Ana Sayfa Blog Sayfa 5338

Set çalışanları sesini yükseltti

0

Özellikle dizi sektöründeki acımasız ve insanlık dışı çalışma koşulları isyan ettirdi.

Senarist, yönetmen ve oyunculardan oluşan bir grup, dizi sürelerinin indirilmesi ve setlerdeki çalışma koşullarının iyileştirilmesi istemiyle eylem yaptı.

Senaryo Yazarları Derneğince (SENDER), Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünde, ”Yerli dizi yersiz uzun” sloganıyla düzenlenen eylemde, sektörün her kesiminden katılımcılar, ”8 saatlik iş günü istiyoruz”, ”Dizi süreleri 45 dakikayı geçmesin”, ”Emeklilik hakkımız gasp edilemez”, ”Taksim sözleşmesi istiyoruz” ve ”Özel sinema yasası istiyoruz” yazılı pankartlar taşıdı.

Eylemde konuşan SENDER Başkanı Nilgün Öneş, sektörün her kesiminden katılım olmasının eylemin haklılığını gösterdiğini söyledi.

Dizi setinden evlerine dönerken trafik kazası sonucu ölen Zehra Sezgin ve Tülay Ergildi’ye işaret eden Öneş, sinema sektöründe acımasız ve insanlık dışı çalışmaların devam ettiğini kaydetti.

Öneş, şöyle devam etti:

”Biz o arkadaşlarımızı, bu zor koşullar nedeniyle kaybettik. Bizler bu eylemle sadece insanca yaşama isteğimizi değil, aynı zamanda büyük bir arzu ve tutkuyla bağlı olduğumuz mesleğimize ve meslektaşlarımıza olan saygımızı da dile getiriyoruz. Yaptığımız işin değerli olduğunun bilincindeyiz. Dünya koşullarında çalışma isteğimize kimsenin karşı olamayacağını düşünüyoruz. Hem dizi saatlerini hem de setlerdeki çalışma koşullarını düzeltme konusunda geç bile kaldık. Hiçbir yazar bir haftada 90 dakikalık senaryoyu yazamaz, yönetmen çekemez, oyuncu oynayamaz. Arkadaşlarımız, setlerde bu yüzden manasızca uzatılmış dizileri yetiştirmek için ağır koşullara katlanmak zorunda kalıyorlar. Bizler, sektörün bütün çalışanları olarak insanca yaşama koşullarını hak ediyoruz.”

Acımasız reyting savaşlarının kendilerini dünyanın gerisine götürdüğünü ifade eden Öneş, başka ülkelere pazarlanan dizilerin ikiye bölünerek yayınlandığını söyledi.

Dizi sürelerinin bir an önce yasal süresi olan 45 dakikaya indirilmesi gerektiğinin altını çizen Öneş, hedeflerinin, toplanan kalabalığı daha da artırarak seslerini yetkililere duyurmak olduğunu kaydetti.

Sinema Emekçileri Sendikası (SİNE-SEN) Başkanı Zafer Ayden ise dizi sektöründe çalışanları sigortasız çalıştırdıklarına değinerek, yetkili kurumlardan bu konuda girişimlerde bulunmalarını istedi.

Daha sonra, Erdal Özyağcılar ve Leman Sam’ın da aralarında bulunduğu pek çok sanatçı, eylemcilere destek veren konuşmalar yaptı.

Eyleme, Aşk ve Ceza, Arka Sokaklar, Bir Kadın Bir Erkek, Bitmeyen Şarkı, Lale Devri, Yaprak Dökümü, Yer Gök Aşk ve Ömre Bedel gibi dizi ekiplerinin yanı sıra Asist Yapım, Avşar Film, Koliba Film, Boyut Film, Gold Yapım ve Medyavizyon şirketleri de destek verdi. (aa)

ODTÜ’de ayrımcılık

Dünyanın en iyi 200 üniversitesi arasında gösterilen Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), öğrencilerin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) topluluğu kurma başvurusunu reddetti. Kaos GL; başvuruda bulunan öğrencilerle topluluk kurma süreci, yönetimin LGBT meselelerine bakışı ve ODTÜ’de LGBT olmak üzerine konuştu.

ODTÜ LGBT Topluluğu ne için yola çıktı? Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

R: AmacımızODTÜ’deki LGBT bireylerin bir araya geldiği, paylaşımlarda bulunduğu bir topluluk kurmaktı. Ayrıca üniversitedeki homofobi ve transfobiye karşı mücadele etmek istedik. Resmi olmak istememiz bürokratik homofobi ve transfobiyi gözler önüne sermek içindi. Zira stantlara karışılmıyordu, gayriresmi etkinlikler yapabiliyorduk ama resmi olmak bize yer sağlamak açısından iyi olabilirdi. Üvey evlat gibi hissediyorum, rektörlük tarafından varoluşumuz reddediliyor sonuçta. Bunun gerçekten var olduğunu göstermek için başvurumuzu yaptık.

Ş: Açık insanların varlığı diğer insanların açılmasını kolaylaştırıyor. O yüzden böyle bir topluluğun olması önemli.

Türkiye’deki LGBT hareketi için ODTÜ’nün çok önemli bir yeri var ve bu ilk başvurunuz değil. Topluluk başvurunuza kadar gelişen süreci anlatır mısınız?

F: Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Topluluğu (TCVKC) ve ODTÜ LGBT Dayanışması şeklinde birbirinden ayrı iki süreç yaşandı. TCVKC, 2006-2007’de bir araya gelmeye başladı ve 2008’de resmiyet sürecine girildi. TCVKC daha çok ataerkiye karşı gelen bir topluluktu; içinde feministler, sosyalistler ve LGBT’ler vardı. 4-5 ay süren bir başvuru süreci yaşandı. Sürekli evraklar götürüldü; fakat türlü bahanelerle evraklar geri çevriliyordu. Haftada 2-3 gün bunlarla uğraşıyorduk. Yuvarlak cevaplarla evraklarda olmadık eksikler bularak yıldırma politikası içine girdiler. Mesela Yönetim Kurulu (YK) listesi hazırlamamız gerekiyordu. YK’da olabilmek için 4 üzerinden en az 2 not ortalamasına sahip olmanız gerekiyor. 4. sınıftakilere “sen zaten mezun olacaksın”, 1. sınıftakilere “derslerinle uğraş” gibi “tavsiyeler” aldık Kültür İşleri Müdür Yardımcısı’ndan. Tüm bu sürüncemenin sonunda TCVKC sona erdi.

G: ODTÜ LGBT Dayanışması 2009 baharında başladı. Ben arkadaşıma açıldım, o arkadaşına açıldı. 3-4 arkadaş beraber çay-kahve içerken “biz mücadele edelim” şeklinde gelişti. Mücadele ettiğimizi duyan arkadaşlar da aramıza eklemlendi. 2009 Mayıs’ında ilk standımızı açıp etkinliklerimize başladık. İlk başlarda açık etkinlik yapmak istemedik. ODTÜ’deki LGBT’lerin konuşabilmesi, kendilerini tanıyabilmesi için yola çıktık. İlk olarak insanları bu dayanışmaya katmayı hedefledik. Toplantılar yaptık, ODTÜ’de LGBT olmak üzerinden gelişen sıkıntılar hakkında konuştuk. 2009 sonbaharında politik görünürlük üzerinden etkinlikler yapmaya başladık. 5. Homofobi ve Transfobi Karşıtı Buluşma’nın ODTÜ ayağını Sosyoloji Topluluğu, Siyasetbilimi Topluluğu ve Psikoloji Topluluğu’nun katkılarıyla gerçekleştirdik.

ODTÜ’de bir topluluk kurmak için ne gerekiyor?

