Ana Sayfa Blog Sayfa 5354

Frida ve Diego ilk kez İstanbul’da

Gelman Koleksiyonu’nda yer alan ve Meksika dışında çok az sayıda sergilenen 40 yapıt, 23 aralıkta Pera Müzesi’nde sanatseverlerle buluşacak.

Eserleriyle olduğu kadar, sıra dışı ve tartışmalı yaşamlarıyla fırtınalı ilişkileriyle ilgi çekerek, sinema ve edebiyat dünyasına da ilham veren, Meksika kültürüne damga vuran eserleriyle 20. yüzyılın efsane çifti haline gelen Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın eserleri, Türkiye’de ilk kez Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde sergilenecek.

Jacquesve Natasha Gelman’ın koleksiyonunda yer alan, Meksika’nın ulusal kültür varlıkları envanterine kayıtlı ve Meksika dışında çok az sayıda sergilenen çiftin en önemli eserlerinden oluşan 40 yapıt, 20 Mart 2011’e kadar ziyarete açık kalacak.

Sanatseverleri, duyulduğu ilk andan itibaren heyecanlandıran, Berlin ve Viyana’da düzenlenen ve 2010 yılına damgasını vuran Frida Kahlo Retrospektifi’nin en gözde Kahlo yapıtlarının yanı sıra Diego Rivera’nın eserlerinin de yer aldığı serginin küratörlüğünü ise Dr. Helga Prignitz-Poda üstlendi.(aa)

Wikileaks destekçisi hacker: ‘Savaş yeni başlıyor’

0

Wikileaks’in finansal kaynaklarının kesilmesi, son günlerde Wikileaks tarafından açıklanan belgelerde yer alan sırlardan daha fazla dikkat çeken bir gelişme oldu.

Bağışlar üzerinden işleyen mekanizma PayPal, VISA ve Mastercard gibi para transferini kontrol eden firmalar tarafından engellenince, ortaya çıkan en ilginç sonuçlardan biri, bu şirketlere düzenlenen misilleme sanal saldırılar oldu.

İnternet üzerinden farklı hacker grupları tarafından, kendi tabirleriyle “Wikileaks’i susturmaya çalışan hükümetlere boyun eğen” bu şirketlere ciddi saldırılar düzenlendi.

Peki kimdir bu aktivistler? Amaçları nedir? Nasıl örgütlenirler?

Bu sorulara cevap vermek kolay değil, zira internet üzerinden faaliyetlerini yürüten eylemciler, yasal güçlüklerle karşılaşmamak için kimliklerini gizli tutuyor, yalnızca internet üzerinden kendilerini ifade ediyorlar.

Ancak onlardan biri, dün gerçekleşen VISA saldırısını üstlenen Anonymous grubundan, Coldblood kod adlı bir eylemci, BBC’ye konuştu.

“İntikam Operasyonu”

Kendisine ilk olarak Operation Payback, yani “İntikam Operasyonu” nun devam edip etmeyeceğini sorduk?

Coldblood: Wikileaks’e destek amaçlı yürüttüğümüz kampanyanın sona erdiğini söyleyemeyiz. Hatta tam tersini söylemek mümkün: Bir çok yeni insan bize katılıyor ve destek veriyor. Bunun en açık göstergesi “botnet” isimli küçük yazılımı bilgisayarlarına indiren kişi sayısının sürekli artması. DOS saldırısı dediğimiz, bir internet sitesini devredışı bırakan aşırı yüklenme, bu yazılım sayesinde yapılıyor. Dün akşam VISA’nın sistemi bir süreliğine çöktü. Yani mücadele devam ediyor.

BBC: Yaşananları bir savaş olarak mı görüyorsunuz? Ve eğer bu bir savaşsa kimle kim arasında yaşanıyor?

Coldblood: Ben bunun bir savaş halini aldığını düşünüyorum, yani savaş yeni başlıyor. Ama savaş dendiğinde anlaşılan, bilindik bir savaş değil bu, bir veri savaşı. Bizim yapmaya çalıştığımız, internetin herkes için açık ve özgür karakterini korumak. Çünkü internet böyle bir şeydir ve hep böyleydi. Ancak son aylarda hükümetlerin ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin, interneti kontrol altına alıp oradaki özgürlüğe zarar vermeye çalıştıklarını görüyoruz.

