Ana Sayfa Blog Sayfa 5357

“Havuç akıllı ol!”

MHP lideri Bahçeli televizyondaki haber ve dizilerin içeriklerini eleştirirken örneği “Çocuklar Duymasın” dizisinin “Havuç” karakteri üzerinden verdi.

Osmaniye ve Hatay illerinde temaslarda bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, medya yöneticilerinin özellikle şiddet içeren haberleri yayınlamasını eleştirdi.

Hürriyet gazetesinin haberine göre Bahçeli şunları söyledi; “Dizi filmlerinde genellikle cinayet motifleri, baskınlar, bir takım hukuk dışı uygulamalar, kuvvet kullanarak sonuç alma eğilimleri çok fazla işleniyor. Buna bağlı olarak toplumsal suçlar artıyor, cinayetler de cinnet de toplumun tüm katmanlarına yaygınlaşıyor. Bir kişi sokakta silah denemesi yapıyor ve bir genci öldürüyor.

İki kişi birbirini baltayla doğruyor. Bu dakikalarca televizyonlarda veriliyor. Bir kültürel, siyasal faaliyet bu kadar uzun verilmiyor. İşsizlik, yoksulluk, çaresizlik yüzünden bıçak sırtında olan insanlarımız var. Tedavi olmuyor ve bir bakıveriyorsunuz bir yerde bir aile faciası ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bunun dizi film gibi saatlerce yayınlanmasının bir manası yok.

Bir tane hem siyasal içerikli hem bir aile dramı olan, ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ dizisi, diğerleri var. Hepsi üzerinde durulması gereken şeyler. Bu konuyu medya incelemeli. RTÜK’ün bu manada önemli bir görev üstlenmesi lazım.

Bizde de Çocuklar Duymasın dizisi var. Gayet güzel toplumu eğitiyordu. Havuç eğitile eğitile büyüdü. Fakat büyüdükten sonra şimdi raydan çıktı. Reyting uğruna Havuç gitti.

Sosyal antropologlara ve psikologlara ihtiyaç var. Bu üniversiteler ne yaparlar, neyi araştırırlar? Üniversitelerin o kadar enstitüsü, programı var ama hiçbir tanesi bu konuya eğilmiyor. Türkiye’de medya ve toplumsal ilişkilerde bir çalışma yok.

‘ASAYİŞSİZLİKTEN YAŞANMAZ OLDU’
Arabayla gidiyorsunuz birisinin üzerine su sıçramış, mutlaka şiddetle cevap veriyor. Asayişsizlik en az terörle mücadele kadar önemlidir. İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyükşehirler yaşanamaz hale geldi. Öbür yandan toplumsal eylemler de artıyor. Bunu bir devlet ve sosyal politika haline getirmek lazım.”

‘KURTLAR VADİSİ’Nİ İZLEMİYORUM’
Karadağlar diye bir dizi var. Oraya bakıyorsunuz, tefecilik meşru, kumarhane meşru, herşey meşru. Böyle şey olur mu? Kurtlar Vadisini izlemiyorum. Ben bunları seyretmiyorum. Bilgi sahibi olmak için muhtevasına bakıyorum. ‘Bundan sonra muhtemelen böyle olur’ diyerek kapatıyorum.

Dizi filmlerinde intihar olayları kötü örnek oluyor. Dizideki bir genç kızın veya delikanlının intihar olayı, bir bakıyorsunuz 10 gün içerisinde 3-4 benzer intihar olaylarına neden oluyor. O zaman bu televizyonların eğitici vasfı, haber verme vasfının çok gerisine düşüyor. Sabahleyin saat 10.00’da evde ev hanımları, işlerini bitirmiş bir sade kahve içip televizyonda program seyredecek. Sağlık programı faydalı, eğlence programı faydalı ama ismini vermiyorum öyle bir program var ki Flash TV’de onu gördükten sonra gerilmemek mümkün değil.

YA FELAKETLER YAYGINLAŞIRSA?
Bu ülke bizlerin olduğu kadar televizyon sahiplerinin de ülkesidir. Ellerindeki alet onlara büyük imkan sağlıyor olabilir ama bunun çok tehlikeli bir araç olduğunu görmeleri gerekiyor. Yarın bu felaketler yaygınlaşırsa, dalga dalga Türkiye’nin her tarafına yaygınlaşırsa ne olacak?”

Ne yediğimizi bilmek hakkımız – Ahmet Örs

26 Eylül 2010’da Biyogüvenlik Yasası kabul edildi. Ancak yasanın firmalara tanıdığı bir hak olan “Bu üründe GDO yoktur” ibaresi yasaklanırken, GDO’lu ürünlerin hiçbirinde tüketici bilgilendirilmiyor. Oysa Avrupa’daki gıda firmaları artık ev ödevlerini kusursuz yapmak zorunda.