F: 20 kişilik bir üye listesi, belli sayılardan oluşan yedekli ve asilli bir yönetim kurulu listesi, etkinlik planı, proje listesi, tüzük ve topluluk odası gerekiyor. Topluluk odasını bizim bulmamızı bekliyorlar ki bu çok büyük bir sorun. Yeni açılan toplulukların hepsi bu sıkıntıyı yaşıyorlar. Ayrıca bize oda olmadığı söylenen İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde yeni bir oda açılmış ve o oda Finans Topluluğu’na verilmiş. 2-3 hafta sadece oda bulmak için harcadık. Sonra Sosyoloji Topluluğu’nun odasını ortak kullanmaya başladık.

S: Bu biraz da “bürokratik homofobi” denen şeyi göstermek açısından önemli. Mesela Finans Topluluğu’na bize verilmeyen oda verilebiliyor.

R: Homofobi ve transfobi sadece LGBT-korkusu demek değil, onları reddetmek de bunun bir parçası. Bize “topluluğunuz amacımıza uygun değil” dediklerinde bu teknik bir şey değil aslında. Bu kadar önemli bir konuyu bilmedikleri ve buna duyarsız kalabildiklerini de gösteriyor.

Başvurunuz reddedildi; fakat size yazılı bir bildiride bulunmadılar. Bunu neye bağlıyorsunuz?

G: Son üç aydır bize söyledikleri eksiklerimizi değiştirmekle uğraşıyoruz. Kültür İşleri her şeyin tam olduğuna emin olduktan sonra başvurumuzu aldı ve ardından sonucu açıklamak için üç gün sonrası için görüşme verdiler. Görüşmede bize çok güler yüzlü davrandılar. Topluluk amaçlarına uygun olmadığımız için başvurumuzu kabul etmediklerini söylediler. Yazılı açıklama istediğimizde zaten kendi aralarında toplandıklarını söylediler, ısrarlarımız sonucu Rektör Yardımcısı arandı ve görüşme alındı. Yaptıkları usulsüzlük yüzünden başvurumuzu geri çekmek istesek de belgelerimizi geri alamadık.

F: Başvuruyu teslim ettiğimizde Kültür İşleri Müdürü ve Müdür Yardımcısı bizzat bana “başvurunuzu rektörlüğe ileteceğiz” demelerine rağmen kendi aralarında bir karar veriyorlar. Zaten başvurumuzu verdiğimizde Kültür İşleri Müdürü “çocuklar ben reddedilmesi yönünde bir tavır sergileyeceğim” demişti. Rektör Yardımcısı’yla konuştuğumuzda da aynı tepkileri sadece daha üst bir merciden almış olduk.

Ş: Amaçlarımızı başka topluluklar altında gerçekleştirebileceğimizi söylediler. Sosyoloji, edebiyat ya da biyoloji topluluklarıyla çalışabileceğimize değindiler.

G: Bunlar tamamen göstermelik. Ne yaparsanız yapın, sizin ne olduğunuz belli, ne yapacağınız belli, biz de bunu reddediyoruz, diyorlar aslında.

Üniversite topluluklarında kimlik politikası yapılmasını istemiyorlar. Bunu neye dayanarak söylüyorlar?

R: Ayrımcılık olurmuş, sonra diğer kimliklerden insanlar da örgütlenmek istermiş.

F: Kültür İşleri Çerçeve Yönergesi’nde kimlik politikası yapılamayacağına dair bir madde olduğu söyleniyor. Ezilen bir kimliğin mücadelesini verdiğinizde bunun ezen kimliği ezmeye başlayacağından bahsediyorlar. Kültür İşleri’ndeki bir görevli kadın “biz de sorunlar yaşıyoruz kadın olarak, biz de mi örgütlenelim?” diyebiliyor. Bir başkası gelip “ben bu zamana kadar kadın olarak hiçbir ayrımcılığa uğramadım” diyebiliyor. Ayrıca bir topluluk kurmak için o topluluğun kültür, spor ya da bilimle ilgili olması gerekiyormuş. Bununla ilgili ne kadar örnek verirsek verelim, mesela bilimsel açıdan yaklaştığımızda, “haklısınız; ama her bilimsel dalın da topluluğu mu olacak?” şeklinde tepkiler aldık. Bireysel şikâyetlerimizi bizzat gelerek yapabileceğimiz söylediler; fakat ben gelirim, bir başkası gelir; ama topluluk olmak ayrı bir şeydir. Bir gelenek aktarımı söz konusu orda.

Ş: Türk Kızılayı’nın erkek erkeğe ilişkiye girenlerden kan almamasını protesto edip şikâyetlerimizi Kültür İşleri’ne iletmiştik. Ayrımcılığa uğrayan tüm öğrencilerin yanlarında olduklarını söylemişlerdi. Bugün Kızılay’ın standı için yeniden Kültür İşleri’ni aradığımda toplantıları olduğunu söylediler, bizimle ilgilenen olmadı.

F: Bu tam da bize yazılı cevap vermeyip “aman çocuklar hoşgörülü olalım, biz sizin yanınızdayız” deyip hiçbir şey yapmamalarına benziyor.

Etkinliklerinizi hâlihazırda gayriresmi olarak yapabiliyorken okul yönetimi resmileşmenize neden bu kadar karşı?

S: ODTÜ LGBT resmileşmek için ölüp bitmiyor. Tanınmış olmak kendi iktidar alanıyla gelecek; ama okul bizi tanımadığı zaman bazı şeyleri ifşa etmiş oluyoruz, ODTÜ’deki “bürokratik homofobi ve transfobi”yi mesela. Politika yapmak böyle bir şey zaten.

R: Bu şunun gibi: ben kendim evliliğe karşıyım; ama eşcinsel evliliklerini savunuyorum.

Bilgi, Sabancı ve Bilkent gibi vakıf üniversitelerinde LGBT toplulukları var. Sizce devlet üniversiteleri vakıf üniversitelerinden daha zor bir alan mı?

S: Devlet üniversitelerinde daha homojen bir homofobiden bahsedebiliriz belki. Sabancı Üniversitesi’nin tüzüğünde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı bir madde var; fakat Bilkent’te yok. ODTÜ hep muhalif bilinir; fakat yönetim düzeyinde oldukça homofobik ve transfobik aslında.

R: ODTÜ’nün muhalif kanadı ’68 zamanındaki sol olarak görülüyor. LGBT meselelerine kimse muhalif bir şey olarak bakmıyor, liberal buluyor insanlar. ODTÜ’deki solcu gruplar için bu böyle.

F: ODTÜ’nün yönetim kadrosu ne kadar özgürlükçü görünse de, esasında son derece muhafazakâr ve değişimi sağlanamıyor. Mesela Kültür İşleri Müdürü 15 yıldır o görevde bulunuyor.

ODTÜ’de LGBT öğrenciler olarak yaşadığınız sıkıntılar neler?

R: ODTÜ’de hemen hemen herkesin aldığı İngilizce dersler var. O derslerde eşcinsel evlilikler hakkında sunum yapmak isteyen arkadaşa hoca dâhil “sen neden bunu seçiyorsun ki?” tarzında sorular sorabiliyor. Sunshine’da (ODTÜ’de bir kafe) hiçbir zaman öpüşen iki erkek ya da iki kadın görmedim; ama öpüşen heteroseksüel çiftleri sürekli görüyorum.

F: Özellikle sayısal bölümlerde proje grupları oluşturulurken görünür LGBT öğrenciler, özellikle erkek eşcinseller, proje ya da ödev gruplarına alınmıyor. 2007 öncesi lezbiyen bir kadının yurttan atılması olayı var. Öğrenciler imza toplayarak lezbiyen öğrenciyi yurtta istemediklerini söylüyorlar, yurt müdürü de “ya ayrılırsın ya da annene söylerim” diyor ve kadın ayrılmak zorunda kalıyor.