BBC: Yürüttüğünüz sanal eylemle ilgili Wikileaks’ten herhangi biriyle temas halinde misiniz?

Coldblood: Hayır değiliz. Wikileaks’ten birileriyle iletişim kurmak hiçbir zaman kolay değildi. Sadece Julian, daha ulaşılabilir bir Wikileaks üyesiydi. Ancak maalesef şu an bu mümkün değil.

BBC: Anonymous (Anonim) adlı gruba siz nasıl dahil oldunuz?

Coldblood: Ben Anonymous’a 3-4 yıl önce Amerika’daki Scientology tarikatına karşı yürütülen eylem sırasında katıldım. O zamandan bu zamana farklı görevlerim oldu, bazı sunucuların işletilmesi gibi. Şimdi de Wikileaks eyleminde rol alıyorum.

BBC: Anonymous’in bir merkezi ya da örgüt yapısı var mı?

Coldblood: Hayır. Anonymous klasik bir örgüt gibi işlemiyor. Herhangi bir lider ya da hiyerarşi yok. Biz bir grup sıradan insanız. Önümüze gelen konularda, neler yapabileceğimize kendi kendimize karar verip harekete geçiyoruz. (BBC)

İngiltere’de milletvekilleri toplantıda, öğrenciler sokaklarda, “Ergenekon pusuda*”

İngiltere’de koalisyon hükümetinin gündeme getirdiği ve üniversitelerde öğrenci harçlarını neredeyse üçe katlayacak planlar Avam Kamarası’nda tartışılmaya başlandı.

Binlerce protestocu, bu akşam önergeye ilişkin oylamanın yapılacağı Westminster’a akın etmiş durumda.

Önerge, koalisyonun küçük ortağı Liberal Demokratları bölerken, başta Londra’da olmak üzere, son iki haftadır yer yer şiddet olaylarının yaşandığı protesto gösterilerine neden oldu.

İngiltere polisinin geçtiğimiz günlerde Londra’da liseli öğrencilerin de dahil olduğu bir gösterideki sert tutumu da eleştirilere yol açmıştı.

Bu nedenle bazı milletvekilleri güvenlik güçlerini göstericilere daha dikkatli müdahale etmeleri konusunda uyarılarda bulunmuştu.

İngiltere’nin çeşitli bölgelerinden gelerek Londra’da toplanan öğrenciler, “protesto gösterileriyle başkenti kilitleme” tehdidinde bulunuyorlar.

Polis, parlamento binası önünde barikat kurdu.

Yürüyüşü kontrol altında tutmaya çalışan polislerle bazı göstericiler arasında ufak çaplı olaylar yaşandığı bildirildi.

Polis, Westminster’da 20 bin kadar göstericinin toplanacağı tahmininde bulundu.

İsyan hareketi

Muhafazakâr parti liderliğindeki koalisyonun gündeme getirdiği önergenin, bazı Liberal Demokrat partililerin karşı çıkmasına rağmen, geçeceği tahmin ediliyor.

Seçim öncesi vaatlerinde, üniversite harçlarının artırılması aleyhinde oy kullanacaklarını bildirmiş olan Liberal Demokrat milletvekilleri, yoğun baskı altında.

Öfkeli öğrencilerin hedefi haline gelen parti lideri Nick Clegg, kabinedeki tüm Liberal Demokrat bakanların önerge lehinde oy kullanacaklarını bildirdi.

Ancak Liberal Demokrat parti başkan yardımcısı Simon Hughes, oylamada çekimser oy kullanacağını söylerken, eski parti liderleri Charles Kennedy ve Menzies Campbell’in de ret oyu kullanmaları bekleniyor.

Az da olsa bazı Muhafazakâr Partililerin de ret oyu kullanabilecekleri yorumları yapılıyor.

Bu arada Liberal Demokratların gençlik kolu, parti milletvekillerini harçların artırılması planları aleyhinde oy kullanmaları için son dakika görüşmeleri yürütüyor.

