Ana Sayfa Blog Sayfa 5367

Cantona: Devrim banka boykotuyla başlar

Manchester United’ın eski yıldızı Eric Cantona, ekonomik ve sosyal devrim çağrısı yaparak, ‘kansız devrimin’ bankalardan başlayabileceğini söyledi.

Observer’de yayınlanan habere göre, Cantona, Avrupa’da sokaklara çıkmaya hazırlanan öğrenciler ve kamu çalışanlarına daha gelişmiş eylem tavsiyelerinde bulundu.

İngiltere’de futbol oynadığı dönemde 1995’te bir rakip taraftarın ırkçı tepkisine tekmeyle yanıt verdiği için dokuz ay futbol oynama cezası alan Cantona, eylemcilere bankaları hedef alın diyor.

Cantona, zaman zaman siyasete ilişkin görüşlerini de ortaya koyan eski bir futbolcu.

Fransa’da yayınlanan bir gazete için filme de alınan bir mülakat veren yıldız, döviz, pankart ve sloganlarla düzenlenen eylemleri ”modası geçmiş” olarak niteliyor.

”Bunun yerine” diyor Canton, ”bankalardan paralarını çekerek ekonomik ve toplumsal devrim gerçekleştirilebilir.”

Cantona mülakatında şöyle devam ediyor:

”Çevremizde bu kadar sefalet varken mutlu olamayız. Yapılması gereken şeyler var. Bugünlerde sokaklarda olmanın, gösteri yapmanın anlamı nedir? Böyle yaparak kendiniz kandırırsınız. Devrimi başlatmak için elimize silah alıp öldürmeye de başlayamayız. Devrim gerçekten çok kolay bugünlerde. Sistem ne? Sistem bankaların iktidarı üzerine kurulmuş, o zaman bu sistem bankalar üzerinde imha edilmeli.”

”Bu da üç milyon insanın ellerinde pankartlarla sokağa çıkıp, doğru bankalara giderek paralarını çekmesi, bankaların da çökmesidir. Üç milyon, on milyon insan, bankalar çöker, ortada bir tehdit de yok, kan da. Alın size devrim.”

Planın çok karmaşık olmadığınıve birilerinin kulak vermek zorunda kalacaklarını kaydeden Canton, ”Sendikalara zaman zaman bizlerin tavsiyelerde bulunması gerekir” dedi.

Observer, Cantona’nın çağrısının ilgi gördüğünü ve hızla yayılmaya başladığını belirterek, video kaydının youtube’da bir anda 40 bin kişi tarafından izlendiğini yazdı.

Habere göre, ”bankaları durdurun” adlı bir grup da 7 Aralık’ta bankalardan paraların çekilmesi için kampanya başlattı.

Şimdiye kadar Fransa’da 14 bin kişinin paralarını bankalardan çekme taahhünde bulundukları da haberdeki ayrıntılardan.

Facebook’ta da ilgi gören kampanya İngiltere’ye de yayıldı.

Fransa Bankalar Federasyonu Başkanı ise, çağrıyı ”aptalca bulduğunu” söyledi ve hırsızlara ve kara para aklayıcılara davetiye çıkarmak anlamına geldiğini öne sürdü. (BBC)

Şırnak’ta Bir Kürt Çocuğu Daha Vuruldu

Şırnak ile Cizre arasında bulunan İkizce Köyü’ndeki İkizce Jandarma Taburu’na dışarıdan bir şeyler alması için çağrılan 12 yaşındaki Ahmet Acar bir askerin tüfeğinden çıkan bir kurşunla vurularak ağır yaralandı.

Şırnak’ın Kumçatı (Dêrgulê) Beldesi’nde 14 yaşında bir çocuk askerler tarafından silahla vuruldu. Ağır yaralanan çocuk hastaneye kaldırıldı. Ameliyata alınan Açar’ın hayati tehlikesi sürüyor. Tabur komutanı ‘benim askerim vurmadı’ iddiasında bulunurken, Cumhuriyet Savcısı, olay yerinde bulunan askerin bir mermisinin eksik olduğunu tespit etti. DHA ise olayın askerin çocukla şakalaşması’ sonucu gerçekleştiğini ileri sürerek, saldırının kaza ile gerçekleştiğini bilgisini duyurdu. İddiaya göre İkizce Jandarma Taburu’nda görevli olan ve henüz adı açıklanmayan bir asker, Ahmet Acar’ı yanına çağırarak, para verip, dışardan bir şeyler aldırmak istedi. Asker ile Ahmet Acar şakalaşmaya başladı. Bu sırada askerin elindeki tüfek kazaen ateş aldığı ve Ahmet Acar göğsünden vuruldu. Ağır yaralanan Ahmet Acar, askeri yetkililer tarafından Şırnak Devlet Hastanesi’ne kaldırılırken, çocuğun yakınları taburun önünde toplandı. Kısa süren gerginlikten sonra olayın kaza sonucu yaşandığının anlatılması üzerine toplananlar sakinleşti.

Göğsünden yaralanan ve kaldırıldığı Şırnak Devlet Hastanesi’nde ilk müdahalesi yapılan Ahmet Acar’ın helikopterle Diyarbakır’a kaldırılacağı belirtildi. Olayla ilgili askeri yetkililer soruşturma başlattı.

Kazaymış değilmiş ne önemi var, sonuçta askerler bir çocuğu daha öldümüş.

Kızıltepe’de 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın 6. ölüm yıl dönümünde yaşanan bu olaydan sonra kamuoyunda ne gibi tepkilerin geleceği merakla beklenirken, bilgisine başvurduğumuz Yeşiller Partisi Barış Ağacı grubu sözcüsü Savaş Çömlek şu görüşleri dile getirdi: “Militarizm dünyanın her yerinde insanları da öldürür, yaşadığımız gezegeni cehenneme de çevirir. Bir yerde silah varsa şu ya da bu sebepten olur ama öldürür. En çok üniformalılar öldürür en çok da çocuklara kıyarlar… Kazaymış değilmiş ne önemi var sonuçta askerler bir çocuğu daha öldürmüş.”

Nefret Suçları Mağduru Trans Bireyleri Anma Buluşması başladı

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, özellikle trans bireylere yönelik ayrımcılık, nefret söylemi ve suçları ile kurumsal şiddet noktasında devam ettirdiği etkinliklerine, “Nefret Suçları Mağduru Trans Bireyleri Anma Buluşması” ile devam ediyor.

Pembe Hayat Derneği her yıl Kasım ayının son haftası içerisinde gerçekleştirdiği etkinlikler ile, trans bireylerin yaşadıkları sorun alanları üzerine tartışıyor ve çözüm önerileri ile stratejilerini inceliyor.

Bu sene 22 – 28 Kasım 2010 tarihleri arasında Ekin Sanat Merkezi, Otel Alba Ankara ve Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da gerçekleştirilecek etkinliklerde de seks işçiliği, medya, siyaset, aile, feminizm, uluslararası trans hakları aktivizmi gibi konuları konuşulacak.