Ş: Yürürken arkandan konuşanları duyabiliyorsun. Yine bir sunum sırasında “bu film Leonardo DiCaprio hakkında dedikodular çıkarmıştır” denildi. Sınıftakiler sorunca sunum yapan öğrenci kem küm ederek “gey” dedi ve bütün sınıf kakara kikiri gülmeye başladı. Ben de çok sinirlenip “onun eşcinsel olup olmaması sizin için ne fark edecek? Ben de bir eşcinsel olarak sizinle aynı dersi alıyorum, bu sizden aşağı ya da yukarı olduğumu göstermez. Karşınızdaki insana saygı duyacak şekilde konuşursanız memnun olurum. Bir daha da bu tarz şeylerle karşılaşmak istemiyorum” dedim. Benim hocam beni destekledi, “arkadaşınız size açıldı, açılmayabilirdi de. Lütfen, bundan sonra karşıdaki insanları da düşünerek konuşun” diye belirtti.

F: Psikoloji bölümündeki bir ders eşcinselliği bir hastalık olarak sınıflandırabiliyor. Öğrencilerin LGBT politikalarına karşı giderek artan bir ilgisi var derslerde. Buna yönelik doğru bilgiler sunulmalı.

S: ODTÜ’de her şeye rağmen bir mücadele alanı var. Devrim yürüyüşünde başta istenmemişsindir; fakat zamanla gökkuşağı bayrağını alıp yürüyebilmişsindir.

G: Geçen devrim yürüyüşünde en başa mı konalım, en sona mı konalım kavgası yaşandı. Dolayısıyla ODTÜ’de bahsettiğimiz o özgürlük alanı içinde hâlâ ayrımcılığa uğruyoruz. Stant açtığımızda bize “destek” veren o solcu arkadaşlarımız gülerek geçebiliyorlar ya da bizleri tanımadıklarını arkadaşlarına kanıtlamak için garip tepkiler verebiliyorlar. ODTÜ’de LGBT politikası yapabilirsin, LGBT gibi yaşayamazsın! Ben o arkadaşlarla sadece politik olarak ilişkilenebiliyorum, LGBT yanımla var olamıyorum onların yanında.

F: Bizim yaptığımız her işe “bunlar da her şeyi abartıyor” gözüyle bakılıyor. Yeterince ciddiye alınmama durumu var. Ne yaparsak yapalım, biz gökkuşağı bayrağıyla stant açtığımız sürece “tatlı, şirin, yumuşak” bir mücadele olarak görülüyoruz.

R: YÖK’e karşı eylemde gökkuşağı bayraklarıyla yürüyorduk. Orda Kürt arkadaşlar da vardı. Polisler sürekli Kürtleri izliyordu, halk da bizi izliyordu. LGBT’ler ilginç, Kürtlerse tehlikeli bulunuyordu.

Bundan sonraki süreçte ne yapmayı planlıyorsunuz topluluk reddiyle ilgili?

F: Ulaşabildiğimiz her aracı kullanarak okulun bu tutumunu deşifre etmeyi planlıyoruz. Ayrımcı politikalarını sürekli ifşa etmeyi düşünüyoruz. (Kaos GL)

Ankara’da ulaşıma fiskiye zammı

Ankara Anakent Belediyesi, Gençlik Parkına yaptıracağı dans eden su fıskıyesi için 6 milyon TL harcayacak. Halkoylaması ile yapımına karar verilen su fıskıyesi tartışmaları sürerken belediye başkanı Melih Gökçek’in ulaşıma zam yapılacağını duyurması tepkilere yol açtı.

DSP Genel Sekreteri Hasan Erçelebi, Gençlik Parkı’na “Dans Eden Fıskıye” projesinin Ankaralının cebine zam olarak yansıyacağını dile getirdi. Erçelebi, “Melih Gökçek’i dans etmeyen fıskıye ile yetinmeye, bu parayı temel belediyecilik hizmetlerinde kullanmaya ve şehrin merkezindeki metro enkazlarını kaldırmaya davet ediyoruz” dedi. Görüşlerini aldığımız Ankaralı yurttaşlar ise “Ulaşıma zam da yapılmasın, dans eden fıskıye de. 6 trilyon yapılacak zam için kullanılsın” değerlendirmesini yapıyor.

Anakent Belediyesi’nin Gençlik Parkı’na yapmayı planladığı dans eden fıskıye projesine tepki gösteren Erçelebi, “Gökçek, Ankaralıların yol, kaldırım ve otopark ihtiyaçlarını yok sayıyor. 6 trilyonluk fıskıye bedeli 2011’de Ankara halkının cebinden çeşitli belediyecilik hizmetlerine yapılacak zamlarla çıkacaktır. Nitekim Gökçek, şimdiden ulaşıma yapacağı zamları açıklamıştır. Bu Ankaralı binlerce öğrencinin, emeklinin, kamu görevlisinin, küçük esnafın cebinden paraları çekmenin bir yoludur” değelendirmesini yaptı.

Fıskıye için yapılan oylamanın ciddiye alınamayacağını vurgulayan Erçelebi, “Gökçek’i dans etmeyen fıskıyelerle yetinmeye 6 trilyonu temel ve altyapı ihtiyaçlarına kullanmaya davet ediyoruz” dedi.

Yıllardır bekleyen “Metro enkazlarını” görmezden gelen Anakent Belediyesi Meclisi’ini “Daha sağlıklı ve mantıklı yatırım yapmaları için düşünmeye çağıran” Erçelebi, “Ankaralının dans eden fıskıyeden çok şehrin göbeğinde utanç abidesi gibi duran metro enkazlarının kaldırılmasına, Başkent’e yakışır bir ulaşım ağına ihtiyacı vardır” görüşünü dile getirdi.
Yurttaşlar istemiyor

Anakent Belediyesi’nin bir yandan Gençlik Parkı’na fıskıye yapmak istemesini, diğer yandan yeni yılla birlikte kent içi ulaşıma zam yapılacağını anımsatıp görüşlerini aldığımız yurttaşlar ise şu görüşleri dile getirdiler:

Mahmut Aslan (işsiz): Fıskıye göz boyama işi. Otobüse de zam yapacakmış, bir de fıskıye eksikti işte. Yağmur yağıyor, ortalığı su götürüyor. Sağolsunlar Ankara’ya denizi de getiriyorlar. Ben işsizim 6 trilyona fıskıye yapacaklarmış, Allah aşkına ne gerek var buna. Gerçekten ben bu işin içinden çıkamıyorum. Halkımız ondan fıskıye istemiyor, ucuz ulaşım istiyor. Ulaşıma zam yapmasın ben ondan fıskıye falan istemiyorum. Bunlar boş işler, Sayın Gökçek çıksın halkın içinde biraz dolaşsın.

Rıza Ayyıldız (işçi emeklisi): Böyle göstermelik boş işlere para harcanacağına şehrin alt yapısı için çalışsın. 6 trilyona fıskıye mi olur? Birçok sorun varken 6 trilyon gibi büyük bir parayı bir fıskıye için harcayanları kınıyorum. Bir emekli olarak hakkımı helal etmiyorum, haram olsun.

Hasan Uğurtür (esnaf): Bir zamanlar “Ben böyle sanatın içine tükürür” derken halka danışmaya gerek görmüyordu. Gökçek’in Gençlik Parkı’na yapmayı düşündüğü “Işıklı Dans Eden Fıskıye Şov” yaptırdım demesini halkın parasıyla şov yapmak olarak görüyorum. (Cumhuriyet)

Türkiye ve Japonya’dan nükleer imza

0

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Yıldız, Türkiye’de Sinop’ta kurulması planlanan santral için temaslarda bulunmak üzere geldiği Japonya’da, Ekonomi-Ticaret ve Sanayi Bakanı Akihiro Ohata ile Türkiye-Japonya arasında nükleer santral kurulmasına ilişkin işbirliği mutabakatı imzalandı.