Günlük hayatımıza bomba gibi düşen haberleri ve gelişmeleri ne çabuk kanıksıyor, tüketiyoruz! Geçtiğimiz yıl gündemimizi aylarca, genleri değiştirilmiş organizmalar konusu işgal etti. Bilinçli tüketiciler GDO’lu gıda ürünlerinin ülkemize girmesine karşı olduklarını, bunları çocuklarına yedirmek istemediklerini belirtiyor, medya da onların seslerini duyurmada adeta birbiriyle yarışıyordu. Derken 26 Ekim 2009’da bu tür ürünlerin ülkeye girişine, bir yönetmelikle düzenleme getirildi, ortaya çıkan tepkiler karşısında da 20 Kasım 2009’da yönetmelikte bazı düzeltmeler yapıldı. Ancak bu bir yönetmelikti ve herhangi bir yasaya dayanmıyordu. Nihayet 26 Eylül 2010’da da beklenen Biyogüvenlik Yasası kabul edilip yürürlüğe girdi. Bundan bir yıl önce, henüz ortada bir düzenleme yokken ve her kafadan bir ses çıkarken, yasanın uygulanmaya başlamasından bu yana ortalık sütliman. Kimse artık getirilen kuralların ne ölçüde uygulandığını bile araştırmak zahmetine katlanmıyor. Doğrusu ben de kendimi çok daha güncel olaylara kaptırmış ve GDO’ları neredeyse unutmuştum. Derken Dünya gazetesinde Ali Ekber Yıldırım’ın bir yazısını okudum. Yıldırım araştırmış, Biyogüvenlik Yasası çıkalı iki ay geçtiği halde, yasa gereği GDO içeren ürünlerin etiketinde yer alması zorunlu olan “genetik yapısı değiştirilmiştir” ya da “genetik yapısı değiştirilmiş …. üründen üretilmiş” ibaresini marketlerdeki hiçbir üründe bulamamış. Oysa geçen yılki yönetmelikten bu yana 32 çeşit GDO’lu ürünün ithalatına izin verilmiş, bunlardan özellikle mısır, soya ve kanolanın 700-800 gıda maddesinde kullanıldığı biliniyor. Kısacası bu ithal GDO’lu ürünler market raflarında çoktan yerlerini aldığı halde, hiçbirinin etiketinde herhangi bir ipucuna rastlayamıyorsunuz. Buna karşılık yine GDO yönetmeliğinin 18. maddesi “g” bendinde “GDO’suz eşdeğer gıdaların etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir” denildiği halde, Reklam Kurulu, Konya Şeker A.Ş.’ye ait küp şeker ambalajındaki “Yüzde 100 doğal pancar şekeri” ve “Hiçbir şekilde GDO içermez” ifadesini sakıncalı bularak yasakladı. Kendimi soyutlamaya kalkışmadan itiraf ediyorum; biz, çabuk kanıksayan, balık hafızalı bir toplumuz! Hiç birimizin kılı bile kıpırdamadı. Marketlerde GDO’lu gıdaları ayırt etme olanağımız yokken ve GDO’suzların bu özelliklerini dile getirmeleri yasaklanırken, Avrupa Birliği, gıda ürünlerinin üzerinde yer alan, bunların sağlığa iyi geldiğini gösteren bilgilerin ne kadar doğru olduğunu ortaya çıkarmak üzere çok kapsamlı bir proje başlattı. Yakın zamana dek herhangi bir sıvı yağ “hafif” olduğu savıyla pazarlanabilirken, aradan geçen birkaç yıl içinde tüketicilerin sağlıklı yaşam bilinci arttı, endüstri dünyası ise aslında çoktan doyum noktasına ulaşmış gıda ürünleri pazarında cazip bir gedik keşfetti. Günümüzde artık gıdalarının sadece lezzetli olmaları yetmiyor, onlardan bir işlevlerinin bulunması, insanı sağlıklı kılması da bekleniyor. Bu tür gıdalar “functional food”, yani işlevsel gıdalar olarak adlandırılıyor. Ama kulağa çok hoş gelen, bütün o vaat edilenler acaba doğru mu? İlaç firmalarının ürettikleri ilaçların olumlu etkisini ispat etmekle yükümlü olmaları gibi, bundan böyle Avrupa Birliği ülkelerinde gıda firmaları da yoğurt, meyve suyu, margarin gibi ürünlerinin iddia ettikleri, sağlığa olan yararlarını bilimsel yöntemlerle kanıtlamak zorundalar.

‘SAĞLIĞA YARARLI’ DİYEBİLMEK ARTIK ZOR
2007 yılında AB Parlamentosu’nda “Health-Claim” adlı bir yönetmelik kabul edilerek yürürlüğe girdi. Gıdaların denetimi Avrupa Gıda Güvenliği Örgütü’ne (Efsa) bırakıldı. Yakın bir gelecekte sadece sağlığa gerçekten olumlu katkısı olduğu kanıtlanabilen işlevsel ürünlerin etiketinde bu özellikler yer alabilecek ya da reklamlarda belirtilecek. Danone firmasının Paris yakınlarındaki Palaiseau merkezinde 360 civarında mikrobiyolog, gıda teknisyeni ve biyokimya uzmanının yeni reçeteler üzerinde çalıştığını okudum. Gıda ürünlerine mucizevi güçler kazandıracak özel mikroplar geliştirmeye çabalıyorlar. Nitekim Danone’nin bakteri bankasında 4 bin değişik yoğurt bakteri kültürü saklanıyormuş. Yıllar önce Nestle’nin İsviçre’deki araştırma laboratuarlarını gezmiştim. Orada da soğuk hava kasalarında henüz yararları tümüyle kanıtlanmamış binlerce bakteri kültürü yatıyordu. Çok sayıda uzman harıl harıl bunların ne işe yarayabileceğini bulmaya çalışıyordu. Sadece Danone’nin amiral gemisi Activa için 12 binden fazla insan üzerinde 17 araştırma yapılmış. Bu aslında küçük bir kutu yoğurt için abartılı maddi ve manevi yatırım gibi görünebilir. Ancak yalnızca Danone değil, ürünlerinin sağlığa yararlı olduğunu ambalajlarında belirtmek isteyen tüm gıda firmaları da bundan böyle ev ödevlerini kusursuz biçimde yapmak zorundalar. Gıda firmaları probiyotik olarak adlandırılan bakterilerin olumlu özelliklerini göklere çıkarıyor. Öte yandan probiyotik ürünlerden iyi para kazanıldığı da sektörde sır olmaktan çıktı. Dolayısıyla Efsa, ev ödevlerini iyi hazırlayan ve tıbbi araştırmalara büyük harcamalar yapan gıda firmalarının başvuru yağmuru altında. Bu yetkili denetleme örgütü ise 2007 yılından bu yana yapılan 44 bini aşkın başvurudan sadece 4186’sına olumlu yanıt verdi. Çok sayıda başvuru reddedildi. Geri kalanların sonuçları ise 2011 yılı ortalarına kadar tamamlanmış olacak. “Kalsiyum kemiklerinize yararlıdır” ya da “Omega-3 yağ asitleri kolesterolü düşürür” gibi genel savlar, ancak Efsa’nın koyduğu kriterlerle örtüştüğü takdirde ürünlerde yer alabilecek. “Filan ürün bağırsakların doğal savunma sistemini destekler” ya da “Falanca ürün içerdiği özel bakteriler sayesinde bağırsaklarınızı rahatlatır” türünden Efsa’ya göre “yeni birtakım etkiler” içerdiği öne sürülen toplam 280 ürün, örgüte teslim edilmiş. Bunlardan 80’i şimdiye dek değerlendirilmiş, altısı ise üzerinde daha fazla araştırma yapıp daha sağlam kanıtlar getirmek üzere geri çekilmiş. Avrupa ülkelerinde market rafları çoktan eczanelerinkini andırır halde. Vitamin kokteyli olarak sunulan meyve suları, kolesterol düşürücü margarinler, kalp ve beyni gençleştireceği vadedilen Omega-3 katkılı kek unları, çocukların kemiklerini güçlendirdiği söylenen eritme peynirler, sözüm ona zayıflatıcı mısır gevrekleri, gıda endüstrisinin büyük umudu.

