Ana Sayfa Blog Sayfa 5337

“3. Boğaz Köprüsü’ne hayır”

Çeşitli sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi parti temsilcileri ile aydın ve sanatçıların katılımıyla Kadıköy’de, ”3. Köprüye Hayır” mitingi gerçekleştirdi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, KESK İstanbul Şubeler ve 3. Köprü Yerine Yaşam platformları ile  Halkevleri’nin düzenlediği miting için Tepe Nautilus AVM önünde toplanan grup, Kadıköy İskelesi’ne kadar yürüdü.

Burada konuşan 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu Sözcüsü Kader Cihan, bugün İstanbul’u savunma, suya, ormana, doğaya sahip çıkma için bir araya geldiklerini ifade ederek, ”Bizi burada toplayan insanı, doğayı, tarihi ve kültürel mirası, suyu, toprağı, İstanbul’u ve Anadolu’yu savunma davasıdır” dedi.

Cihan, yaşamı savunduklarını, insanın ve doğanın bu temel hakkını savunmaya devam edeceklerini dile getirerek, 3. köprünün İstanbul’un elinde kalan son ormanları da yok edeceğini iddia etti.

”3. köprü demek, yeni bir rant köprüsü demektir. Doğanın tahrip edilmesi demektir” diyen Cihan, buna izin vermeyeceklerini söyledi.

Cihan, 3. köprünün İstanbul’un ulaşım sorununu çözmeyeceği ve daha da ağırlaştıracağını sözlerine ekledi.

Mitingde konuşan TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı, 3. köprünün tüm Marmara Bölgesi’ne zarar vereceğini öne sürerek, ”Buraya 3. köprüye ‘hayır’ demeye geldik” diye konuştu.

Mitinge katılan CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal ise gazetecilere yaptığı açıklamada, İstanbul’un plansız kentleşme ve plan tadilleri ile rant yaratılması sorunu yaşadığını bu nedenle 3. köprüye karşı olduklarını söyledi.

CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek de, 3. köprünün kentin ulaşım sorununa çözüm getirmeyeceğini ifade ederek, 3. köprünün beraberinde betonlaşmayı ve 4. köprüyü de getireceğini öne sürdü.

Mitingde konuşmaların ardından şarkıcı İlkay Yıldırım (Akkaya) ile Grup Bandista mini bir konser verdi.

Mitinge, Sulukule, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır, Toprakların Kardeşliği platformları ile Yeşiller Partisi, CHP, EDP, EMEP, ÖDP, TKP’nin İstanbul il örgütleri ve çok sayıda kitle örgütü üyeleriyle aydın ve sanatçılar katıldı. (Ajanslar)

Fotoğraflar: Barış Baykan

Japon basını: Türkiye’nin ibresi döndü

0

Türkiye ve Japonya’nın nükleer santral için imzayı atmasını Japon basını “İbre döndü”, “Türkiye’nin kırmızı çizgileri” başlıklarıyla verdi.

Türkiye’nin Japonya ile imzaladığı nükleer santral projesi Japonya’da da ses getirdi.

Ülkenin en etkin gazetelerinden 10 milyonun üzerinde tirajı olan Yomiuri Shimbun gazetesi, Türkiye’nin nükleer santral ihalesinde ibresinin Japonya’ya döndüğünü yazdı.

Yomiuri Shimbun, Japonya’daki nükleer santrallerin depreme dayanıklılığına vurgu yaparken, Türkiye’nin Japonya firmaları üzerine odaklandığını aktardı.

Gazete, Enerji Bakanı Taner Yıldız ile yaptığı röportaja da yer verdi. Japonya, Vietnam’dan sonra ikinci olarak Türkiye’de nükleer santral ihalesi almayı hedefliyor.

Nihon Keizai Shimbun gazetesi de, Türkiye’nin nükleer santral görüşmelerinde devlet garantisiyle ilgili “kırmızı çizgileri” olduğunu belirtti.

Türkiye’nin nükleer enerji santrallerinin yapımında acele etmesinin arkasında yatan nedenin yıllık yüzde 7-8 oranında artan enerji talebine cevap vermek olduğunu yazan gazete, Türkiye’nin 2020 yılında toplam elektriğinin en az yüzde 5’ini nükleer enerjiden elde etmek istediğinin altını çizdi.

Bakan Yıldız’ın “Hükümetler arası anlaşma konusunda mutabık kaldıktan sonra, şirketle sözleşme imzalanması, izinlerin alımı gibi işlemleri önümüzdeki yıl içinde ilerletmemiz gerekiyor” sözlerini gazete “Türkiye gelecek yıl içinde şirket seçimi dahil tüm aşamaları tamamlama arzusunda” şeklinde yorumladı.

YILDIZ DÜNYANIN 1 NUMARASINI GEZDİ
Bu arada, Enerji Bakanı Taner Yıldız Japonya’da bugün Niigata kentindeki Kaşivazaki Kariva nükleer santralini gezdi.

Yıldız, dünyanın en büyük nükleer santrali Kaşivazaki Kariva’nın tüm üniteleri devredeyken Türkiye’de üretilen elektriğin 4’te birinin üretildiğini söyledi.