Japonya Ekonomi-Ticaret ve Sanayi Bakanlığındaki imza töreninin ardından düzenlenen basın toplantısında konuşan Yıldız, Türkiye’de ileride somut bir nükleer santral kurulmasına yönelik anlaşmaya imza attıklarını söyledi.

Yıldız, bu anlaşma sayesinde tarafların (Türkiye ve Japonya) ilgili kurumlarının işbirliği yapmasının önünün açıldığını belirtti. “Japonya’daki nükleer güç santralleriyle ilgili tecrübenin Türkiye’de somutlaşmasını istiyoruz” diyen Yıldız, Japonya’da kamu ve özel sektörle yapılacak işbirliğinin bu konuya ışık tutacağının altını çizdi.

‘AKDENİZ’DE RUSLAR, KARADENİZ’DE JAPONLAR’
Yıldız, Türkiye’de kurulması planlanan nükleer santrallerden birinin Akdeniz’de Ruslarla, Karadeniz’de de Japonlarla çalışmak istediklerini ifade etti.

Nükleer santral meselesinin iki ülke arasındaki uluslararası ilişkilerde de önemini vurgulayan Yıldız, bu bağlamda Türkiye ve Japonya hükümetlerinin siyasi kararlılıklarını önemsediklerini kaydetti.

Yıldız, bu siyasi kararlılığın siyasetin serbest piyasaya müdahalesinin olmadığını kaydederek, bunun bir koordinasyon ve işbirliği olduğunu söyledi.

Türkiye’nin daha önce iki önemli nükleer güç santrali için müzakereler yaptığını hatırlatan Yıldız, iki ülke arasında yapılacak müzakerelerin, kamu, finansman gibi unsurlarının yanında işbirliği yönünün de olacağını dile getirdi.

‘GEÇ KALINDI, ZAMAN KAYBETMEYECEĞİZ’
Yıldız, Japonya ile nükleer güç santrali konusunun dışında, enerji tasarrufu gibi konularda da işbirliği yapabileceklerine inandıklarını belirtti. Yıldız, Türkiye’nin nükleer santraller konusunda geç kaldığını ve bu konuda artık zaman kaybedilmeyeceği vurgusunu yaptı.

JAPON TEKNOLOJİSİ GÜVENLİ Mİ?
Japon Bakan Ohata da, bu mutabakata dayanarak iki ülke arasındaki işbirliğini aktif bir şekilde geliştireceklerini vurguladı. Japonya’daki nükleer güç santrallerinin güvenliği konusuna değinen Ohata, Japonya’nın nükleer teknolojisini ilk olarak İngiltere’den aldığını belirtti. Ohata, bu teknolojiyi alırken Japonya’nın deprem bölgesi olmasını göz önüne aldıklarını ve bu anlamda depreme dayanıklı teknolojiler geliştirildiğini kaydetti.

Yıldız, mutabakat anlaşması imzalandıktan sonra sırasıyla, Maliye Bakanı Yardımcısı Mitsuru Sakurai, Japonya Hükümeti Kabine Sekreteri Yoshito Sengoku, Japonya Başbakanı Naoto Kan, Dışişleri Bakanı Seiji Maehara ile görüştü.

Bakan Yıldız, Maliye Bakan Yardımcısı ile Türkiye’de yapılması planlanan nükleer güç santralinin olası mali boyutu hakkında görüş alışverişinde bulundu.

Dışişleri Bakanı ile görüşmesinde de nükleer santral ile ilgili anlaşmalar ve nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını görüştüğü belirtilirken, anlaşmaların da bir an önce imzalanması ve sürecin hızlandırılması konusunda Bakan Yıldız’ın görüş bildirdiği kaydedildi.

3 AYLIK SÜRE
Ayrıca kaynaklar, Bakan Yıldız’ın, sürecin 3 ay içerisinde sonuca kavuşturulması yönünde talepte bulunduğunu ve Japon tarafının da bunu kabul ettiğini bildirdi. Resmi temaslarını tamamlayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, yarın Kaşivazaki kentindeki nükleer güç santralinde de incelemelerde bulunacak. (aa)

Celal Bayar Rektörüne kötü haber: Üniversitelerden “atılma” kaldırılıyor

TBMM Plan ve Bütçe Alt Komisyon çalışmaları devam ederken, torba yasa tasarısına üniversitelerle ilgili yeni bir düzenleme eklenecek.

Söz konusu düzenleme ile üniversitelerden atılma ortadan kaldırılıyor, 12 Eylül 1980 ve sonrasında ne sebeple olursa olsun atılan ve ayrılanlara geri dönme imkanı getiriliyor.

TBMM Plan ve Bütçe Alt Komisyon çalışmaları devam ederken kamu alacaklarını yeniden yapılandıran torba yasa tasarısına üniversiteler ile ilgili yeni bir düzenleme eklenecek. YÖK Kanununda yapılan bir değişiklik ile bundan sonra her ne sebeple olursa olsun üniversitelerden “atılma” kaldırılıyor.

Söz konusu düzenlemeye göre 12 Eylül 1980 ve sonraki yıllarda herhangi bir nedenle üniversiteden ayrılan ya da atılanlar geri dönme imkanına sahip olacaklar. Af sistemini taşıyan bu uygulama bir kereye mahsus yapılacak ve öğrencilerin kendi isteği dışında üniversiteler ile ilişiği kesilemeyecek.

Konuyla ilgili son şekli verilen Yükseköğretim Kanunu’nun 44. maddesinde değişiklik öngören kanun taslağına göre, üniversitelerde yeterlilik, seviye tespit veya ders başarılarını ölçen tüm sınavlar kağıt ortamında ve eş zamanlı olarak yapılabileceği gibi alan ve zorluk düzeyine göre tasnif edilerek, güvenli biçimde saklanan bir soru bankasından her bir adaya farklı zamanlarda farklı soru sorulmasına izin verecek şekilde elektronik ortamda da yapılabilecek.

Sınavlarda yöneltilecek soruların hazırlanması, soru bankasının oluşturulması ve şifrelenmesi, sınav sorularının kağıt ortamında veya elektronik ortamda saklanması ile sınav güvenliğinin sağlanmasına ilişkin ilkeler YÖK tarafından belirlenecek.

ATILMA KALKACAK, KREDİ SİSTEMİ GELECEK
Kanun taslağında, üniversitelerden atılmayı kaldıran düzenleme öngörüldü. Bu çerçevede, bir yıl süreli yabancı dil hazırlık sınıfı hariç kayıt olduğu programa ilişkin derslerin verildiği dönemden başlamak üzere her dönem için kayıt yaptırıp yaptırmadığına bakılmaksızın, ön lisans programlarını azami 4 yıl, lisans programlarını azami 7, lisans ve yüksek lisans derecesini birlikte veren programları azami 9 yıl, yüksek lisans programını azami 3 yıl, doktora programını ise azami 6 yıl içinde başarıyla tamamlayarak mezun olamayanlar daha fazla harç ödeyerek öğrenimlerine devam edebilecekler. Bu durumda ders ve sınavlara katılma ile tez hazırlama hariç öğrencilere tanınan diğer haklardan yararlandırılmaksızın öğrencilik statüleri devam edecek.

Öğrenciler üniversitelerden belirlenen ders kredilerini tamamlayarak mezun olabilecek. Yükseköğretim kurumlarının ön lisans, lisans ve lisansüstü düzeyindeki diploma programlarına kayıtlı öğrenciler, belirlenen ders kredileri ve diğer yükümlülükleri başarıyla tamamlamaları halinde ön lisans, lisans, yüksek lisans veya doktora diploması alabilecek.