“Ben ve Nuri Bala” Buluşma Kapsamında Gösterimde

Nefret suçları mağduru trans bireyleri anma buluşması kapsamında 25 kasım 2010 Perşembe günü Ekin Sanat Merkezi’nde 19.00-20.30 saatleri arasında yönetmenliğini Melisa Önel’in üstlendiği, feminist aktivist Esmeray’ın hayatının anlatıldığı Ben ve Nuri Bala adlı belgesel gösterimi ve ardından söyleşi yapılacaktır.

Pembe Hayat Tiyatro Topluluğu’nun sahnelemiş olduğu ‘Pembe Gri’ isimli oyundan yola çıkarak hazırlanmış olan kısa film Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin oluşum sürecini anlatan film ve belgesel 26 Kasım 2010 Cuma günü 19.00-20.00 saatleri arasında Ekin Sanat Merkezi’nde gösterilecek. Gösterimin ardından Pembe Gri’nin ortaya çıkış hikayesi üzerine yönetmen ve oyuncularla söyleşi gerçekleştirilecektir. Pembe Gri, bir tren yolculuğu ile başlar. Yolculuk aynı zamanda transgender bireylerin yaşamlarına ve mücadelelerine yapılan bir yolculuktur.

Buluşma Kapsamında Sergiler

Pembe Hayat etkinlikleri çerçevesinde, Uluslararası Af Örgütü ve Hollanda Büyükelçiliği’nin desteği, Diana Blok’un “See Through Us” ve Gabrielle Le Roux’nun “Proudly African and Transgender” adlı sergileri 24 Kasım – 3 Aralık tarihleri arasında Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da düzenlenecektir.

Diana Blok : “See Through Us”

Diana Blok 2009 yılında LGBT ve insan hakları konuları ile ilgilenen iki kurum (Pembe Hayat ve Kaos GL) ile iletişime geçti. Onların yardımları ile kendi fotoğraf çalışmaları ile ilgili olan ve kendi hayatları ile ilgili konuşmak isteyen özneler buldu. Bahsi geçen kişiler kendi cesur hikayeleri ve içinde yaşadıkları geleneksel toplumdaki zorlukları paylaştılar. Birçok gey, lezbiyen ya da transeksüel ikili bir yaşam sürmektedir. Değişim içerisindeki karmaşık bir toplum içerisindeki karmaşık bir konudur bu. Bu kişilere yönelik fiziksel ve psikolojik taciz hala yaygındır.

Türkiye’de gey, lezbiyen, biseksüel ya da trans olmak yasadışı olmasa da, kendilerine yönelik hala ayrımcılık uygulamaları ve zulüm söz konusudur. Açıkça denebilir ki, görünürlük konusunda hala büyük sıkıntı mevcuttur, ancak ortaya çıkan bir gerçek daha var ki o da bu konudaki değişimin ve yeni bir form kazanan hayallerin varlığıdır.

Geçtiğimiz yıl içerisinde, bu projeyi Türkiye’de sergilemek amacıyla birçok defa bir galeri ya da başka bir sergi mekanı bulmaya çalıştım. Bu konuya ilgi gösterilmiş ve söz verilmişti; ancak somut planlar yapma aşamasına gelindiğinde, sergi galeriye ya da fotoğrafı çekilenlere yönelik bir zarar yaratabilir düşüncesiyle iptal edildi. Umudumu kaybetmediysem de, “See Through Us” adlı serginin Türkiye’deki prömiyerinin Ankara’da, bizzat belediye başkanının izni ile gerçekleşebileceğini hiç düşünmemiştim. Bu tamamı ile Pembe Hayat’ın ortaya koyduğu muhteşem enerjisi ve niyeti sayesinde gerçekleşmiş bir büyük başarıdır. Bu değişime doğru belki de küçük ama çok anlamlı bir adımdır. Bu proje, kendi aşklarını ifade edebilmek amacıyla bir sese sahip olmak için mücadele edenlere adanmıştır.

AFRİKALI, TRANSGENDER VE DE GURURLU

“Afrikalı transgender bireyler uzun süredir susturulmuştu. Sanki hiç yokmuşuz gibi görünmez olduk. Bugün, birçoğumuz konuşuyoruz, yüzlerimizi gösteriyoruz, yazıyoruz ve kendimizi açıkça ifade ediyoruz. Bu sergi, bunun bir uzantısıdır. Portreler bizim görüntülerimiz ve bizim sözlerimizi söylüyorlar, bizim hikayelerimizi anlatıyorlar, onurumuzu ve hatta korkularımızı gösteriyorlar, onlar bizim tarihimizdir, onlar bugünkü bizdir ve gelecekteki Afrikalı transgender bireylerin mücadelesinin tarihidir. Onlar güç, umut ve bizden sonraki nesillerin onurudur. Uzun bir süre kendimi kayıp hissettim. Benim gibi başka kimse olmadığını düşündüm. Anormal, tuhaf olduğumu düşündüm ve bu beni güçsüz kıldı. Benim transgender yeğenim, torunum ya da arkadaşımın transgender çocuğu kendini kayıp hissetmeyecek. Onlar benim portreme bakacak ve güce, umuda, huzur dolu bir akla ve onura sahip olacaklar. Transgender bireylerin daha önce var olduğunu hissedecekler ve cinsiyet kriterlerine uymamanın yanlış olmadığını bilecekler. Dünya portrelerimizi gördüğünde, Afrika’da transgender bireylerin olduğunu ve kıtamızda haksızlıklara karşı mücadele edildiğini bilecek.” Victor Mukasa, Ugandalı insan hakları savunucusu, Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu

http://www.pembehayat.org/nefret/ana.php adresinde ilgili linklerden buluşmanın detaylı programına, konuşmacı listesine, etkinlikle ilgili sorulanızın cevaplarına ve Pembe Hayat Derneği’ne ulaşabilirsiniz. (Yeşil Gazete, www.pembehayat.org)

Talabani: Tarık Aziz’in idam emrini imzalamayacağım

0

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ülkenin eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’in idam edilmesini öngören mahkeme kararını imzalamayacağını söyledi.

Saddam Hüseyin döneminin en üst düzey yetkililerinden olan Aziz, geçen ay Şiilere yönelik baskı siyasetleri nedeniyle ölüm cezasına çarptırılmıştı.

Aziz, halihazırda Iraklı Kürtlerin sindirilmesi konusunda ayrı bir davada yargılanıyor.

BBC’nin Bağdat Muhabiri Gabriel Gatehouse, kendisi de Kürt olan Talabani’nin genel olarak ölüm cezası aleyhindeki görüşleriyle tanındığına dikkat çekiyor.

Cumhurbaşkanı’nın tavrının idamı engelleyip engellemeyeceği ise belirsiz.

‘Üzülüyorum’

Talabani, France 24 televizyon kanalına verdiği mülakatta, “Hayır, böyle bir kararı imzalamayacağım, çünkü sosyalistim” diyerek şöyle devam etti:

“Tarık Aziz için üzülüyorum. Çünkü o Iraklı bir Hıristiyan ve yaşlı bir insan, 70’inin üzerinde. Bu yüzden bu infaz emrini asla imzalamayacağım.”