İŞLEVSEL GIDALARA DİKKAT
Bu alanda yoğun faaliyet gösteren sadece Danone, Nestle ya da Unilever gibi dünya devleri değil. Orta boy firmalar da yüksek kâr vadeden sağlıklı yiyecekler konusunda şanslarını deniyorlar. Genel taktik, insanların vicdanını rahatlatan gıdalar yaratmak. Kolesterol düşürdüğü belirtilen bir margarini kahvaltı sofrasına koyan tüketici artık sağlıklı beslendiğine kendini inandırıyor ve canının istediği kadar margarin yiyor. Oysa en sağlıklı bitkisel yağların bile fazla tüketildiğinde kalp ve damar sistemine zarar verdiği biliniyor. Büyük yatırımlar ve reklam kampanyaları ile desteklenen işlevsel gıda sektörü gün geçtikçe büyüyor. 2013 yılına dek dünyada bu tür ürünlerin pazarı 90 milyar doları bulacak. Avrupa Birliği’nin ürünlerdeki sağlık vaatlerini disiplin altına alma çabalarında çok geç kaldığını düşünüyorum. Öncelikle Efsa gelecek yılın ortalarında raporunu tamamlayacak ve AB komisyonuna sunacak. Komisyon raporda önerilen hususlara uyulup uyulamayacağını karara bağlayacak. Ben elde edilecek sonuçlardan pek umutlu değilim. Bir kez dünya devleri paranın kokusunu aldılar mı, Efsa raporu aleyhlerinde bile sonuçlansa, nasıl olsa bir yolunu bulup bunu etkisiz kılacak lobilerini faaliyete geçirirler. Kaldı ki eğer işlevsel gıdalar Avrupa’da dizginlenebilse bile, Amerika ve dünyanın diğer kesimlerinde serbestçe kendilerine pazar bulabilecekler. Baksanıza, bizde bile yasanın firmaya tanıdığı bir hak olan “Bu üründe GDO yoktur” ibaresi yasaklanırken, GDO’lu ürünlerin hiçbirinde tüketicinin bilgilendirilmemesi karamsar olmam için yeterli neden değil mi?

Brüksel: Deneyim, Temas, Reel Politika

Yeşiller 24 kişi Brüksel’e gitti. Büyük organizasyondu. Büyük deneyimdi.

İlk gün, otelimize (istemeden de olsa) ufak bir şehir turuyla vardıktan sonra, bir toplantı yapalım dedik. Orada neler yapacaktık, kimlerle görüşecektik, gündemlerimiz nelerdi… Toplantı çok sürmedi. Defterim açıktı, not alacaktım ama son ana kadar bana yazacak ilginç birşey çıkmamıştı. En sonunda güngörmüş bir yeşil olan Cüneyt’in tek bir cümlesini duydum, kulaklarımı diktim ve bunu defterime not ettim: ” Temas etmek lazım”

Evet, politikanın önemli ayaklarından biri de budur, temas etmek. Bu kadar basit birşeyin, bu kadar güçlü ve önemli olmasına hala şaşırıyorum. Ama öyle. Basit bir öğle yemeği, kısa bir görüş alışverişi, ve yeni ufuklar..(Günlük hayat da öyledir aslında)

Avrupa Parlementosu saçma, bürokratik, sıkıcı bir devlet dairesi gibidir diye düşünmüştüm. Fakat aslında öyle değil. Sıkıcı tabi ama, insan bir yerlerde birşeyler olduğunu hissediyor. Nitekim bizim heyetten Korsan Cephe, İsveçli Korsan Parti parlementeri ile bir öğle yemeği yedi, biz de heyetten 3 kişi, Yeşiller’in yaptığı Yeni Yeşil Düzen (Green New Deal) toplantısına girme şansı yakaladık.

Yine de parlementodan çıkıp EGP’ye(European Green Party) gittiğimizde, kendimi çok daha iyi hissettiğimi söylemeliyim. (Eski usul ama iyi tadil edilmiş bir binadalar, ufak bir bahçeleri var.)

Gelelim bizim temaslara ve sonrasındaki düşüncelerime:

1- Avrupa Yeşilleri profesyoneller, birlikte yapılabilecek somut projelerle ilgileniyorlar.

2- Görüştüğümüz kişilerin beklediklerinden daha iyi bir heyettik. Eğer ilişkileri beslersek, bağlarımız kuvvetlenebilir, politik işbirliği olanakları artabilir.

3- Avrupa Yeşilleri için Türkiye ile ilgili “hot topic” demokratikleşme konusu. (Bizim görüştüğümüz kişiler bu konularla ilgili kişilerdi, bunun da etkisi vardır)

4- Çevre mücadelesinde ve nükleere karşı mücadelede Avrupa Yeşilleri ile ciddi bir dayanışma imkanı var.

5- Yeni Yeşil Düzen (Green New Deal) üzerine ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu yaklaşımın somut uygulamaları neler olabilir, hangi finansal düzenlemeler yapılabilir, sosyal adalet boyutu nasıl temin edilebilir gibi sorulara yanıt aranıyor. Bu konuda profesyonel bir çalışma var. EGP Genel Sekreteri ile görüşürken, bu konunun Avrupa Yeşiller’i için öncelikli gündemlerden olduğunu öğrendik zaten.

6- Politika sadece muhalefetten ibaret değilmiş. Yeni projeler geliştirmek, yeni alternatifler sunmak, üzerine çalışmak lazımmış.

7- Türkiye Yeşiller’i Avrupa Yeşiller’i ile daha sıkı temaslarda bulunmalı.Yeşiller küresel bir hareketken daha anlamlı, biz de bu hareketin bir parçasıyken daha güçlüyüz.

8- Daha somut ve akıllıca projeler geliştirirsek, ölçülebilir değerler yaratırsak ve yarattıklarımızı raporlarsak, daha fazla ciddiye alınabiliriz. (Yeşil Gazete bu açıdan önemli, hafiza görevi de görüyor)

9- Reel politika yapmak daha çok siyaset sanatı ve yetenek gerektiriyor.

10- Brüksel çok soğuktu. Çok üşüdük. İlk gün bir türlü birlikte hareket edemedik, hem kalabalıktık hem de çok bireyseldik. Sonraki günlerde, ufak gruplar halinde hareket etmeye, daha özgür ve daha verimli olmaya başladık. Soğuğa da alıştık sonradan. :)

Gençlik örgütlerinin başarısı: Cancun’da ilk uzlaşma

Cancun, 6 Aralık 2010 – Meksika’nın Cancun kentinde devam eden iklim zirvesinde üzerinde anlaşma sağlanan ilk konu herkesi şaşırttı.

Gündemin ilk sıralarında olmayan ve Dominik Cumhuriyeti delegesinin gayrı resmi bir öneri olarak sunduğu 6. madde üzerinde uzlaşmaya varılması, konu üzerinde yoğun bir kampanya yürüten gençlik örgütlerinin başarısı olarak kabul ediliyor.

Üzerinde uzlaşmaya varılan konvansiyona ek 6. madde iklim değişikliği hakkında resmi ve gayrı resmi eğitimin geliştirilmesini, farkındalık yaratma çalışmalarını ve gençlik örgütlerinin sürece katılımını düzenliyor.

Konuyu gündeme getiren Dominik Cumhuriyeti Başkan Yardımcısı Omar Ramirez, “bu tarihi bir an, çünkü bu uzlaşma Cancun’da pek çok konuda anlaşma sağlanabileceğini gösteriyor” dedi.