DERS KREDİLERİ
Ders kredileri, YÖK tarafından ilgili programın yer aldığı diploma düzeyi ve alan için “Yükseköğretim Yeterlilikler Çerçevesi”ne göre belirlenen kredi aralığı ve öğrencilerin çalışma saati göz önünde tutularak üniversitelerin senatoları tarafından tespit edilecek. Ders kredileri, ilgili diploma programını bitiren öğrencinin kazanacağı bilgi beceri ve yetkinliklere o dersin katkısını ifade eden öğrenim kazanımları ile açıkça belirlenmiş teorik veya uygulamalı ders saatleri ve öğrenciler için öngörülen diğer faaliyetler için gerekli çalışma saatleri de göz önünde bulundurularak üniversite senatoları tarafından belirlenen ilkeler çerçevesinde hesaplanacak.

Üniversitelerde öğretim faaliyetlerinin ders yılı içinde kaç döneme ayrılacağı, her bir dönemde alınması gereken asgari ve azami kredi miktarları, her bir diploma programının diplomayı almayı hak eden kişiye kazandıracağı bilgi, beceri ve yetkinliklerin neler olacağı ve bunların ölçme ve değerlendirmelerinin nasıl yapılacağı YÖK’ün belirlediği temel ilkeler çerçevesinde üniversite senatolarınca saptanacak.

Ayrıca, üniversitelerin hazırlık sınıfı veya başka yollarla yabancı dil yeterliğinin nasıl kazandırılacağı ve yabancı dil bilgi düzeyinin nasıl ölçüleceği; kayıt, devam, uygulama, tez ve teorik ders içerikleri, ön şartlı dersler, sınav çeşitleri ve bunların ders başarı notuna katkısı, öğrencilerin mezuniyet sonrası istihdamına ilişkin bilgi, görüş ve tecrübelerine ihtiyaç duyulan kişileri ifade eden dış paydaşların diploma programlarına ilişkin değerlendirmelerinin alınması, yurt içi ve yurt dışı yükseköğretim programlarından alınan derslerin kredilerinin intibakının sağlanması, ilgili programın tamamlanmasına yönelik önceden kazanılmış yeterliliklerin tanınması, farklı diploma programlarından bazı derslerin alınmasıyla yan dal veya çift ana dal yapılmasına ilişkin hususlar da yine YÖK’ün belirlediği ilkeler doğrultusunda üniversite senatolarınca düzenlenecek.

Konuyla ilgili düzenlemelerin TBMM Plan Bütçe Komisyonunda görüşülmekte olan “Torba Tasarı” içinde ele alınması öngörülüyor. (ajanslar)

Ahmedinejad: İran artık nükleer bir güç

0

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, gelecek ay İstanbul’da yapılacak nükleer pazarlık zirvesi öncesi konuştu: Biz artık nükleer bir gücüz.

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 11. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi nedeniyle İstanbul’da bulunan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad bir basın toplantısı düzenledi.

Toplantıyı oldukça uzun tutan Ahmedinejad, gelecek ay yine İstanbul’da düzenlenecek Batı ile nükleer pazarlık görüşmeşleri öncesi önemli mesajlar verdi.

Ahmedinejad, Batıda uzun süredir devam eden İran’ın nükleer çalışmalarıyla ilgili tartışmalara nokta koydu: İran artık nükleer bir güçtür.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi.

Ahmedinejad, her basın toplantısında manşetlik bir şey söyler ve bu kez de öyle oldu: İran artık nükleer bir güçtür.

Ahmedinejad, Batıda çok tartışılan konuyla ilgili şunları da ekledi: 30 yıldır Batının uyguladığı ambargo politikası ve çatışmacı süreç bizi bu noktaya getirdi. Ve biz artık nükleer gücüz.

“KAZAN KAZAN FORMÜLÜ”
İlki geçen ay Cenevre’de yapılan ve ikincsi Ocak’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek olan nükleer pazarlık zirvesi öncesi konşan Ahmedinejad, “Biz artık bu konuyla ilgili çatışmadan kaçınmak ve konuyu işbirliğiyle sonuçlanırmak istiyoruz. Türkiye’nin katıkısı büyük olacak. İstanbul’da kazan kazan formülünün hayata geçeceğini ve işbirliğiyle son bulacağını umuyorum” şeklinde konuştu.

“Türkiye’nin çabasını destekliyorum” diyen Ahmedinejad’ın cevap vermediği soru ise, “Türkiye’den arabuluculuk bekliyor musunuz?” oldu.

“BİNLERCE FÜZE OLSA BİLE…”
“30 yılda bizi bu noktaya getirdiler. Uluslararası kurallara uyduk ama onlar yada dışı davranarak bizi bu noktaya getirdiler” diyen Ahmedinejad, NATO’nun füze kalkanı projesiyle ilgili soruya da, “Binlerce füze ve atom bombası olsa bile Türkiye – İran ilişkilerini kimse bozamaz” yanıtını verdi. (Mete Çubukçu/Ntv)

“O protestocu öğrencilerin halleri” – Barış Uygur

Sabah yazarı Emre Aköz, 16 Aralık tarihli (ODTÜ’lü sosyalistlere yakışan oyun: Uzuneşek) başlıklı yazısında “Yüzleri hiç kızarmadan parasız eğitim isteyen” öğrencilere bir de soru yöneltmişti:

“Bu protestocu öğrencilerin 10 yıl sonraki hallerini çok merak ediyorum. Sosyalistlik oynadıkları için, kapitalizmin göbeğinde sermayeye karşılar ya… Bakalım 10 yıl sonra nerelerde olacaklar?

Parasız eğitim talebini bir yüz kızarma nedeni olarak gören Sabah yazarının “günün şartları” nedeniyle yaşadığı fikri değişimi, kendi eğitim ve öğrenimi nedeniyle devlete ne kadar borcu olduğunu hesaplayarak göstermeye çalışmıştım. Günümüzün protestocu, politize öğrencilerinin on yıl sonra ne olacağını bilemem elbette ama bir zamanların aktif politik üniversite öğrencilerinin akıbetiyle ilgili bir örnek verebilirim.

*                      *                     *

Milliyet gazetesinin çok yerinde ve faydalı bir hizmeti var. Geçmişten bugüne çıkan bütün sayılarını toplayıp taramışlar ve dijital ortama geçirmişler. Sistemin en güzel tarafı, basılan gazeteleri bire bir o zamanki halleriyle görebilmek. Mizanpajlarından kullanılan dile, sonradan aslını astarını öğrendiğimiz bazı meselelere nasıl yaklaştığına kadar her açıdan ilgi çekici buluyor. Ne zaman başım sıkışsa, aklıma bir şey takılsa yararlanıyorum. Mesela “1996’da aldığım ilk maaş, acaba o zamanlar kaç dolara tekabül ediyordu” diye merak ettiğim zaman, hemen gazetenin ilgili sayısını bulup oradaki döviz kurlarına bakarak hesabımı yapabiliyorum. Tabii bir kere girdikten sonra da, kâh o kupüre basarak, kâh orada gördüğüm bir konunun sonrasını ya da öncesini merak ederek ileri geri gidiyorum.

Geçen gün, bir vesileyle, 1991 yılındaki memur maaşları ve o günün döviz kurunu öğrenmem gerekti. Neden diye sormayın. Maaş zamlarını aratınca, karşıma daha çok eylül ayına ilişkin gazeteler çıktı, ben öğreneceğimi öğrendim ama daha önce de anlattığım gibi sayfalar ve de sayılar arasında dolaşmaya başladım.