Talabani ayrıca Irak’ın ölüm cezası sayfasını kapatmasını istediğini yineledi ve mezhep cinayetleri dışında bu cezasının uygulanmamasından yana olduğunu ifade etti.

Irak ağır ceza mahkemesi, uzun yıllar Saddam Hüseyin rejiminin dünyaya sunduğu yüzü olan eski başbakan birinci yardımcısını “taammüden cinayet işlemek ve insanlığa karşı suçlardan” ölüme mahkum etmişti.

Karar, insan hakları gruplarının yanı sıra, Avrupa Birliği, Rusya ve Vatikan başta olmak üzere pek çok ülkeden af çağrıları ile karşılandı.

Mahkeme ayrıca Aziz’i ‘işkence yapmak’ suçlamasından 15, ‘işkencede işbirliği’ suçlamasından 10 yıl hapis cezasına çarptırmış; tüm mal varlığına da el konmasını kararlaştırmıştı.

Aziz, 2003 yılında Bağdat’ın işgalinden kısa süre sonra güvenlik kuvvetlerine teslim olmuştu.

‘Kendisine verilen görevi yaptığını’ savunan Aziz, Saddam Hüseyin rejimi konusunda konuşmaya yanaşmıyor.

tıklayın Aziz’in mülakatının ayrıntıları için tıklayın

O zamandan bu yana cezaevinde tutulan Aziz’in sağlık durumu, aradan geçen sürede kötüye gitti.

1983’te dışişleri bakanı olan Aziz, 1991’de de başbakan birinci yardımcısı olmuş, İngilizceye hakimiyeti ile rejimin ‘vitrini’ olarak görülmüştü.

Anayasal belirsizlik

Irak’ta idam cezaları anayasaya göre cumhurbaşkanınca onaylanmak durumunda.

Talabani, 2006 yılında Saddam Hüseyin’in idam kararına da imza atmayı reddetmiş, ceza Talabani’nin yardımcılarından birinin imzasıyla uygulanmıştı.

Irak’ta sekiz aylık siyasi kördüğümün aşılması ardından Talabani Çarşamba günü yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi.

Ancak bu kez Talabani’ye gerektiğinde vekalet edecek biri Şii, biri Sünni iki cumhurbaşkanı yardımcısı atanmadı.

Bu nedenle şimdi daha önceki ‘vekil imzasıyla onay’ formülü geçersiz kalmış görünüyor. (BBC)

Bununla birlikte Irak yasalarına göre idam cezalarının mahkemece onaylandıktan sonra 30 gün içinde infaz edilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla Aziz’i nasıl bir akıbetin beklediği belirsiz.

“Ben ve Nuri Bala” Ankara’da

Nefret Suçları Mağduru Trans Bireyleri Anma Buluşması kapsamında 25 Kasım 2010 Perşembe günü Ekin Sanat merkezinde 19.00-20.30 saatleri arasında yönetmenliğini Melisa Önel’in üstlendiği, feminist aktivist Esmeray’ın hayatının anlatıldığı Ben ve Nuri Bala adlı belgesel gösterimi ve ardından söyleşi yapılacak.

Ben ve Nuri Bala, kadınlık ve erkeklik kategorilerinin dışına taşan feminist aktivist Esmeray’ın hayatı üzerine bir belgesel. Bu film Esmeray’ın tecrübesini, bir beden, coğrafya ve mekana ait olmayı anlamak üzerine çıkılan kişisel bir yolculuk. Film İstanbul’un sokaklarından Kars’ın Eşmeyazı köyüne uzanan hikayesiyle bizi bir yere ait olmanın özlemi ve kimliklerimizi oluşturan koşullar arasında getirip götürüyor.Esmeray’ın kendi dilinden bir nevi biyografisi olan film özlem, aidiyet, göç ve şiddet gibi konulara Esmeray’ın hikayesi üzerinden bakabilmemizi sağlıyor.

“Ben ve Nuri Bala”nın yönetmeni Melisa Önel de travesti ve eşcinsel cinayetlerinin bolca işlendiği bir ortamda Esmeray’ın duyurmaya çalıştığı sese ve hayat yolculuğuna kendi yaklaşımıyla eşlik ediyor.

İlk gösterimini Heinrich Böll Stiftung Vakfı’nın bu yıl 6-11 Temmuz tarihlerinde Berlin’de düzenlediği “Gender is Happening” isimli festivalde yapan “Ben ve Nuri Bala” filmin 2 yıl süren çekimleri, 2 kişilik bir ekip ve küçük bir bütçeyle Kars, Adana ve İstanbul’da gerçekleştirildi. (www.pembehayat.org)

Almanya Yeşilleri’nde kongre ve seçim heyecanı bir arada

Yeşiller, haftasonu Freiburg kentinde yapılan parti kongresinde gövde gösterisi yaptı. Cem Özdemir ve Claudia Roth’un yeniden eşsözcülüğe seçildiği kongrede, hedef tahtasında Merkel hükümeti vardı. Son kamuoyu yoklamalarına göre oylarını neredeyse çifte katlayan Yeşiller, yüksek moralle düzenledikleri kongrede, muhafazakar – liberal koalisyonu eleştiri yağmuruna tuttu.

Seçim hazırlığı

Yeşiller, bazı eyalet yönetimlerinin belirleneceği heyecanlı bir seçim yılına hazırlanıyor. 2011’deki seçimlerde en azından Baden Württemberg ve Berlin eyaletlerinde yönetime gelmek isteyen Yeşiller için zafer çok uzakta değil. Partinin Eşsözcüsü Claudia Roth, Freiburg kentindeki kongrede, Yeşiller’in mücadeleci ve umutlu olduğunu belirtti.

Roth, partililere “Bırakın dayanışma, paylaşım içinde ve ortak noktalarda uzlaşan bir toplum hedefiyle birlikte yaşam için tartışalım. Bırakın sağlık ve eğitimin cebimizdeki paraya bağlı olmadığı bir toplum için tartışalım“ şeklinde seslendi.

Özdemir, Roth’u geçti

Kongrede Cem Özdemir ve Claudia Roth yeniden partinin eşsözcülüğüne seçildiler. Özdemir, yüzde 88,5 oranında, Roth da 79,3 oranında oy aldı. Parti desteğinde Özdemir’in arkasında kalan Roth, daha iyi bir gelecek için tutkuyla mücadele etmek istediklerini söyledi. Yeşiller’in Türkiye kökenli eşsözcüsü Cem Özdemir de yaptığı konuşmada sosyal adaletsizliklere işaret etti.

Özdemir, “Ailelerinin durumlarından dolayı işçi çocuklarının artık başarısızlığa uğramadığı ve dışlanmadığı bir toplumdan bahsediyorum. Ben, çocukların ve gençlerin kendilerini geliştirebileceği, onlara en iyi koşulların sunulduğu ve daha sonra bir şans sahibi olabilecekleri bir toplumdan bahsediyorum.” diye konuştu.