Hükümetin planlarına göre şu an şu an 3,290 sterlin olan yüksek öğrenim harçları, 2012’den itibaren yıllık 9 bin sterline yükselecek. (BBC)

* Öğrencilerin sadece Ergenekon’un kışkırtmasıyla eylem yapabileceğini düşünen “resmi” düşünceye saygılarımızla…

Cancun başarısız oluyor, çünkü…

Cancun’dan bizim beklentilerimize yaklaşan herhangi bir sonuç çıkmayacak. Bu süreç böyle devam ettiği sürece gelecek sene Durban’dan da çıkması mümkün değil, geçen sene Kopenhag’dan çıkmadığı gibi. Ne bekliyordun ki, diye soranlar olabilir aranızda, ama bu zirveler dizisi biz hoşlansak da hoşlanmasak da dünyanın gelecekte nasıl şekilleneceğini belirleme gücüne sahip. Bu nedenle neler olup bittiğini izlemeye ve anlamaya çalışmak bana hala önemli geliyor.

Cancun’un Kopenhag’daki hayal kırıklığını derinleştirecek olmasının birkaç temel nedeni var:

– ABD’nin iklim değişikliğinin çözümü konusundaki tavrı Obama döneminde eskisinden farklı. Ama bu fark sadece Bush yönetiminin inkarcılığını paylaşmamakla sınırlı görünüyor. ABD Kyoto müzakerelerinden bu yana uluslararası bağlayıcı bir anlaşmayı baltalama ve emisyon indirimini gönüllü ve ulusal nitelikte sınırlama politikasını sürdürüyor. Bunu çeşitli bahanelere sığınarak yapıyorlar. ABD yönetiminin “iyi polisleri” herhangi bir radikal hedefi Kongre’den geçirme şansları olmadığına vurgu yaparak özür diler bir tonda ciddi politikalara yanaşmıyorlar. “Kötü polisler” ise doğrudan rüşvet ve tehdit yoluyla işe yaramaz ve gönüllü (yani uluslararası olsa da bağlayıcı olmayan) bir anlaşmayı dayatıyorlar. (Bir kez daha teşekkürler Wikileaks!) Tabii Çin silahını da sürekli kullanıyorlar. ABD’nin bu tavrı değişmediği sürece iklim zirvelerinden bizim istediğimiz gibi bir şey çıksa da ancak “lâf” kabilinden çıkar. Örneğin bazı metinlerde 350 geçer (şu anda bazı taslaklarda olduğu gibi), ama bu hedefe varmak için gereken hiçbir şeyin esamesi okunmaz.

– Görüşmeleri zengin ülkelerin piyasa fetişizmi (ve baskısı) da çıkmaza sokuyor. Endüstrileşmiş Batı ülkeleri piyasa mekanizması dışında kalan herhangi bir öneri karşısında dehşete kapılıyorlar. Emisyon indiriminin ancak karbon borsası kurarak yapılabileceğine inanıyorlar. Yoksul ülkelere iklim değişikliğinin etkilerine adapte olmak veya emisyonlarını sınırlamak için gereken parayı ancak Dünya Bankası yoluyla, tamamen kendi kontrolleri altında olacak şekilde vermeyi düşünebiliyorlar. Bu paranın da yine devlet bütçelerinden değil, piyasa üzerinden temin edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu dayatmaları hem bu anlayışa karşı olan gelişmekte olan ülkelerin tepkisiyle karşılaştığı için süreç tıkanıyor, hem de piyasa üzerinden gelmesi gerektiği varsayılan paraya garanti vermenin mümkün olmadığı ortada. Batı ülkeleri iklim politikalarını sadece küresel ticaretin bir aracı olarak görmekten vazgeçmedikleri sürece ne emisyon indirimi, ne de finansman konusunda buralardan bir şey çıkması mümkün.