Guinness Rekorlar kitabına giren santral, 5.5 kilometre karelik bir alanı kaplıyor. Japonya’nın başkenti başta olmak üzere Kato bölgesi adı verilen bölgeye elektrik veren santral, ülkenin elektrik ihtiyacının 3’te birini karşılıyor.

Santralde, 5’i BWR-5, 2’si de a-BWR tipinde olmak üzere 7 reaktör bulunuyor. 64.5 gigawatt üretim kapasitesine sahip olan nükleer santral 2007’de 6.8 büyüklüğünde deprem yaşadı ve kendini otomatik olarak kapattı. Nükleer santrallerin işletme ömrü yapıldıktan sonra 60 yıl. (Ajanslar)

Kral, kralcı ve marjinal

Şu “marjinal” lafı baymadı mı hafiften?

90’ların sonunda moda olmuştu sanırım. Ya da 2000’lerin başı. Lisedeki yakın arkadaş grubumuz içinde o aralar İstiklal Caddesi’nde yeni bir akım olarak renkli giyinen, genelde hafiften cool falan insanları “marjinal” diye tanımlardık. Aramızdan bir arkadaş da, mor renkli giysilerinin göreceli bolluğuna istinaden, “marjinal bırçi” muhabbetlerinin favori nesnesi olurdu.

(“Bırçi” arkadaşın lakabıdır, Kürtçe “aç” demek. Birisi bırçi dedi adama, adı öyle kaldı. Benim de öğrendiğim ilk kürtçe kelime bu sanırım.)

Bizim için “marjinal”, “farklı olan” demekti tabi, ama ondan da ötesi “farklı olmaya kasarak dikkat çekmeye çalışan” gibisinden bir sosyal tespit tadımız vardı sanki. Ama herkes istediği gibi dolansın, istediğini yapsındı ortalıkta (bize doğrudan ve somut bir zararı olmadığı sürece). Arkadaş çevresinde dalgamızı geçerdik, o ayrı.

Aradan 3-5 sene geçti, belki daha da az hatta, önceden marjinal dediğimiz hallere bürünmüş bulduk kendimizi. Bazılarımız en azından. Biz mi hayat yolunda kişiliklerimi oturtuyorduk, yoksa önceden marjinal denen şey şimdi (en azından belli bir sosyal kesimde) anaakım haline mi geliyordu, bilmiyorum. Muhtemelen bu iki süreç aynı anda, birbirini besleye besleye gelişiyordu. Bildiğim, giderek kendimi çevremdekilerce “marjinal” olarak tanımlanır bulduğum. Bazen iyi, bazen kötü anlamda. Ve ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman da hoşuma gitti “marjinal” olarak nitelendirilmek.

Bugünlerde yeniden moda oldu bu marjinal yakıştırması. AKP’li siyasetçiler ve bakanlar özellikle, pek kullanıyor. Örneğin bir öğrenci grubu anayasal hakları olan gösteri ve protesto hakkını gerçekleştirirken polisten amansızca dayak yiyor, bi’ bakanzade çıkıp “Onlar marjinal gruplar zaten” diyor. İşin kilit noktası bu. AKP’li siyasetçilerin en büyük (onca vizyonsuzluk, kafa karışıklığı ve beceriksizliklerini örtecek kadar büyük hem de) yeteneği, herhangi bir olay karşısında, ortalama vatandaşı kendi saflarına çekecek anahtar kelime ve söylemlere olan hakimiyetleri. Eskiden “komünist” daha bi’ modaydı, ve anarşist, ama şimdi ne kadar yenilikçi, ve modern, ve çağdaş ve na-eskikafalı olduklarını kanıtlamak için yeni, post-modern bir kelimeyle çıktılar karşımıza : Marjinal. “Anayasal hakları gasp edilip bir de üzerine amansızca dayak yiyenler marjinaldi” demek, “o dayağı hakettiler” demektir doğrudan. Ki bu da çok ciddi bir suçtur (suçu ve suçluyu övme, derler).

Siyasetçilerin, özellikle iktidar partisinin siyasetçilerinin bu belaltı ve arsız hamlelerini “siyasetin kirli çamaşırları” diyerek geçiştirebiliriz belki, biraz zorlarsak. Ve fakat sürekli “makamım gereği susmalıyım” falan diyerek nesnel bir tavır takınmaya çalışan (ve oldukça sık çuvallayan) cumhurbaşkanı da çıkıp “marjinal” lafını kullanınca durum iyice zıvanadan çıkıyor. Cumhurbaşkanı, adı üstünde, tüm vatandaşların sembolik lideri olarak, herkese eşit mesafede durmak zorunda. Cumhurbaşkanı olarak çıkıp birilerine veya bir fikre “marjinal” dersen, hem o “marjinallere” nesnel olmayan bir gözle baktığını ilan etmiş olursun, hem de senin gözünde marjinal olmayanları kayırdığını/kayıracağını/kayırabileceğini belli edersin. Cumhurun başkanı olma iddianın da bir anlamı kalmaz.