Gençlik örgütleri (YOUNGO), 6. maddenin kabulünü Cancun’daki öncelikli amaçları olarak belirlemişler ve maddenin formüle edilmesinde özel rol oynamışlardı. YOUNGO temsilcilerinden aldığım bilgilere göre gençlik örgütleri maddenin düzenlenmesi için madde madde çalıştılar. Gençlik örgütlerinin önerdiği cümlelerin büyük çoğunluğu, üzerinde uzlaşma sağlanan 6. maddede yer aldı.

Bunlar arasında:

– Gençlerin önemli bir paydaş olarak kabul edilmesi

– İklim değişikliği eğitiminde resmi eğitim kurumları dışında yapılan çalışmaların da eğitim olarak tanınması

– Resmi delegasyonlarda gençlerin yer almasının kolaylaştırılması

– ve 6. madde için finansman sağlanması da bulunuyor.

İklim değişikliği Konvansiyonuna ek 6. maddenin resmi olarak da kabul edilmesi gerekiyor.

Bu başarı önemsiz gibi görünen spesifik bir konu üzerinde yoğun ve içi dolu bir kampanya yürütmenin ne kadar önemli sonuçlar doğurabileceğinin kanıtları arasında.

(Yeşil Gazete)

Cancun’da eylemciler bölündü

Cancun, 6 Aralık 2010 – Cancun’da yarın aynı anda iki eylem yapılacak. Aralarında anlaşma sağlayamayan Halkların İklim Forumu Dialogo-EsMex ve çiftçi örgütü Via Campesina aynı saate iki ayrı eylem düzenleme kararı aldı.

Meksika’nın Cancun kentinde devam eden zirvede büyük eylem yarın sabah saatlerinde yapılacak. Ancak aralarında anlaşamayan eylemciler aynı anda iki ayrı eylem düzenleyecek. Dialogo-EsMex adlı alternatif forum kent merkezinde barışçı ve şenlikli bir gösteri düzenlemeye hazırlanırken, Via Campesina konferans merkezine yürüyecek. Konferans merkezi çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alan Meksika polisinin ve askerlerin Via Campesina aktivistlerini kilometrelerce uzakta durdurması bekleniyor.

Grupların eylemleri birleştirmek için uzun süre görüştükleri, ancak anlaşamadıkları söyleniyor. Greenpeace, CAN, 350.org gibi örgütler kent merkezindeki alternatif forum yürüyüşüne katılacak.

(Yeşil Gazete)

İklim finansmanının kurallarını sivil toplum belirledi

Oxfam'dan Tim Gore'un konuşması (Fotoğraf: Ümit Şahin, 6 Aralık 2010, Cancun)

Cancun, 6 Aralık 2010 – Maksika’nın Cancun kentinde devam eden COP16 iklim zirvesinde karar altına alınması beklenen en önemli başlık olan finansman  konusunda sivil toplum örgütleri ortak bir deklerasyon yayınladı.

Geçen sene Kopenhag’da varılan anlaşmayla gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine adapte olmaları ve karbon emisyonlarını düşürmeleri için gerekli parayı ortak bir fondan karşılamaları amacıyla geliştirilecek finansman havuzuna 2020’ye kadar 100 milyar dolar ayrılması kararlaştırılmıştı.

Bugün Cancun’da aralarında 500 üyeli Uluslararası İklim Eylem Ağı (CAN International), Oxfam, Tcktcktck, 350.org, Greenpeace, WWF ve Friends of the Earth’ün de olduğu 200’ü aşkın sivil toplum örgütü ortak bir bildirge yayınlayarak oluşturulacak iklim fonunun hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda tabanda bir anlaşma olduğu mesajını bakanlar toplantısına ilettiler.

Panama'dan Florina Lopez (Fotoğraf: Ümit Şahin, 6 Aralık 2010, Cancun)

Konuyla ilgili olarak Oxfam ve tcktcktck tarafından düzenlenen ortak toplantıda Oxfam’dan Tim Gore adil ve spesifik bir fon oluşturulması için üzerinde anlaşmaya varılan beş noktayı açıkladı. Sivil toplum örgütleri ve aktivistlerin finansman konusunda olmazsa olmaz kabul ettikleri ortak noktalar şöyle:

– Fon bütün ülkelerin temsil edildiği tek uluslararası meşru zemin olan Birleşmiş Milletler çatısı altında yönetilmeli. Gelişmekte olan ülkeler fonu yönetmesi istenen Dünya Bankası ve GEF’e güvenmiyorlar.

– Fonun yönetiminde gelişmekte olan ülkelere eşit temsil hakkı tanınmalı. Bu paraya ihtiyacı olan ülkeler kaynağın en çok nerelerde kullanılması gerektiğini de daha iyi biliyorlar.

– İklim fonu tek amaçlı ve tek bir yerde toplanmış spesifik bir fon olmalı. Dağınık kaynakların etkin ve şeffaf bir şekilde yönetilmesi mümkün değil. Kabul edilen anlaşma net olmalı, içi boş bir çerçeve olmamalı.

– Kaynağın %50’si adaptasyon için harcanmalı. Geçen sene Kopenhag’da fonun adaptasyon ve emisyon azaltımı için dengeli bir şekilde kullanılması öngörülmüştü. Ancak şu anda paranın %90’ı emisyon azaltımına gidiyor. Adaptasyon yeterince önemsenmiyor. Varılacak anlaşmada yuvarlak laflarla yetinilmemeli, kaynağın tam %50’sinin adaptasyona harcanacağı belirtilmeli.

– İklim değişikliğinden en çok ve en önce zarar gören kadınlar, fonun yönetiminde de ön planda olmalı, kadınların eşit temsili önemsenmeli.

Mozambik Çevre Bakanı Alcinda Abreu (Fotoğraf: Ümit Şahin, 6 Aralık 2010, Cancun)

Seller ve kuraklık aynı anda

Toplantıda yerli halklar adına Panama’dan Florina Lopez de bir konuşma yaptı. Yaşadıkları yerde suların yükselmesi nedeniyle tarım alanlarının zarar gördüğünü, avcılık ve balıkçılığın hayatlarını sürdürmekte önemli bir yeri olmasına rağmen dağlara doğru göç etmek zorudan kaldıklarını anlatan Lopez sık yaşanan seller nedeniyle ocakta yakacak odun bile bulamadıklarını anlattı. Adaptasyonun önemine dikkat çeken lopez, yaşamları değişirken kendilerine kimsenin yardım etmediğini ve teknik yardımda bile bulunmadığını söyledi.

Toplantıda konuşan Mozambik çevre bakanı Alcinda Abreu ise Mozambik’in her yıl sellerle, kuraklıkla ve tropikal fırtınalarla mücadele ettiğini anlatarak ülkelerinin adaptasyon çalışmaları için sadece başlangıçta 10 milyon dolara ihtiyaç duyduğunu söyledi. Ülkelerinde geçimlik tarımı kadınların  yaptığını söyleyen Abreu, adaptasyon fonlarının yönetiminde mutlaka cinsiyet dengesinin gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Mozambik Çevre Bakanı Abreu “ancak insanların yaşam koşullarını iyileştirebilirsek iklim değişikliğinin etkilerini azaltabiliriz.” dedi.