– Batı ülkeleri adaptasyonun yoksul ülkeler için ne kadar hayati olduğunu anlayamıyor, ya da anlamak istemiyorlar. Adaptasyon için finansman sağlamak, onlar için zengin ülkelerdeki vergi mükelleflerinin parasını kendilerine sormadan tanımadıkları bazı yoksul ülke insanlarına hayır parası olarak vermek anlamına geliyor. Zira adaptasyon için harcanacak para bir Afrika ülkesinde yaşayan insanın doğrudan günlük yaşamına etki edecek. Bir köye su getirmek, yükselen dalgalardan zarar gören kıyı yerleşimlerini içerideki bir yere taşımak, fazla su harcamadan ürün yetiştirebilmek için basit altyapıları geliştirmek gibi şeylere para gerekiyor. Batı ülkeleri bunun yerine bu ülkelerin yönetimsel kapasitelerini geliştirecek yerlere yatırım yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Bu da aslında siyasi müdahale demek. Öte yandan parayı adaptasyona değil mitigasyona (yani yoksul ülkelerin emisyonlarını azaltmalarına) ayırma isteğinin altında büyük şirketlere bu ülkelerde yeni iş sahaları açma isteği yatıyor. Gelişmekte olan ülkeler ise iklim finansmanını Batı ülkelerinin birikmiş iklim borcunun ödenmesi olarak görüyorlar. Oysa Batı ülkeleri iklim borcu anlayışını bile reddediyorlar. Japonya’nın Kyoto sürecini ortadan kaldırma çabasının altında da bu yatıyor.

– İklim değişikliğinin ancak uluslararası çabayla çözülebilecek bir sorun olduğunu kimse inkar edemiyor. Dünya ülkeleri, ama öncelikle de Batı ülkeleri 250 yıldır aynı atmosfere karbon çöplerini boşaltıyorlar. Dolayısıyla herhangi bir ulusal çaba anlam taşımıyor. Ama ulus devletler için uluslararası çaba dış politika demek, dış politika diplomasi, diplomasi ulusal çıkarların savunulması, ulusal çıkar o ülkede yönetimde olanların veya egemen kesimlerin çıkarları demek. Bu çıkar da genellikle ulusal yatırımların korunması veya küresel ticaretten pay almak anlamına geliyor. Yani para kazanmak… Dünyada dolaşan paranın büyük kısmı halihazırda fosil (kömür, petrol vb.) kaynaklı para olduğu için (ya da yüksek karbon bedeliyle kazanılmış para olduğu için) bu paradan vazgeçmek mümkün olamıyor. Dolayısıyla aşağı yukarı bütün ülkeler ulusal çıkar adı altında herhangi bir ciddi karbonsuzlaşma çabasına yanaşmıyorlar. Zaten kapitalist sistem altında iklim krizinin çözülebileceğini veya çözülmek zorunda olduğunu düşünenler bu nedenle karbonsuz para kazanma yöntemlerini baskın yöntem haline getirmeye çalışıyorlar. Ne yazık ki uluslararası iklim müzakereleri zemininde düşük karbon kapitalistleri de sanıldığı kadar güçlü değil.Bana kalırsa düşük karbonlu kapitalizmin küresel ısınmayı durduracağını düşünmek de bir başka tatlı hayal. Ama bari deneyerek görebilseydik.

– Küresel sistemde “emerging economies” denen hızlı büyüyen büyük ülkeler için uluslararası iklim müzakereleri kirletme haklarını savunmak anlamına geliyor. Kalkınma hakkı ve iklim adaleti üzerinden bakıldığında haklı da görünüyorlar. Ne de olsa tarihsel olarak bu ülkelerin atmosfere boşalttığı karbon miktarı ABD ve Avrupa ile kıyaslanmayacak kadar düşük. Ama Çin, Hindistan, Türkiye, Endonezya gibi ülkeler bu tavırlarından en ufak bir geri adım atmadıkları zaman zengin ülkelerin elindeki kozlar büyüyor. En azından zengin ülkeler iç politikalarında, kamuoylarında iklim müzakerelerindeki uzlaşmaz tavırlarını meşrulaştırmak için Çin kartına veya Hindistan kartına sahip olmuş oluyorlar. Bu çelişki uluslararası politika ve ekonomi alanından bağımsız bir şekilde çözülmesi mümkün bir çelişki değil. Bu durum 16. iklim zirvesinde değişmediğine göre 17.’sinde değişebilir mi bilemiyorum.