Baden Württemberg Eyaleti’nde Türkiye kökenli bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen 44 yaşındaki Cem Özdemir, yaptığı konuşma ile parti delegelerini hayli heyecanlandırdı. Almanya’da sosyal adaletin artık işlemediğini ve bunun üzerinde mutlaka tartışılması gerektiğini belirten Cem Özdemir, fırsat eşitliğini sağlamak istediklerine dikkat çekti.

Künast, Berlin için hazırlanıyor

Yeşiller’in bir diğer önemli ismi Meclis Grup Başkanı Renate Künast da daha fazla toplumsal katılım çağrısında bulundu. Künast, anayasaya göre vatandaşlara sadece seçimden seçime dört, beş yılda bir söz hakkı verilmiş olsa da, işin burada bitmediğini söyledi. Önümüzdeki yıl Berlin Eyaleti’nin yönetimine aday olmaya hazırlanan Künast kongrede yaptığı konuşmada büyük alkış aldı:

Künast, “Verilen ödev şimdi yeşil. Verilen ödev şimdi 21’inci yüzyılda demokrasiyi geliştirmek. Biz buna zaten devam ediyoruz, cesaretliyiz ve aynı zamanda kendimize sorular da soruyoruz: Bu yıl demokrasiyi geliştirmek yönünde bir sonraki adımı ne zaman kiminle atacağız?” diye konuştu.

Yeşiller oylarını artırıyor

Son dönemlerde yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeşiller’in yükselişi dikkat çekiyor. Anket sonuçları, Yeşiller’e desteğin yüzde 20 ila 30 arasında olduğunu gösteriyor. Yeşiller’in iktidara gelmek istedikleri Baden Würtemberg ve Berlin eyaletlerinde şanslarının yüksek olduğu tahmin ediliyor. (DW)

6. Homofobi Karşıtı Buluşma’nın hazırlıkları başladı

Homofobi Karşıtı Buluşma’nın altıncısına altı ay kaldı.

Kaos GL tarafından her yıl 17 Mayıs Haftasında organize edilen Homofobi Karşıtı Buluşma’nın altıncısının merkezi etkinlikleri, 1-22 Mayıs 2011 tarihlerinde Ankara’da gerçekleşecek. Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği ayrımcılığına karşı mücadele yürüten Kaos GL, Buluşma’yı, homofobi ve transfobiye karşı örgütlüyor.

İlk kez Mayıs 2006’da gerçekleşen Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, 2009’da ayrımcılığa karşı mücadelede örülen ağların sonucunda Ankara sınırlarını aşarak 5 şehre yayıldı. 2010’daki Buluşma ise Ankara ile birlikte 14 şehirde gerçekleşti.

Ayrımcılığa karşı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBT) bireylerin insan haklarının geliştirilmesi için mücadele eden Kaos GL Derneği, önümüzdeki yıl Homofobi Karşıtı Buluşma’nın altıncısını düzenleyecek.

Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ

6. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, Bölgesel Ağ girişimine de ev sahipliği yapacak. Kaos GL, 16 yıl önce kendini deklare edip mücadele perspektifini tanımlarken, “Ortadoğu ve Balkan Ülkeleri Eşcinselleri Konferansı”nı bir hayal olarak ilan etmişti. 2006’dan beri devam eden Buluşma’nın temel forumlarından biri “Homofobiye Karşı Mücadelede Uluslararası Deneyimler” oldu. Homofobiye karşı mücadelede dayanışma için Ortadoğu, Kafkasya ve Balkan Ülkeleri LGBT Ağı oluşturmayı planlayan Kaos GL, Bölgesel Ağ’ı örgütleme hazırlıklarına başladı.

“Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ” girişimi için uluslararası çağrıda bulunan Kaos GL, Ermenistan, İsrail, Filistin, Lübnan, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan, Gürcistan, Kıbrıs (Kuzey/Güney), Azerbaycan gibi ülkelerden katılımcıları 6. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’ya davet ediyor. Altıncı Buluşma’nın bir tam günü “Bölgesel Ağ” toplantına ayrılacak.

Homofobiye Karşı Kampüs Buluşmaları

Buluşmayı sahiplenen öğrenci toplulukları ve akademisyenlerle birlikte “Homofobiye Karşı Kampüs Buluşmaları” her yıl daha fazla üniversite kampüsüne taşınıyor.

Homofobi Karşıtı Buluşma, 2006 yılında ilk kez 4 günlük bir salon etkinliği olarak başlamıştı. 2007 yılında merkez etkinliklere, başkentin üç büyük üniversitesinde yapılan “Homofobiye Karşı Kampüs Buluşmaları” eklendi. 2011 yılında ise en az 20 kampüste buluşma planlanıyor.

Kaos GL Derneğinin koordinasyonu ile 6. Buluşma’nın yerel etkinlikleri Trabzon, Samsun, Adana, Mersin, Kayseri, Edirne, Aydın, Diyarbakır, Van, Antalya, Eskişehir, Denizli, Kars, Çanakkale, İzmir ve İstanbul’da yapılacak. Ankara programı ise 1 Mayıs ile 22 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek.

Arkadaş Z. Özger Buluşması

5 Mayıs Arkadaş Z. Özger Etkinlikleri, Beşinci Buluşma’da ilk kez düzenlenmişti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi (AÜ SBF İHM) ile birlikte Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında düzenlenmeye devam edecek olan etkinlikler yine Cebeci Kampüsünde gerçekleşecek. Şair adına Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında düzenlenen etkinliklere Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Dayanışma Derneği (SBF-d-Der) ev sahipliği yapıyor.

Homofobiye Karşı Gökkuşağı

Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’nın beşincisi Judith Butler’in “Queer-Yoldaşlığı” konferansı ile tamamlanmıştı. Altıncı buluşma için yine konferanslar, atölyeler, söyleşiler, gösterimler, sergiler ve forumlardan oluşacak rengarenk bir program hazırlanıyor.

Altıncı Buluşma programı kapsamında 15 Mayıs Vicdani Ret Günü, Homofobi Karşıtı Buluşma’ya dahil olacak. Anti-Militarist Forum’un yanı sıra 15 Mayıs’ta, eşcinsellik ve askerlikle ilgili etkinlikler yapılacak.

Anti-Militarist Forum ile birlikte “LGBT’nin Yoksulluk Halleri”, “Anarko-Queer Forum”, “Mekânsal Forum” ve “Dinsel Forum” gibi başlıklar Altıncı Buluşma’nın programında öne çıkan temalar olacak.

Buluşmalarda daha önce Homofobi ve Ayrımcılık çerçevesinde düzenlenen forumlardan bazıları:

“Ruhsal Forum – Hastalık’tan İdeoloji’ye Homofobi”, “Queer Forum”, “Homofobiye Karşı Mücadelede Uluslararası Deneyimler”, “Lezbiyenler ve Biseksüel Kadınlar Forumu”, “Medya-İletişim Forumu”, “Trans Forum”, “Feminist Forum”, “Homofobiye Karşı Video Art”, “Homofobi Kıskacındaki Beden: Erkeklik & Kadınlık”, “Anayasa Forumu”, “AB Sürecinde İnsan Hakları”, “Milliyetçilik, Nefret Salgını ve Homofobi”, “LGBT Bireylere Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık”, “LGBT Bireylerin İnsan Hakları ve Nefret Suçları”, “Eğitimde Cinsel Ayrımcılığa Karşı Forum”, “LGBT Mültecilerin Sorunları”, “Sınırlara Karşı Forum”, “Sol ve Homofobi Forumu”, “Gökkuşağı Forumu”.