Ha bu arada, 40 yıllık komünist, sosyalist, devrimci, maocu, leninist, ulusalcı, adını ne koyarsanız koyun, ideolojilere “marjinal” diyen bir zihniyetin bir gün kazara ekolojik anarşizm, küçülmecilik, derin ekoloji, gönüllü sadelik, ne bileyim, nihilist varoluşçulukla falan karşılaştıklarında sağlam bi’ mavi ekran vereceklerini tahmin etmek de zor olmasa gerek. İnsanın klişe “memleketi böyle insanlar yönetiyor işte, gör” muhabbetine sarılası geliyor, denize düşen misali.

***

Kralın durumu bu işte, az çok. Adı üstünde, iktidar onda, bi’ de sıradan bir iktidar değil. Meclis desen, nitelikli çoğunluk eşiğinde. Ekonomi desen, son 10 yılda ülkedeki ekonomik tahakkümün oyuncuları hızla değişiyor (ki eskisi iyiydi demiyorum, al birini vur ötekine, diyorum daha çok). Sosyal ve kültürel alanda da eskiden rahatlıkla ezilebilen, hor görülebilen bir kesim, ki AKP’nin tabanıdır bu aynı zamanda, ayağa kalkıp “hop birader” çekebiliyor artık (mesela bu, bu kesimin genel özellikleri, yaşam biçimi, ideolojileri falandan bağımsız olarak güzel bir gelişme bence).

Ve bu kendi-kendini besleyen (oto-katalitik) süreç iktidara giderek daha fazla “Alem buysa kral benim” dedirtiyor. Eleştiri ve protestoya tahammülsüzlük, hemen herşeyi Ergenekon ve askeri darbe planlarıyla ilişkilendirilmek için gösterilen etkileyici yaratıcılık, bırakın ileriyi normal bir demokraside hükümet düşürecek denli ağır siyasi gafları günlük konuşma dili haline getirmek… Bunların hepsi AKP’nin giderek ağırlaşan krallık sendromunun bariz semptomları olarak göz kırpıyor.

Lord Acton’un “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” klasiğinden de bildiğimiz üzere, bunlar normal şeyler. Kral falan. Alışığız bu duruma. Pek alışık olduğumuz, ama her gün ulaştığı yeni ufuklarla bizi hala hayrete sürüklemeyi başarabilen başka bir şey de “kralcılar”. En son Celal Bayar Üniversitesi’nde yaşanan olay da böyle birşeydi. Alışıktık kraldan çok kralcılara, ama bu zatların kendilerini rezil etme/şahsiyetlerini bir çırpıda yerlere çalma pahasına gösterdikleri kralcılık yaratıcılıkları konusunda çıta her geçen gün biraz daha yükseliyor. Bir gazete çıkıp “AKP’yi protesto eden göstericileri öldürmek lazım” diyen okuyucu mektubunu yayımlayabiliyor mesela. Ya da maaşı AKP’nin yarattığı yandaş/rant ekonomisince ödenen köşeyazarları artık hakkında eleştiri yapmaya bile tenezzül edilmeyecek derecede onursuzlaşabiliyor, hamile göstericiye “senin orada ne işin var” diyerek mesela.

Kralcılık aslında modern dünyanın egemen ideolojilerinden biri olan “her birey akılcıdır ve kendi çıkarını azamileştirmek amacıyla hareket eder” zırvalığının bir tezahürü. Kralcı, yapacağı kralcılık eyleminin kendisine onursuzluk/haysiyetsizlik/itibarsızlık/vicdansızlık gibi götürülerinden çok para/güç/mevki/koruma gibi getiriler sağlayacağını hesaplayıp harekete geçiyor. Tam bu noktada, insanın o her derde deva “psikolojik savunma” güdüleri devreye girerek kişiye kendini rahatlatacak argümanlar/bahaneler sunuyor. “Onlar marjinal, şunlar dinsiz, bunlar zaten komünist, berikiler öğrenci değil provokatör, geçen de şöyle olduydu, bi’ de bu var, bikbik, bikbik” gibi. Yani bu insanlar ağızlarından çıkan saçmalıkların en azından önemli bir kısmına gerçekten inanıyorlar. İnanmak zorundalar. Başka türlü hayatta kalamaz, üzüntü ve pişmanlıkla kendilerini yiye yiye bitirir, öldürürler. Ki bu psikolojik savunma mekanizmaları bir şekilde çöken bazı eski kralcıların yıllar sonra gazetelerde/televizyonlarda çıkıp “pişmanım” diye vicdan rahatlatma çabaları da genelde bundandır.

Yalnız bu pek rasyonel geçinen kralcıların genelde atladığı bir nokta var. Hem de çok önemli bir nokta : Kralcı olduklarını doğrudan belli etmeyen kralcılardır, kralın işine yarayanlar. Çok net bir örnek verelim; Emre Aköz. Bu adam 28 Şubat sürecinde asker toplantılarına koşa koşa gidip pek leziz haberler yapmış, şimdi de takdir edilesi bir yaratıcılık ve hayalgücüyle AKP krallığına hizmet ediyor (Kral değişikliklerine hızlı adapte olabilen, becerikli ve uyanık bi’ arkadaş kendisi). Ama yanlış yapıyor kendi çıkarı açısından. “AKP giderse kalırsın ortada Emre efendi!” falan da değil, o zaman da bir yolunu bulur kesin. Esas sorun Emre Aköz gibilerin AKP’nin artık hiçbir işine yaramaması ihtimali. Düşünün, eğer bir toplumdaki neredeyse herkes Emre Aköz’ün maaşlı bir kralcı olduğunu biliyorsa, neden kimse itibar etsin ki söylediklerine? E sana kimse itibar etmiyorsa kralın ne işine yararsın ki?