– Bir de fosil kralları var. Fosil ödüllerinin de gediklileri olan bu ülkeler büyük petrol ve kömür üreticileri. Burada bütün görüşmeleri tıkama, engelleme, ya da hiçbir şey yapmama yoluyla bir anlaşma çıkmasına engel olma görevini başarıyla yerine getiren bu ülkeler petrol zengini Rusya ve Suudi Arabistan, kömür karası Avustralya ve yeni mucizemiz olan katran kumu kralı Kanada. Bu ülkeler iklim değişikliğini emisyonlarıyla olduğu kadar dünyaya kömür ve petrol temin ederek de arttırmaya devam edebilmek için her türlü anlaşma ve uzlaşma zeminini baltalıyorlar.

– Son olarak burada yere göre koyamadığımız gelişmekte olan ülkelerin durumu var. Bolivya ve Ekvator gibi yüz aklarımız ve küçük ada devletlerinin sağduyu sahibi hükümetleri bir yana, gelişmekte denen ülkelerin bir çoğunda yönetimlerin ABD ile (ve bazılarının da Çin ile) olan ilişkileri malum. Dün yaşanan Kenya olayının veya geçen sene ABD’nin rüşvet dağıttığı bazı küçük ülkelerin Kopenhag’daki anlamsız anlaşmanın geçmesine olur vermesi olayından, ya da çok uzağa gitmeye gerek yok, ABD’nin gözünün içine bakmaktan müzakerelerde neler olduğuna bakamayan Türkiye hükümetinin ve delegasyonunun durumundan da anlaşılabileceği gibi, gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri bağımsız bir politika izlemekten çok uzaklar. Eğer G77+Çin bloğu, küçük ada devletleri ve Latin Amerika’nın solcu (ve biraz da yeşil) hükümetleri Batı’ya karşı gerçek bir blok oluşturabilselerdi bazı şeyler değişebilirdi.

Görüldüğü gibi Cancun’da iyimser olmayı gerektiren neden pek az. Aktivistlerin varlığı sevindirici, ama yeterli değil. O zaman senin orada ne işin var diyebilirsiniz. Takip etmek ve anlamaya çalışmanın ötesinde hala bu çok sorunlu zemin dışında bir mücadele zeminimiz yok da ondan. Kyoto Protokolü’nü ve bu müzakere zeminlerini tamamen reddeden evreler gerçek bir alternatif yaratmayı başarabilselerdi, bu inandırıcılıktan uzak BM mekanizmasını tarihin çöplüğüne gönderebilirdik. Ama böyle gerçek bir alternatif mücadele zemini oluşmadığı sürece ben hala burayı terk etmemek gerektiğine inanıyorum.

Peki bu alternatif oluşturulabilir mi?

Ne diyorduk? “El pueblo unido, cama sera vensido!”

Evet, tamam, ama “unido” olmak gerek diyor slogan. O nerede?

Ha, bir de tabii daha fazla “pueblo” gerek.

9 Aralık 2010, Cancun, Meksika

Beşiktaş’a zorlu rakipler

0

Beşiktaş’ın Avrupa Ligi 2. turundaki muhtemel rakiplerinden 10’u belli oldu. Rakipler arasında 3 Rus takımının yer alması göze çarpıyor.

Türkiye’nin Avrupa’daki tek temsilcisi Beşiktaş’ın UEFA Avrupa Ligi 2. turundaki rakipleri 17 Aralık cuma günü çekilecek kurayla belli olacak.

Son maçlar öncesi L Grubu’nu 2. sırada bitirmeyi garantileyen Beşiktaş, İsviçre’de yapılacak kura çekimini beklemeye başlarken, siyah-beyazlıların muhtemel rakipleri de netleşiyor.

Statü gereği 2. turda UEFA gruplarını ilk sırada bitiren veya Şampiyonlar Ligi’nden gelen en iyi 4 üçüncü ile eşleşecek temsilcimizin şu ana kadar muhtemel 10 rakibi belirlendi.