Tesadüfen, hareketli bir döneme denk gelmiştim. 20 Ekim 1991’deki, sonucundan DYP-SHP koalisyonu çıkacak olan genel seçimlerden bir ay öncesi, sayfaları siyasilerin demeçleri, birbirleri hakkındaki iddiaları kaplıyordu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın da ortağı olduğu (ve sonra sanırım çırak çıkarıldığı) ilk özel televizyon kanalı Magic Box Star 1 hakkında yoğun bir anti propaganda vardı mesela. Diğer yandan SHP genel başkanı Erdal İnönü de, günde iki saat yayın yapacak bir SHP TV için girişimlerde bulunduklarını söylemişti ki ona biraz tebessüm ettim. Aradan 20 yıl geçtikten sonra CHP’nin dolaylı bağlantılı olduğu kanallar vareste, Halk TV ile anca yarışa katılması biraz komik geldi.

Ama beni bunu yazmaya iten sebep bunların hiçbiri değil.

Gazetenin 21 Eylül 1991 tarihli sayısının baş sayfasında bir kutu haber ilişti gözüme. Yaklaşan genel seçimle ilgili olarak teybini öğrencilere uzatan Milliyet muhabiri Kürşat Yılmaz, 9. sayfada ‘Oy verecek partimiz yok’ başlığını attıran yazısının baş sayfadaki anons kutusuna “Öğrenciler: ‘Bize Göre Parti Yok’ şeklinde yazmış ve dört üniversite öğrencisinin, fotoğraflarıyla birlikte görüşlerine yer vermişti.

Şimdi utanarak itiraf ediyorum ki, söz konusu fotoğrafları o sırada yanı başımda bulunan Uğur Gürsoy’a göstererek, üniversite öğrencisinin giyiminin ve kuaförünün bugüne kıyasla o zamanlar ne kadar farklı olduğunu söyledim. Utanmamın sebebini birazdan anlayacaksınız. Uğur Gürsoy, gösterdiğim öğrencilerin fotoğraflarına bakarak “Şimdi ne yapıyordur acaba bunlar?” diye sordu. Eh, cevabını bulması kolaydı, sonuçta artık elimizin altında Google vardı, öyle değil mi?

Görüşü alınan öğrencilerden, o dönemde Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu üyesi Erdem Kocabaş‘ı arayarak başladım. 1991 yılında Milliyet’e “Partiler arasında fark yok” diyen Erdem Kocabaş, okulunu bitirmiş hatta ihtisasına devam etmişti, anladığımız kadarıyla bir bilişim şirketinde çalışıyordu. Bir isim benzerliği ihtimaline karşın kendisiyle temasa geçtik ve gerçekten söz konusu haberdeki Erdem Kocabaş olduğunu memnuniyetle öğrendik. Neden mi memnuniyetle? Zira kendisiyle temasa, ancak diğer üç ismi de Google’ladıktan sonra karar vermiştik.

Dört öğrenciden ikincisi, Edebiyat Fakültesi Öğrenci Derneği’nden Neslihan Uslu‘ydu. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” şeklinde, bugün de altına hemen her öğrencinin imzasını atacağı bir görüş belirten Uslu’yu aradığımızda, yüzümüzdeki tebessüm ansızın donuverdi.

Neslihan Uslu, iddialara göre 90’ların ikinci yarısında gözaltına alınmış ancak kendisinin gözaltına alındığı resmi makamlarca inkâr edilmişti. Yürüyüş dergisinde yer alan haberde, eski bir kontrgerilla elemanı, Neslihan Uslu’nun da aralarında bulunduğu dört kişinin işkence yapıldıktan sonra kolları bacakları kırılarak bir tekneye koyulduğu ve teknenin de Seferihisar açıklarında batırıldığı iddia ediliyordu.

Haberdeki üçüncü öğrenci Soner Gül‘dü. Milliyet gazetesine seçimle ilgili “Sorun çok-çözemeye niyetleri yok” şeklinde beyanat verdikten çok değil yedi ay sonra, 5 Mayıs 1992’de kayboldu. Adını arattığımda karşıma Cumartesi Anneleri’yle ilgili haberler çıktı. Ve onlardan birinde, Soner Gül’ün hikâyesi anlatılıyordu. Kaybolan Soner Gül’ün ağabeyi, kardeşini kendi kişisel ilişkileriyle aramış, önce Bayrampaşa polis karakoluna sonra da siyasi şubeye götürüldüğünü öğrenmişti ama yetkililer Soner Gül’ü gözaltına aldıklarını inkâr ettiler. Soner Gül hâlâ kayıp.

Son öğrenci Kazım Gülbağ, İstanbul Yüksek Öğrenim Öğrenci Derneği’ndendi ve “Düzen partilerine oy yok” demişti teyp kendisine uzatıldığında. İsminin bir kez daha gazete sayfalarında yer alması için aradan on yıl geçecekti. 19 Aralık’ta Türkiye’deki 20 cezaevine birden yapılan ve 30 tutuklunun ölümüyle sonuçlanan “Hayata Dönüş” operasyonunu protesto etmek için Nisan 2001’de kendisini yakmıştı Gülbağ.

Yukarıda isimlerini saydığım dört üniversite öğrencisi, bir zamanlar seslerini duyurmak için dernek çalışmalarına katılmışlar, hayatlarını şekillendiren politikalara karşı belli bir tavır almışlar. Nasılını nedenini ayrıca incelemek gerekir ve yirmi yıl sonrasından benim bu konuda bir yargıda bulunmam hayli abes kaçacaktır ama öylesine açılan bir gazete sayfasında, kendisinden görüş alınan dört öğrenciden üçünün doğal olmayan yollarla hayatını kaybetmiş ya da halen kayıp olması sanırım üzerinde durmaya yeterince değer bir durum.

Her şeyden önce, bütün kayıpların, “12 Eylül dönemi bitti, artık konuşan Türkiye var” diyerek iş başına gelen DYP-SHP koalisyonundan sonra gerçekleşmesi açısından anlamlı. Demokrasi ve halka özgürlük mücadelesi verdiklerini, 12 Eylül’de yüreklerinin sıkıştığını anlatanların, o dönemde Başbakan’a danışmanlık yapmış olması açısından anlamlı. Annelerin babaların “Evladım etliye sütlüye karışmadan okuluna git, evine dön, herkes kendini kurtarır bir sen kalırsın ortada bak” diye verdikleri öğütleri maalesef haklı çıkarması açısından anlamlı. Ve son olarak 12 Eylül’ün ne 1987 referandumunda siyasi yasakların kalkmasıyla ne de 1991’deki iktidar değişikliğiyle bitmediğini göstermesi açısından anlamlı.

Ve son olarak, ülkenin geleceği üzerine, yaşayacağı hayatın tasarımı üzerine söz söylemeye kalkan, inisiyatif almaya niyetlenen dört gençten üçünün de zamanla bu mücadelelerini yasal zeminde sürdüremeyerek yasa dışına itilmeleri ve kendi trajik sonlarıyla yüzleşmeleri açısından anlamlı.

Peki bugün hükümeti protesto eden üniversite öğrencileri? Anayasa Komisyonu Başkanı’nın elinde hiçbir belge ve bilgi olmadan “Ergenekoncu” diye suçladığı, ellerinde bir tek Molotof kokteyli olmadığı halde Başbakan’ın “Molotof kokteyli atan” diye tanımladığı, hükümetin ağızbirliği etmişçesine arkalarında yasadışı terör örgütleri aramaya kalktığı öğrenciler… Umarım bundan yirmi yıl sonra, internet başında eğlenen bir başka şahıs, “A şu eylemde yumurta atan şimdi ne yapıyor acaba lan?” merakıyla arama yaptığında benim karşıma çıkan sonuçlarla karşılaşmaz.

Kaynak: habervesaire.com

Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü öğrencilere savaş açtı

Kitap ve Sosyal Araştırmalar Kulübü’nün kapatılmasının ardından sırada 40 kulüp daha olduğunu söyleyen öğrenciler, 23 Aralık Perşembe günü, saat 12:15’de, KTÜ kütüphanesinin önünde KTÜ’lü kulüpler olarak ortak basın açıklaması yapacaklar.

Zorla alınan bağış paralarıyla başı dertte olan Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Rektörlüğü öğrencilere karşı adeta savaş açtı. Bağış adı altında alınan paralar ve okul içerisinde “sahte ders kitabı” satılmasına karşı çıkan öğrencilerin önünü alamayan rektörlük baskı yöntemleri denemeye başladı.

KTÜ bünyesinde mevcut olan kulüplere yönelik operasyondan nasibini ilk olarak Kitap ve Sosyal Araştırmalar Kulübü (KSAK) aldı. Kulüp bürokratik gerekçeler gösterilerek kapatıldı. KSAK’ın kapatılmasının ardından sırada 40 kulüp daha olduğunu söyleyen öğrenciler 23 Aralık Perşembe günü, saat 12:15’de, KTÜ kütüphanesinin önünde KTÜ’lü kulüpler olarak ortak basın açıklaması yapacaklar.

Dilekçe Sayısı Bini Buldu
Öğrenci grupları adına açıklama yapan Özgür Yalçınkaya, “Paraları geri isteyen öğrenci sayısı bini bulunca KTÜ yönetimi telaşlandı. İkna odaları devreye sokuldu. Dilekçelerini geri almak istemeyen öğrenciler, üstü kapalı tehdit ediliyor. Kulüpler baskı altında” dedi

Zorla bağış paralarıyla başı dertte olan KTÜ Rektörlüğü öğrencilere adeta savaş açtı. Söz konusu “bağış” adı altında alınan paralar ve okul içersinde “sahte ders kitabı” satımına karşın gelişen tepkilerin önünü alamayan KTÜ Rektörlüğü, öğrenciler üzerinde baskı oluşturmak için farklı yollar denemeye başladı.

Bunun en somut örneklerinden biri de okul kulüplerine karşı girişilen operasyon oldu. Bu operasyona okulun sosyal boyutuyla ön planda olan ender kulüplerinden Kitap ve Sosyal Araştırmalar Kulübü’nün (KSAK) bürokratik gerekçeler gösterilerek kapatılmasıyla başlandı. KSAK Kulübü adına açıklama yapan Özgür Yalçınkaya, KSAK Kulübü’nün okulun en aktif kulüplerinden biri olduğunu ifade ederek, “Düşünen, okuyan, araştıran en önemlisi de sanatla uğraşan yapısını bir tehdit olarak gördüğünü bu şekilde ifade etmiş olan okul yönetimi kulüpleri bile kapatıyoruz “diğerleri” ayaklarını denk alsın demiş oldu! Diğer kulüplere ve tüm muhalif kesimlere yapılan bu aba altından sopa gösterme durumu sonuçlarını da vermeye başladı” dedi.

40 Kulüp Daha Kapatılabilir
Şube Müdürü Mevlüde Ata ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Selahattin Köse ile görüşmelerinde 40 dolayında kulübün daha kapatılmasının gündemde olduğu bilgisine ulaştıklarını söyleyen Yalçınkaya, ayrıca bu görüşmelerde işleme konmayan tutanakların da KSAK’ın önüne bir tehdit aracı olarak konulduğunu belirtti. Yalçınkaya, “KSAK gibi aktif kulüplerin kapatılmasıyla başlanılacağı düşünülen bu operasyonda gündemde olan kulüplerden biri de Atatürkçü Düşünce Kulübü (ADK). Zira aynı gerekçeler bahane gösterilerek hiç uyarı dahi yapılmadan kapatılan KSAK’ın aksine ADK iki kez sözlü olarak uyarılmış” diye konuşan Yalçınkaya, ekledi: “KTÜ yönetimi, girdiği bunalımdan kaynaklı, tüm öğrencilere oluşturmaya çalıştığı bu baskının ters tepebileceğini hesaba katmıyor.”

KTÜ’de Yeniden İkna Odaları
Bağış adı altında toplanan paraların akıbetini soran ve paralarını geri isteyen öğrencilerin sayısının bini bulmasının KTÜ yönetimini telaşlandırdığının altını çizen Yalçınkaya, şöyle devam etti: “Bunun üzerine “ikna odalarını” tekrar devreye sokan KTÜ yönetimi dilekçe veren öğrencilerden dilekçelerin geri alınmasını istedi. “Geri alınmasının” yasal bir dayanağı olmayan dilekçelerin işleme konmadığından şüphe ediliyor. Dilekçelerini geri almak istemeyen öğrencilere “alırsanız iyi olur, yasal olarak bir şey olmaz ama hocalarınız size sıkıntı çıkarabilir” gibi tehditkâr sözler söylendiği iddia ediliyor.”

“Toplantı salonun camındaki listedeki ismimize bile tahammül edemeyip karalamışlar”
Kitap ve Sosyal Araştırmalar Kulubü üyesi öğrenciler yaşadıklarını anlattılar:

“Kulübümüz kapatıldığı haberini alalı daha ne kadar olmuştu ki… Önce tabelamıza katlanamadılar ve yerinden sökmüşler. Sonra da afişlerimize katlanamadılar. Bizden izinsiz odamıza girip, tek tek kesip biçip boyayıp hazırladığımız, afişlerimizi kulübün camından sökmüşler. Atmışlar masanın üstüne!

Birkaç gün sonra özene özene sabahlayarak hazırladığımız afişlerin başına başka bir bela gelmeden almaya gidelim demiştik. Ama gittiğimizde gördük ki bu kez eşyalarımızın odamızda kalmasına bile katlanamamışlar. Bomboştu oda! Kilidi de değiştirmişlerdi. Aylarca tuvaletteki bozuk musluğu yapmalarını söyleyip durmuştuk ama dinlememişlerdi. İş kapatılmamıza gelince ise bir günde değiştiriverdiler kilidimizi.

Eşyalarımızı sorduk haliyle… Ne yaptınız eşyalarımıza? Öğrenci konseyi odasına koymuşlar. O odada durmasın da nerde durursa dursun demişler! Katlanamamışlar KSAK’ın dolu olmasına. Gittik eşyalarımızı görmeye. Eşyalarımız tıkış tıkış doldurulmuş torbalara. O özenerek yaptığımız afişlerimizi bir paçavraya dönüştürmüşler. Bizden habersiz özel eşyalarımıza dokundukları yetmiyormuş gibi bir de zarar vermişler!

Tutanak tutun dedik şube müdürü Mevlüde Ata’ya. Bizden habersiz eşyalarımıza nasıl dokunursunuz üstelik zarar da vermişsiniz dedik. Hışımla karşılık verdi bize. Tutanak tutmak istemedi. Sonra güvenliği çağırdık onlar da tutanak tutmak istemedi! Ortada bir suç olduğunu iddia ettik ama kendi sözleriyle bile tutanak tutmaya yanaşmadılar. Hatta Mevlüde Ata bizi kovmaya vardırdı işi. Sonunda biz tutmak zorunda kaldık tutanağı. Özel güvenliğe ise sadece fotoğraf çektirebildik. Elbet günün sonunda aklımız verdiğimiz onca emeğimizde kaldı.