Tek bir neden kalıyor geriye tabi : Kralın psikolojik savunma güdüleri. “Doğru söylediniz ağam”, “evet bütün suç onlarda paşam”, “düşman onlar, ağzımdan aldınız lafı sultanım” cümlelerini duymaya kralın feci derecede ihtiyacı var. Aksi halde yatağının altına süpürüp orada tutmak için büyük çaba harcadığı 3 gram vicdan – 5 gram suçluluk duygusu bakiyesiyle yüzleşecek birdenbire. Çok fena üzülecek, çok fena kahrolacak.

***

Kılıçdaroğlu ve yeni CHP hakkında merakımı acayip celbeden bir soruyla bitireyim : AKP’nin bu ötekileştirici, antidemokratik ve hatta faşistlik eşiklerinde dolaşan tutumlarını bu kadar eleştirdikten sonra yarın iktidar olsa CHP, ve “komünist-anarşist-marjinaller” o veya bu sebeple protestolar falan düzenleseler, CHP’nin yöneticileri de hemen kral kesilecek mi? AKP karşıtı CHP tabanı demokrasi ve ifade özgürlüğüne bugün gösterdiği güçlü sadakati o gün de göstercek mi? Yoksa onlar da mı benzer psikolojik savunma mekanizmalarına sığınacaklar, vicdanlarından kaçmak için?

Tarih ve tecrübe “muhtemelen öyle olacak be bebeğim, ne yapalım” diyor. Fakirin ekmeği olan umutsa yandan yandan “toplum değişiyor, güzel yarınlar bizi bekliyor” diye fısıldıyor.

Rus Büyükelçiliği önünde nükleer karşıtı eylem

Mersin ve Ankara nükleer karşıtı platform üyeleri, Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği önünde nükleer santral projelerini protesto etti. Atakule önünde toplanan grup, “Nükleer Santral İstemiyoruz”, “İthal Çernobil İstemiyoruz” pankartları açarak ve “Nükleere İnat, Yaşasın Hayat” sloganları atarak Rusya’nın Ankara Büyükelçiliğine yürüdü.

Mersin ve Ankara nükleer karşıtı platform üyeleri, Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği önünde nükleer santral projelerini protesto etti.

Atakule önünde toplanan grup, “Nükleer Santral İstemiyoruz”, “İthal Çernobil İstemiyoruz” pankartları açarak ve “Nükleere İnat, Yaşasın Hayat” sloganları atarak Rusya’nın Ankara Büyükelçiliğine yürüdü.

Mersin Nükleer Karşıtı Platform adına basın açıklamasın ı okuyan Sebahat Arslan, Akkuyu Nükleer Santrali projesinin ihalesiz, rekabetsiz, şartnamesiz, gizli kapaklı ve kanunsuz bir şekilde yapılmaya çalışıldığını öne sürdü.

Arslan, Rusya’nın Akkuyu’da kurmayı planladığı “VVER1200” modelinin dünyada denenmemiş olduğunu ve Rusya’nın kanun ve yönetmeliklerine uymadığı gerekçesiyle mahkeme kararıyla ülkede kurulumunun engellendiğini ifade etti. Sebahat Arslan, Rusya’nın kendi ülkesine kuramadığı sabıkalı teknolojisini Türkiye’de kurmaya çalıştığını öne sürdü.

Nükleer santralin Mersin’deki Ecemiş fay hattı üzerinde kurulmak istendiğine işaret eden Arslan, şöyle konuştu:
“Ülkemizin nükleer santrallere ihtiyacı yoktur. Türkiye’de nükleer santral istemiyoruz. Akkuyu Nükleer Santrali’nin 1976 yılında alınan yer lisansının şartları çok değişmiştir. Bölgemizde tarıma ve turizme çok büyük yatırımlar yapılmıştır. Artık, Akkuyu yerleşim bölgelerimizin içinde yer almaktadır.

Limon ve portakal çiçeklerimizin solmasına, çocuklarımızın geleceğinin radyasyona teslim edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bundan sonra da demokratik ve hukuksal mücadelelerimiz daha da etkinleşecektir. Nükleer santrallerin ülkemizde kurulmasına izin vermeyeceğiz.” (aa)

Davutoğlu, İsrail ile dostluk ve nükleer enerji istiyor

“Mavi Marmara“ gemisine İsrail’in düzenlediği operasyonun ardından Türkiye’den İsrail’e ilk kez diyalog mesajı gitti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “İsrail’le barışmaya niyetimiz var“ açıklamasını yaptı.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, İstanbul’da gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda “Türkiye’nin İsrail’le barışıp barışmayacağı” yönündeki soruyu yanıtlarken, ”İsrail ile barışma niyetimiz var. Bütün ülkelerle barıştan yanayız. Arabuluculuk yürüttüğümüz bir ülkeyle ilişkilerimizin kötü olmasını niye isteyelim. Karşıdan da aynı irade gelmeyince zorluk yaşıyoruz. Bizde irade var ama karşı tarafta irade oluşturmak çok zor. Yangın uçağı gönderme kararı iki dakika sürdü. İsrail’de benzer bir kararın Türkiye’ye dönük alınması gerekseydi, koalisyon arasında günlerce tartışma çıkardı” dedi.