Şampiyonlar Ligi’nde son maçların tamamlanmasıyla Braga, Spartak Moskova, Ajax ve Rubin Kazan’a attığı gol sayısıyla üstünlük kuran Twente, en iyi üçüncüler olarak kura çekimine 1. torbadan girecekler. Bu 4 takımla birlikte Avrupa Ligi gruplarını lider bitirmeyi garantileyen Bayer Leverkusen, Sporting Lizbon, CSKA Moskova, Zenit, Stuttgart ve Liverpool da siyah-beyazlıların eşleşebileceği takımlar…

Beşiktaş, kengi grubunu lider bitiren Porto ile statü gereği bir üst turda eşleşemeyecek. Avrupa Ligi ‘ndeki son maçlar öncesi gruplarını lider bitirmeye en yakın takımlar ise Manchester City, Villarreal, Dinamo Kiev, PSV Eindhoven ve Paris Saint Germain…

17 Aralık’taki kurada 2. tur ve elemesi halinde 3. turdaki rakipleri belli olacak Beşiktaş, 17-24 Şubat tarihlerinde oynanacak 2. tur maçlarından ilkini kendi sahasında oynayacak. (Ntvspor)

Bazı çocuklar değerlidir bazıları değil! – Fatih Altaylı

BU oldu ya, artık ölsem de gam yemem.
Türkiye’nin “entel, dantel, özgürlükçü, ileri demokrasici” yazarları dün şöyle yazdılar:
“E o da hamile haliyle gösteriye katılmasaydı.”
19 yaşında genç bir kadın, polislerden dayak yiyip bebeğini düşürüyor, “demokrat yazarlar”, Türkiye’de özgürlüklerin arttığını savunmaktan bitap düşen yazarlar, “O da gösteriye katılmasaydı” diye yazıyor.
Oysa belki de olay çıkarma, kavga etme niyeti olmadığı için gösteriye hamile haliyle katılmakta bir beis görmemiştir.
Bilebilir misiniz?
Dövenin, dövdürenin, “Dövün bu şerefsizleri” diyenin kabahati yok “demokratlara” göre.
Eee, Nasreddin Hoca boşuna çıkmadı bu topraklardan.
O zaman ben size başka bir soru sorayım, ister misiniz?
Mavi Marmara’da hani şu İsraillilerin katliam yaptığı gemide 6 aylık bebeler vardı.
10’lu yaşlarında çocuklar vardı.
İsrail’e kızmadık mı, “Bebelere, çocuklara, kadınlara saldırdınız” diye.
Haklıydık. Saldırmışlardı.
Peki ne fark var arada?
Mavi Marmara’daki çocuklar ve kadınlar kadın çocuk da, dövülen kadın ve düşürdüğü çocuk ne?
Enik mi?
Yazıklar olsun size entel dantel demokratlar!
Bunu da dediniz ya.
Aynaya nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum.
Ama fazla yaklaşmayın aynaya da tükürük bulaşmasın.

Cinayete akit gazetesi desteği

Kamuoyunda yaptığı skandal haberlerle tanınan akit gazetesi, bu sefer de yayınladığı bir karikatür ile provokasyona ve cinayet destekçiliğine devam etti. Sonsuz bir hükümet desteği ile yayın yapan bu gazeteye göre hakkını arayan üniversite öğrencilerinin arkasındaki güç, gizli bir yapılanma. Hedefleri ise askeri bir darbe ile yönetime el koymak. Gazete bu tavrıyla hükümeti eleştiren herkesin bir şekilde ya darbeci ya Ergenekoncu olduğu vurgusunu kamuoyuna yerleştirmeye çalışan ve ekonomik olarak hükümete bağlı grubun da önemli bir figürü olduğunu açıkça ortaya koydu. Yaptıkları haberde, başlıkları kesin kesin atan bu gazete, haberin detaylarında ise hiçbir kesin ifadeye yer vermeyerek komplocu haberciliğin nasıl yapılacağını bir kere daha göstermiş oldu. Kim olduğu asla belli olmayan bir uzmanlar grubuna her konuda fikir danışan gazete, bu uzmanlar grubunun gözünden bu olayları yeni bir darbe girişimi olarak görmüş.