Homofobi Karşıtı Buluşma ile yaşdaş olan “Kadın Kadına Öykü Yarışması”nın altıncısını kazananlar yine Buluşma programında ödüllerine kavuşacaklar.

Homofobiye Karşı Sanat

Gökkuşağı sinemasından tiyatro ve sergilere, sanat da Homofobiye Karşı Buluşuyor.

6. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, LGBT temalı kısa ve uzun filmlerinizi, oyunlarınızı, performanslarınızı, müziklerinizi ve bestelerinizi bekliyor.

Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş

Homofobi Karşıtı Buluşma, 1 Mayıs Yürüyüşü ile başlayıp 17 Mayıs Yürüyüşü ile tamamlanıyor. 17 Mayıs Homofobi Karşıtı Gün nedeniyle düzenlenen yürüyüş, Türkiye’nin dört bir yanından gelen LGBT birey ve örgütlerce yapılıyor.

6. Buluşma kapsamında, 22 Mayıs Pazar günü Ankara’da yapılacak “Homofobi Karşıtı Yürüyüş”, homofobi, transfobi ve nefrete karşı gökkuşağı bayrağı altında olacak.

Kaos GL, Buluşma’yı Neden Örgütlüyor?

Buluşmanın koordinasyonunu yapan Kaos GL, 90’lı yılların başından beri ayrımcılığa karşı LGBT bireylerin insan haklarının geliştirilmesi yönünde sosyal, kültürel ve akademik alanlarda etkinlikler düzenliyor.

2005 senesinde “Kaos Gey-Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği” adıyla yasal bir derneğe dönüşerek LGBT hakları için çalışmalarına ve mücadeleye devam ediyor.

Homofobi ve Transfobiye Karşı Buluşma ile Türkiye’de Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans (LGBT) bireylere yönelik ayrımcılığın tartışılmasına ve görünürlüğünün sağlanmasına zemin yaratmayı amaçlıyor.

LGBT bireylerin ve heteroseksüellerin birlikte özgürleşeceği bir dünyaya dair düşüncelerin paylaşılmasını ve tartışılmasını istiyor.

Homofobi Karşıtı Buluşma ile LGBT topluluğunun örgütlenme ve ifade hürriyetinin gelişmesi ve ayrımcılığa uğramaması yönündeki çalışmalar yayılıyor.

Kaos GL, diğer şehirlerdeki LGBT bireylerin kendi örgütlerini oluşturabilmeleri için dayanışma gösteriyor.

LGBT bireylerin insan haklarının görünürlüğünü sağlamak için çalışıyor. Bunun için de kadın örgütlerinden insan hakları örgütlerine ulusal ve uluslararası pek çok kurum ve kuruluşla homofobiye karşı ortak çalışmalar yürütüyor.

Tüm bu ortak çalışmalar ve ayrımcılığa karşı mücadelede örülen ağların sonucunda Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma diğer şehirlere yayılıyor.

Homofobi Kimin Meselesi?

17 Mayıs Uluslararası Homofobi Karşıtı Gün’ü, “Homofobi Karşıtı Buluşma” programıyla Türkiye’ye uyarlayan Kaos GL, “homofobi kimin meselesi?” sorusunu soruyor. Farklı ayrımcılıklar arasında bağlantılar kurmaya çalışıyor. Söz konusu ayrımcılıklara karşı mücadele pratikleri ve özgürlük mücadeleleri arasında yatay ağlar örmeyi hedefliyor.

Kaos GL, homofobi meselesi ile seksizm, milliyetçilik, ırkçılık, militarizm arasındaki bağlantılara dikkat çekince, “homofobi kimin meselesi?” sorusu akademide ve sivil toplumun farklı kesimlerinde sahiplenildi. Böylece Homofobi Karşıtı Buluşma’yı kendi mücadele alanlarına uyarlayarak, şehirlerinde ve kampüslerinde örgütlemek isteyen öğrenci toplulukları ve sivil toplum örgütleri ortaya çıktı. Bu sayede LGBT bireylerin henüz görünür olamadıkları şehir ve kampüslerde de homofobi meselesi tartışılabiliyor.

Neden 1 Mayıs’tan 17 Mayıs’a…

Özgürlük talebi ortak, mücadele de ortak olmalı şiarından hareket eden Kaos GL, 1 Mayıs’tan 17 Mayıs’a özgürlük mücadeleleri arasında köprüler kuruyor.

1 Mayıs, Türkiye LGBT mücadelesi açısından önemli bir dönüm noktası. 2001’de Kaos GL Ankara’daki kutlamalara katılarak ilk kez kamusal alana çıkmış; gökkuşağı bayrakları ve sloganlarıyla emek mücadelesiyle LGBT mücadelesinin ortaklığına işaret etmişti. Homofobiye Karşı Buluşma da özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak gelişiyor. Kaos GL, kurulacak bu köprü sayesinde, LGBT’lerin maruz kaldığı saldırı ve ayrımcılıklara karşı mücadelelerin birleştirilmesini ve alanların genişletilmesini hedefliyor.

Dünyadaki LGBT hareketinin ve hak mücadelesinin kurumsallaşması harekete yeni açılımlar getirdi. Bununla birlikte, yoğunlukla Batı’da olmak üzere kazanılan çeşitli haklara rağmen homofobi ve transfobi hâlâ küresel ölçekte bir sorun teşkil ediyor. Homofobiye Karşı Uluslararası Gün’ün (IDAHO) bu nedenlerle yeniden harekete geçmeye ve sokağa çıkmaya karar vermesi ile 1 Mayıs’tan 17 Mayıs’a Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma örtüşüyor. (www.kaosgl.org)

Beril Sözmen: “Hayvanları rahat bırakmak en büyük kazanım”

Bir kurban bayramı daha geride kaldı… Arkasında bıraktığı görüntüler malum. Bu görüntüler hayvanseverlere, vejetaryenlere neler hissettiriyor? Onların durduğu yerden bayram nasıl görünüyor, Yeşiller Partisi Hayvan Hakları Çalışma Grubu üyelerinden Beril Sözmen’e sorduk. Bu günlerde o görüntüleri görmemek için basından uzak durduğunu söyleyen Sözmen’e göre aslında hayvanları rahat bıraksak yeter…

– Bir hayvansever olarak kurban kesimi görüntüleri size ne hissettiriyor?

Görüntüleri görmüyorum çünkü bugünlerde evden çıkmıyorum, gazete ya da televizyona bakmıyorum. Dayanabildiğim görüntüler değil bunlar. Ama bunun nedeni “hayvanseverlik” değil. Hayvanların, insanların kullanımına sunulmuş mal olarak görülmesine itirazım, onları sevmemden değil; hissedebilen, acı çekebilen, dilekleri, ümitleri, beğenileri, arzuları ve korkuları olan canlılar olarak onlara saygı duymamdan kaynaklanıyor. Karşımızdaki hayvan, kendinin ve karşısındakinin farkında olan, çıkarları ve istekleri olan, acı çekebilen ve türünün gerektirdiklerine göre yaşamak isteyen bir yaratık. Buna saygı göstermeyi, gereksinimlerini karşılamayı ya da en azından ona saldırmaktan geri durmamızı gerektiren nedenler söz konusu olduğunda, bu yaratığın insan ya da insan-dışı bir hayvan olması ilgisiz bir faktör.

– Bu görüntülerin çocuklar üzerinde ne gibi etkileri var?

Görüntülerin çocuklar üzerindeki etkileri ile ilgili bir araştırmadan haberdar değilim; izlenimlerim sadece kendi deneyimlerim ve bana anlatılanlara sınırlı. Burada da yelpaze epey geniş. Benim için bu günler çocukluğumun en kahredici günlerindendi çünkü sadece hayvanların öldürülmesine, üstelik böyle bir çerçeve içinde öldürülmesine üzülmekle kalmazdım. Ek olarak, insanların ne kadar acımasız ve vahşi yaratıklar olduğu ile yüzleşmek zorunda kalırdım. Ama farklı çocukların farklı tepkileri olduğunu gördüm. Bazılarının hoşuna giderdi hayvanın üzerindeki bu iktidar hissi. Bir çoğunun, oynayıp okşadıkları hayvana saldırılıp öldürülmesini büyük bir şok olarak yaşadığına eminim. Ama bu çocukların anne-babaları olayı, çocuğa “hayatın gerçeklerini” ve sululuk yapmamasını öğretmek için bir fırsat olarak kullandıklarını tahmin ediyorum.

– Çağdaş hukuk sisteminde hayvan nasıl algılanıyor?

Uygulamalar ülkeden ülkeye değişiyor ama hayvanlara eziyet, artık doğal olarak hukuk sisteminde yer alıyor. Türkiye’deki büyük eksiklik, bilindiği gibi hayvanlara yapılan kötü muamelenin ceza değil kabahatler kanununda yer alması. Ancak ben hukuk sisteminde hayvanlar ile ilgili yapılan düzenlemelerin uygar insan figürünü pohpohlayıcı bir süsten başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Bir çok insanı rahatsız eden, hayvanlara nasıl davranıldığı değil, bu tür davranışların insanları nasıl gösterdiği kanımca. Et yiyen bir çok insanın kurban bayramında rahatsız olmasının nedeni de bu. Vahşet, kan ve gereksiz işkence istemiyoruz; törpülenmiş ruhlarımıza çirkin geliyor. Oysa insandışı hayvanların en temel haklarının, yani yaşam, sağlık ve özgürlük haklarının sistematik bir biçimde çiğnenmesine, besin kaynağı, denek ya da eğlence objesi olarak kullanılmasına bildiğim kadarıyla hiç bir hukuk sistemi itiraz etmiyor. Bunun bir nedeni ahlak ve hukuk felsefesinin tarihine, ahlaki/hukuki özneyle ahlaki/hukuki nesnenin eş koşulmasına dayanıyor. Hak ve özgürlüklerin, yaratıkları belli iktidar kategorilerinde (yurttaş, erkek, yetişkin, toprak sahibi vs) sayılmalarına göre değil, çıkar ve isteklerine göre düzenlenmesi gerektiği fikri daha çok yeni.

– Neden vejetaryen beslenme?

Vejetaryen ve vegan beslenmenin iki temel nedeni var. Birinci neden doğrudan hayvanların yaşam, sağlık ve özgürlük hakları ile ilgili. Bir hayvanın sadece insana sağladığı yarar temelinde değil, kendi yaşamının öznesi olarak bu haklara sahip olduğu düşünülüyorsa eğer et yemek, bir hamleyle onların bu üç hakkını da ihlal eder. Endüstriyel hayvancılığın nasıl işlediğini düşünürsek et dışındaki hayvansal ürünler de aynı şekilde bu üç hakkı ihlal eder çünkü süt ve yumurta gibi hayvanın canlı olmasını gerektiren ürünlerin sağlanması da et üretimiyle iç içedir. Vejetaryenliği ve veganlığı gerektiren ikinci neden ise ekolojik. Hayvansal besin üretiminin su, toprak ve orman kaynaklarını nasıl tükettiği ve küresel ısınmaya nasıl katkıda bulunduğu artık yaygın olarak bilinen şeyler. Kesim hayvanlarını beslemek için üretilen bitkisel besinler doğrudan tüketilse, ekolojik kıyımın önemli ölçüde önüne geçilebilir. Bu iki temel nedenden dolayı Yeşil hareket ve hayvan hakları ya da hayvan özgürleşmesi hareketleri geleneksel olarak birbirine yakın durmuşlardır. Gerçekten de vejetaryenlik ya da veganlık, yeşil ilkelerin sınandığı bir turnusol testi olarak görülebilir.

“Hayvan hakları sol partilerin aşil tendonu”

– Siyasi partilerin programlarında hayvan hakları neredeyse hiç yer almıyor. Yeşiller Partisi hariç. Parti programında hayvan hakları ne şekilde yer alıyor? Bir hayvansever olarak yeterli buluyor musunuz?

Yeşiller Partisinde hayvan haklarının yer alması çok doğal çünkü Yeşiller hareketi ilk oluşumundan beri, yukarıda bahsettiğim geleneksel özne-nesne karışıklığı hatasına düşmeyenlerden. Sadece insandışı hayvanlar değil, canlı ve cansız doğanın da insanlar için işlevsel değer taşıyan varlıklar değil, içkin değer sahibi varlıklar olduğu fikrinin ana akıma yayılmasında Yeşil hareketin katkısı hiç kuşkusuz çok büyük. Türkiye Yeşiller Partisinin programının Hayvan Hakları Bölümünün ilk ilkesine göre de, “Tüm haklar hayvanlara da tanınmalıdır”. Temel haklar yaşam, sağlık ve özgürlük ise, bundan daha kapsamlı ve eşitlikçi bir ana ilke düşünemiyorum. Eşitlik ilkesinin insanlar arasında anaakım olması yüzyıllar, hatta binyıllar sürdü. Bu ilkenin insandışı hayvanlara uygulanmasının normalleşmesini yakın zamanda beklemek ütopik olur ama er ya da geç insandışı hayvanlara yapılan muamelenin, bugün kölelik, cinsiyetçilik, engizisyon gibi bir zamanların yaygın uygulamaları gibi değerlendirileceğini düşünüyorum.

– Bu anlamda sol partiler nerede duruyor?

Hayvan haklarının, sol partilerin aşil tendonu olduğunu düşünüyorum. Yeşil hareketin siyasete kazandırdığı, tam da solun sıkışıp kaldığı, insandışı doğayı meta olarak gören, hala bir nevi 19.yüzyıl sanayileşme devrimi nostaljisi içeren kalkınma fantezilerinden beslenen insanmerkeziyetçilik eleştirisidir. Dünyanın bir çok yerinde Yeşil düşünce öğeleri, daha geleneksel sol partilerin de programında yerini aldı aslında. Ama solun büyük eksikliği, ekoloji ile haşır neşir olmaya çalıştığı zamanlarda bile, merkeze insanı koymaktan vazgeçememesi. Bu sadece bir tercih sorunu değil, sol akımların antropolojik ve etik alanında aydınlanmanın bize miras bıraktığı kategorilere eleştirel yaklaşamamalarından kaynaklanan bir eksiklik.

“Bağış yapılabilir ama nereye olduğu önemli”

– Hayvanlara yönelik pozitif ayrımcılık uygulanması gerekiyor mu? Neden?

Çok ilginç bir soru bu. Hayvanları sadece rahat bıraksak zaten o kadar büyük bir kazanım olacak ki… Pozitif ayrımcılığın amacı tazminat değil, yani bir grubun üyelerine geçmişte yapılan haksızlıkları telafi etmek değil, gelecek kuşaklarda haksızlıklara neden olan uygulamaların önüne geçmek. İnsandışı hayvanlar söz konusu olduğunda kanımca bunun yolu büyük ölçüde pozitif değil, negatiftir; örneğin sağlık sorunları gerektirmediği sürece onlara müdahele etmemek ve yaşam alanlarını tahrip etmemek. Bugüne kadar verdiğimiz zararları telafi etmemiz de gerekir tabii; yok olan yaşam alanlarını rehabilite etmek, yok olmakta olan türleri korumak vs. Ama öncelikle yaşam, sağlık ve özgürlüklerine saygı göstermeliyiz yani onlara saldırmaktan kaçınmalıyız.

– Bir hayvan hakları savunucusu olarak kurbanda kesmek yerine bağış yapmak geleneğini nasıl buluyorsunuz?

İnancı gereği bir fedakarlık yapması gerektiğini düşünenlerin kurban kesmek yerine bağış yapması yerinde bir seçim olur tabii ki, bağış yaptığı yer Horoz Dövüştürme Derneği ya da Rimel Test Merkezi olmadığı sürece.

– Dinlerin hayvana yaklaşımı da insan odaklı mı?

Kabaca Semavi dinlerin yaklaşımı insanmerkezci ama Hint ve Uzakdoğu dinlerininki o kadar değil. Semavi dinlerin en ilginç yanlarından biri, insanların Tanrıyı kendi suretlerinde yaratmış olmaları – daha doğrusu, insanı kendi suretinde yaratan bir Tanrı tasarlamış olmaları. Canlı ve cansız doğa da onların hükmetmesi ve kullanması için yaratılmış. Bu görüş tabii ki şovenizmin, yani kendi grubunu kayırmanın en klasik örneklerinden biri. Tasarlanan sadece hiyerarşik, herkesin görevi ve yeri belli olan ve ahlaki açıdan doğrunun bu verili görev ve yere olarak yaşamak olduğu bir evren olmakla kalmıyor; bir de bu sistemdeki en yüce mertebe insana veriliyor. İnsanlar arasında da doğal olarak yetişkin, sözkonusu dinin mensubu erkeklere. Semavi dinler hayvanlara köle ya da mal olarak yaklaşımın nedeni de olabilir, sonucu da. Ancak göze çarpan bir faktör, sekülerleşmeyle birlikte bir çok insanın yaşamlarında bu dinlerin dünyayı açıklayan ve doğru davranışları belirleyen bir otorite olarak inandırıcılık ve değer kaybetmesine rağmen, insandışı doğa ve özellikle de diğer hayvanlarla ilgili görüş ve davranışlarımızı aynı eleştirellikle ele almaktan kaçınmamız.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Deniz Gezmiş ve Jan Ullrich

Geçen Cumartesi çok ilginç bir gösteri izledim.

Garajistanbul ve Theater Freiburg’un/Türk-Alman Tiyatro Pazarı’nın birlikte kotardıkları Kabine’den (Cabinet) söz ediyorum.

Türkiye’den ve Almanya’dan ikonları aynı sahnede buluşturan oyun, birçok açıdan ilgi çekiciydi

İkonların hepsi hayatımızı doğrudan ya da dolaylı etkilemiş şahsiyetlerdi.

Goebbels’ten Ziya Gökalp’e, Turgut Özal’dan Helmut Kohl’e, Heidegger’den İhsan Doğramacı’ya, Bülent Ersoy’dan Merlene Dietrich’e kadar yığınla isim sahnede arz-ı endam eyleyecekti.

Oyunla ilgili basın bülteni posta kutuma düştüğü anda  bir isim özellikle heyecanımı arttırdı. Bu coğrafyada pek tanınmayan Jan Ullrich’ten söz ediyorum. Ahalinin ekseriyeti bilmez ama, Şeytan Arabası’na muhabbeti olanların yakından tanıdıkları bir isim Ullrich.

Bisiklet tarihinin en özel yeteneklerinden biriydi ‘Genç Jan’.

24 yaşında Fransa Turu’nu kazanmıştı. Bu Almanya tarihinde daha önce olmuş bir şey değildi. Çocukluğu Doğu Almanya’da geçmiş bir sporcunun başarısı sadece Batı Almanya’nın değil, kapitalizmin reel sosyalizm karşısında kazandığı moral üstünlüğün göstergesi gibiydi.

Ne var ki çok zaman geçmeden Jan’ın başarısının bir Pirus zaferi olduğu anlaşıldı.

Mallorca’da patlak veren ve başrolünde doktor Efemiano Fuentes’in oynadığı soap-operada onun da küçük bir rölü vardı.

Bisikletçiler için tırmanışlar her zaman zordur. Zirveye ulaştıktan sonra sahip olduğunuz iniş tekniği genel klasmandaki yerinizi belirlemek açısından önemlidir.

Jan’ın iniş tekniği iyiydi; ama sadece sele üstünde. Hayatta ve hatta piyasada iniş tekniğine iyi çalışmamıştı. (Belki de kapitalizmin şatafatına kapılıp hesapsız kitapsız yakalandı; bilmiyorum. Zira onunla birlikte Mallorca skandalına yakalanan bir sürü bisikletçi geri döndü. Örneğin İvan Basso. Dödüğü yetmedi, bir de bu yıl İtalya Turu’nu kazandı. Jan’dan bir yıl önce Fransa Turu’nu kazanan takım arkadası B. Riis’de öyle. Hem doping yaptığını dalga geçer gibi kabul etti. Hem de halen bisiklet dünyasının en havalı adamlarından biri.)

Kabak Marco ile Jan’ın başına patladı. Marco Pantani bir otel odasında intihar etti. Jan ise Burn-Out (tükenmişlik) sendromuyla boğuşmakta.

(Her iki şampiyonun da ünvanları geri alınmadı.Evine sarı mayoyla dönen bisikletçiler listesindeki adları baki. Biliyorsunuz Floyd Landis’in 2006’da kazandığı birincilik elinden alındı, ikinci Oscar P. Sio şampiyon sayıldı. Aynı şey bugünlerde A.Schleck için söyleniyor. Ama genç Luksemburglu, Contador’u yolda yenemedikten sonra sarıyı böyle elde etmenin bir anlamı olmadığını belirtiyor.)

Ullrich ise başından beri ülkesinde kendine sahip çıkılmadığını özellikle federasyonunun onu açıkta bıraktığını söylüyor.

Bu cümleleri duyunca insanın aklına Greame Obree’nin hayatını anlatan Uçan iskoçyalı filmi geliyor. İzleyenler Obree’nin bisiklet oligarşisine karşı mücadelesini hatırlayacaktır.

Genç Jan’ın acılarını yazacak yeni bir Goethe çıkar mı bilmem ama gün gelir belki bir bisikletsever yönetmen Obree gibi onun da hikayesini anlatır…

Garaj İstanbul’da o gece

Jan ile ilgili malumatları verdikten sonra dönelim Kabine’ye.

Gösteri hakikaten kabinlerde başlıyordu. Oyunda ismi geçen her ikon için küçük bir kabin yapılmıştı. Daha sonra kabinler kalktı ve gösteri başladı. İlk bölümde Türk oyuncular Alman ikonlarını anlatmaya başladılar. Jan’da onlardan biriydi ve mağdur hanesine kaydedilmişti.

Anladığım kadarıyla ikinci bölümde Alman oyuncuların canlandıracakları Türk karakterler içinde onun ‘dengi’ olarak Tanju Çolak seçilmişti.

Lakin oyunun ikinci bölümünün tamamını izlemek mümkün olmadı. Alman oyuncuların Türkiye hakkında sordukları sorular, izleyiciler arasında bulunan tiyatrocu Zeliha Berksoy’un tepkisini çekti. Berksoy yapılanların maksatlı ve yanlış enformasyona dayalı olduğunu söyledikten sonra oyunu terk etti. Alman oyuncular oyunun zaten sonuna geldiklerini belirterek devamını getirmediler.

Dolayısıyla Tanju Çolak faslını da izleyemedik.

Onlar Jan’ın hikayesiyle Tanju’nun hikayesini benzeştirmiş olmalılar.

Ama benim kalemim Deniz ile Jan’ı birlikte anmak istedi.

Zira ikisi de idam edildiklerinde aynı yaştaydı…

MERAKLISINA: Oyun ve sonrasıyla ilgili gelişmeleri merak edenler, Levent Soy’un www.mimesis-dergi.org’taki yazısına bakabilirler.

Almanya’da Yeşiller yükselişte

Yeşiller Partisi kamuoyu yoklamalarında hızla yükselmeye devam ediyor. Göçmen ve uyum politikalarında farklı çıkışlarıyla dikkat çeken partinin gelecek yıl yapılacak seçimlerde büyük başarı kazanması bekleniyor.

Alman siyaset hayatı son zamanlarda büyük bir hareketlilik yaşıyor. Yapılan kamuoyu anketlerinde Yeşiller Parti’nin yükselişi dikkat çekiyor. Yeşiller Partisi, daha önce hiç bir kamuoyu anketinde bu kadar destek görmemişti. Anket sonuçlarına göre, Alman halkının yüzde 20 ile 30’u arasındaki bir kitle, bugün seçimler olsaydı Yeşiller’e oy vereceğini söylüyor. Bu sonuç, Yeşiller Partili tecrübeli politikacı Frithjof Schmidt’i de şaşırtıyor: “Tabii insan seviniyor ancak öte yandan, anketlerin çok hızlı bir şekilde değişebileceği de biliniyor.“

Yeşiller Partisi, Federal Meclis’teki en küçük muhalefet partisi konumunda. 2009 yılındaki seçimlerde oyların yüzde 10,7’sini almışlardı. Ülkede şu anda partilerin görünümü oldukça hareketli, seçmenler eskiden olduğu gibi partilerine bağlı değil ve kısmen iktidardaki Hrıstiyan Birlik Partileri ile Hür Demokrat Parti’den de memnun değiller. Bu durumdan kazançlı çıkan ise Yeşiller oluyor. Partinin, yeni Alman halk partisi olmak için yeterliliğe sahip olup olmadığını önce eyalet seçimleri gösterecek. Gelecek yıl başkent Berlin de dâhil olmak üzere altı eyalette seçimler yapılacak. Yeşiller Parti’nin önde gelen temsilcilerinden Renate Künast, Berlin’de başarı kazanma azminde. Künast daha önce yaptığı açıklamada, “Ben hazırım. Berlin’e hükümet eden Belediye Başkanlığı görevi için adaylığımı koyuyorum. Herkese tek bir kent!“ şeklinde konuşmuştu.

Eyalet seçimlerinde başarı hedefi

Yeşiller Partili politikacının eyalet başbakanlığına gelmeyi başarması, bir ilk olacak. Ancak sadece Berlin’de değil Baden-Württemberg eyaletinde de başbakan Yeşiller partisinden çıkabilir. Bu eyalette seçimler mart ayında yapılacak. Almanya’nın güney batısında, Stuttgart’taki tartışmalı tren istasyonu projesi nedeniyle başlatılan protestolar, Yeşilller’e büyük popülarite kazandırıyor.

Kıdemli Yeşil politikacı Christian Ströbele, Yeşiller Partisi’nin Berlin’de seçim zaferi kazanmasının artık ütopya olmadığı görüşünde. Geçen genel seçimlerde kendi seçim bölgesinde oyların yaklaşık yüzde 47’sini alan Ströbele, Yeşiller’e desteğin artmasının nedenlerini “İki neden var. Yeşiller’in benimsediği temel konular herkesi ilgilendiriyor. Ekoloji, nükleer güç ve yenilenebilir enerji herkesin ağzında. İkincisi ise –tabii kişiler de buna aracılık ediyor- ortada büyük bir güvenilirlik var. Biz, diğer partilerin politikacılarından daha yüksek bir güvenilirliğe sahibiz” sözleriyle açıklıyor.

“Toplum daha çevreci oldu”

Yeşiller, yıllardır nükleer enerjinin sonlandırılması, iklim koruma ve eşit haklar konusunda mücadele veriyor. Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, bu konuların zamanla toplumun merkezine ulaştığını söylüyor.

Özdemir, “Toplum değişti, daha çevreci oldu. Çevreyle ilgili konular toplumun merkezine kaydı. Tabii biz de 30 yıllık süre zarfında bir değişim yaşadık” ifadelerini kullanıyor.

Öte yandan kamuoyu araştırmacısı Richard Hilmer, popülaritenin artmasıyla birlikte hayal kırıklığı potansiyelinin de yükseldiğine dikkat çekiyor. Koalisyon hükümetine ortak olmasından bu yana anketlerde tepetaklak olan Hür Demokrat Parti’ye atıfta bulunan Hilmer, Yeşiller Partisi’nin önce eyalet bazında yönetim üstlenmesini öneriyor. Hilmer, “Yeşiller, ilkelerinden taviz vermemeli. Tabii çok ağır bir baskı altına da girerler. Bu noktada, Yeşiller Partili bazı önemli politikacıların korkularını da anlayabiliyorum: Çünkü çok yükselen, çok derine de düşebilir” diyor. (DW)