İsrail’deki hükümet içinde sorunlar yaşandığına işaret eden Davutoğlu, “Mavi Marmara” operasyonuna da değindi. Uluslararası sularda Türkiye vatandaşlarının öldürüldüğünü belirten Davutoğlu, “Bu gerçeği başka hiçbir şey örtemez. Türkiye’ye hiçbir suç yüklenemez” şeklinde sözlerini sürdürdü.

Cenevre’deki görüşmelerin gizli kalması gerekirken iki saat içinde basına sızdığını dile getiren Davutoğlu, ”Niye yapıyoruz? Hem ilişkiyi korumak istiyoruz, hem de hakkımızı savunmak… Bu yardım sürecini fırsat bilerek yeni bir süreç başlattık, bir yere geldiğinizi düşünüyorsunuz, iki adım geri gidiyor. Eğer İsrail ile dostluğumuz sürecekse özür ve tazminattır bunun yolu” dedi.

“Nükleer silaha karşıyız”

Davutoğlu, İran konusunda da açıklamalarda bulundu. “Nükleer silah sahibi İran’a kesin olarak karşıyız“ diyen Davutoğlu, Türkiye’nin İran ile ilgili, komşuları ile ilgili hiçbir konuda kayıtsız kalamayacağına dikkat çekerek, ilkesel politika belirlediklerini ve bunu İran’a da Batı’ya da ilan ettiklerini söyledi.

Davutoğlu, ”Hiçbir ülkenin nükleer silahı olmamasını istiyoruz. Nükleer teknolojiye getirilen sınırlamaları ise güvenlik değil ekonomik sınırlama olarak görüyoruz. Nükleer silah güvenlik, nükleer teknoloji ekonomi meselesidir. İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyoruz, nükleer silaha sahip olacağı bahanesiyle başka ülkelerin nükleer teknolojilere sınırlama getirmelerine de karşıyız. Çünkü Türkiye ekonomisi büyüyor. 2 buçuk trilyon dolarlık GSMH’yi hedefliyoruz ki ilk 10’a girelim. Bizde doğalgaz olmadığına göre, petrol de olmadığına göre geriye iki kaynak kalıyor. Yenilenebilir enerji ve nükleer enerji. Yenilenebilir enerjinin sınırı var. Nükleer enerji, teknolojiyi elde ettiyseniz en ucuz enerji” dedi.

İsrail: Dostane bir tutum

Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ifadelerine ilişkin olarak bir açıklama yapan İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yigal Palmor, geçmişte İsrail’in de iki depremden sonra Türkiye’ye yardım gönderdiğine işaret etti. Türkiye Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarını “dostane bir tutum” olarak nitelendiren Palmor, İsrail’in Türkiye ile iyi ilişkiler kurma arzusunun bir sır olmadığını kaydetti. Palmor, “bu değişmez bir hedeftir” dedi. (DW)

Bu öfke niye? – Adnan Bostancıoğlu

Çok önemli bir mesele olduğunu düşünmüyorum ama konu hakkında yazılıp çizilenler, şu yumurta hadisesi üzerine birşeyler söylemeyi gerekli kılıyor.

Baştan belirteyim: Roni Margulies’e yumurta, boya vb atılmasını doğru bulmuyorum. Roni Margulies, isminde “devrimci”, “sosyalist”, “işçi” sıfatları geçse de bir süredir AKP’ye soldan destek misyonu üstlenmiş (gerçi ıslak sabun gibiler; şu aralar daha ziyade ‘soldan’ konuşuyorlar… referandum sürecindeki pozisyonlarını telafi çabası olsa gerek), faaliyetleri Beyoğlu semtiyle sınırlı bir partinin önde gelen mensuplarından… Dolayısıyla devrimci gençlerin protesto etmesini gerektirecek biri değil. Üstelik söz konusu protestolar, haketmediği bir önemin atfedilmesine sebep oluyor. Hasılı gereksiz bir iş.

Margulies’e Çanakkale’de düzenlenen protestonun ardından daha ziyade Margulies gibi düşünen çevrelerden tepki geldi. Tepkiler arasında bir imza kampanyası da var. İmza metninde gençlerin protestosu “saldırı” olarak ifade edilmiş ve kınanmış. Merak ettiğim şu: Bildiriyi imzaya açanlar, “…Düşünce engellenemez. Bizler aşağıda imzası olanlar; kimler tarafından ne amaçla yapılırsa yapılsın Roni’ye yönelik saldırıyı kendimize yapılmış  sayıyor ve kınıyoruz” diyerek tepkilerini neden Roni Margulies ile sınırlı tutmuşlar? Margulies’ten kısa süre önce benzer bir protesto Burhan Kuzu’ya, ondan biraz önce de Egemen Bağış’a yapılmıştı. Bu çifte standartın nedenini merak ettim. Ortada bir “saldırı” varsa, bu iktidar sahiplerine yönelik olunca meşruiyet mi kazanıyor? Ya da iktidarın politikalarını sahiplenenlere yönelince mi “şiddet”e dönüşüyor? İnsan hakları savunusunun ilk koşulu, senden farklı düşünenin hakkına sahip çıkmaktır. İmzacılar, “düşünce engellenemez” demişler ama kendilerinden olmayanın (Kuzu’nun) “düşüncesini ifade etme hakkını” sahiplenmeye yanaşmamışlar. İroni yaptığım sanılmasın, gerçekten bu konuda ne düşündüklerini merak ettiğim için soruyorum. Tabii verilecek cevaba karşı kendi cevap hakkımı saklı tutarak.