Burhan Kuzu güldürdü: Öğrencilerin arkasında Ergenekon var

Burhan Kuzu'nun Ergenekoncu öğrencilerinden biri

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, yaşadıklarını Gazeteci Ömer Şahin’in Kanal A’daki ‘Görüş Farkı’ programında anlattı. Öğrencilerin arkasında Ergenekon olduğunu iddia eden Kuzu, “80 öncesini düşününce tüylerim diken diken oluyor. Bunun düğmesine basan alçaklar hiç mi sonunu hesap etmiyorlar. Hükümeti yıkmak için öğrencileri sokağa dökmek istiyorlar. Halkevleri ve Doğu Perinçek’in uzantıları bu işin içinde” şeklinde konuştu.

“ERGENEKON SIKIŞTI, TEK KOZU GENÇLER KALDI”

Yaşananları 1980 öncesine benzeten Burhan Kuzu, öğrencilerin sokağa dökülerek askerin harekete geçirilmek istendiğini iddia etti.

Kuzu, öğrenci olaylarının arka planını “Ergenekon içerde sıkışmış vaziyette, güvendiği asker ise kendi alanına çekildi, normalleşiyor. Mücadele yükü verilen yargı da son anayasa paketi ile kendi alanına çekildi. Şu anda ellerindeki tek koz öğrenciyi sokağa dökmek. Bu işler böyle başlar. 80 öncesini gördük” sözleriyle yorumladı.

“DARBECİLER HEVESLENMESİN”

Öğrencileri sokağa dökerek hükümeti yıkma ve yıpratma peşinde olanların boşuna gayret gösterdiğini de ifade eden Kuzu, “Bu heveste olanlar bilsinler ki askerin darbe yapacak gücü, takati kalmamıştır. Yazık olur bu gençlere. Eğitimlerinden olurlar, pisi pisine de dayak yerler. Bunun arkasında Ergenekon bağlantılı güçler var. Açıkça söylüyorum, bunu tutan yanar, bu başına yıkılır.CHPde bundan bir şey koparabilir miyim diye gıdıklıyor. Türkiye’de 80 öncesi hava yok. Darbe yapacak adam da yok. Öğrencilere yazık etmeyin” diye konuştu.

Burhan Kuzu, 1980 öncesinde sağ-sol çatışmasına giren öğrencilerin bugünkülerine göre daha çok okuyan, araştıran gençler olduğunu vurgulayarak, “Şimdikiler maalesef okumuyor, daha cahil, daha tehlikeli. O yüzden doldurulmaları kolay oluyor” ifadelerini kullandı.

“YUMURTA YESELER BEYNİ ÇALIŞIRDI SÖZÜ HAKARET OLUR MU?”

Mülkiye’deki saldırı sonrası öğrencilere, “o yumurtaları yeseydiniz beyniniz daha iyi çalışırdı” diyen Burhan Kuzu, hakaret olarak algılanan sözlerine de açıklık getirdi. Kuzu, “Bu söz hakaret olur mu? Yumurta atmak taş atma yerine tercih edilebilir, ama yine de üniversite öğrencisine yakışmaz” dedi.

‘Öğrenciye destek veren gazetecilere, yarın dizinize vurursunuz’ diyen Kuzu, eylemci öğrencilere destek çıkan gazetecilere, “Öğrenciyi masum, mağdur göstermeye çalışıyorlar. Bu yanlış, yarın dizimize vururuz, yazık olur bu gençlere” sözleriyle çıkıştı.

Mülkiye’deki anayasa toplantısının bir ay önce kararlaştırıldığını söyleyen Burhan Kuzu, iptal edilmesi teklifini kabul etmediğini ve “Süheyl Batum geliyorsa ben de gelirim “diyerek gittiğini söyledi.

‘Shell Nijerya Hükümeti’nden daha güçlü’

0

Guardian’a göre Shell yetkilisi, Amerika’nın bilgi sızdırabileceği endişesiyle bunları paylaşmakta biraz gönülsüz davranmasına karşın, Amerikan elçisine Nijerya hükümeti içinde güçlü bağlantıları olduğunu söyledi.

