yarın bunu kaç paraya alacaksın bilemezsin” dedi.

Türkiye’nin kendisine yetecek kaynakları olduğunu ifade eden Tanınmış, şunları anlattı:

“Bugün Türkiye’de kullandığımız enerjinin yüzde 74’ü ithaldir. Yarın nükleer girdiği zaman bu oran yüzde 86’ya çıkıyor. Oysa bizim enerjimizi kendi kaynaklarımızdan karşılama imkanımız var. Senas Group olarak 1995 yılından bu yana yenilenebilir enerji ile ilgileniyoruz. Rüzgar enerjisinde lisans için 2007 Kasım ayında müracaatlar yapıldı. Bizim de müracaatımız var ama o günden bu yana bu konuda bir gelişme yok. Türkiye rüzgar yönünden dünyanın üçüncü ülkesi ama bu henüz değerlendirilmiyor.”

Yenilenebilir konusunda dünyanın, rüzgarın ardından güneşle ilgili yatırımlara başladığını anlatan Tanınmış, bu konuda da Türkiye’de henüz bir gelişme olmadığını anlattı.

Türkiye’de yenilenebilir enerji alanında yatırıma başlayan ilk şirketlerden biri olduklarını belirten Tanınmış, kurdukları rüzgar santrallarının ardından güneş enerjisinin de ilgilerini çektiğini, ancak devletin güneş enerjisine ilişkin henüz bir prosedürü olmadığını hatırlattı.

“Güneşler doğuyor, batıyor ve enerji bırakıyor. Bize fatura göndermiyor” diyen Tanınmış, Türkiye’de bu hayallerini gerçekleştiremedikleri için Berlin Cottbus’da yatırım yapmaya karar verdiklerini söyledi.

Geçen yıl katıldığı bir fuar sırasında Alman Rüzgar Enstitüsünün pavyonunu ziyaret ettiklerini, yatırım fikrinin burada doğduğunu anlatan Tanınmış, yatırımı kısa sürede kolay bir şekilde gerçekleştirdiklerini ifade etti.

Almanya’da bir Türk şirket olarak yabancı yatırımcı statüsünde bulunduklarını belirten Tanınmış, şöyle devam etti:

“Bir yabancı yatırımcı, bulunduğu ülkede yasal altyapının çok düzgün olmasını bekler. Almanya bu işi en düzgün yapan, hukukunda yerli-yabancı ayrımı yapmayan bir ülke. Bu durum bizi, yatırımımızı burada gerçekleştirme noktasında cezbetti. Biz Almanya’da güneşi bırakmayacağız. Tahmin ediyorum önümüzdeki yıllarda fiyatların biraz daha oturmasıyla birlikte güneş enerjisi yatırımlarımıza devam edeceğiz. Eğer Türkiye’de bu tip yatırımların önü gerçekten açılmış olsaydı Türkiye’de de yatırım yapmak isterdik. Şunu hepimiz biliyoruz ki Türkiye’nin güneşi Almanya’dan 1,5 kat daha fazla. Bizim burada şirketi kurmamızla, enerjiyi vermemiz arasındaki zaman iki ay 10 gündür. Oysa örneğin Türkiye’de rüzgarda 2007’den bu yana lisans bekliyoruz. Burada altyapı gayet güzel bir şekilde hazırlanmış, yatırımcı hiçbir şekilde sıkıntı çekmiyor. Biz buna hayret ettik. Bu yatırımımızda banka kredisi kullanmadık, yatırımlarımızı öz kaynaklarımızla yaptık. Bundan sonraki yatırımlarımızda banka kredisi kullanacağız çünkü bu konuda da yatırımcılara büyük kolaylık sağlandığını öğrendik.”

Bu konuda Türkiye’de de yatırım yapmak istediklerini ve çalışmalarını sürdürdüklerini ifade eden Tanınmış, ilgili prosedürün oluşmasını beklediklerini, gerekli altyapınını hazırlanmasıyla birlikte Türkiye’de de bu alanda faaliyet göstereceklerini anlattı.

-GÜNEŞİN ARDINDAN KANOLA YAĞINDAN ENERJİ ÜRETECEK-

Senas Group’un Almanya’daki ortağı Godd Energy Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Yiğit de, Almanya’nın yenilenebilir enerji konusunda önemli ilerlemeler kaydettiğini söyledi.

Godd Energy’in uzun yıllardır Almanya’da enerji piyasasında faaliyet gösterdiğini, güneş enerjisi alanında projelendirme yaparken Senas Group ortaklığıyla yatırımcı konumuna da geçtiklerini anlatan Yiğit, Almanya’nın yenilenebilir enerji alanında sunduğu avantajlardan yararlandıklarını ve fırsatları değerlendirdiklerini kaydetti.

Türkiye’de yenilenebilir enerji konusunda hala lisanslarla uğraşıldığını hatırlatan Yiğit, Almanya’nın bu konuda yatırımcının önünü açan iyi uygulamaları olduğunu anlattı.

Senas Group ile gerçekleştirdikleri güneş enerjisi yatırımının ardından Kanola yağından enerji üretimine de başlayacaklarını bildiren Yiğit, “Kanola Avrupa’da en çok Almanya’da üretimi yapılan bir çiçek. Biz de bu alanda Hannover’deki yatırımımızı tamamladık. Önümüzdeki ay içinde elektriği sisteme bağlamış olacağız. Kanola yağından 1,5 megawatlık elektrik üreteceğiz. Buradaki yatırımımız ise 1 milyon 700 bin avro civarında olacak” dedi.

Yiğit, kanoladan üretecekleri elektriğin satış fiyatının 20 yıl alım garantili 11 avrosent üzerinden yapıldığını, üretimde kanola yağı kullandıkları için ayrıca 5,9 avrosent teşvik aldıklarını anlattı. Yiğit, “Dolayısıyla yaklaşık 16 centlik bir satış oluyor” dedi.

-“TÜRK YATIRIMCILARINI DAVET EDİYORUZ”-

Cootbus Enerji Birliği Yetkilisi Michael Ohme ise Almanya’nın yenilenebilir enerjiye verdiği öneme işaret ederek, bu konuda uluslararası arenada etkin olmaya çalıştıklarını anlattı.

Almanya’da eneji yatırımcıları için iyi bir altyapı hazırlandığını belirten Ohme, güneş enerjisi yatırımlarında 20 yıl alım garantisi sundukları, ayrıca finansman imkanlarının da iyi düzeyde olduğunu söyledi.

Ohme, Cottbus’da gerçekleştirilecek güneş enerjisi yatırımları için Türk şirketleri bölgede yatırıma davet etti. (aa)

Nükleerde Güney Kore ile anlaşılamadı

0

Sinop’ta kurulacak nükleer santral için Güney Kore ile 8 aydır süren görüşmelerde anlaşma sağlanamadı. İlk görüşme önümüzdeki hafta Japon firması ile yapılacak.

20 milyar dolarlık nükleer santral projesinde nihai görüşme Seul’de liderler arasında yapıldı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, gazetecilerin Güney Kore ile nükleer santral yapımına ilişkin görüşmeler hakkındaki sorularını yanıtlarken şu bilgileri verdi:

”Bugün Sayın Cumhurbaşkanı ile Başbakanımızın yaptığı görüşmede karşılıklı iyi niyetli yaklaşımları bir kez daha gördük. Son derece sıcak karşılamada bulundular. Ve bu işi yapmayla ilgili niyet ve kararlılıklarını bildirdiler. Biz de aynı kararlılıktayız. Ancak bazı şartlarda henüz mutabık kalmış değiliz. Bu son yaptığımız görüşmede de bu noktaları aşamadığımızı söylemeliyim. Bir kısım iyileştirici şartlar öne sürüldü, masamıza konuldu. Biz de bunları değerlendireceğimizi beyan ettik. Ama diğer ülkelerle görüşmeye başlayacağız. Bunu söylemeliyim. Hızlı bir müzakere sürecini geçmemiz lazım. Bu konuda arkadaşlarımı da görevlendirdim.”

Bakan Yıldız, Avrupa, ABD ve Japonya’nın da bulunduğu ülkelerin firmalarıyla konuyu değerlendireceklerini belirterek, ”Çünkü Türkiye’nin nükleer güç santrallarının yapımıyla ilgili kararlılığında hiçbir eksilme olmadı” dedi.

Bayram sonu veya ortasında görüşmelerin yapımı için Japon Toshiba firmasını davet edeceklerini kaydeden Yıldız, konunun önemli olduğunu vurguladı.