* * *

Tek tepki imza kampanyası değildi. Çok sayıda köşe yazarı da konuyu ele aldı; Margulies’e yönelik protestoyu ağır bir dille eleştirdi. Sağdan gelenler bir yana solda olduğunu söyleyenlerden iki örneğe bakalım. (Örnekler çoğaltılabilir ama yerimiz dar.)

Baskın Oran, Burhan Kuzu’ya yönelik protestonun ardından öğrencilerine sahip çıkan öğretim üyelerini deyim yerindeyse ‘fırçalıyor’. Bunları şımartırsanız “bugün yumurta atanlar yarın taş atar” diyerek Kuzu’nun yakın tarihi okuma yöntemiyle ortaklaşıveriyor. Bildiğimiz o kof “kışkırtılan, kullanılan gençlik” edebiyatı… Devam ediyor, “Böyle ‘devrimci, antiemperyalist gençler’ varken faşistlere ne gerek var?” deyip yaşına, tecrübesine ve bilgisine yakışmayacak bir demagojiye girişiyor: “Bu ‘ulusalcı sosyalist’ öğrenciler bunca sivri yazar varken neden Margulies’e saldırdılar? Sakın Yahudi olduğu için olmasın? Hrant niçin seçilmişti?”

Biliniyor, bahsi geçen gençler, Gençlik Muhalefeti ve Öğrenci Kolektifleri, Hrant’ın katledilmesi karşısında yükselen protestonun en önündeydiler. Hâlâ öyleler. Olup bitenin Margulies’in yahudiliğiyle en küçük bir ilgisinin olmadığını aslında Baskın Oran da en az Roni Margulies kadar iyi biliyor. Ucuz bir davranışla protestocu gençleri ve onlara destek verenleri faşistlerle aynileştirerek köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.

Benzer bir demagoji de Mithat Sancar’dan geldi. Sancar da Margulies’e yapılan protestoyu Ahmet Kaya’ya yönelik linç girişimiyle özdeşleştirdi. “Seni (Ahmet Kaya’yı) linç etmeye kalkanlar, kıyafet değiştirerek Roni’ye yöneldiler şimdi de. Sana çatal atmışlardı, Roni’ye ise yumurta ve boya. Irkçılık bataklığından besleniyorlar hepsi de!”

Biri seçimlerde solun bağımsız adayı, diğeri BirGün’ün eski yazarı iki profesörün bir zamandır girmiş oldukları yolda geldikleri noktaya bakar mısınız? AKP yöneticilerinin devrimci gençlerle ilgili “Ergenekon bağlantılı” iddiasını daha ileri taşıyıp “ırkçı”, “faşist” diyorlar. Bundan sonra nerelere savrulacaklarını tanrı bilir.

* * *

Peki bu öfkenin sebebi ne ola ki?

Türkiye’de birkaç yıldır sol siyasetten devrimci düşünceleri tasfiye etme çabasına tanık oluyoruz. Bu sürece en büyük desteği, bir zamanlar bu düşünceleri temsil etme iddiasında olan kişiler verdi. Devrimcileri küçümsediler, aşağıladılar… Globalleşen dünyayı anlamayan cahil ve hödük sürüsü muamelesi yaptılar. Ama olmadı. Olmuyor. Devrimci gelenek en zayıf düştüğü anda bile inatçı ve genç bir kuşak tarafından yeniden sahipleniliyor. Onlar ise iktidarın gölgesine sığınmış olmanın itibarsızlığıyla başbaşa kalıyorlar. Paylarına düşen, her gün bir televizyon kanalında boy gösterip çok ciddi adamlar olarak sağa sola akıl vermeye devam etmek. Onlar da biliyor: Sözlerinin, emeğin mücadelesini veren çevrelerin, örgütlerin, partilerin, sendikaların nezdinde artık hiçbir değeri yok. Bu hazin sonu sindirmek kolay olmasa gerek.

Gideni tutan yok. Ama giderken dönüp dönüp küfür etmeyin.

(Birgün Gazetesi)

Dershane eylemi için 63 yıl isteniyor

Üniversite sınavı sonrası dershane terasına çıkıp pankart açan SDP’li 11 genç için 63’er yıl hapis cezası talebiyle dava açıldı.