20 Ekim 2009’da Abuja’da gerçekleşen ve zaptı tutulan görüşmede, Ann Pickard, Nijerya Hükümeti’nin Nijer Deltası’nda açılacak petrol ihalesi için Çin’e gönderdiği mektuptan söz etti. Petrolden Sorumlu Bakan, mektubun varlığını reddetti. Ama Shell’e göre, Çin ve Rusya’yla yazışmalar yapılmıştı. Amerikan Büyükelçisi Robin Renee Sanders gerisini şöyle anlatıyor:

“Shell sorumlusu, ‘Hükümet ilgili her bakanlıkta adamlarımız olduğunu unutuyor’ dedi. O bakanlıklarda olan her şeyi bildiklerini söyledi.”

Guardian, haberinde Nijerya’nın dünyanın sekizinci büyük petrol ihracatçısı olduğunu, milyarlarca dolarlık petrol gelirlerine karşın halkın yüzde 70’inin yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtiyor.

Bazı sivil toplum örgütleri, Wikileaks’in sızdırdığı bu belgenin, Shell’in ülkenin petrol kaynakları üzerindeki hakimiyetini ortaya koyduğunu söyledi. Social Action Nigeria adlı örgütün program sorumlusu ‘Shell her yerde. Her bakanlıkta gözü kulağı var. Her yerde maaşa bağladıkları adamları var. Bu yüzden tüm engelleri aşıyorlar. Nijerya Hükümeti’nden daha güçlüler” diyor.

Nijerya Hükümeti ise Shell’in hükümeti asla kontrolü altına almadığını, bu yazışmanın kişisel bir yorumdan ibaret olduğunu ve gerçekleri yansıtmadığını söyledi.

Independent gazetesi, Amerikan yönetimiyle Wikileaks arasındaki savaşın şimdi siber-uzaya taşındığını, hacker’ların bu siteden desteğini çeken finans ve teknoloji devlerine karşı saldırıya geçtiğini aktarıyor. Gazete, bilgisayar korsanlarının Mastercard’ın internet sitesini çökerttiğini, Paypal’ın da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın müdahalesi üzerine Wikileaks için bağış toplamaktan vazgeçtiğini belirtiyor. (Ntv)

Panama Kanalı, yağmurdan kapandı

Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birbirine bağlayan Panama Kanalı aşırı yağışlar nedeniyle geçici olarak traiğe kapatıldı.

Yetkililer, yağışların, kanalı oluşturan göllerdeki su seviyesini görülmedik ölçüde yükselttiğini, bu durumun gemilere zarar verebileceğini söyledi.

Kanal ABD’nin 1989’daki Panama işgalinden bu yana ilk defa kapanıyor.

Panama kanalından en son geminin geçişine dün öğle saatlerinde izin verildi.

Kanal yetkilileri, su seviyesini düşürmek için göllerden birindeki sel kapaklarının açıldığını söyledi.

Geçmişte, kazalar nedeniyle kanalın bazı noktalarında geçişler aksamıştı ancak trafik tamamen durmamıştı.

80 kilometre uzunluğundaki kanaldan günde ortalama 40 gemi geçiyor. Bu, dünya deniz taşımacılığının yüzde beşine karşılık geliyor.

Fransızların 1800’lü yıllarda başarısızlıkla sonuçlanan girişiminin ardından kanal, 1904-1914 yılları arasında Amerikalılar tarafından inşa edilmiş ve 1999’da da Panama’nın denetimine geçmişti.

Günde 40 gemi

Zaman içinde ihtiyaca cevap verememeye başlayan kanal şimdi genişletiliyor.

Kanaldan en fazla beş bin konteyner taşıyan yük gemileri geçebiliyor. Oysa artık 10 bin konteyner taşıyan ve süper tanker olarak adlandırılan gemiler var.

Kanalın dar olması nedeniyle gemiler geçiş için uzun süre beklemek zorunda kalıyor. Bu da taşımacılık maliyetini artırıyor.

Süveyş Kanalı’nın aksine Panama Kanalı deniz seviyesinde değil. Gemiler, giriş ve çıkıştaki dev kapakların su seviyesini yükseltip düşürmesiyle kanaldan geçebiliyor. Bir geminin kanaldan geçisi ortalama dokuz saat sürüyor. (BBC)