200’ü aşkın sivil toplum örgütü tarafından yayınlanan deklerasyon yarın başlayacak bakanlar toplantısı öncesi taraflara sunulacak.

(Yeşil Gazete)

Cancun, 6 Aralık 2010 – Maksika’nın Cancun kentinde devam eden COP16 iklim zirvesinde karar altına alınması beklenen en önemli başlık olan finansman  konusunda sivil toplum örgütleri ortak bir deklerasyon yayınladı.

Demokrasilerde anne karnında dövülerek öldürülmenin yeri

E. Ö… Adını şimdilik bu kadar biliyoruz. Daha fazlasını bilmiyoruz, bilmeyelim de. Ne olur ne olmaz. Yaşaması için, yaşamının bundan sonrası için belki de böyle bilinmesi daha iyi. E. Ö.’nün karnındaki çocuğu öldürüldü. Hem de döve dove öldürüldü. Sokak ortasında dövüldü E. Üzerine önce kimyasal silah sıkıldı arkadaşlarıyla birlikte. Tüm bunları yapanlar ve onu dövüp çocuğunu öldürenler resmi görevli kişilerdi. Ortada bir sorumlu yok. Sorumluları araması gerekenler, E. Ö.’yü ve arkadaşlarını suçluyorlar. Yanlış yerdelermiş… Huzur kaçırıyorlarmış… Yanlış fikirler kafalarındaymış… Onlar gibi düşünmüyorlarmış… Dünya’dan, ülkelerinden, üniversitelerinden memnun değillermiş… Tüm bunlar olmasaymış adı konulmamış o bebek yaşayacaktı herhalde.

Yıl 2010. 2011’e giriyoruz. Bir öğrenci, hamile bir öğrenci protesto gösterisinde polisler tarafından dövüldüğü için çocuğunu kaybediyor. Ne olması gerekir? Hem devlet ne yapar? Hem o ülkenin halkı ne yapar? Ne yapılır? İçişleri Bakanı ne yapar? Hükümet Sözcüsü ne yapar? O şehrin Valisi, Emniyet Müdürü ne yapar? Bir çocuğu öldürmüş kişi ya da kişiler ne yapar? Bakın neler yaptılar? Cemil Çiçek şunu söyledi:

” Bir ülkede o ülkenin insanları ister teker teker, ister grup halinde bir kısım talepleri, beklentileri olabilir, hatta protestoları olabilir. Türkiye, bir hukuk devletidir ve neyin nasıl yapılacağı ile ilgili de yerleşik kuralları var.

Keşke beğenilmeyen hususlar gelişigüzel yerlerde, gelişigüzel mekanlarda başkalarını tedirgin edecek, başkalarının özgürlüklerini sıkıntıya sokacak, başkalarının huzurunu kaçıracak mekanlarda değil, devletin önceden belirlediği, yasaların önceden ortaya koyduğu mekanlarda usulüne uygun yapılmış olsa bu sıkıntıların hiçbirisi yaşanmaz.”

Ne kadar güzel bir açıklama değil mi? Nereden tutulsa elde kalıyor. “Hatta protestoları olabilir…miş” Daha fena ne yapılabilir ki Cemil Çiçek’e göre? Protesto!! Hem de AKP’yi protesto etmek. Protesto gibi fena bir şeyi yaparken de öyle kafamıza estiği yerde yapamazmışız bunu. Devletin belirlediği yerlerde, belirledikleri usullere göre yapacakmışız bunu. Neden? Hükümet öyle diyor çünkü! Ne hakla? Dolmabahçe’de olan bir görüşmeyi protesto etmek için Kadıköy’e mi gidilecek? Cemil Çicek bunları anlatacağına, “Derhal sorumluları buluyoruz, bu bir kara lekedir, devlet olarak özür diliyoruz!” demesi gerekmez mi? Öyle sıfatlarla anlatılıyor ki ülkemiz, demokrasi, özgürlük, insan hakları falan filan… Bazen inanıyoruz biz de buna haliyle. E inanınca da bekliyoruz ki, böyle açıklamalar yapsınlar, bu sıfatlara uygun bir yaşam ortaya konsun. Yok. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları devletin belirlediği yerlerde, devletin belirlendiği usüllerle yaşanırsa mümkün Türkiye’de! Tabii bir de şu var. Unutmamak gerek. Bakan Çiçek bazı konulara da tam hakim değil.  Neyi, nasıl yönettiğinin farkında değil.

“ Polis Akademisi’nde insan hakları dersi veren Prof. Vahit Bıçak, “Gösteri ve yürüyüş yapma temel bir insan hakkıdır. İfade özgürlüğü sadece kitap yazarak, televizyonda konuşarak ve makale yazarak olmaz. Kişiler inandıklarını, düşüncelerini, seslerini duyurmak için bir araya gelip gösteri yapabilirler.

Barışçı bir gösteri yürüyüşü için izin de gerekmez. İzinsiz olarak gösteri yapılabilir. Medyada yanlış bir şekilde ‘izinsiz gösteri’ kavramı kullanılıyor. Anayasamıza göre yürüyüş izne tabi değildir. Sadece bildirme tabidir. Dolayısıyla izinsiz gösteri yapılıyor diye bir gruba müdahale söz konusu olamaz.” ”

Kim bilmiyor? Kim halka farklı bilgi veriyor? Kim düzeltecek bu yanlışlıkları? Kim yazabilir “İzinsiz gösteri olmaz ama resmi görevliler de birini öldürse bu cinayettir!! Diye? Pazar günü bu saldırının yaşandığını haber yapmaktan bile kaçınan bir takım sermaye gruplarının gazeteleri mi? Televizyonda verdikleri görüntülerle olayı ters düz eden kanalları mı? Onların hepsi birer Cemil, hepsi birer Çiçek.

Devletin görünümü, hareketi Hükümetten farklı değil. Henüz kimse, “O öğrenci de hamile hamile gösteriye katılmasaymış!” yaratıcılığına ulaşmadı ama durum bu. Peki ya halk? Öğrencilerle doğrudan ya da dolaylı bağları olanlar dışında kimse sesini çıkarmıyor. Ülke ayağa kalkmalı. Kalkmıyor. Daha bir kaç ay önce kanıtlamamış mıydı bu ülke nasıl demokrasi aşığı olduğunu? Nerede o insanlar? İşte Yunanistan orada. İşte Fransa orada. İşte İngiltere orada. Öğrenciler gösteri yapınca neler oluyor ortada. Gösterilerde birinin kılına zarar gelince neler oluyor ortada. Biri ölünce neler oluyor ortada. Daha ne olması gerek tepki göstermek için? Daha ne olması gerek hukuksal yollardan hesap sorulmasını istemek için? Suçluların yasalar karşısına çıkartılması için? Takır takır sokakta insan mı vurulması gerek? Anne karnındaki bebekler öldürülmeye başlandı. Üniversite öğrencilerine kimyasal silah kullanılıyor.