Ankara’da Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’ndan sonra bir dershane önünde toplanan, bir kısmı terasa çıkıp “Sınavlar kalksın dershaneler kapatılsın” pankartı açan sekizi liseli, 19 genç için, en ağır fatura kesildi. Polis tarafından sert müdahaleye uğrayan, biri tacize uğradığını öne süren ve 10’u iki gün tutuklu kalan gençlere bu kez de iki ayrı dava açıldı. 18 yaşından büyük olanlara yedi ayrı suçtan 63’er yıla kadar; sekiz liseli için ise altışar yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Ankara’da, SDP’ye bağlı Devrimci Gençlik Birliği ve Devrimci Liseliler 11 Nisan’da Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’nın bitiminden sonra saat 12.30 sularında, Çankaya’daki Maltepe Dershanesi’nde protesto eylemi yaptı. Yaklaşık 30 genç ‘Sınavlar kalksın dershaneler kapatılsın’ diye slogan attı. Altı kişilik grup da dershanenin teras katına çıkıp, bu sloganın yazıldığı pankartı astı.

Polisin anlatımı
Ankara Emniyeti’nin fezlekesine göre polis, dershane önündeki grubu dağılması için uyardı. Ardından Çevik Kuvvet ekipleri terasa çıkmaya çalıştı ama eylemciler direndi. Aşağıdaki 24 eylemci de polise direnmiş, flamaların sopalarıyla polise vurmuşlardı. Polis fezlekesinde, “Kask giydirilmeyen personelin göz ve kafalarına aldıkları darbeler sonrasında kendilerini korumak, saldırıyı def etmek amacıyla zor kullanılarak saldırı engellenmiştir” denildi.

Oysa TV kameralarının kaydettiği görüntülere göre polis teras ve kapıda çok sert müdahalede bulundu. Eylemcilere sert müdahaleye itiraz eden biri er dört kişi de gözaltına alındı. Karakola götürülenlerden liseli kız öğrenci G.Ö., kadın polis olmadığından erkeklerce arandıklarını ve bu sırada taciz edildiklerini ileri sürdü. Yaşları 18’den küçük eylemciler bırakılırken, 10 kişi gözaltına alındı. Şüphelilerin üzerindeki ‘kanıtlar’ şunlardı: ‘Sınavlar kaldırılsın, dershaneler kapatılsın’ yazılı pankart, ‘Dev-Genç’ yazılı önlük, ‘Özgürlük Sokaktadır’ yazılı flamalar…

Ayrıca yedi polis, eylemcilerin kendilerini darp ettikleri iddiasıyla şikâyetçi oldu. Mahkeme 10 kişiyi tutukladı. Tutuklananlar iki gün içerisinde bırakıldı. Fakat gençlerin çilesi bununla bitmedi. İki dershane görevlisi ve dokuz polis şikâyetçi olmuştu. Bunun üzerine aralarında taciz edildiğini iddia eden G.Ö.’nün de olduğu 18 yaşından küçük sekiz liseli ile 18’den büyük 11 genç için davalar açıldı. İki iddianameye göre gençler uyarıya kulak asmayıp “Şerefsizler açın önümüzü”, “Faşist polis” diye direndi. Yedi polis hafif yaralandı. Terasa çıkan öğrenciler de masa ve sandalyelerle barikat kurdu. Dershane malzemelerine 100 TL’lik zarar verildi ve eğitim kesintiye uğratıldı.

İddianamede 7 ayrı suç sıralanıyor Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan 18 yaşından büyük gençler için 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten üçer, ‘kasten yaralama’ suçunun yedişer kez işlendiği iddiasıyla 35’er, ‘eğitim ve öğretimin engellenmesi’nden üçer, ‘konut dokunulmazlığının ihlali’nden ikişer, ‘hakaret’ suçunun yedişer kez işlenmesinden 14’er, ‘mala nitelikli zarar verme’den altışar, ‘görevi yaptırmamak için direnme’den de üçer yıl hapis isteniyor. Toplamda 11 genç için 63’er yıl hapis ile tüm kamu haklarının ellerinden alınması isteniyor. 18’den küçük sekiz genç için ise altışar yıla kadar hapis isteniyor.

Müdahale görüntüleri basında yer alınca Ankara Valiliği, orantısız güç kullanımı ile ilgili inceleme başlatmıştı. Ancak polislerin hakkında nasıl bir işlem yapıldığı bilinmiyor. (Radikal)

START’a Duma’dan ilk onay

Rusya’da parlamentonun alt kanadı Duma Amerika ile imzalanan yeni START anlaşmasına ön onay verdi.

Milletvekilleri, Nükleer Silahların İndirimi Anlaşması (START) ile ilgili oylamada 58’e karşı 350 oyla ilk onayı vermiş oldu.

Anlaşmanın nihai onayı için iki oylama daha yapılacak. Bu iki oylamanın Ocak ayında yapılması bekleniyor.

Amerikan Senatosu anlaşmayı 26’ya karşı 71 oyla onaylamıştı. (Dw)

TPAO ‘mesai’ skandalı

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) yönetiminin, kurumda 60 yaşına gelenleri “gençleştirme” gerekçesiyle emekli ederken mevcut yönetime, “özel sektöre kaçıyorlar” mazeretiyle 40 milyon TL fazla mesai yazdığı ortaya çıktı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teftiş Kurulu, mevzuata göre yılda 270 saate kadar fazla mesai yazılabilecek çalışanlara, arazide değil de daire başkan yardımcılığı gibi idari görevlerde olmalarına karşın yılda 630 saat mesai yazıldığını, haftalık fazla mesai için de yüzde 25 yerine yüzde 100 fazla ücret verildiğini tespit etti. Genel Müdür Mehmet Uysal kendini Mevzuata uymak mecburiyetinde değilim diye savunurken teftiş kurulu mevzuata aykırılık tespit etmesine karşın idari ve cezai yaptırım istemedi.