Daha dava açmaya hazırlanıyorduk. Ümitliydik kulübümüze geri döneceğimizden. Onlar ise ümidimizi kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Toplantı salonun camındaki listedeki ismimize bile tahammül edemeyip karalamışlar. Oysa kapanma olayının bize tebliğinden sonra altmış günlük süremiz vardı dava açmak için. Yasa masa dinlemediler. Kovdular bizi ağalarımız hemen!”  (Kaos GL)

Kenan Evren ölmesin

Çünkü yargılanmasını görmek istiyorum. 12 Eylül öncesinde nasıl bilerek çatışmaları engellemediklerinin, hatta bilerek tırmandırdıklarının ve darbeye gerekçe oluşturduklarının hesabını verirken görmek istiyorum onu. Ve tabii sonra o işkence emirlerini nasıl verdiğini, tutuklanacakların ve öldürüleceklerin listesini nasıl hazırladıklarını anlatırken görmek istiyorum onu. Bütün televizyon kanalları ve radyolar canlı yayınlasın. Ve o ilk duruşmanın ilk celsesinden sonra, artık biz de, “darbecileri yargılıyoruz” diyebilelim.

Uluslararası ajansların geçen gün geçtiği ve Yeşil Gazete’de de BBC’den aktarılarak yayınlanan haber yine içimizi burktu: Arjantin’de Kirli Savaş’ın mimarı olarak bilinen ve askerî rejim boyunca ülkeyi yöneten General Jorge Videla ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Suçu, Cordoba’da 31 muhalifin işkence görmesine ve öldürülmesine iştirak olarak belirlenmişti. Arjantin uzun yıllardan beri kirli tarihiyle yüzleşiyor. 1976 ila 1983 yılları arasında mimarlığını General Videla’nın yaptığı ve baskı, işkence ve suikastlerle anılan, adına Condor Operasyonu denen devlet terörünün kirlettiği tarihini temizlemeye çalışıyor. Cuntanın 1983’te iktidarı sivillere terk etmesinin ardından yeni devlet başkanı Raul Alfonsin derhal “Kişilerin Kaybolmasına Dair Ulusal Komisyon”u (Comisión Nacional sobre la Desaparición de Personas CONADEP) kurdurttu. Komisyonun görevi kaybolan ve işkence gören vatandaşlarla ilgili tüm bilgileri bulmak ve derlemekti. Yaklaşık bir sene sonra Komisyon, Alfonsin’e 50 bin sayfayı geçen Bir Daha Asla(Nunca Mas) adını verdiği raporunu sundu: 9 bin zorla kaybetme (sivil toplum kuruluşlarına göre ise 30 bin), 600 kayıp, 458 cinayet. Böylece cuntacılara darbe yolu açılmış oldu.

1985’teki yargılamanın ardından dokuz cunta lideri insanlığa karşı işlediği suçlardan ötürü ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ancak –daha sonra silah ticaretinde yolsuzluk yaptığı ve Siemens’ten rüşvet aldığı ortaya çıkacak- Carlos Menem, kendi başkanlığı sırasında, 1989 yılında, cuntacıları bir kanunla affetti. Bunun üzerine mücadele yeniden başladı. Özellikle Mayıs Meydanı Anneleri ve insan hakları kuruluşlarının eylemleri ve yarattıkları kamuoyu sonucunda Arjantin Yüksek Mahkemesi Haziran 2005’te, yani neredeyse 20 yıl sonra, af kanunu iptal etti. Ve geçen günlerde, ajansların geçtiği kararla, General Videla yeniden hapishanenin yolunu tuttu. Mayıs Meydanı Anneleri yeniden rahatça uyuyabilir çünkü kızlarının/oğullarının/kocalarının katilleri yeniden yaptıklarının cezasını çekmeye başladı.

Ama Türkiye’de Cumartesi Anneleri ve işkence mağdurları öyle mi? Hatta 12 Eylül’den sonra doğmuş olanlar, tüm halk, biz rahat uyuyabiliyor muyuz geceleri? Kenan Evren zorla kaybedilen insanların ve öldürülenlerin hesabını vermeden vicdanlarımız rahat edecek mi? Hala vücutlarında ve beyinlerinde gördükleri işkencelerin izlerini taşıyanlar aramızda dolaşırken nasıl bunun hesabını sormayız?

Tarihin bir cilvesi olarak 12 Eylül’de gerçekleşen referandum öncesinde başbakan Erdoğan ne diyordu: “Evet deyin, darbeciler yargılansın!” Evet dedik… Referandum ilkelerine aykırı şekilde hazırladığınız, içinde birbirinden alakasız maddelerin olduğu o pakete sırf darbeciler yargılansın diye “evet” dedik. Hani nerde? Neden Evren’in bileklerinde kelepçe yok? Neden sanık sandalyesinde değil? Neden hâlâ huzurlu şekilde uyuyamıyoruz?

Hükümet çıkıp “biz elimizden geleni yaptık, gerisi yargının işi” demesin. Arjantin örneği ortada. Bu, yargıçların işi değil, siyasal iradenin işi! Nasıl Alfonsin başkan olduğu gibi o komisyonu kurdurttuysa siz de hemen “12 Eylül Mağdurları Komisyonu” kurabilirsiniz. Veya “Hakikat Komisyonu”. Veya “Gerçekleri Ortaya Çıkarma Komisyonu”… Adına ne derseniz deyin. Bunun için herhangi bir engel yok önünüzde. Tek engeliniz, irade eksikliğiniz.

Hukukçular arasındaki “zaman aşımı oldu mu, olmadı mı?” veya “darbeciler kendilerini affettiler, af geri alınabilir mi, alınamaz mı?” tartışmalarından medet ummayın. Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmaz. “Acaba İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ne der?” deyip işi sulandırmaya da kalkmayın çünkü Kononov Litvanya’ya karşı ve Kolk ve Kilyiy Estonya’ya karşı kararlarında insanlığa karşı suçlar konusunda zaman aşımının işlemeyeceği ve hatta ceza kanunlarının geriye yürütülebileceği kararına varıldı. Ceza hukukundaki mahkûmun aleyhine olan yeni kuralların kendisine uygulanamayacağına dair kuralın da bu tür suçlarda işlemediği Arjantin Yüksek Mahkemesi’nin af kanununu iptal eden kararıyla ortaya kondu. Sonuç olarak, Kenan Evren’in yargılanmasının önünde hukuksal hiçbir engel yok. Tek engel, sayın hükümet üyeleri, irade eksikliğiniz.

12 Eylül referandumundan sonra çeşitli sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar darbecilerin yargılanması için suç duyurularında bulundu. Savcılar yetkisizlik nedeniyle topu Ankara Başsavcılığı’na attı. Ama asıl muhatap Başsavcılık değil, sizsiniz sayın hükümet üyeleri! Eğer referandum öncesinde verdiğiniz sözleri tutmayacaksanız, vatandaşların rahat bir uyku uyumasını sağlayamayacaksanız, toplumsal vicdanı temizleyemeyecekseniz artık sizinle işimiz yok, teşekkür ederiz.

AKP’nin rektöründen ileri demokratik tehditler

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Celal Bayar Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan Prof. Dr. Pakdemirli’yi ziyaret edecekti. Bu durum üniversitede gerginlik yarattı.

Türkiye Gençlik Birliği üyesi olan bir grup öğrenci, Ak Parti hükümetini protesto etmek istedi. Rektör Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli de buna karşı çıktı ve öğrencilerle arasında sözlü tartışma yaşandı.

Grup adına konuşan Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir, “Siz Atatürk’ün Nutku’nun son buklesini okuyun. ‘Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafa edecek güç gençliktir’ der. Türk gençliği devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Siz diyorsunuz ki, ‘Ben size bu görevi vermedim?’ Ama diyorum ki, ‘Bu görevi sizden değil, Atatürk’ten aldık” dedi.

“ÜNİVERSİTEDEN ATARIM HEPİNİZİ”
Özdemir’e müdahale eden Pakdemirli, şu sözlerle karşılık verdi:

“Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız. Kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz. Burası benim ve hepinizin üniversitesi. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak.” (Ntv)