Böyle bir Türkiye mi istiyorsunuz? O ölen bebekle birlikte bizim de bir parçamız öldü aslında. Farkında değiliz. Bu toplum daha da korkacak sesini çıkartmaya. Hakkını aramaya daha da korkacak. Daha da benimseyecek, kimilerinin suç işleyebileceğini ve o suçların hiçbir zaman cezasını göremeyeceğini. Eğer bu ölüm de bizi uyandırmazsa.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Cancun’dan çıkan kısmın özeti

Cancun'da Bolivya'dan gelen yerliler bir protesto gösterisinde

Cancun’da geçen Pazartesi günü başlayan COP-16 iklim zirvesi ikinci haftasına girerken geçen hafta olan biten hakkında genel bir özet yapmak yerinde olur diye düşünüyorum. Burada henüz ciddi bir heyecan ve hareket yok. Beklenti düşük olunca, tansiyon da düşük oluyor. Ancak kimi delegasyonlarda Cancun’dan hiç olmazsa bir iki somut karar çıkarmanın mümkün olduğu inancı var, başta finansman meselesi olmak üzere. İşte Cancun’dan çıkan kısmın özeti:

Japonya “Kyoto varsa biz yokuz” deyince

Cancun’da en çok tartışma yaratan çıkış, görüşmelerin daha ikinci gününde başka bir konu gündemdeyken Japonya delegasyonu başkanının söz alıp “Kyoto Protokolü’nün ikinci taahhüt dönemine karşı olduklarını” söylemesi ve hatta Kyoto’ya devam kararı alınırsa süreçten çekilecekleri tehdidinde bulunmasıydı. Tabii bu tehdit gelişmekte olan ülkeler arasında ciddi tepki yarattı. Aralarında Afrika ülkelerinin de bulunduğu G77 ve Çin grubuyla küçük ada devletleri Kyoto’nun devamı konusunda ısrarcı. Avrupa Birliği ve Britanya da bundan sonraki sürecin bugüne dek olduğu gibi Kyoto Protokolü çerçevesinde sürmesini kabul etmiş görünüyor. Rusya ve Kanada gibi günün fosili ödülünün gediklileri ise Japonya’ya yakın görünüyor, ancak henüz bu kadar net bir karşı tavır almış değiller. Ama Japonya’nın aslında AB ülkeleri dışındaki zengin ülkelerin (ABD dahil) çoğunu bir araya getiren şemsiye grubunun sözcüsü gibi konuştuğunu hatırlamak gerek.

Kyoto’nun gelişmekte olan ülkeler için bu kadar önemli olmasının temel nedeni protokolün emisyon azaltımında asıl yükü endüstrileşmiş ülkelere veriyor olması. Japonya’nın Kyoto’yu tarihe gömmek istemesinin nedeni de bu… Japonya da ABD’yle birlikte yeni dönemde gelişmekte olan ülkeler de zengin ülkelerle aynı oranda yük altına girmezse sürecin içinde olmak istemiyor. ABD böyle açıktan bir çıkış yapamıyor belki, ama Kyoto’yu hiçbir zaman onaylamamış olduğundan  da anlaşılabileceği gibi Japonya’ya yakın. ABD bağlayıcı olmayan anlaşma konusundaki ısrarını da “görüyorsunuz işte, fazla yüksek hedef koyarsanız Kongre’den geçiremiyoruz” diyerek mazur göstermeye devam ediyor.

Gelişmekte olan ülkeler Kyoto Protokolü’nü ayrıca elimizdeki tek uluslararası anlaşma zemini olduğu için kaybetmek istemiyoroılar. Kyoto’nun ortadan kalkması halinde bağlayıcı olmayan, gönülllüğe dayalı politikaları tercih edenler birdenbire üstünlük kazanacak.

9  milyon tonluk fil

Geçen hafta boyunca iklim müzakerelerinde her konu gündeme geldi. Finansman, adaptasyon, eğitim, ormanlar, aklınıza ne gelirse… Bir şey hariç: Görüşmelerin kilit konusu olan emisyon azaltımı. Kyoto’nun yeni döneminde ülkelerin hangi oranlarda emisyon azaltımı yapacaklarını da içerek nihai anlaşmanın burada değil, gelecek sene Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılacak COP-17’de  kabul edilmesi bekleniyor. Bu yüzden nasıl olsa ilerleme sağlanamayacak bir konuyla fazla uğraşamayalım deniyor. Ama emisyon azaltımı meselesi (yani mitigasyon) gündemde olmayınca, iklim görüşmeleri de işte böyle amaçsız görünüyor.

Kopenhag’da imzalanan gülünç metinde belirlenen 2020’ye kadar azaltım vaatlerinin 2 derecelik (o da artık eskiyen) ısınma eşiğini aşmamamız için gereken azaltımdan 9 milyon ton az olduğu, bu “9 milyon tonluk karbondan filin” Cancun salonlarında dolaşmakta olduğu burada sık yazılıp söylenen bir gerçek. Japonya, ABD gibi ülkeler bu filin varlığını bile reddederken, AB gibi daha gerçekçi taraflar “fil orada, ama tek başımıza biz onu nasıl dışarı çıkartabiliriz ki” diyorlar.

İklim fonu Cancun’dan çıkabilecek tek somut karar mı?

Cancun’da emisyon azaltımına dair bir gelişme beklenmezken, finanasmana dair somut bir karara varılacağı konusundaki umutlar güçleniyor. Taraflar geçen sene Kophenag’da belirlenen 2020’ye kadar 100 milyar dolarlık iklim fonu oluşturulması ve dağıtılması kararının somutlaşması için gereken paranın bulunabileceğini, ama bu paranın kimin denetiminde nasıl kullanılacağına dair kararın netleşmesi gerektiğini söylüyorlar.

Cancun’da konuyla ilgili çok sayıda toplantı yapılıyor ve metin yayınlanıyor. Yarın başlayacak olan bakanlar oturumunda konunun Kyoto tartışmalarının gölgesinde kalmaması isteniyor.Konuyla ilgili en önemli sıkıntı ABD’de kongre seçimlerinde gücü azalan Obama yönetiminin Kongre’den para çıkarma konusunda güçsüz hale gelmesi. ABD fona en büyük katkıyı yapması gereken ülke. Ancak ABD’nin fona para vermeyi Çin’in azaltım hedefleri gibi şartlara bağlaması işleri zorlaştırabilir.