TPAO’nun 1 Aralık 2010’da basına kapalı yapılan gizli görüşme tutanaklarına göre, Mehmet Uysal, komisyonda Biz bu çalışmalarımızı giderek azalan personelimizle yapıyoruz. Ücret politikaları nedeniyle elemanlarımızı şirket içerisinde tutmamız artık mümkün olmuyor. Teknik elemanlar, kalifiye elemanlar da dışarıda iş bulma şansına sahip oldukları anda şirketi terk ediyorlar diye yakındı.

‘Yılda 630 saat fazla mesai’

Buna karşın Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, TPAOnun, 65 yaşından önce emekli edilmemesi gereken personelini 55-60 yaşında resen emekli ettiğini ve idare mahkemelerinden dönen bu personelin aldığı tazminatın kurumun finansmanı bakımından sıkıntı doğuracak seviyelere geldiğini tespit etti.

Çalışanların özel sektöre kaçtığından yakınan Uysal ise tecrübeli elemanların, vaktinden önce emekli edilmesini personeli gençleştirmek gerekçesiyle açıklamaya çalıştı.

Komisyonda, TPAO’da bazı çalışanlara fazla mesai ödemesine ilişkin Teftiş Kurulu Raporu da görüşüldü. Teftiş Kurulu Başkanı Cevdet Malkoç konuyu şöyle özetledi: Müfettiş, TPAO Genel Müdürlüğünde haftalık 40 saat olarak belirlenmiş olan normal mesai süresini aşan, yani 45 saate kadar olan 5 saatlik fazla çalışmaları tespit etmiş ve bu çalışmaları yüzde 25 fazlasıyla ödemek gerektiğine dair hükümler bulunduğu için, TPAO Genel Müdürlüğü de yüzde 25 değil de yüzde 100 fazla ödediği için bu aradaki ücret farkını TPAO Genel Müdürlüğünden haksız ödeme olarak talep etmektedir. Diğer yandan fazla çalışmaların mevzuata göre yıllık 270 saati aşamayacağı hükmüne rağmen yıllık 630 saate kadar tespitlerimiz var. Hatta bu tespitlerin arazide değil de daire başkan yardımcıları gibi idari birimlerde de olduğunu gözlemledik ama buna rağmen bunun fiziki tespitini yapamadığımız için ‘Bunlar evet ödensin ama bundan sonra da bu tür fazla çalışma yapılmasın’ dedik.

‘Almadığını nereden bilelim?’

Fazla mesai ücretinin 2009’da 40 milyon TL olduğu bilgisini veren Uysal’ın, kendisini Genel müdür ve yardımcıları fazla mesai almazlar diyerek savunması üzerine MHP Mersin Milletvekili Kadir Ural, Nereden bileceğiz sizin almadığınızı? Belki de götürüyorsun müdür yardımcısına 1 milyar lira fazla veriyorsun, 300ünü de kendin alıyorsun? diye çıkıştı.

‘Uymak zorunda değilim’

Mehmet Uysal, Teftiş Kurulunun kararına uymak mecburiyetinde olmadığımızı düşünerek biz bundan sonra böyle devam etmek zorundayız. Fiilen yapmak mecburiyetindeyim diye konuşunca da CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Kuralsız nasıl bir devlet yönetimi olabiliyor? Bu idare ‘Ben efendim günde bin dolar yevmiye öderim’ derse olur mu bu yani? diye tepki gösterdi. BDP Muş Milletvekili Nuri Yaman ise teftiş kurulunun aykırılıklara karşın bir yaptırım istememesini eleştirdi.

Kuzguncuk yapılaşmaya karşı

0

Bugün Kuzguncuk Bostanı için yapılan eyleme Kuzguncuklu sanatçılar da destek verdi. Beş yüze yakın Kuzguncuk sakininin katıldığı yürüyüş şenlik havasında geçti.

Dizi filmlerinin vazgeçilmez doğal platosu, İstanbul Boğazı’nın en yeşil semtlerinden Kuzguncuk’ta gerçekleşen eyleme destek veren sanatçılar arasında Uğur Yücel, Bennu Yıldırımlar, Melike Demirağ vardı.    Uğur Yücel Kuzguncuklu olarak Bostan’ın bu semt için ne kadar önemli olduğunu anımsattı ve “Her on yılda bir, darbeler gibi bu bostanı beton yığını haline çevirmek isteyenler bu girişimde bulunuyorlar. Bu bostana dozerler dayansa, üzerlerine çıkıp, karşı koyarım” dedi.        Melike Demirağ arkadaş şarkısını eylemcilerle birlikte söyledi. Saat ikide eyleme katılan Kuzguncuklu bir diğer sanatçı Bennu Yıldırımlar ise Kuzguncuklu olmanın ayrıcalığından, semtin bozulmayan yapısından bahsetti. (medyatava)