Finansman konusunda paranın kamu fonlarından mı, esnek piyasa mekanizmalarından mı geleceği de başka bir tartışma konusu. Ama gelişmekte olan ülkeler bu konuda zengin ülkelerin “piyasa” baskısına boyun eğmiş görünüyorlar.

Ormanlar ve REDD

Ormanların korunması yoluyla emisyon azaltımı mekanizması olarak bilinen REDD, çiftçi örgütleri, bazı çevreci kuruluşlar ve yerli topluluklar tarafından ağır biçimde eleştirilse de, resmen kabul edilmiş bir mekanizma haline gelmesi için geçen hafta Cancun’da yoğun bir çaba yaşandı. REDD’e karşı olanlar bu mekanizmanın kerestecilik sektörüne para aktarmak anlamına geleceğini söylüyorlar. Mekanizmayı tamamen reddetmeden işe yarar ve anlamlı hale getirmeye çalışanlar ise öncelikle doğal ormanların korunmasının garanti altına alınmasını istiiyorlar. Özellikle Friends of the Earth öyle uygulama örnekleri veriyor ki, REDD’e güvenmek gerçekten zor. Öte yandan REDD üzerine Cancun’da anlaşmaya varılması ihtimali de çok güçlü değil.

Vallahi bu sefer şeffaf olacağız

Cancun’da birinci hafta kapanırken konferans başkanı Meksika dışişleri bakanı Espinosa bir gayrıresmi toplantı düzenleyerek bütün delegeleri topladı ve kapalı kapılar ardında hiçbir şey dönmeyeceğine, bütün sürecin şeffaf yürüyeceğine söz verdi. Bu konuda dün Yeşil Gazete’de bir haber de yapmıştım. Hem geçen sene Kopenhag’da yaşanan gizli Danimarka metni skandalı, hem de Wikileaks’in yayınladığı belgelerde Kopenhag’da dönen bazı dolapların açığa çıkması zengin ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki güvensizliği derinleştirmişti. Meksika’nın girişimiyle diplomatik olarak güven tekrar tesis edilmiş gibi görünüyor, ama ABD delegasyonu muhtemelen içlerinden Julian Assange’a küfretmeye devam ederek susuyor. Bu hafta yeni bir gizli metin skandalı çıkması zor. Ama bu kapalı kapılar ardında bir şeyler dönmeyeceği anlamına gelmez. Malum, ulusal çıkarlar söz konusu olunca “güvenlik” soslu gizlilik esastır. Wikileaks’in biraz daha seri yayın yapmasını diliyoruz.

Nükleerciler ve CCS’ciler bastırmaya devam ediyor

Her sene olduğu gibi bu sene de nükleerciler ve CCS, yani karbon yakalama ve depolama teknolojisi taraftarları nükleer enerjinin ve CCS’nin temzi kalkınma mekanizmaları arasına alınması için bastırıyorlar. Geçen hafta bu konuda girişimler olduğu söylense de, sonuç almaları zor görünüyor.

Cancun’da ilk haftanın özetşi böyle. Bugün gayrı resmi toplantılar ve yan etkinliklerle geçiyor. Yüksek düzeyde görüşmeler yarın öğleden sonra başlıyor. Büyük eylemler de öyle… İzlenimlerimi ve son haberleri paylaşmaya devam edeceğim. Anlık izlenimlerimi twitter’dan takip edebilirsiniz: https://twitter.com/#!/umitsahin

Oral Çalışlar’a cevap – Binnaz Toprak

Bu köşeye başlarken kimseyle kişisel polemiğe girmemeye karar vermiştim ancak Oral Çalışlar’ın 1.12.2010 tarihli Radikal’de bana hitaben kaleme aldığı yazı, bu kararımı bozmama neden oldu. Kamuoyunda ‘liberal’ olarak bilinen, oysa çoğu mensubunun, liberalliğin farklı görüşlere açık olmayı içerdiğinin pek de farkında olmadığı bir düşünce grubunun giderek tahakkümü altına girdik. Bu öylesine bir tahakküm ki ileri sürdüğünüz her fikir, eğer bu gruptakilerin görüşlerine uymuyorsa anında ‘Kemalist’ damgası yemenize neden oluyor. Çalışlar da öyle yapmış. ‘Şehirli Müslümanlık’ üzerine bu köşede yazdığım iki yazıyı beğenmemiş, daha da ileri gidip ‘bilim kadınlığıma’ yakıştıramamış. Beğenmeyebilir. Ben de çoğu kez onun yazdıklarını, hep aynı söylemin tekrarı olarak gördüğümden, beğenmiyorum. Yukarıda bahsettiğim yazısı bu tekrarlara bir örnek. ‘Şehirli Müslümanlık’ tabirini bilin bakalım kim ‘icat’ etmişmiş? Çok şaşıracaksınız(!), tabii ki ‘Kemalistler.’ Günümüzün her sorununu Kemalizme ve cumhuriyetin ilk yıllarına geri giderek açıklamak, analitik düşüncenin yerini aldı. Bu konuya ileriki bir yazımda tekrar değineceğim.

Fetva gibi cümle
“Bence şehir ve kasabalar, hiçbir zaman Toprak’ın tarif ettiği ‘modern Müslüman’ın hayata damgasını vurduğu yerler olmadı” diyor Çalışlar. Bu kanaate nasıl varmış? Tıpkı benim yaptığım gibi, gözlemleriyle. Ancak Çalışlar, kanaatinin gözlemlerine dayandığını yazmak yerine “Laik-Müslüman yaşam tarzının eskiden daha yaygın olduğu yönündeki tezlerin sağlam bir temeli yok” demiş. Bu fetva gibi cümlede ileri sürdüğüm tezin ‘sağlam bir temeli’ olmadığını nereden biliyoruz? Çünkü Çalışlar aksini gözlemlemiş. O öyle gözlemlemişse muhakkak doğrudur.
Çalışlar’ın yazısına 3.12.2010 tarihli Taraf’taki köşesinde değinen Murat Belge, ‘genel olarak’ Çalışlar’a katıldığını söylemesine rağmen, yazısının gerisinde ele aldığı örnekler ve gözlemleri benimkiyle aynı. “Taşra hayatında ‘modern hayat tarzı’ başlığı altında sayacağınız bazı öğelerin kaybolduğu doğru; bunların birçoğunda dine ilişkin bir tanı da hemen bulabilirsiniz” diyor. Verdiği örnekler Belge’ye Anadolu’yu iyi bilenler tarafından aktarılmış. Nitekim, ben de bu kanaatime sadece kendi gözlemlerimle varmadım. Anadolu’da yürüttüğüm bir çalışma vasıtasıyla gittiğimiz her kentte Belge’ye aktarılanlara benzer anlatılar dinledik. Belge’nin bana itirazı, yazımı Çalışlar üzerinden okuduğu için ‘modern hayat tarzı’na sahip olanları ‘gerçek Müslüman’ addettiğim ‘varsayımına’ dayalı. Oysa böyle bir iddiada bulunmadım. Sadece, gerçek Müslüman öğretide inancın Allah’la kul arasında olduğunu belirttim. Yazım, ne ‘gerçek’ ne de ‘sahte’ Müslümanlık üzerineydi. Tam aksine, inancını Anadolu’da bir zamanlar farklı yaşayan ‘şehirli Müslümanlar’dan bahsetmiş, bu ailelerin kaybolduğunu ve Müslümanlığın giderek tektipleştirildiğini öne sürmüştüm. Tektipleştirici öğretilere karşı olduklarını savunan ‘liberallerimizin’ dinin algılanış ve yaşanış biçimindeki tektipleştirmeden hiç de rahatsız olmamalarının beni şaşırttığını da belirtmiştim. Çalışlar söylediklerimi ya anlamamış ya da bilerek çarpıtmış. Her halükârda bunu söylemiş olmak, iddia ettiği gibi, ‘totaliterlik’ falan değil.

Çalışlar’a tavsiyem
Bu görüşüm tabii ki eleştiriye açıktır. Ancak bu eleştiriler, beni susturmak için ismimin yanına sıfat eklenmesini içermediği sürece. Asıl bunu yapmanın ‘otoriter’ bir tavır olduğunu düşünüyorum. Bu arada Çalışlar’a tavsiyem, ‘totaliterlik’le ‘otoriterlik’ arasındaki farkı öğrenmesi. Siyasetbilimi bölümlerinde bu ayrım birinci sınıftaki giriş derslerinde öğretilir.

-Radikal-

Polis dayağı hamileyi ayırmadı! Bebek öldü..

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle düzenlediği toplantıyı protesto eden öğrencilere yapılan polis saldırısı esnasında, polislere “Vurmayın hamileyim” demesine rağmen karnına tekme ve copla vurulduğunu iddia eden  19 yaşındaki E.Ö bebeğini kaybetti.

Fırat Haber Ajansı’nda yayımlanan habere göre, Erdoğan’ın Dolmabahçe’de rektörlerle yaptığı toplantıya öğrenci temsilcileri olarak taleplerini içeren bir dosya vermek isteyen EHP, Genç-Sen, SDP ve TÖP üyelerinden oluşan gruba polis gaz bombaları ile müdahale etti. Polisin saldırdığı öğrencilerden E.Ö ağır yaralandı. Hastaneye kaldırılan E.Ö. karnındaki bebeğini kaybetti.

İstanbul İl Emniyet Müdür Yardımcısı Gökhan Özsavaş’ın talimatıyla yapılan saldırıda ağır yaralan 19 yaşındaki E.Ö. Taksim İlk Yardım Hastanesine kaldırıldı. 2 gündür tutulduğu Taksim İl Yardım Hastanesinde görüştüğümüz E.Ö. saldırı anını ANF’ye anlattı:

‘’O gün Dolmabahçe’ye yürümek üzere Kabataş’ta toplandık. Daha yürüyüşe geçmemiştik ki, çevik kuvvet kitleyi zorla kaldırıma iteklemeye başladı. Ancak, izinli bir yürüyüş olduğundan ve bizden önce başbakan ve rektörler arasında yapılan ilk toplantıyı protesto edenlere müdahale edilmediği için böyle bir saldırı olacağını hiç aklımızdan geçmedi.

‘Polis peşimden koştu’

Ben arkadaşlarımla kitlenin ortasında yer alıyordum. Dolmabahçe’ye doğru ilerlerken, birden yakın mesafeden gaz sıkmaya başladılar. Ne olduğunu anlamadan birden çevik kuvvetlerin üzerimize doğru geldiğini fark ettim. Geriye doğru kaçmaya çalışırken biri beni yakaladı. Ancak tam darp edecek iken elinden kurtulmayı başardım. Koşmaya başladım. Beni kovalayan aynı çevik kuvvet bir an ayağı takılıp yere düştü. Ancak daha sonra peşimden koşarak beni yakaladı. ‘Dur vurma hamileyim’ dememe rağmen copla karnıma vurdu.

‘Karnıma vurdular’

Birden etrafım sarılmıştı, biri arkadan belime ve sırtımı coplarken, diğeri karnıma vuruyordu. Yere yığıldım, ancak bu defa postal darbeleriyle vurdular. Yerde acı içinde kıvranıyordum. Arkadaşlar yardımıma koştu. Beni yerden alarak Kabataş iskelesinin oraya götürdüler.

Yediğim gazdan ve darpların acısına etkisiyle kanama geçirdiğimi o anda anlamadım. Daha fazla dayanamadım ve baygınlık geçirdim. Beni hemen taksiye bindiren arkadaşım Taksim İlk Yardım Hastanesine yetiştirdi.

‘Hastanede polis zulmü’

Ancak zulüm burada da sürdü. Gözaltlıları sağlık kontrolünden geçiren polis, durumum ağır olmasına rağmen hastanesinin acil bölümüne sokmadı. O halde beni iki büklüm taksinin içinde beklettiler. Daha sonra arkadaşım sedye getirdi ve taksicinin yardımıyla acile girebildim.

Hamile olduğumu ve darp edildiğimi söyledim. Acil bölümünde doktor muayenesine yönlendirdiler. Beni ultrason bölümüne yolladılar. Orada benim ve bebeğin sağlıklı olduğunu söylediler. O an çok sevindim. Ne olur olmaz diye sabaha kadar müşahede altında tutacaklarını söylediler. Doktorlar kanamanın büyük ihtimale darpların sonucunda meydana geldiğini belirtiler.

‘Dünyam yıkıldı, mahvolmuşum’

4 saat boyunca serum verdiler. Sonra tekrar ultrasona soktuklarında bebeğimin kalp atışlarının durduğunu söylediler. O anda dünyam yıkıldı. Panikledim, ağlamaya başladım. Yürüyemiyordum olayın şokuyla gaz içinde kalmış olan ellerimi yıkadım.

Sabaha kadar uyuyamadım. Sabah erkenden beni tekrar ultrasona soktular ve bebeğin tamamen hayatını kaybettiğini söylediler. Mahvolmuştum. Ağlamak dışında yapabileceğim bir şey yoktu.’’

‘Polisler cezalandırılsın’

Gösteride ağır yaralanarak karnındaki bebeğini kaybeden E.Ö. kendisine saldırı düzenleyen polislerin cezalandırılmasını isteyerek, ‘’Tekrar bir kadına daha bu acıyı yaşatmalarını istemiyorum. Onun için saldırının emrini verenden uygulayana kadar topluca cezalandırmaları ve görevden alınmalarını istiyorum. Bu işin peşini bırakmayacağım’’ dedi.

Suç duyurusu

ANF’ye bilgi veren İHD Avukatlarından Gülizar Tuncer ise bugün Beyoğlu Adliyesinde saldırı sırasında darp edilen mağdurlarla birlikte polisler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti.